Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Vahdet Gazetesinde yayınlanmayan Paralel yazım

 Türkiye pazar sabahına Paralel Örgüte yapılan operasyon ile uyandı, operasyonda Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ve Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı başta olmak üzere,  Paralel Örgüt'ün operasyon dizilerini yapan yapımcılar, senaristler gibi Örgüt ile ve Tahşiyeciler operasyonu ile bağlantısı olduğu belirtilen isimler gözaltına alındı. Her ne kadar gözaltına alınma sürecini şova dönüştürme çabaları sarf etselerde başarılı olamadılar, gözaltından bir kaç gün önce  başlayan şovlar, protesto eylemleri, adına demokrasi nöbeti dedikleri saçmalık işe yaramadı, gözaltılar gerçekleşti.

 

Sonuç ne olur, dava nasıl sonuçlanır bu hukukun bileceği iş ve bizim Gülen Örgütü elemanları gibi yargı ve emniyette teşkilatlanmamız olmadığı için bu konu hakkında bir vatandaş bir gazeteci olarak etkimiz ya da öngörümüz olamaz.

 

Ama olayın sosyal medya konusu hakkında illaki yazacak bir şeylerimiz var. Operasyon gerçekleşmeden önce gazeteye gönderdiğim yazıda Sosyal Medya ve Arkasındaki Gizli Güçler başlıklı bir yazı kaleme almıştım ama 14 Aralık operasyonu sonucu gerçekleşen gözaltılar sonrası hatta gözaltı sürecinin öncesinde yapılan kapsamlı sosyal medya çalışmaları ile ilgili bir yazı yazmak gerekliliği hissettim.Sosyal Medya üzerinden başlayıp  medya organları ile  ballandıra ballandıra anlattıkları Algı Operasyonu hakkında bir şeyler yazmak gerekti .

 

     Bir zamanlar gülen cemaatinin en etkili isimlerinden olan Latif Erdoğan, pazar günü verdiği bir röportajda fenomen hesap diyerek parlattıkları Fuat Avni adlı Twitter hesabının Fethullah Gülen'in kontrolünde olduğunu söylüyor. Latif Erdoğan"Emniyet, MİT, Askeri İstihbarat birimlerinde yerleşik paralelcilerin koordineli çalışmasıyla elde edilen bilgilerin en üst seviyede denetimi ancak Fethullah Gülen' e ait bir yetkidir. Bu yetkiyi onun başkasıyla paylaşması asla söz konusu olamaz. Bu açıdan bakıldığında çok net söylenebilir ki, Fuat Avni isminin gerçek sahibi Fethullah Gülen'in kendisidir." açıklamasını yapıyor.

 

 

 

Operasyondan günler önce Fuat Avni hesabıyla algı operasyonu yapmaları,  demokrasi nöbeti adı altında provakasyona açık bir şekilde halkı gazete ve tv kanalı önüne çağırmaları, öncesinde ve gözaltı süreci başladığında yaptıkları yayın ve sosyal medya paylaşımları ile olayı tamamen şova dönüştürme çabaları ile nasıl organize bir yapı olduklarını tekrar gördük. Hatta Ekrem Dumanlı'nın operasyon sonrasında atılacak manşetleri, yazıları, içerikleri, 7 dilde yayınlanacak olan duyuruları bizzat denetlediği gelen bilgiler arasında.

 

Sosyal Medya'da yaklaşık 15 ten fazla hashtag ile Trend Topic oldular Pazar günü. Oldukça saldırgan, nefret dolu bir dil kullanmalarının yanında yurt dışına karşı da  mazlum ve mağdur bir dil kullanıyorlardı. Tabi kendi ekipleri ve Türkiye'deki destekçilerinin yanında taşeronluğunu yaptıkları   İsrail medyası, ABD ve İngiliz medyası da büyük destek verdi kendilerine. Gezi Parkı döneminde de Türkiye üzerine operasyonlar yapan İngiliz ve Amerika medya devi BBC ve CNN yine devreye girerek Türkiye üzerine  saldırıya geçtiler.

 

Yine bu mecraların, bu basın yayın organlarının gazetecileri, yazarları, sunucuları da Sosyal Medya'da Gülen Örgütü savunuculuğu yaparak, gözaltılar ve hukuki süreç hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadan Türkiye Cumhuriyetini baskıcı bir rejim olmakla suçlama görevini yerine getirdiler. Özellikle açtıkları Media Crackdown hashtagi ile yapılan operasyonların,  yanlış bilgilendirmelerin ve nasıl mağdur edebiyatı yaptıklarının detaylarını görebiliriz. Bu hashtage bakarak  yurt dışı bağlantıları, destekçileri  kimlerle iş birliği yaptıklarını somut bir şekilde gözlemleyebiliriz..

 

14 Aralık operasyonu hakkında yazılacak çok şey var belki ama dün konu ile ilgili bir gazetecinin attığı bir tweet ile yazıyı burada noktalamak istiyorum. " El tokadı yemeyen , kendininkini balyoz zannedermiş" ,  7 Şubat 2012 Mit krizinden bu yana devlet üzerinde baskı oluşturmaya çalışan Gülen Örgütü bu tokat ve devamında geleceğini düşündüğümüz tokatlar ile  gerçek balyozu göreceklerdir umarım..

 

 

 

Devamını Oku

Nur Adam...

Hepinizin malumudur ki; bu hafta sinemalarda oldukça ses getiren ve ülke gündemini oldukça sarsan; tartışmalara, kavgalara kadar giden bir film vizyona girdi: “Hür Adam”.  Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatını konu edinen bir film.

Filmin belki de en çok tartışılan sahnesi Bediüzzaman ile Atatürk’ün karşı karşıya geldiği, kimilerine göre bir efsaneden ibaret, kimilerine göre Said Nursi’nin Atatürk’e meydan okuması olan ve gerçek olan sahne.  Bu sahne üzerine protestolar, filme gitmeme çağrıları, filmin gösteriminin yasaklanması gibi fikirler ortaya atıldı.

Hatta bazı sinemalarda film gösteriminin olmayacağı, bazı sinemalarda filmin gösterilmesinin önüne geçilmesi gibi tartışmalar da başladı.  Netice itibarıyla film insanları ikiye ayırdı. Filmi destekleyip Allah rızası için izleyelim çağrısında bulunanlar ve filmi kıyasıya eleştirip izlememe çağrısı yapanlar, bunu ulusal bir mesele haline getirenler.

Filmi izlemedim, film hakkında ne olumlu ne de olumsuz bir görüş beyan ettim bu zamana kadar.   Film hakkında olumlu ya da olumsuz bir yorum yapmamamın nedeni,  gerek Atatürk, gerekse Said Nursi gibi iki önemli insanın konu edilmesi ve hassasiyet gerektiren bir konu olmasıydı. Ama bugün İstiklal caddesinde sonuna yetiştiğim ve arkadaşlardan aldığım görüntüler beni derinden etkiledi ve bu konu hakkında yazmaya karar verdim.

Mevzu, Ulusal Parti’nin, bugün akşam saatlerinde bir sinema salonu girişinde gerçekleştirilen, ucu iftiraya varan söylemler içeren protesto eylemi.  İftiraya varan diyorum çünkü dağıtılan el broşüründe yazanlar bir Müslüman’ın, hadi onu da geçelim vicdan sahibi hiçbir insanın katılabileceği ve emin olmadan söyleyebileceği sözler değildi.

Said Nursi’ye yönelik, “Hür Adam Değil Sefil Adam”,  “Said Nursi Değil Said-i Kürdi ve Gerici”, “ Irkçı ve Deli Bir İngiliz Ajanı”  söylemleri, bir siyasi partinin, bir siyasi parti gençliğinin, bir ideolojiye sahip insanların söyleyebileceği, kolayca hazmedilecek söylemler değil.

 

Kaldı ki Said Nursi ömrünü sefalet içerisinde geçirmiş, kendisine verilen vaad edilenlere aldanmamış davasından dönmemiştir. Yoksulluğu sefillik olarak nitelendiriyorsa ulusal parti ve  protestocular bizler de sefiliz.  Yine bir insanı Kürt  diye nitelendirmek, Said-i Kürdi  yazmakla aşağılamaya çalışıyorlarsa bu ırkçı zihniyete zaten söylenecek söz yoktur.

 

Kaldı ki bu adam, bugün Türkiye’de kendine milyonlarca seven bulabilmiş, bir davaya öncülük etmiş ve bu dava için yıllarca sürgün edilmiş,  çeşitli işkencelere, baskılara maruz bırakılmış ve mezarı yerinden sökülmüş, daha mezarının yeri bile bilinmeyen, Türkiye Cumhuriyeti’nin ısrarla tarihinden silmeye çalıştığı bir adamsa, bu tarz söylemler havada kalıyor.

Evet, Said Nursi’nin yazdığı risaleleri ben dâhil birçoğumuz anlamadan okuduk, kimimiz anlamaya çalışmadı, kimimiz de hiç okumadı. Bazılarımız Said Nursi’yi bugün çok güçlenmiş olan bir cemaatin kurucusu olarak lanse etti ve nefretini bu yönde geliştirdi.  Ama kendisinin bile “iki Said var “dediği bir dava insanının filmi üzerinden dahi, ölümünden 50 sene geçmesine rağmen bu denli iftira ve bu denli nefret kampanyası yürütülüyorsa ve Said Nursi’den rahatsızlık duyuluyorsa ortada bir sorun var demektir.

“Ölülerinizi hayırla yad edin.” diyen Hz. Peygamber’in ümmeti olan, ümmeti olmaya çalışan bir insan olarak kabul ettiğimiz Said Nursi için yürütülen bu linç kampanyasını,  sadece bir Müslüman olarak, hatta sevgili Alper Gencer’in şiirindeki gibi “Müslüman Olmaya” çalışan biri olarak protesto ediyor, Ulusal Parti’nin kendini Atatürkçü olarak nitelendiren mensuplarına, bu linç kampanyasını yürüterek beni Hür Adam Filmini izlemeye ikna ettikleri için ayrıca teşekkür ediyorum.

 

Bir güzelliği görebilmek için bir çirkinliği görebilmek, ya da GÜZEL’İN kıymetini anlamak için çirkinin çirkefliği görebilmek…

Bu yüzden Said Nursi için “Hür Adam”  söylemi ne kadar doğruysa,  “Nur Adam” söyleminin de o kadar doğru olduğunu düşünüyorum. Allah ondan razı olsun…

 

http://twitpic.com/3olucc

http://twitpic.com/3oluq3

http://twitpic.com/3olvax

http://twitpic.com/3olvly

http://twitpic.com/3olvzv


www.twitter.com/haritaci70

 

 

Not: Fotoğrafları kullanmama izin veren arkadaşlara çok teşekkür ederim.

Devamını Oku

Oy verecek bir siyasi partisi bile olmayan seçmen.




Geçtiğimiz hafta hem bayram tatili, hem Referandum, hem de Salı-i Rahim diyerek memlekete doğru bir yolculuğa çıktım. Uzun bir süredir görmediğim ailemle 4 gün gibi kısa bir süre de olsa hasret giderme imkanı buldum. Hatta bayram’ın ikinci ve üçüncü günleri kuzenimin düğünü olması sebebiyle bayramda çok fazla dolaşmadan çok fazla akraba ile görüşme, oturup sohbet etme, referandumdan dolayı tartışma fırsatım oldu.

 

Gerçi özellikle düğün evinde yapılan sohbetlerde kavgayı daha çok kendi babamla yapmış oldum. Ama şunu da fark ettim, Seçimden önce referanduma hayır mitinglerinde ‘kayısı’ üreticisinin sorunundan bahseden Kemal Kılıçdaroğlu bir bakıma haklı ve halkın dilinden konuşmuş.

 

Zira kendi memleketim olan Karaman’da %65 Evet, %35 hayır çıktı. Karaman’ın genel yapısını göz önüne aldığımda yüzde otuz beşlik kesimin Yılmaz Özdil ve Bekir Coşkun’a göre ‘Beyaz Türk’ olma ihtimali pek yok. Yani ne kadar hayır oyu verseler de geriye kalan %35’te bidon kafalı ve göbeğini kaşıyan adam, hatta dağdaki çoban.

 

 Peki o zaman bu %35’in arkasındaki gerçek sebep ne? Türkiye Cumhuriyeti’nin laik, demokratik, bağımsız, hukuk devleti yapısını korumak ve yargı bağımsızlığını müdafaa etmek olmadığı çok bariz. Evet, Karaman ve Anadolu’nun orta ve büyük ölçekli birçok ilinde hayır oylarının azımsanmayacak bir oranı Ak Parti Hükümeti’nin beceremediği tarım politikası, hatta olmayan bir tarım politikası.  Her ne kadar provokatör de olsa Mersin’de “anamız ağladı” diyen çiftçi haklıydı.

 

Hani “mavileri bırakın önce kırmızıya sonra aynaya bakın” demiş ya sayın Başbakanımız, aynayı da bırakın diyorum ben tarlalara bakın, ovalara çıkın biraz demek istiyorum.  Son 10 yıldır Anadolu topraklarında işlenmeyen tarım arazilerine bakın diyorum.  Netice itibarıyla Anadolu’dan çıkan hayır oyları İstanbul, İzmir, Ankara ya da kıyı illerinde ki gibi Laiklik elden gidecek, şeriat gelecek diye değil Kılıçdaroğlu’nun söylemiyle; bu anayasanın tarım işçisinin sorunlarına çare olamamasından kaynaklanıyor.

 

 Sonuçta   hayır oyu verenlerin bir çoğu ‘Beyaz Türk’ değil sadece ekonomik kaygılardan dolayı hayır oyu vermişlerdir, bunlar da  kamu personeli konumunda olan insanlar değil maalesef üretici konumunda olan insanlardır. Çukurova’da, Ege’de, Bozkır’da traktör üzerinde tüm gün tarla işleyip para kazanma derdinde olan insanların da ‘Beyaz Türk’ canım bunlar diyerek geçiştirilmemesi gerekir. Zaten yukarıda belirttiğim gibi bu insanların ‘Beyaz Türk’lüğü Ahmet Hakan’ın Nişantaşılılığı gibi bir şey olabilir…

 

Yazıyı aslında Anadolu’da hayır diyen seçmen önümüzdeki seçimlerde kime oy verecek bundan bahsetmek için yazacaktım ama aklım hala  %35’te.  Birde tabi Saadet Partisi ve kayyum meselesi var. Refah Partisi dönemindeki ekonomik istikrarı arayan Anadolu çiftçisi 2011 seçimlerinde bir umut olarak Saadet Partisini görüyordu. CHP ve MHP’yi muhalefet partisi olarak görmeyi bırakın isimlerini bile duyunca ağzına gelenleri söyleyip bu partilere en ağır eleştiriyi yönelten ve nerdeyse iğrenme noktasında bu partileri sevmeyen halk şimdi kime oy verecek? Esas tartışılması gereken konu bu.

 

Kendi partisini kendi genel başkanını millete rezil etmekten çekinmeyen CHP’nin önde gelen isimlerinden Önder Sav, Saadet Partisi eski kurmaylarına verdiği taktikle ortaya bir kayyum meselesi atmış ve son 2 yılda güzel bir yükseliş yakalayıp halkın sempatisini kazanan, olumlu ve yapıcı söylemleriyle takdir toplayan Numan Kurtulmuş ve ekibine ayak bağı olmuştur.

 

Önümüzdeki günler ne getirecek hep birlikte oturup seyredeceğiz ama hazır mesele Önder Sav’dan açılmışken de Salih Memecan’ın 2 gün önceki karikatürüne bakmadan geçmeyelim . Kemal Kılıçdaroğlu’nun o ezik bakışıyla kendisinden yukarıda bir kürsüde olan Önder Sav’a ‘bizde konuşsak şu başkanlık sistemine geçmeyi” demesi durumu özetleyen ve daha fazla üzerinde söz söylenmesine gerek kalmayan bir mevzudur.

 

Devamını Oku

Neler oluyor hayatta.

Salı akşamı evimde iftar yaptıktan sonra twitter da muhabbet ederken değerli dostum Mahmut Avcı beni  bağlarbaşı kültür merkezine   hasbihal etmeye davet etti. Eee Küçük Çamlıca ile Bağlarbaşı’nın arası yakın olmasından mütevellit aldım minibook'u mu çıktım yola. Beklemeye başladım Esatpaşa- Üsküdar minibüsünü, o sıra  trafik birbirine girmiş. Bir baktım 129T arıza yapmış, uzun körüklü araba nereden baksan 30 metreyi geçiyor boyu, arkasında birde İETT ilk yardım müdahele aracı var şeridin biri kapanınca orada bir sıkışma oluyor haliyle. 

 

Bu arada arıza yapan araç olaydan birkaç gün önce durağa 20 metre kala kaçırdığım, yeni hareket etmesinden dolayı hızını kesip henüz kapanmamış ön kapısından beni alabilecekken hırsla gaza basıp “lütfen dur” şeklindeki el hareketime karşılık, ukalaca bana durağı işaret eden otobüs kaptanının kullandığı 129T .. İlahi adalet işte 2 gün önce Cihangirde Saklı Cafe'de yapacağım iftara yetişmek üzere yola çıktığımda beni almayan ve mecburen Üsküdar-Kabataş aktarmalı, Taksim yapmama sebebiyet veren otobüs ve kaptanı şimdi tam iftardan yarım saat sonra aynı durağı 30 metre geçtikten sonra arıza yapsın.

 

Neyse mutlu olamadım bu durumdan neticede mağdur olan bir sürü yolcu var. Çok beklemedim geldi  benim minibüs. Arka dörtlünün hemen ön tarafında cam kenarında bir koltuk buldum. Hemen açtım bilgisayarı Mahmut Avcı'ya rapor vereyim “yola çıktım” diyeyim, dedim.

 

Ben bilgisayarda uğraşırken arkamdaki 2 gence kulak misafiri oldum ister istemez. Dertliydi içlerinden birisi: “bari bir kere görseydim gözü gözüme değseydi” diyordu. Buna karşılık diğeri de "hiç görüşmediniz değil mi abi" dedi.

 

“Yok görüşmedik, bir kere görmek istiyorum sadece bir kere” diyordu dertli olan. “Hımm.”. dedim, “dur bakıyım burada bir mesele var”

 

  Anlatıyordu diğeri; “ama Facebook'ta resim falan ekliyor kuzenleriyle nereye gittiğini yazıyor. Dur bekle sen yarın bir gün yazacak o –caddedeyim, şuradayım” diye tesadüfmüş gibi gideceğim, “yeter artık” diyordu. “Zaten 10 gün kadar burada sonrasında Ankara’ya gidiyor” dedi. “Mesela derin İbrahim” dedim, kendi kendime..

 

Genç anlatıyor tabi “3 ay oldu tanışalı” diyor...

 

Neyse mevzu şu:  Esas oğlan nasıl bulup ekliyorsa , hadi esas oğlan demeyelim Barış Manço’nun şarkısındaki gibi diyelim bizde. “Adem oğlu” diyelim gencimize, hanım kızımıza da “Havva kızı” diyelim. Malum “Adem oğlu kızgın fırın Havva kızı mercimek” diyor ya Barış abi.

 

Adem oğlu nasıl bulduysa ekliyor kızımızı Face'den..  Artık kız kabul ediyor mu ilk başta, yoksa mesajlaşıyorlar mı? Bilemem. Ama 3 ay içerisinde facebook’ta ki tesadüfi tanışma büyük bir aşka (!) dönüşüyor. Büyük ihtimal önce resimleri beğenmeler, resimlere yapılan yorumlar, tabi arada kıskançlıklarda yok değildir. “Kim bu resmine yorum yapan” falan şeklinde kavgalar olmuştur, illaki olur. Hatta Adem oğlu biraz maçoysa ki bu maço değildi Havva kızına “face'den resimlerini kaldır sadece bana gönder resimlerini” diyebilir, ya da “sadece ben göreyim” diyebilir. Ayarları var nede olsa.

 

Artık geçen 3 aylık süreçte muhakkak ki ÖSS sınav maratonu başladığı için görüşemedi gençler. Zaten kızımız büyük ihtimal, sınavdan sonra tatile gitti görüşememiş Adem oğluyla, Havva kızı.  Eee sınav sonuçları da geçen hafta açıklanmış ve Ankara'yı kazanmış genç kızımız.

 

Eee tabi Ademoğlu haklı, Havvakızı farklı bir şehirde Üniversiteye gidecek. Yeni ve daha gerçekçi bir ortam. -Gözden ırak gönülden ırak misali.

Neyse Ademoğlu bu sebepleri göz önüne alarak haliyle yerinde bir endişede. O yüzden “bir kere görseydim gözleri gözlerime değseydi elini tutsaydım” diyor.  Belli ki o da umudu kesmiş ama “bir kere bir kere” diye feryadında da bir yerde haklı.

 

 

Netice itibarıyla Ademoğlu kaybetmez kaybeden Havvakızı olur . Bu bir hayat felsefesidir daima giden kaybeder. Ama hiçbir kayıp tek taraflı değildir.

 

Niye yazdım şimdi bunları? 3 aylık bir Facebook hikayesi beni, camlardan, pencere kenarlarından, aşk yaşayan, uzaktan görerek seven, arada mektuplaşan aşıkların olduğu eski yıllara, çocukların cam kenarlarında ezan ve top sesini dinlediği, eski Ramazanlara götürdü.

 

1 haftasını geride bıraktık. Cümleten Ramazan ayımız hayırlara vesile olsun.

 

Devamını Oku

Başkanım..



Başkan, Baş ve Han kelimelerinin birleşiminden türemiş belli bir topluluğa önderlik eden genelde seçimle ya da özel yetkilendirmeyle görev başına gelmiş kişilere verilen isimdir.

 Biz bu kelimeye çok eskilerden aşikar olsak da geçtiğimiz yıllarda Kurtlar vadisi Pusu isimli diziden kalma dilimize pelesenk olmuş bir kelimedir.  Terör Örgütü yöneticisi bir karakter ve onun yanındaki adamları arasında geçen komik diyaloglardan kalma  bir kelime.  Ama aslında Türk halkı bu kelimeye hiç yabancı değil. İstatistiki verilerimize baktığımız zaman yaklaşık olarak her 5 kişiye bir idareci, yönetici kısaca 5 kişiye bir Başkan düşmekte canım ülkemde.



100 öğrenciye 1 öğretmen düşen güzel memleketimde  5 kişiye bir Başkan düşüyor. Ne güzel memleket değil mi.

Ayrıca başkanlık serüveniyle daha ilkokul sıralarında  tanışıyoruz.  Henüz 7 yaşında bireylerken bize sınıf başkanı seçtiriyorlar. Demokratik seçimle iş başına gelen sınıf başkanları ise kendilerini diğer arkadaşlarından üstün görererek büyüyüp tek yaptıkları iş konuşanların ismine çarpı atmak oluyor.


TÜrkiye'de son mahalli idare organlarının rakamlarına bakınca bunu çok güzel anlıyoruz. Hadi sadece siyasi seçimler sonucu seçtiğimiz başkanlara bir göz atalım. Ardından dernekler ve vakıflara da bir bakalım.

Türkiye Cumhuriyeti'nde ; ; Büyükşehir belediye başkanı:     16     İl belediye başkanı               :    65 Büyükşehir ilçe belediye başkanı : 143 İlçe belediye başkanı         : 749    Belde belediye başkanı         : 1952 İlçe belediye meclis üyesi  (büyükşehirler dahil)  :                13.818 Belde belediye meclis üyeleri..                                       19.939 İl genel meclis üyeleri                     3284 Köy muhtarı...                           34.305 Köy ihtiyar meclis üyeleri                 138.868 Mahalle muhtarı :                           18.460 Mahalle ihtiyar heyeti:                     73.840 olmak üzere


Toplam : 271.479 yazıyla ikiyüzyetmişbirbin dörtyüz yetmişdokuz adet seçimle görev verdiğimiz mahalli idareci bulunmakta.


249.749  tane de bunların yedekleri bulunmakta.   Tamamında 521228 kişiyi kendimize başkan olarak seçiyoruz.


Bir de vakıflar, dernekler, sendikalar vardı onları da ekleyelim diyeceğim uzun sürecek. Sadece ne kadar çok dernek olduğunu göstermek adına birkaç dernek ismi yazacağım. Bir de köy dernekleri, cami dernekleri falan derken varın siz hesaplayın artık.

 Taşköprü Sarımsak Geliştirme ve Kalkındırma Derneği  Angora Tavşanı Seven şöförler Derneği Lokali  İstanbul Akvaryum Yardımlaşma Dayanışma Derneği  Genelevi Geliştirme ve Güzelleştirme Derneği  Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Dostları Derneği  Müzisyen Sevenler Lokali  Orman Avukatları Dayanışma Derneği Cool İstanbul Televizyon Tamircileri Derneği Volvo Mahurları Derneği  Mazda Araç Sahipleri Derneği  Ankara Güçlü İşAdamları Derneği  Aydınlıkevler Dolmuş Durağı Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği. Kokoreççiler Yardımlaşma ve Dayanışma  Oluklu Mukavva Üreticileri Derneği  Profesyonel Posta Güvercini Uçuranlar Derneği  Tayland-Hint- Brezilya- Japon Horozunu Koruma ve Yaşatma Derneği  Oyuncu Güvercin Sevenler Derneği  Yıkımcılar ve Enkazcılar Derneği  Havutlu Mahallesi Cenazeleri Kaldırma Yardımlaşma ve Kültür Derneği


Böyle ilginç dernek isimlerimiz de var tabi . Şimdi sorun şu ki bu kadar derneğe bu kadar başkana ihtiyaç var mı. Türk halkı bu başkanlardan ne kadar daha çekecek ne zaman kurtulacak. Neyse değerli okurlarım  "Başkan" ım geliyor. Yazıma burada son vermek durumundayım..

Fi Emanillah..

Devamını Oku

Facebook ve İfade özgürlüğü..



Kullanıcı sayısı yarım milyara yaklaşan Facebook, son zamanlarda çeşitli gruplara yaptığı sansürlerle gündeme gelmeye başladı.

Bu sansürlerden birisi de İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı - İHH’nın Facebook sayfası  oldu. 190 bine yakın üyesi bulunan sayfa, 23 temmuz 2010 tarihinde kapatıldı. Facebook yönetimi kapatılma sebebi olarak, "Galce" dilinde gönderdiği yazıda,  kuralları ihlal etmek olarak açıkladı. Facebook'un gerekçesini yazımın sonunda paylaşacağım ama sansürlerinden birkaç tanesini burada paylaşmak istiyorum.

Facebook'un daha önceki yaptıklarına geçmeden önce  İHH’nın sayfasının önemine dikkat çekmek istiyorum. Hatırlayalım, 31 Mayıs 2010 sabahı  saat 04:00 da İsrail donanması  Gazze’ye yardım götüren filoya saldırıp, 9 kişiyi şehit etmişti. Aynı saatlerde vakfın kurumsal sayfası ihh.org.tr adresi hacklenmiş ve kamuoyunun birinci ağızdan haber alması engellenmeye çalışılmıştı. İHH'nın kriz masası da halkı haberdar etme amacıyla olayları dakika dakika Facebook'ta oluşturdukları sayfadan bildirmişti. Sayfada yazılanlar o kadar etkili olduki, Twitter, Friendfeed ve sözlükler başta olmak üzere interaktif ortamlarda haber kaynağı olarak gösterilmeye başlanmıştı. Neticede bu aktif hareketliliğin sonucu Facebook sayfası 180 bin üyeyi geçmiş, ve devam eden süreçte vakfın yaptığı  İnsani yardımları duyurmak için kullanmaya başlamıştı. Ama ne yazık ki, bu  güzel gelişmelerden birileri rahatsız oldu. Facebook yönetimine şikayetde bulundu ve amacına da ulaştı. Safya kapatıldı.

İHH vakfı sayfasının kapatılması, Facebook'un ne ilk sansürü ne de son sansürü değildi. Geçtiğimiz günlerde 500 bin üyesi olan Mehmetçik grubunu da aynı sebeplerden dolayı kapatmıştı. facebook.com/TcMehmetcikTc  adresindeki grup sayfası, artan terör olaylarından sonra tepkilerini dile getiren vatandaşlarımız tarafından  sıkça kullanılmaktaydı. Ama bir gece ansızın o da  İHH vakfının sayfasının akibetine uğradı.


Fakat, Facebook'un ilginç bir yönü daha var. İHH ve Mehmetçik sayfalarını hakaretten dolayı kapatmalarına rağmen, Peygamberimiz Hz. Muhammed'e hakaret ve küfür içeren bir çok Facebook grubu binlerce şikayete rağmen halen yayında. Yine Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'e hakaret içeren videolar ve gruplar için binlerce şikayet mesajı gönderildiği halde, Facebook tarafından ifade özgürlü kapsamında değerlendiriliyor. Yine Türk milletine hakarette bulunan ve bariz terör örgütü propagandası yapan bir çok Facebook grubu aynı mantıkla ifade özgürlüğüyle(!) oluşturulan çember içinde kalmakta.

Türkiye’de 20 milyona yakın kullanıcısı olan Facebook, konu Türk halkının manevi duyguları aleyhine olduğunda ifade özgürlüğünü bahane ederken, Türkiye'nin çıkarları ve haklılığı ön planda olduğu zaman  bu grupları birer birer kapatmakta...

Bu konuda suç sadece Facebook yönetiminde değil. Maalesef, bu konunun ciddiyetinin farkında olmayan, zaten altı üstü Facebook(!) diyen Türkiye kullanıcılarında...

İşte Facebook'un kapatma sebebinin kısaca özeti..

"Kullanım şartlarını ihlal ediyorsunuz. Nefret, tehdit ya da müstehcen içerikli sayfaları kapatıyoruz. eğer sayfanız bu sebeplerden dolayı kapatılmışsa tekrar açılması mümkün olmayacaktır.

Devamını Oku

Referandumda ‘Evet’ diyeceğim.

 

 



Hadi bakalım, 12 Eylüle yaklaşık 2 ay kalmışken ve herkes yavaş yavaş rengini ve safını belli etmeye başlamışken ben de Referandum da kullanacağım oyu ve gerekçelerini 10 madde de  açıklayayım istedim.

Referandum da bende "Demokratik Saf"larda yer alacağım ve evet diyeceğim.

Çünkü....



1. 
  Muhalafete ikinci bir “ders” verilmesinin, başta muhalefet olmak üzere herkesin yararına olacağını düşünüyorum.

2.  Yargıç ve savcıların   chp denetiminden çıkmasını istiyorum.

3.  Adalet duygumun zedelenmesini istemiyorum.

4.  12 Eylül anayasasının değişmesi için kısmi anayasa değişikliğinin yapılması gerektiğine inanıyorum.

5.   Hükümetin temel amacının demokratikleşmeye başlangıç olduğuna inanıyorum.

 

6.   Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşananların tekrar yaşanmasını istemiyorum.



7.   İlerleyen günlerde Ak Parti bir şeyler yapmaya çalıştı ama önüne engel koydular savunmasını duymak istemiyorum.

8.  Chp'nin  sürekli anayasa mahkemesine gitmesini yersiz buluyorum ve sıkıldım.

 

9.  Mhp'nin   bir öyle bir böyle davranmasından da acayip sıkıldım.

10.   Köşe yazarlarının her 2 ayda hukukcu olup ahkâm kesmelerine ifrit oluyorum.


 

Devamını Oku

Şimdi Sen Gidiyorsun ya ..

Şimdi Sen Gidiyorsun ya Herkes Sana Benzeyecek
Değişen ben değilim
Dönüşen savaş
Yaşlanmakla ıslanmak aynı şey:
Bir yağmurun gölgesinde ihtiyarlanmak
Şimdi ölüm bile yetmiyor
Acılarımızı tartmaya
Dostlar
Alıngan bir sahili pinekliyorlar
Bir merhabayı bıçaklar gibi artık
Selamlaşmalar

Değişen ben değilim
Dönüşen savaş
Artık zaman bile yetmiyor
Yaşadığımızı sanmaya
Yine de ışıklar bu kenti
Güzelmiş gibi gösteriyor
Geceleri
Geceler
Yani
Ahmet Haşim in kafiyeleri
Seni aklıma düşüren
Yerçekimi değil
Yalancı yıldızlar
Öyle uzaksın ki
Üflesem soğuyacaksın
Sarılsam okyanus
Bir aşka yetecek kadar
Ve anımsatacak kadar
Sebepsiz bir ölümü,
Acılarımız
Ve kafiyelerimiz var
İşte hepsi bu kadar



Chp den istifa eden Sayın Deniz Baykala Yılmaz Erdoğan'ın şiirini  armağan etmek istiyorum.



Birde Cemal Safiden bir dize.



Ne vedaya gerek var, ne de mektuba hacet,
Git de Allah aşkına bir selama muhtaç et!

 

Devamını Oku

Parti kapatmak çözüm değil.

1989  yılının Ekim ayında Kürt Konferansı’na  katılan milletvekillerinin SHP' den ihraçları   her şeyin başı oldu. İhraç eden milletvekillerinin ardından, par rti teşkilatlarında da istifalar art arda geldi ve sonunda 7 Haziran 1990’da Halkın Emek Partisi (HEP) kuruldu.

 

1991 seçimlerinde SHP ile ittifak ederek meclise girdiler, 18 milletvekili çıkardılar.

"Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozma amacını taşımak ve bu yolda faaliyette bulunmak”  iddiasıyla kapatılmaları  istendi. 11 oy sonucunda oy birliğiyle 4 Temmuz 1993 kapatıldılar.

 

19 Ekim 1992 Özgürlük ve Demokrasi Patisi (ÖZDEP) i kurdular. Hep kapatılırsa diye. Ama kurulur kurulmaz haklarında kapatılma davası açıldı. Ardından onlar kapatmadan biz kendimizi fesh edelim diyerek 30 Nisan 1993' te fesih kararı alsalarda bu karar Anayasa Mahkemesine ulaşamadan kapatıldılar..

 

Hep' in kapatılacağını anladıkları zaman ya da bildikleri için dava sürerken 7 Mayıs 1993 de Demokrasi Partisi (DEP) i kurdular. Daha sonra Hep ten buraya geldiler. Burada birçok vekillerinin dokunulmazlığı kaldırıldı. DGM de yargılandılar. Tutuklandılar ve cezaevine girdiler. Haklarında yine kapatılma davası açıldı ve 16 Haziran 1994' te kapatıldılar.

 

DEP hakkında kapatılma davası istendiğinde, dava sonuçlanmadan 3 ay kadar önce 11 Mayıs 1994' te Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) i kurdular. En uzun soluklusu bu oldu. 13 Mart 2003 e kadar varlıklarını sürdürdüler. Anayasa Mahkemesinin tüm üyelerinin oyuyla, oy birliğiyle 2003 te kapatıldılar. Kapatılma sebeplerinin başında Pkk' ya yardım ve yataklık etme geliyordu. Birçok yöneticisi için siyasi yasak geldi.

 

Bu sırada 24 Ekim 1997' de, keyfiyetten olsa gerek, Demokratik Halk Partisi (DEHAP) ı kurdular. 2002 yılında Anayasa Mahkemesi' nde haklarında "örgütlenmesini tamamlamadan seçimlere girdiği" iddiasıyla kapatma davası açıldı. Dava sonuçlanmadan DEHAP, 19 Kasım 2005'de kendini feshetti.

 

9 Kasım 2005' te farklı bir misyonla çıktılar karşımıza. Eş başkanlık dediler; iki kanattan başkanlık sistemi uyguladılar, ve Demokratik Toplum Partisi (DTP) yi kurdular. 22 temmuz seçimlerine bağımsız olarak girdiler ve mecliste kendilerine grup oluşturacak çoğunluğu buldular.

 

Bu sefer daha barışçıl bir tutum sergilediler, ama o sıralarda kapatma davası aşkıyla yanan Abdurrahman Yalçınkaya' dan nasiplerini aldılar ve haklarında 16 Kasım 2007 tarihinde kapatılma davası açıldı. Bu sefer de davanın gerekçesi özetle "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine eylemlerin odağı haline gelmesi." idi.  11 aralık 2009 tarihinde kapatıldılar.

Neyse ki 2008' de Barış ve Demokrasi partisi (BDP) yi kurmuşlardı. Şimdi bu çatı altındalar.

 

Mecliste 20 milletvekiller var, ve bugün anayasa değişikliği paketinin 8. Maddesinin oylamasında yoklar. Gerçi hiçbirine katılmadılar ama partilerinin en çok kapatılan parti olmasından dolayı  acaba 8. Maddenin değişikliğine katılırlar mı demiştik. Katılmadılar bizi şaşırtmadılar. Ve maalesef kardeşlik, demokrasi, barış söylemlerinin arkasında ne kadar durduklarını da bize gösterdiler.

 

Bugün Parti kapatmayı zorlaştıran Anayasa Maddesi meclisten yeterli çoğunluğun oyunu alamadığı için geçemiyor,  ama muhalefet ve iktidar Milletvekillerinin tamamı Parti kapatmak çözüm değil şeklinde bir açıklama yapıyorlarsa ortada ciddi bir sorun vardır.

 

Sorunu biz bulduk çözümü de halkın temsilcileri bulsun bakalım bulabiliyorlar mı?

 

 

 

Devamını Oku

Yılmaz Özdil olsaydım işim çok kolay olurdu.

15 Nisan'da; 

 

   * 1912 - 2340 yolcusuyla ilk yolculuğuna çıkan Titanik transatlantiği, Newfoundland'ın güneyinde bir buzdağına çarparak battı, olayda 1.513 kişi öldü.
    * 1918 - 15 Nisan 1918 Ağrı'nın kurtuluşu.
    * 1921 - İsyancı Ahmet Anzavur, Biga yakınlarında öldürüldü.
    * 1920 - Sacco ve Vanzetti adlarındaki iki İtalyan göçmeni, Massachusetts'te cinayet ve gasp suçlarıyla tutuklandılar. Yedi yıl sonra suçlulukları konusunda derin şüpheler mevcutken idam edilmeleri Amerikan adalet sisteminin bir ayıbı olarak kalmıştır.
    * 1922 - Kanadalı bilim adamları Frederick G. Banting ve Charles H. Best, şeker hastalığına karşı kullanılan insülini buldu.
    * 1925 - Doğu'da isyan başlatan Şeyh Sait yakalandı.
    * 1929 - İstanbul'da terzilik mektebi açıldı.
    * 1929 - Etnoğrafya Müzesi'nde Birinci Genç Ressamlar Sergisi açıldı. Nurullah Berk, Cevat Dereli, Refik Fazıl Epikman gibi sanatçıların eserleri sergilendi.
    * 1931 - Türk Tarih Kurumu (Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti) kuruldu.
    * 1933 - Ankara-İstanbul tarifeli uçak seferleri başladı.
    * 1945 - Zeytinyağı karne ile satılmaya başlandı.
    * 1946 - Şair Necip Fazıl Kısakürek , Sümerbank'a hakaret ettiği gerekçesiyle üç buçuk ay hapis, 115 lira para cezasına çarptırıldı.
    * 1946 - Milli Kütüphane Hazırlık Bürosu kuruldu. Kütüphane, 15 Ağustos 1948'de okuyuculara açıldı.
    * 1952 - ABD'nin stratejik bombardıman uçağı B-52 Stratofortress ilk uçuşunu yaptı.
    * 1967 - New York ve San Francisco'da yaklaşık 200 bin kişi, Vietnam Savaşı'nı protesto etti.
    * 1970 - Japonlar ilk elektronik hesap makinesini üretti.
    * 1978 - Türk atlet Veli Ballı, Hollanda'da yapılan 9. Uluslararası Westland Maratonu'nda birinci oldu.
    * 1983 - İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, vatandaşlıktan çıkarılan Yılmaz Güney ve Cem Karaca'ya ait her türlü eserin basım, yayım, dağıtım ve bulundurulmasını yasakladı .
    * 1994 - Dünyanın en geniş kapsamlı ticaret antlaşması olan GATT, 120 ülkenin imzasıyla kabul edildi.

                                                                                   A.Yılmaz Özdil

 Bu yazıyı da bitirdik bakalım.. Evet 15 nisanda neler olmuş şöyle bir göz gezdirdik.

Eee  zaten bizim çocuklar Ahmet Türk'ün de ağzını yüzünü kırdı. Orgazm olmuş kadar keyf aldım.

Not: Bu yazı bilerek ve isteyerek Hürriyet  yazarı Yılmaz Özdil gibi yazılmıştır.


İkinci Not: Bu yazı saat 00:30 gibi yazılmıştır. Maksat Yılmaz Özdil tarzı yazı yazmanın ne kadar kolay ve boş olduğunu göstermektir. Tevafuka bakınız ki Özdil'in 15 nisan 2010 tarihli yazısıda "Tarihte Bugün" başlığını taşıyor ve beni şaşırtmadı. Kendisine ayrıca teşekkür ediyorum.

 

Haftasonu ne yapabilirsiniz ?

Eğer hala gitmemişseniz Onur Ünlü'nün yönettiği başrollerinde Bülent Emin Yarar  , Şebnem Sönmez'in rol aldığı '5 Şehir'e gidebilirsiniz.

İstanbul'daysanız 'Cihangir Saklı Kafe'de bir kahvaltı yapıp ardında bu haftasonu bitecek olan  Uluslararası İstanbul Film Festivali'ne gidebilirsiniz.  Semih Kaplanoğlu’nun 60.Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülüne layık görülen 'Bal'ı ve Japonya Tajii’de yaşanan yunus katliamını konu alan 'The Cove' (koy) festivalin en çok ses getiren filmlerinden ikisi.

Evde oturup kitap okumayı düşünüyorsanız İldeniz Kurtalan'ın `Amcam Hamlet’ ini ya da Bülent Akyürek'in 'İçinizdeki Öküze ohaaa deyin' kitabını okuyabilirsiniz.

Hafta sonunu evde geçirmek istemeyenler için bir alternatif de tiyatroya gitmek. Bu hafta sonu gösterilicek olan '2 çarpı 2' de hem konusuyla hem de etkileyici afişi ile tercih sebebi olabilir. İnsanlık tarihi kadar eski ama sıkıcı olmayan ve herkesin ilgisini çekecek bir konuya sahip. İki çift, iki ayrı ilişki, iktidar ve sevgi, evlilik ve monotonluk, aşk ve macera, kadın ve erkek, birey ve politika gibi  geniş kapsamlı bir oyun.

 

Dilime dolanan 5 türkü..


Şemsiyemin ucu kare: Bir Rumeli türküsüdür.  Okan Murat Öztürk ya da Cem Yıldızdan dinlemesi oldukça keyif vermektedir.

Minnet Eylemem: Nesimi'nin harika şiiridir. Ahmet Aslan, Veyve Milaketu (Meleklerin Düğünü) isimli albümünde harika seslendirmiştir.


Meyrik:  Maraş'tan bir haber geldi olarak da bilinen eski bir türküdür. Dilberay'dan dinlenmesi dünyalara bedeldir.

Makaram Sarı Bağlar: 
Oldukça hareketli bir Diyarbakır türküsüdür.

Unutursun: Bir gün olur sen de beni unutursun sözleri ile başlayan Ali Ekber Çiçek'in seslendirdiği bir türkü.

 

 

Çok gülüyorum..

Her ortamda ilk olarak ateist olduğunu belirtip sonra karizma yapmış gibi davrananlara..

İslama biraz yakınlık duyanlara "tebliğ"  yapma mantığıyla yaklaşanlara..

1 mayısta "Taksim`e gidelim" dediğimde "Ne işim olur devrimle evrimle" diyenlere..

 Twitter`a gelip kendi albümlerinin reklamını yapmaya çalışan Demet Akalın ve Hande Yener`e..


 'Kurtlar Vadisi mi Ezel mi' tartışması yapanlara..


Takımı maç kaybedince şakakları patlayıncaya kadar bozarıp küfür  eden holiganlara..

 "Abi adamın kendisini sevmiyorum ama sesi güzel, şarkısı güzel" şeklinde saçma bir savunma yapanlara..

 'Özünde iyi bir insan'  cümlesini kullananlara.. Çok gülüyorum.


Devamını Oku
}