Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Koalisyon Mu “Tekrar Seçim” Mi?

 

Bir çok yönden 7 Haziran seçimleri ve sonrasında gelişen siyasi konjonktür, siyasette önemli kırılma ve referans noktaları oluşturdu. Türkiye ilk defa HDP endeksli bir seçim yaşadı ve sonuçları itibariyle de ortaya önemli mesajlar çıktı.


Çıkan sonuç üç önemli mesaj içeriyor:


Birincisi; HDP’nin artan, Ak Parti’nin düşen oyları ile çözüm sürecine yönelik verilen mesaj…


Doğu ve güneydoğu ekseninde HDP’nin güçlü olduğu bölgelerdeki en önemli seçim malzemesi çözüm süreciydi. PKK ile Kandil arasına sıkışan, çözüm sürecini her defasında çözümsüzlüğe doğru iten, akamete uğrattığı sürecin faturasını meydanlarda Ak Parti’ye kesen HDP, bu yolla halktan oy devşirmeye çalıştı ve bu yönüyle de oyunu arttırdığı söylenebilir.


Ak Parti’nin ise “akan kan dursun” çabaları farkında olmadan “şımarık HDP”yi doğurdu. Özellikle şımaran HDP’nin “özerklik” vurgusunu özgüvenle yapması, batıdaki sandıklara, milliyetçi muhafazakar tabanın tepkisi olarak yansıdığını da söyleyebiliriz.


İkincisi; HDP ve MHP üzerinden verilen “Siz Kardeşsiniz!” mesajı:


Şunu belirtmekte fayda var: bu ülkede birileri türkler ve kürtleri  birbirine kırdırtmak ve düşman etmek için 40 yıl çabaladı ama 40 yıldır bu halklar birbirine düşman olmadı, edilemedi ve oyunu bozdu. Nihayet halklar bir mesaj verdi ve her iki milliyetçi harekete de eşit oranda 80’er milletvekili vererek “siz eşitsiniz, siz kardeşsiniz” mesajı verdi. Bu mesaj, üzerinde iyi düşünülmesi gereken ve 7 Haziran seçimlerinin bir kazanımı olarak değerlendirilebilecek bir mesaj.


Üçüncüsü ve en önemlisi de, seçmenin Ak Parti’ye verdiği: “kendini düzelterek yoluna devam et” mesajı.


Tabi Ak Parti 13 yıllık iktidarında enerjisinin önemli bir kısmını ülkeyi vesayetçi, jakoben, ulusçu ve islamofobik  bir  Türkiye’den, “normal” bir Türkiye’ye dönüştürmeye, iç ve dış vesayet odakları ve paralel devlet yapılanmasıyla mücadeleye harcamak durumunda kaldı.


Böyle bir konjonktüre birde parti teşkilatlardaki rehavet, tepki gören ve tabanı rahatsız eden yanlış aday listeleri, Ak Parti’nin özellikle güneydoğuda sandık güvenliğini sağlayamaması ve çözüm sürecindeki yavaşlama gibi sebeplerin de eklenmesi, seçim sonuçlarını daha da anlaşılır kılıyor.


Böylesine bir vasatın Ak Parti’ye 9 puan kaybettirmiş olmasını bir kazanım, uyarı  ve mesaj olarak değerlendirmek gerekiyor.


Peki bundan sonra ne olacak?


13 yıldır tek başına iktidar olan bir partinin biyoloik yapısı koalisyon ortağı olarak iş yapmasına müsaade etmez. Dolayısı ile Ak Parti’nin herhangi bir parti ile koalisyon yapması mümkün görünmüyor.  


Ancak kanaatim, seçim sonuçlarının, halk iradesine saygının ve “oyunbozan” konuma düşmemenin gereği olarak Ak Parti’nin diğer partiler ile koalisyon görüşmeleri yapacağı, ancak diğer partilerin özellikle son zamanlarda ortaya koydukları tavırla, bu görüşmelerden olumlu bir çıkmayacağı yönünde.


Hükümetin aylarca kurulamaması, sosyal ve ekonomik anlamda sıkıntılı ve tedirgin bir dönem anlamına geliyor. Dövizdeki dalgalanma ve tedirginlikler, bekleyen yatırımlar, esnaf, tüccar kısacası iş dünyasındaki derin kaygıların ak parti iktidarındaki istikrarı aratacak ve halk doğal olarak bu badireli vasattan bir an evvel kurtulmak isteyecektir.


Ak Parti’ye bu dönem oy vermeyen kırgın kesim de Ak Parti’nin düşen oy oranından ve verilen mesajdan dolayı tatmin olmuş ve olası bir seçimde tekrar Ak Parti’ye destek vermeye hazır durumda olduğu görülüyor.


Böyle bir vasatta eğer Ak Parti, tepki toplayan aday listeleri yerine, tabanın vicdanını tatmin eden, hedef kitlenin de takdirini toplayan listeler ile seçmen karşısına çıkarsa, oy oranının %50’yi bulması kaçınılmaz görünüyor.


Hülasa, seçim sonuçları 13 yıllık Ak Parti iktidarının bitmesi anlamına gelmiyor, iyi bir kriz yönetimi ile bilakis Ak Parti’nin bu süreçten güçlenerek çıkacağı anlamı taşıyor.


Olanda hayır vardır. Şu an için şer görünen, sonrası için daha hayırlı olabilir.


Twitter: @hamityaz

Devamını Oku

Üç Aktör, Bir Figüran

 

Çözüm sürecinde gelinen nokta sevindirici. Hele hele HDP ile hükümetin yanyana gelerek ortak bir karede basın açıklaması yapması, Erdoğan’ın “kefenimizi giydik” ifadesinde tam da yerini buluyor. Bu yönüyle bu kare gerek sembolik gerekse fiili bir durum olması açısından çözüm süreci tarihinde önemli bir kilometre taşı ve bir dönüm noktasıdır.

 

Emperyal odakların Türkiye planları, PKK’nın silah bırakmasıyla uygulama alanı kalmayacağından basın-yayın ve sermaye gücüyle çözümü engelleyici her türlü pozisyonu almış durumdalar. buna bağlı olarak hem gezi’de hemde 6-7 Ekim olaylarında D.Bakır’da yabancı gazetecilerin(!) aktif bir biçimde eylemleri sevk ve idare ettiklerini ve provoke ettiklerini hepimiz gördük.

 

Devlet-Öcalan-Kandil üçgeninde “üç aktörlü” yürüyen sürecin akamete uğramasının en büyük müsebbiplerinden biri HDP ve Demirtaş figüranıdır. HDP, Öcalan-Kandil arasına sıkışmış bağımlı ve güdümlü iradeye sahip. Eş Başkan Demirtaş ise siyasette yeni ve egosu yüksek biri olduğundan, söylemlerindeki kaprisler sürecin yavaşlamasına ve sekteye uğramasına sebep olmakta. Bu yönüyle Demirtaş, üç aktörlü bir sürecin oyun bozucu figüranını oynuyor. Yine HDP’den yükselen “kandil eksenli” bir çok “şahin ses” ile de, Hükümet-Öcalan arasında yakalanan insicam bozulmaya çalışılıyor.

 

Bu yönüyle süreç için “üç bilinenli ama çok bilinmeyenli bir denklem” ifadesini kullanmak yerinde olur kanımca. Çünkü görünen üç aktör var ama görünmeyen bir çok dahili ve harici aktörlerin iş başında olduğunu kestirmek hiçte zor değil.

 

Gelinen süreçte asıl kritik husus, “silahların bırakılmasını kim ister kim istemez” meselesidir:

 

-Hükümet ister, çünkü bu konuda attığı adımlar ve oluşturduğu fiili durum ile rüştünü ispat etmiş ve ağır bir bedeli göze almış durumda.

 

-Kandil istemez, çünkü örgüt üst yönetiminin devam eden mevcut bir rantiyesi ve kontrol altında tuttukları örgüt gücü ile dış güdümlü bir pozisyonu var. Hem kendi iktidar ve erklerinin son bulmasını istemez, hemde olası fiili bir helalleşme durumunda artacak olan bir Öcalan otoritesinin ve liderliğinin altında ezilme korkuları var.

 

-Öcalan iki sebeple ister: birincisi işin ucunda “kendi özgürlüğü” sözkonusu olabilir. İkincisi ise Öcalan’ın gelinen dünya konjonktüründe silahlı mücadele metodunun miadını doldurduğu realitesini artık anlamış olduğudur.

 

Çözüm sürecinde HDP’nin aldığı pozisyon hayli düşündürücü ve endişe verici. Samimiyyet, atılan her olumlu adıma karşılık olumlu refleksler vermektir. Ancak çözüme yönelik atılan olumlu her adımdan sonra HDP’den çatlak seslerin eş başkan düzeyinde yükselmesi de aslında HDP’nin ve aktörlerinin bir proje olduğunun bir belgesi niteliği taşıyor. Özellikle 28 Şubat’ta hükümet yetkililerinin eşliğinde HDP yetkililerinin yaptığı ortak basın açıklamasıyla PKK’ya silah bırakması için “niyet beyanı”nda bulunmalarının hemen akabinde, Demirtaş’ın hükümet aleyhine sarfettiği sözlerde bu durumu kanıtlar nitelikte.

 

Demirtaş’ın bir taraftan sürecin neden ilerlemediğinden şikayet etmesi diğer yandan da süreç ile ilgli adım atıldığında: “bunu biz yaptık, hükümet lütfetmedi” ve benzer açıklamalarla süreci provoke etmesi; 6-7 Ekim’de halkı provoke eden açıklamaları ile tamamen paralellik gösteriyor. 6-7 Ekim olayları öncesi de tam bir yumuşama dönemine girilmişti ki Demirtaş sokak dilini kullanarak süreci provoke etti ve sekteye uğrattı. Aynen öyle de, bugün irede beyanlarının yapıldığı bir vasatta, sanki olumlu bir açıklama yapılmamış gibi atılan bu adımı provoke eden açıklamalar yapması, Parti olarak girmeyi planladıkları seçim için de kendileri için ayrıca bir talihsizlik olmuş, gayenin aslında bir çözüm olmadığı gerçekliğini bir kez daha ispatlamıştır.

 

Twitter: @hamityaz

Devamını Oku

Meclise de Bir “İç Güvenlik Paketi” Lazım!

Malum, Mecliste bir “İç Güvenlik Paketi” görüşülüyor. Aslında bizim hem “” hem “dış” hem de bir “Meclis İç Güvenlik Paketi”ne ihtiyacımız var. Neden mi? Çünkü Mecliste de artık can güvenliği kalmadı. Sokaklarda yaptırdıkları Vandallık yetmiyormuş gibi şimdi de mecliste aynı tavrı sergiliyor “iç ve dış muhalefet”. “İç muhalefet” malum. “Dış muhalefet” de paralel yapının dış kanadı. Böyle bir iç dinamiğe sahip, kendi iç güvenliğini sağlayamayan bir Meclis, ülkenin iç güvenliğini nasıl sağlasın? Evvela Meclise bir iç güvenlik paketi lazım bana göre. Meclis Başkanlık Divanı her an bir Molotof yiyebilir(!).

Mecliste bardak ve mikrofon kıran ve şiddetle beslenenlerin, Molotofa karşı polise  “dur” deme etkisi veren bir iç güvenlik paketine karşı çıkmaları gayet normal. Ha Molotof atana dur demişsin, ha milletin meclisinde bardak fırlatan ve mikrofon kırana dur demişsin aynı şey. İkisi de şiddetten besleniyor, ikisi de güdümlü ve bağımlı hareket ediyor.

6-7 Ekim olaylarında insanlar barbarca katledildiğinde, muhalefet kalkıp “hükümet nerde, polis neden güçsüz” diye eleştiriyor; hükümet bu defa malum paketle kolluk kuvvetlerinin elini güçlendirmek istediğinde ise “polis neden güçlü” diye yine saldırıyor. Bu nasıl bir muhalefet anlayışı Allah aşkına? Mecliste bulunmanızın amacı ülkenin ve halkın sorunlarının çözümünde bir katma değer sağlamak mı yoksa sorunları çözümsüzleştirip hükümetin elini kolunu bağlamaya çalışmak mı?

Muhalefetin bugün yaptığını sol marjinal gruplar sokaklarda yapıyor. Örgütler sokaklarda vurup kırarken, muhalefet de Mecliste vurup kırıyor… Örgütler sokaklarda fiili durum sergilerken, muhalefet de Mecliste kürsüyü işgal ederek fiili durum meydana getiriyor. Sokaklardaki vandallara polisin yetkisizliğinden dokunulamazken, milletvekillerine de dokunulmazlık zırhından dolayı dokunulamıyor. Arada ne fark var? Sadece Molotof farkı var. Yarın Meclise Molotof ile gelirlerse hiç şaşmam.

Eğer 6-7 Ekim’de vahşice katledilen Yasin Börü ve diğer canların parçalanmış cesetleri, genç bir kızın yakılan bedeni, devlet ve özel sektörün tarumar edilen binaları, halkın yağmalanan binlerce aracı, evi, işyeri, en önemlisi canı yanan insanların görüntüleri sizi rahatsız etmiyorsa, bir sorumluluk hissetmiyorsanız, milletin size diyeceği bir şey yok.  Ama bir yandan mecliste bardak ve mikrofon kırarak meclis kürsüsünü işgal edip halkın huzuru ve güvenliği için çıkarılmak istenen yasaya engel olacaksın, diğer yandan meydanlarda “demokrasi”, “insanhakları” nutukları çekerek mağduru oynayacaksın. Yok öyle üç kuruşa beş köfte!

Şunu net bir şekilde görmemiz gerekir;

Bugün siyasi alanda hayati bir saflaşma var. Bu kamplaşmada bir yanda vesayete karşı kefenini yanına alarak yola çıkmış bir değer; diğer yanda da bugün kol kola girmiş, düne kadar birbiriyle kavgalı parti ve oluşumlar var. Bunların hepsi halkın %50’lik iradesine karşı sandık dışı mihraklardan medet uman,  himmet bekleyen, halktan uzak, Siyonist emellerin maşası haline gelmiş, kendi çıkar ve rantları uğruna tüm değerlerini satmış ve elinde hiçbir değeri kalmamış bir cephe, bir koalisyon var.

Bugün eğer;

Söz konusu koalisyon Mecliste de kendini göstermiş, olmaz denileni olur hale getirerek, MHP ve HDP gibi ideoloji ve taban zıtlığını paradigmal bir yıkımla yan yana getirmişse;

Daha düne kadar MHP’nin kafatasçılığından dem vuran HDP’li Hasip KAPLAN, bugün meclis divanı önünde bozkurt işareti yapar hale gelmişse;

Dün, cemaat dedikleri yapılanmaya kin kusanlar bugün onlarla el ele,  kol kola ve yan yana duruyorlarsa eğer; durup düşünmesi, bu ibretlik tablodan ders çıkarması gerekmez mi birilerinin?

Fotoğrafın tamamını görmek için çok gayrete gerek yok.

Her şey aşikâr…

 

Twitter: @hamityaz

Devamını Oku

DİNDAR NESİL Mİ? KİNDAR NESİL Mİ?

Şiddet, cinayet ve katliam sarmalı bir vasatta söze nereden başlanır bilemiyorum. Deve misali toplumun hangi tarafı düz ki eğrisini sorgulayalım? Neresinden tutsanız elinizde kalıyor.

Özgecan cinayeti aslında toplumun yaşadığı gençlik travmasını, tatminsiz ve sinirleri alınmış bir geçliğin geldiği son noktayı açık bir şekilde gözler önüne bir kez daha serdi. Bir kez daha diyorum çünkü benzer olaylarda hep aynı filmin tekrarı yaşanıyor.

Tv ekranlarında cinayetle ilgili herkes bir yorum yapıyor, kimi uzmanlar olayın pedagojik derinliğine iniyor, kimi sekülerler “mahalle baskısı” ve “mini etek” demogojisi yapıyor, kimi siyasi ve ideolojik tandanslı kişiler de her olaydan hükümete pay çıkartarak hükümeti topa tutuyor. Ama kimse de olaya “İslami” gözlükle bakmıyor, bakan varsa da sessiz modda konuşuyor.

Şu bir gerçek ki, bir toplumda eğer evlat annesini, koca eşini boğazlıyorsa, tecavüz, uyuşturucu ve ahlaksızlığın en dip noktası yaşanıyorsa, burada bahsedilecek bir konu varsa o da maneviyatsızlıktır ve dinsizliktir.

Neden mi? Buyurun bakalım;

Bugün eğer;

-okullarda asli anlamda din eğitimi yoksa, çocukların beyni vesayet dönemi yönetmeliklerle hala Atatürk ilke ve inkılapları, sekülarizm ve laiklik ile yıkanarak yetiştiriliyorsa,

-ilkokulda dahi kız-erkek çocuklar birbirleriyle dans ettirilip “gangam style” larla hoplatılıp zıplatılarak körpe beyinleri bin bir türlü rezillikle tahrip ediliyorsa,

-dindar ebeveynler dahi, iyi bir kariyer uğruna sabahın köründe üşenmeden evlatlarını uyandırıyor ama iyi bir Müslüman olması için namaza uyandırılmıyorsa,

-okullarda kızlı erkekli karma eğitim devam ediyor ve bu karma eğitimde kızlarda ve erkeklerde doğal olarak karşılıklı haya duygusu ve sınır kalmıyorsa,

-aile kurumunu varlığını sorgulatan, kadın-erkek mahremiyetini yok eden, kadına sadece kullanılan bir eşya rolü verilerek değersizleştirilen rezil ensest diziler normalmiş gibi  yayınlanıyor ve izleniyorsa

Allah aşkına siz hangi nesilden bahsedeceksiniz bana?

Böyle bir nesil “dindar nesil” mi “kindar nesil” mi?

Birileri bunlardan korkacağına dinden korkuyor ve böyle bir toplum tasavvur ediyorsa o zaman cinayetlere, kafa kesmelere, tecavüzlere, uyuşturucuya ve beyni sadece belaltı çalışan bir nesle kısacası “kindar bir nesle” hazırlıklı olsun, şikayet etmesin, ağlamasın ve dizine vurmasın!

Evet sayın Cumhurbaşkanımızın “Dindar nesil” isteğinin ne kadar haklı bir talep olduğunu umarım birileri şimdilerde daha iyi anlıyordur. Bu talep ülkemiz için toplumumuz için elzemdir  ve bana göre yeni anayasada özellikle de eğitim alanının bir an önce bu yönde kodifiye edilmesi gerekir.  

“Dindar nesil” yetişmezse “kindar nesil” yetişir! Bu kadar basit!

Dinden bahsedilince, tüyleri diken diken olanlara sesleniyorum!

Prototip aldığınız batılı ülkeler, kendi dinlerini olabildiğince hem sosyal hem de kamusal alanda yaşıyor ve yaşatıyorlar. Size ne oluyor da “İslam” denilince cin çarpmışa dönüyorsunuz?

Dilinize doladığınız demokrasi mefhumu size tahammülsüzlüğü mü öğretiyor?

Neden tahammülsüzsünüz?

Evet daha dün okullarda Siyer ve Kur’an dersinin “seçmeli” sine dahi tahammül etmediniz, “şeriat geliyor” diyerek dindarlara kendi özelliğiniz olan “gericilik” ve “yobazlık” iftiraları attınız!

Başörtüsü özgürlüğüne karşı gerçek mahalle baskısını asıl siz yaptınız!

Cumhurbaşkanı “dindar nesil istiyorum” dediğinde, Nişantaşı elitleri, gezi medyası, ve “gezizekalı seküler merkez ve çevresini” oluşturan sizler, Erdoğan’ı linç ederek, asıl ifade özgürlüğüne siz engel oldunuz, asıl despotluğu ve tiranlığı siz yaptınız!

Dindar nesli istemeyen, Atatürkçülük retoriği yaparak rantlarını ve saltanatlarını sürdüren, ezan sesi duyunca cin çarpmışa dönen ve  dindarlara öcü gözüyle bakan sizler, bu ülkede sadece bir azınlıksınız. Ama sadece sesi çok çıkan, medya gücü olan, gündem oluşturabilen ve haksızlığını dahi haklı gösterme imkanı bulan bir azınlık. Bu da sadece sesinizi gür çıkarıyor ama haklı olduğunuzu kanıtlamıyor bunu bilin.

Bu ülkedeki çoğunluk manevi değerlere saygılı ve dindar bir halktır. Ama maalesef sessiz, mazlumiyetini dillendirmek, gündem oluşturmak ve haklılığını dahi ifade etmek için medya gücü olmayan bir çoğunluk. Bu çoğunluk, bu uyuyan dev eğer uyanırsa sanmayın ki size sizin onlara yaptığınızı yapacak.Tam aksine size adaletle davranacak, yaşam hakkı tanıyacak, birlikte yaşam kültürünü öğreterek size insanlık dersi verecek.

Kendinize gelin ve şunu bilin ki; 

İslam,  kadının “insan”lığının tartışıldığı, diri diri toprağa gömüldüğü ve bir meta olarak kullanıldığı bir pozisyondan; cenneti ayağının altına sererek ona hak ettiği yeri ve değeri  vermiş ve toplumu  dönüştürmüş bir dindir.

“Her türlü soruna İslami bir çözüm, her türlü çözüme de İslami bir yorum vardır”

 

Twitter: @hamityaz

 

 

 

Devamını Oku

“Muhatabiyette adalet, Çözümde İstikrar”

6-7 Ekim olaylarının acıları tazeliğini korurken, aynı senaryo, bu rakamların yanına “2” rakamı getirtilip, 26-27 Aralık’ta sahnelenmeye çalışıldı.


Sürecin konjonktürüne bakılırsa, yolunda giden süreçten rahatsız olan odaklar kendilerini sahada hissettirmeye ve pazarlamaya çalışıyor. Çözüm ile ilgili son haftalarda Öcalan’ın örgüte eylemsizlik talimatı vermesinin, Devlet ve HDP’den de olumlu yönde, aynı frekans ve tonda gelen seslerden hemen sonra alanların ısınması ve olaylar için düğmeye basılması, Türkiye üzerinde çetin bir satrancın oynandığını gösteriyor.

Demirtaş’ın: “olaylar provokasyondur, sokaklara çıkmayın” çağrısı ile Hüda-Par’ın provokasyona dikkat çekerek bu minvalde yaptığı açıklamalar, ortada ciddi bir provokasyonun olduğunu gösteriyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde HDP’nin toplumun tüm kesimlerine yalancı gülücükler saçması, ardından bu gülücüklerin altında yatan gerçeği 6- 7 Ekim’de tahrikkar açıklamalarla halkı sokaklara dökerek ifşa etmesi, HDP’nin başkası tarafından doldurulan gizli bir ajandasının olduğunu kanıtlamıştır. 6-7 Ekim’de insanları sokaklara döken söylemlerin sahibi Demirtaş ile 26-27 Aralık Cizre olaylarında provokasyona dikkat çeken aynı Demirtaş’ın bu paradoksal söylemi hayli dikkat çekici. Bu manada HDP’nin itidal söylemleri geliştirmesinin haklı toplum hafızasında bir karşılığı yok.

Peki sorun nerede?

Bana göre iki konuda strateji değişikliğine gidilmiş durumda. Birincisi, Hükümet ve HDP’den gelen son beyanatlarla çözüm sürecinin olumlu yönde “yeni bir aşamaya” geçtiğinin deklare edilmesinin ardından birilerinin provokasyon için düğmeye basması ile “zamanlama” da strateji değişikliğine gidildiğini gösteriyor. İkincisi ise, 2000’den bu yana PKK’nın düşük seviyeli eylemselliğine maruz kalan ve 14 yıldır eylemsizliği ile bu konuda rüşdünü ispat etmiş olan Hüda-Par’ın tüm eylemlerde çatışmanın bir parçası haline getirilmeye çalışılarak ve böylece hedef tahtasına oturtularak , “hedef”te strateji değişikliğine gidildiğini gösteriyor. 

Hedef tahtasında devletle beraber rotanın Hüda-Par’a da çevrilmesi; bölgedeki etkin örgütlü İslami yapıları sindirme aşamasına geçildiğini gösteriyor. Bu nedenledir ki bölgedeki en etkin ve örgütlü İslami yapıların başında gelen Hizbullah’ın siyasal yapılanması olan Hüda-Par tabanı şu an hedef tahtasında.

6-7 Ekim ve 26-27 Aralık olayları gösterdi ki PKK, olası özerk otonomik bir yönetim oluştuğunda bölgeyi nasıl yönetmek istediğinin provalarını yapıyor. Böylelikle Sosyalist/Marksist ideolojiye sahip olan bu yapı, kendisinden başka örgütlü ve özellikle örgütlü İslami yapılara hayat hakkı tanımayacağını fiili olarak ifade ediyor.

Çözüm sürecindeki en önemli sorunlardan biri de “muhattabiyet sorunu”dur.

Bir yandan mağduriyetler yaşatılan Hüda-Par tabanı ve diğer İslami cemaat ve oluşumlar; diğer yandan da devlete karşı kan dökerek pazarlığı kızıştırmaya çalışan HDP/PKK ve tabanı. Terazinin iki kefesinde yer alan bu kesimlerden sadece birini muhatap alarak diğer kefeyi boş saymak, dengenin olmayacağını açıkça göstermektedir.

Hepimiz biliyoruz ki Türkiye’de sadece seküler kürtler yaşamamaktadır. Dindar Kürtler de bu ülkenin asli unsurları ve asgari eşit ağırlıkta muhattabiyeti hak etmektedir. Kendi haklarını ve gelecek tasavvurunu, ideolojik anlamda kendisine zıt düşünceye sahip bir tarafın temsil edecek olması, yeni bir haksızlığın, yeni bir sorunun kapısını aralamaktadır. Seküler Kürtler hangi ağırlıkta devletle masaya oturuyorsa, dindar Kürtler de asgari olarak aynı ağırlıkta temsil hakkına sahip olmalı ve muhatap alınmalıdır.

Devlette “temsilde adalet, yönetimde istikrar” kuralı vardır. Gelin bu kuralı sürece angaje edelim ve: “Muhatabiyette adalet, Çözümde İstikrar” kuralını koyalım ve işletelim. Yarım temsil, yarım çözüm demektir. Tam çözüm için “Muhatabiyette adalet”şarttır. Yarım çözüm de yarım istikrar demektir, bu nedenle “Muhatabiyette adalet, Çözümde İstikrar” olmadan süreklilik sağlanamayacaktır.

Aksi halde: “Muhattabiyet için illa elimize silah mı alalım?” mantığıyla bir seküler-dindar kürt çatışması riski ortaya çıkar ki sorun çözülmemiş, yeni bir sorun ile takas edilmiş olacaktır. O halde zararın neresinden dönülürse kardır ve hiçbir şey için geç kalınmış sayılmaz.

Son Söz: “Muhattabiyette Eşitlik, Çözümde İstikrar” 

Twitter: @hamityaz

Devamını Oku

Bu Yaptığınız, "Otorite"ye Başkaldırıdır !

Hani “1,5 milyarlık İslam aleminin sahip çıkamadığı 1,5 milyonluk Gazze”deki mazlumlara uzanan kardeş eli Mavi Marmara için “’Otorite’den izin alınmalıydı; bu, otoriteye bir başkaldırıdır!” sözlerini söylemiştiniz?

“Otorite”

Hangi otorite?

İnsanlara zulmeden, onları katleden ve hiçbir değer tanımayan devletler mi otorite?

Kendi Peygamberlerini katleden bir kavim mi otorite?

Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da kısacası İslam coğrafyasında Müslüman kanı akıtanlar mı otorite?

Küçük Esma’yı başından  vuran, halkın seçtiği Cumhurbaşkanını zindanlara hapseden ve yerine  yüzlerce Müslümanı katleden darbeci, laik-seküler diktatörleri getirenler mi otorite?

Irak’ta binlerce Müslüman kadına tecavüz ederek iffetine kasteden ve hayatlarını mahfedenler mi otorite?

Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa’yı abluka altına alan, oraya Müslümanları sokmayan, orayı bombalayan ve tahrip edenler mi otorite?

Masum bebeklerin narin bedenlerini fosfor ve varil bombalarıyla yakan ve parçalayanlar mı otorite?

Zalim ne zamandan beri otorite oldu da haberimiz yok?

Kur’an, bunları yapanlar için hiç “otorite” kelimesini kullandı mı?

Yok yok…

Sizin için otorite onlar…

Sizi koruyan, kollayan ve himaye edenleri “otorite” olarak görmeniz de gayet normal…

Ama bilin ki yıllardır bu ülkede kahır çeken, zulüm altında inleyen ama sizin gibi televizyon kanalları, basın yayın kuruluşlarıyla seslerini yükselterek kendini ifade etme imkanı olmayan, şov yapmayan ve sesini Allah’tan başka kimsenin işitmediği bu dindar halkın niyetine ve canına kasteden sizlerin hesabını rabbim bozdu ve başınıza yıktı.

Sizin otorite’niz İsrail, ABD vb. seküler-emperyalist güçler ise; bu halkın otoritesi de, 12 yıldır onlara hizmet eden, hayatını davasına-inancına vakfeden, bu uğurda canını ortaya koyan Recep Tayyip Erdoğan’dır ve asıl siz otoriteye başkaldırdınız!

Eğer Mavi Marmara, emperyalist otoriteye bir başkaldırıysa; sizin de bu halkın seçtiği iradeyi entrikalarla, kumpaslarla ortadan kaldırmaya girişmeniz asıl otoriteye başkaldırıdır!

“Kendiniz için istediğinizi kardeşleriniz için de istemedikçe gerçek mümin olamazsınız!” düsturuyla zulüm altındaki kardeşine yardım elini uzatanlar değil; darbecilere, cuntacılara, laik-seküler zihniyete başkaldıran, oyunlarını bozan, inananlara yaşam hakkı tanıyan, inançlarını özgürce yaşamaya çalışanların önündeki engelleri kaldırmaya çalışan, dünya mazlumlarının yanında yer alan ve zalim idarecilere karşı hakkı haykıran birine karşı sizin yaptığınız, otoriteye başkaldırıdır!

Ve bu başkaldırının bedeli, sizi yok edecek kadar ağırdır.

Bu yükün altından kalkamayacak, mahcup olacak, mahcubiyetiniz de para etmeyecek ve tarihin utanç verici tozlu “ihanet”  sayfalarında yerinizi alacaksınız!

Ama yine bilin ki, otorite’nizle birlikte bir gün yok olup gideceksiniz…

İnanan insanlar hakkındaki su-i fikriyatınız, beddualarınız, kin ve gareziniz gayretullaha dokundu ve size geri döndü…

“Kiminleyseniz onunla hasrolunursunuz.”   

Twitter: @hamityaz

Devamını Oku

Eğer Samimi Olsaydınız...

 

On yıllarca dindar insanların ihlasane duyguları üzerinden kurduğunuz imparatorluğunuz bir anda çöküverdi. Neden mi? Çünkü hasbi olmayan her şey bir gün çökmeye mahkumdur. Tüm dünya Müslümanlarının düşmanı addedilen güçlere angaje olduysanız o zaman İslam dünyasıyla  ortak mefkureye sahip değilsiniz demektir. Yani bizim anladığımız anlamıyla  “dava” algınızda sorun var ve “dava”nızda samimi değilsiniz demektir.  

Neden mi?

Eğer davanızda samimi olsaydınız, başörtüsü zulmüne karşı aklı selim müslümanlar meydanlara dökülürken sizde meydanlara dökülürdünüz. Ama Allah’ın başörtüsüne “furuat” demediği halde siz ona “furuat” dediniz!

Eğer davanızda samimi olsaydınız, güçlendiğiniz bürokraside kendiniz dışındaki insanlara ve haseten liyakat sahibi müslümanlara da eşit davranır, haklarını korur, önlerini kapamazdınız. Ama, Allah’ın: “Müslüman, müslümanın kardeşidir” dediği, efendimizin de: “kendisi için istediğini müslüman kardeşi için de istemedikçe gerçek mümin olmazsınız” dediği halde siz sadece “biz” dediniz!

Eğer davanızda samimi olsaydınız, İslam coğrafyasında yaşanan zulümlere ve akan Müslüman kanına bir tepki gösterir, yaşatılan vahşeti tel’in ederek tavrınızı ortaya koyardınız. Ama “Zulme karşı sessiz kalan dilsiz şeytandır.” hadisini bildiğiniz halde hiçbir zaman  müslümandan yana pozisyon almadınız!

Eğer davanızda samimi olsaydınız, Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa’ya israil tarafından yapılan saldırılara karşı sesinizi çıkartır; bu zulmü, en azından diğer Müslümanlarla birlikte tel’in eder, bu şekilde samimiyetinizi ortaya koyardınız. Ama siz, “Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını engelleyen ve bunların yıkılmasına çalışandan daha zalim kim olabilir?” ayetini bilmenize rağmen İsrail’e karşı ses çıkartmadınız, şirin gözüktünüz!

Eğer davanızda samimi olsaydınız, Gazze’de sırf Müslüman oldukları için yıllardır ambargolarla ölüme terk edilmiş, yok edilmek istenen mazlumlara karınca misali insani yardım götüren kahramanların sefinesinde yer almak ve 10 şehit için taziye bildirmek yerine, ancak bu zulmü yapanlarla aynı safta yer alanların söyleyebileceği “bu yapılan, otoriteye başkaldırıdır” sözünü söylemezdiniz!

Eğer davanızda samimi olsaydınız, Gezi eylemlerinde ölenlere gösterdiğiniz hassasiyeti, Mısır’da, Gazze’de, Filistin’de kısacası İslam Coğrafyasında yaşanan katliamlara karşı gösterir, “komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir” hadisindeki inceliğe rağmen bu zulümlere bigane kalmazdınız!

Eğer davanızda samimi olsaydınız; davası, geçmişi  ve ailesi bilinen,  İslam’a hizmet noktasında rüştünü ispat etmiş bir lider olan Erdoğan’a  karşı bugün gezici, ulusalcı, laik, cumhuriyetçi, kemalist, ikna odacı, sosyalist ve sekülerlerle kol kola girmez, aynı safta yer almaz, onlardan medet umar hale gelmezdiniz!

Eğer davanızda samimi olsaydınız, personel alım sınavlarında soru ve puan hırsızlığı yaparak yüz binlerce insanın hakkını gasp etmez, olay ortaya çıkınca da utanmazca ve aymazca şov yaparak “haram yemedik” retoriği üzerinden tabana kahramanlık pozları vermezdiniz!

Eğer davanızda samimi olsaydınız, bir zulme uğradığınızda yanınızda İsrail, Amerika vb. İslam düşmanları, çocuk katili zalim dostlarınız sizleri arayıp üzüntü mesajlarını iletmez, aksine İslam ülkelerinden, kocası şehit edilmiş dul annelerden, yetim çocuklardan kısacası mazlumlardan üzüntü mesajları alırdınız!

Davanızda samimi olmadığınıza dair daha sayacak onlarca yüzlerce sebep varken, hala pişkin pişkin mağdur retoriği yaparak, kurduğunuz kumpasların, entrikaların ve kazdığınız kuyuların üstünü kapamaya çalışmazdınız!

Devletteki, özellikle de emniyet istihbarat ve yargıdaki paralel ağlarınız aracılığı ile oluşturduğunuz yapay gerekçelerle Mustazaflar Cemiyeti, Hizbuttahrir, İhya-Der, Vasat vb. gibi İslam tandanslı yapılanmalara yaptırdığınız operasyonel zulümlerin ve Salih Mirzabeyoğlu gibi yıllarca hapislerde çürüttüğünüz bedenlerin hesabı sorulmayacak mı sandınız?

Tüm bu yaşadığınız ve yaşayacağınız sancılar zulmettiğiniz, hakkına girdiğiniz, çile çektirdiğiniz insanların beddualarının meyvesidir.

En önemlisi de hocanızın bedduasıdır geri dönen…

Kendisi demiyor muydu: “eğer biz öyle isek Allah evimize ateşler salsın” diye…

İşte evinize ateşler salmaya başladı…

 

(Not: Yazıdaki “siz” kelimesi ile, tamamen Paralel Yapı yani İslam düşmanlarına taşeronluk yapan paralel yapılanmayı kastetmekte; Saf, halis ve iyi niyetli dindar kardeşlerimizi  müstesna tutmaktadır.)

 

 

Twitter: @hamityaz

 


Devamını Oku

Mesele Osmanlıca Değil Hala Anlamadınız Mı?

Milli Eğitim Şurası’nda üzerinde uzlaşılan, okullarda Osmanlıca dersi tavsiyesi, sosyalistlerin ve laik-sekülerlerin İslam’a karşı duydukları kinin dozajını bir kez daha gözler önüne serdi.

İkna odalarının mimarı olan ve daha sonra CHP tarafından Milletvekilliği ile taltif edilen Nur Serter, katıldığı bir programda sarf etiği: “100 öncesinde kalmış kullanılmayan bir dil” tahkir ifadesi ile arap alfabesi üzerinden Kur’an’ı, dolayısı ile İslam’ı hedef aldı. Basın açıklamasıyla da olayı: “harf devrimine karşı darbe” olarak nitelendirerek aslında birikmiş kinlerini statükocu zihniyetleri ile basmakalıp, son kullanım tarihi geçmiş cümlelerle süsleyerek sahaya inişlerini hayretle izliyoruz. Kanalları karıştırdığınızda da karşınıza onlarca fırsatçı ekran yüzü, Osmanlıca konusunu malzeme edip direkt yada dolaylı olarak İslam’a olan kinlerini kusuyorlar.

Laik-Seküler kesimin derdinin salt Osmanlıca dili olmadığı, korktukları şeyin arap alfabesi; arap alfabesinin de Kur’an dili oluşu, dolayısı ile gençliğe Kur’an dilinin öğretilme tehlikesi(!) olduğu aşikar.

İyiliği emreden, kötülükten men eden, ana baba’yı huzurevine terketmemeyi emreden, kötülüklerin anası olan içkinin içilmemesini isteyen, uyuşturucu kullanımını yasaklayan, kadına şiddete hayır diyen, eşine güzel davranmayı emreden, kadını erkekle eşdeğer gören, , rüşvet, faiz ve karaparayı yasaklayan, kısacası insanlara güven ve huzur içerisinde yaşamayı vadeden Kur’an ve onun dili, laik-ulusalcı ve sekülerleri haliyle rahatsız ediyor.

Öte yandan;
Kürt etnisitesi ve kürt dili üzerinden siyaset yaptığını iddia eden HDP ve Eş Başkanı Demirtaş: ”Bütün ordunuzla dahi gelseniz kızımı Osmanlıca dersine sokamazsınız” ifadesiyle İslam algısını, dillere karşı olan bencilliğini ve ayrıştırıcılığını bir kez daha ispatladı. Adama sormazlar mı, siz değil miydiniz dillere özgürlük isteyen? Siz değil miydiniz Kürtçe’nin resmi dil olarak tanınmasını isteyen? Siz değil miydiniz Kürtçe dilinin okullarda ders olarak okutulmasını talep eden?

Cevap?
Cevabı en hafif tabirle samimiyetsizlik ve aymazlık!
Daha düne kadar savunduğu bir konuda İslami bir hava hissedince tersi bir tavır göstermesi HDP’ye sadece kaybettirir kazandırmaz, şu ana kadar kazandırmadığı gibi.

Doğrusu artık son ismiyle HDP’nin bu tür tavırlarına alıştık. Parti kapatmadan mağdur olanlardan olan ve Ak Parti’nin parti kapatmayı zorlaştırıcı kanunun görüşüleceği gün kanunu protesto edip meclise girmeyen HDP aklının, dilleri için mücadele ettiklerini iddia etmelerine rağmen başka bir dilin özgürlüğüne karşı çıkmalarına artık şaşırmıyorum. Yarın, “gelin size toprak verelim orada devletinizi kurun” denilirse dahi bunu kabul edeceklerinin garantisi yok. Çünkü bu bağımlı iradenin derdi başka…

O zaman HDP, Laik-Ulusalcı ve Sekülerlere soruyorum:
Okullarda İngilizce, Almanca ve Fransızca gibi latin alfabesine dayalı dillerden korkmuyorsunuz da mesele arap alfabesine gelince neden tüyleriniz diken diken oluyor? Uyuşturucu ve ahlaksızlığa gırtlağına kadar batmış bir gençlikten korkmuyorsunuz da, bu hastalığın reçetesini sunan Kur’an’ın öğretilmesinden neden bu kadar korkuyorsunuz? Dilleri ve ırkları yok sayan dünün Jakoben devlet hegemonyasından korkmuyordunuz da dillerin ve renklerin bir zenginlik olarak yaratıldığını, kürdün türkten, türkün de kürtten bir üstünlüğünün olmadığını ifade ederek herkesi eşit kefede tartan Kur’an ve dilinden neden bu kadar korkuyorsunuz?
Dinden bu kadar korkmayın. Gözünüzü açın ve etrafınıza bir bakın. Prototip olarak aldığınız batılı ülkelerde dahi neredeyse tüm okullarda din dersi zorunlu. Neden? Çünkü maneviyat ihtiyacı her insanda mevcut ve o açığın kapatılması gerekir. Bu gerçeği onlar dahi gördü ama siz hala hazmetmemekte ısrar ediyorsunuz.

Hülasa, kendi dili ve dini dışında bir dile ve dine tahammülü ve saygısı olmayanın kendi diline de dinine de saygısı yoktur, olamaz…

Twitter: @hamityaz

Devamını Oku

İkinci "Gezi" Girişimi

Gezi olayları, Türkiye’de önemli bir referans noktasıdır. Gezi olayları ile son Diyarbakır özelindeki olayların, eylemsellikleri, metodları, çıkış noktaları, beslendikleri odaklar ve dış basın desteği gibi birçok noktada paralellik göstermesi, kanımca son olaylara “İkinci Gezi” niteliği kazandırmıştır.

Birinci Gezi’de Türk Solu, candaş medyası ve iç elitist baronlarıyla, dış baronlarına maşalık görevlerini en iyi şekilde yerine getirmiş, hükümeti devirme hülyaları için birçoğunu kendi öldürdükleri eylemcileri sembolleştirerek kaos fotoğrafı yaratmaya çalışmışlardı. Gezi’nin can alıcı detayı ise, BBC ve CNN gibi nev’i menşeine münhasır yayın gruplarının birçok gazeteci yaftalı ajanlar eşliğinde olaylarda aktif rol üstlenmelerinde gizli.

Aynen öyle de, özellikle güneydoğu özelindeki son olaylarda Kürt solu, Kürt medyası ve HDP, DBP, PKK da dış baronları tarafından maşalık görevlerini en iyi şekilde yerine getirmiş ve genelde hükümete özelde de Hizbullah’ın tabanına yaslanan Hüda-Par’a karşı Kürtçesiyle  “Serhıldan” yani “Başkaldırı” ile yapmak istedikleri İkinci Gezi’nin can alıcı detayı da, olaylarda 6 yabancı gazetecinin/ajanın aktif rol almaları ve sonrasında gözaltına alınmalarında gizli.

Peki Kürt solu olarak isimlerini yukarıda bahsettiğimiz yapılar ne yapmak istiyor? Çok basit, Kürt sorununun çözülmesini istemiyor. Çözüm onlar için bir düğümdür aslında. Çünkü daha yapacakları binlerce eylem, kıyacakları binlerce can, yetim bırakacakları binlerce çocuk, dul bırakacakları yüzlerce kadın, yağmalayacakları onbinlerce mekan ile bunların üzerinden kuracakları korku ve rant imparatorluğu varken, bu konumlarını basit (!) bir çözüm sürecine feda ederler mi? Tabi ki hayır!

Öcalan’ın devlete angaje olması ve çözüm sürecinin Kürt tarafının yegane aktörü olarak görülmesi; eli silahlı PKK ve eli silahsız ama sözü silahlı Kürt lokal siyasal hareketi mensuplarını rahatsız ediyor. Kürt lokal siyasal hareketinin birincil aktörü olmak, eylemsellik üzerinden hükümeti kendine göre dizayn etmek ve ne oldukları belli olan, sırtlarını dayadıkları dış mihraklarının sözüne göre pozisyon alarak kanlı ve çatışmalı süreci devam ettirmek istiyorlar.

Son olaylar tüm bu tezleri ne yazık ki destekledi. Silahlı çatışma ile bir yere varılamayacağından hareketle siyasallaşma ve legalleşme sürecini benimseyerek 14 yıllık eylemsizlik süreci üzerinden haklı bir konum elde eden Hüda-Par’ın oluşturduğu boşluğu fırsat bilerek yegane silahlı illegal güç olmanın avantajını yaşamak isteyen HDPKK, son olaylarda hangi partner yapılarla çalıştıklarını, sokakları ve yığınları birer tehdit unsuru olarak kullandıklarını, sözlerinin sokağa dökmede ne denli etkili olduğunu ancak sokaktan geri çekme ve olaylara engel olmada ne denli etkisiz (!) olduğu paradoksunu da ispatlamış oldular.

Ne acı ki Kürt savunuculuğu ve temsilciliğine soyunan HDPKK, asıl gayelerinin bu olmadığını, yıllardır bölge halkına yaşattıkları despotik uygulamalarla kanıtlamıştır. Sokaklardan ve kepenklerden medet umar hale gelmeleri, başka rant alanlarına dikkat çekmek için Kürt halkını kepenk kapattırarak, kırıp yağmalayarak cezalandırmaları, son olaylardaki gibi vahşi katliamlar yaparak, aslında ileride kurmayı arzuladıkları bölgesel yönetimde Kürt halkına neler yaşatacaklarının bir provasını yapmış oldular. Ama anlayabilene…

Öte yandan;

Gezi’de sembolleştirilen Berkin Elvan’ı kullanarak ona atfen “ekmek” retoriği yaparak mağduriyet ve mazlumiyete oynayan sol cenahın, Diyarbakır olaylarına seyirci kalmaları, sürekli vurgu yaptıkları insan haklarını sadece kendi ideolojisinin mensuplarına işletmeleri, mazlumiyetlere kayıtsız kalmaları, ne kadar gayri samimi, planlı ve gizli ajandalı olduklarını gösteriyor.

Peki, o zaman soruyorum!

Gezi’nin ağaç katliamından doğduğunu iddia edenler, Diyarbakır olaylarındaki “insan katliamına” neden sessiz kalırlar?

3. kattan atılan, kafası taşla ezilen, cesedi yola atılarak üstünden araçla geçilerek kemikleri kırılan, yetmezmiş gibi üstüne molotof atılarak yakılan Yasin BÖRÜ’nün sizin nezdinizde bir ağaç kadar değeri yok mu?

İnandıkları insan hakları treni Diyarbakır’dan geçmiyor mu? Yoksa işlerine gelenleri mi bindiriyorlar o trene?

Unutmayın ki;

Kurban eti dağıtırken kurban edilen İsmaillerin rabbi olan Allah, o İsmaillere karşı binlerce koç gönderecektir.

Şu da kulağınıza küpe olsun ki;

Mazlumiyetin Dini Yok Ama Dili Vardır. O Dil De Aynıdır Ve Adı MAZLUMCA’dır

Devamını Oku

Son Olaylar ve Dengeler

90’lı yıllardan bu yana kan, gözyaşı ve acı travmalarla yoğrulan bölgemizin, huzur ve barış ortamından rahatsız olan odaklar tarafından, tekrar hatırlamak ve yaşamak istemediğimiz anarşi ortamına geri döndürülmeye çalışıldığını üzüntü ile müşahade ve endişe ile takip ediyoruz.


Son günlerde özellikle Diyarbakır özelinde yaşanan elim hadiseler aslında savaş ve rant baronlarının kollarını sıvadığını, ellerini ovuşturan vesayetçi aktörlerin de direksiyon başına geçtiğini gösteriyor.

Olaylar

Bölge, klasik eylemlere alışık, ancak böylesi ilk defa görüldü. Diyarbakır’da eylemlerin yapıldığı semt ve mahalleler aşağı yukarı belli: bağlar, koşuyolu, cezaevi, şehitlik…

Ancak bu defa eylem sathı Diyarbakır… Böylesi ilk defa diyorum çünkü oyun gerçekten çok büyük.

Günler önce hiç ilgisi olmadığı halde kobani bahane edilerek kepenk ve kontak kapattırıldı, okul servisleri tehdit edildi. Vatandaş korku imparatorluğunda kahramanlık yapamadığı için uymak zorunda kaldı.

Diyarbakır olaylarında dikkat çeken bazı hususları özellikle dikkatlere sunmak istiyorum:

1- Olaylarda kadınlar ilk defa ön plandaydı ve ilk defa eylemleri birçok bölgede onlar başlatıyor, yönetiyordu.

2- Eylemlerde daha önce çocuklar kullanılıyor ve ön planda tutuluyordu. Bu defa yine çocuklar malzeme olarak kullanıldı ancak yeni simalar ve yeni sloganlar dikkat çekiyordu. Ve görüldüki Diyarbakır’a dışarıdan yüzlerce yetişkin ve deneyimli olduğu her hallerinden belli eylemciler transfer edilmişti. Bir çoğu olayları organize ediyor, eylemleri koordine ediyordu.

3- YDG-H, twitter hesabı üzerinden eylemleri organize ediyor, hedef gösteriyor ve saldırı emirlerini veriyordu. İlk defa “hizbulkontra elemanlarını gördüğünüz yerde infaz edin” twitleri ile defaetle “yurttaşlardan” ellerindeki silahları örgüt elemanlarına vermelerini istiyor, “silahlanın” ve “vurun” gibi emirlerle örgüt elemanlarına açık açık talimatlar veriyorlardı.

4- Şu ana kadar Diyarbakır’da yapılan eylemlerin mekanları belli ve sınırlı idi. Ancak bu defa eylem sahası Diyarbakır’ın neredeyse tüm sokak ve caddeleri idi. Organizasyon görenleri dehşete düşürür cinstendi, çünkü her yerde idiler ve her yer eylem alanıydı.

Böylesine geniş ve detayları belki aylar öncesinden hesaplanmış, organize edilmiş olaylar serisiydi. Bu kesinlikle bir kobani eylemi değil kanaatimce ikinci bir Gezi girişimiydi.

PKK/HDP

HDP Eş Başkanı Demirtaş’ın “sokağa inin” söylemiyle, il başkanının bir yayın organında ildeki İslami STK’ların sayılarını vermeye varıncaya kadar hedef göstererek halka sokaklara inme çağrısı yapmasıyla, talan, yağma, yakma, ölümler ve akan kanın birinci derecede sorumlusu olmuştur.

PYD’nin Kobani’deki acziyetinin bedel ve hıncını, bölge halkına kepenk ve kontak kapattırarak, halkın hayati yaşam damarlarını tıkayarak oluşturdukları kalp kriziyle, temsil ettiğini iddia ettiği kürt halkını her defasında cezalandırma yoluna gitmesi, HDP/PKK’nın düştüğü trajikomik durumunu ortaya koyuyor.

Daha düne kadar vesayet dönemi devlet aklının jakoben ve faşist uygulamalarından yakınan ve o uygulamaların tepkisel bir sonucu olan PKK/HDP, dönemin devlet aklının kendisine dayattığı faşist uygulamaları; bugün kendisi, etki alanına aldığı bölgelerde, üzerinden siyaset güttüğü kürt halkına dayatıyor, uyguluyor.

Son eylemler ve hedefli saldırılarla bir kez daha görüldü ki; müslümanları sindirme politikaları uygulayan, kendi ideolojisi dışındaki örgütlü yapılara ve özellikle de örgütlü İslami yapılara yaşam hakkı tanımayan, hiçbir manevi değer gözetmeden halkın bayramını zehir eden bu zihniyet yine kaybetmiştir.

PKK ve ona bağlı YDG-H’nin özellikle aylardır sosyal medya üzerinden yaptığı eylem organizasyonu, hedef ve adres göstererek rahat bir biçimde alan hakimiyeti kurmalarıyla giriştikleri eylemsellik ve buna karşı emniyetin, dolayısı ile devletin takındığı tavır oldukça düşündürücü. Çünkü emniyet olaylara yetersiz ve seyirci kaldı. Diyarbakır gibi, ideolojik kamplaşmanın had safhada olduğu, kan davalı örgütsel yapıların iç içe yaşadığı, OHAL dönemlerinden bu yana uygulanmayan sokağa çıkma yasağı uygulanmasına sebep olan olayların olduğu bir ortamda, emniyet güçlerinin varlık gösterememesi, olaylara müdahalede yetersiz ve cılız kalması, kasti bir pozisyon olarak görünüyor. Bu kasti pozisyon, eğer devlet tarafından kabullenilmiyorsa o zaman akıllara emniyet ve devlette paralel ve derin yapılanmaların hala başat aktör olduğuna işaret ediyor anlamı çıkacaktır ki bu da üzerinde çok düşünülmesi gereken bir durumdur.

Hizbullah/Hüda-Par

Öte yandan, olaylarla hiçbir ilgisi ve dahli olmadığı halde, 14 yıldır hiçbir silahlı eyleme karışmayarak metod değiştirdiğini ispat eden, siyasal anlamda legalleşme çabasında olan, bir yönüyle de PKK’nın çatışmalı 90’lı yıllardaki kan davalısı olan, özellikle de İslami kimlikleri sebebiyle hedef olarak gösterilen Hizbullah’ın ve ona yakınlığı ile bilinen Hüda-Par ile Köy-Der, Cami Der gibi STK’lara yapılan silahlı ve kanlı saldırılar, işin asıl bölgesel hedef ve yönünü de ortaya koyuyor. Tabi buradaki önemli husus, medya ve birçok çevre tarafından kullanılan çatışma tabiri. Ortada çatışma felan yok, saldıran bir taraf ve savunma yapan bir taraf var. O taraflarda açık net ortada.

Dikkat edilmesi gereken önemli bir husus var: Hizbullah tabanı, kendisine PKK tarafından şu ana kadar yapılan saldırılara ve saldırılarda verdiği kayıplara misliyle cevap vermediği için çok öfkeli. İşte hesaplar da tamda bu nokta üzerinden yapılıyor. Öfkeli olan tabanın öfkeli hareket etmesi, bu öfkenin karşılıklı çatışmaya dönüşmesi ve anarşi ortamı oluşturulması. Hedef bu…

Tabi Hizbullah tabanı, yapılan saldırılara karşı ciddi karşılıklar vermesini istiyor ancak konjonktürel pozisyonları buna müsaade etmiyor. 2000’den bu yana 14 yıllık eylemsizlikle elde ettikleri algı ve kazanımlarını, bir anda kaybetmek istemezler. Ancak öte yandan, tabanı duygusal olmayan reel politikalarla da konsolide etmesi gerekiyor. Yoksa tabanın çok azda olsa nisbi bir kısmının, selefi/radikal gruplar tarafından şiddet unsuru kullanılarak kendi taraflarına kaydırılma riski var. Hizbullah’ın da, bu hassas dengeyi de itidal ile korumaya çalıştığı görülüyor.

Sonuç olarak:

Tüm Türkiye’de ve özellikle de bölgemizde devreye sokulan anarşik girişimlerin ve şiddet sarmalının dış destekli ve zamanlı operasyonel bir hamle olduğu açıkça görülüyor. Özellikle sosyal medyaya yansıyan ve adeta yaşadığımız süreci anlatan geçmiş yıllara ait bazı ses kayıtları da bu tezi desteklemekte. Kısacası yaşanan olaylar ikinci GEZİ vakası niteliği taşımaktadır.

Netice-i kelam:

PKK/HDP, Eski devlet aklının kendilerine uyguladığı despotik uygulamaları bölge halkına uygulamaktan vazgeçmeli, itidalli bir üslup kullanmalı ve ayrıştırıcı politikaları terk etmelidir.

Hüda-Par ve Mustazaf Der, uğradıkları saldırılara rağmen hikmetli ve itidalli davranmalıdır.

 Devlet, tüm halkı korumakla görevli olduğunun farkına varmalı ve hassas bölgemizde otorite boşluğuna müsaade etmemeli, kontrolü ele almalıdır.

 
Yoksa çatışmalı süreç geliyorum diyor… 

 

Twitter: @hamityaz

Devamını Oku