Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

KAMYONLAR KAVUN TAŞIMAYACAK ARTIK !

Cahit KÜLEBİ’ nin ünlü şiiri;
 
‘kamyonlar kavun taşır
ben hep seni düşünürdüm’
 
diye başlar. Ekonomi ile edebiyat arasında hiçte gizli olmayan hatta bana göre açık seçik bir bağ vardır. Bu sebeple ilgi alanları olmasa bile köşe yazarlarının iktisadi açıdan önem arz eden her hangi bir konuyu edebiyatla ilişkilendirmek gibi doğal bir yeteneğinden söz edilebilir. 
 
Avrupanın taşımacılık sektöründe en büyük oyuncusu kim sizce? Bir çoğunuzun tahminiyle çelişecek ama; Türkiye. Sadece 750 000 den fazla trafiğe kayıtlı kamyon olduğunu söyleyeyim Türkiye’ nin bu ligdeki gücünün gerisini varın siz tahmin edin.
 
Malumunuz 6 yıldır Çin’ den gelen lastikler için uygulanan anti-damping vergisi otomobil lastiklerinin lehine kaldırılıyorken kamyon lastikleri yazık ki bu uygulamadan yararlanamayacak. Ucuz lastik hayali sadece otomobil lastiklerinde geçerli olacak anlayacağınız.  Avrupa ülkelerindeki durum Türkiye’ den çok farklı. Bütün Avrupa’da dolaşan kayıtlı kamyon lastikleri içinde Çin menşeli olanların oranı % 25 in üzerinde. Çok büyük bir yüzde. İşin özeti şu: Avrupalı lastik üreticisi kendi ülkesinde ucuz (ama tam güvenli) Çin malı lastik kullanıp satarken, Türkiye’ye pahalı ( ama tam güvenli ) Avrupa malı lastik satacak.
 
Ee nasıl olacak bu kamyoncunun, nakliyecenin, otobüsçünün hali. Yakıtın en pahalısını, lastiğin en pahalısını kullan sonra da yakıtı çok ucuza, lastiği çok ucuza alan Avrupalı taşımacılık firmaları ile rekabet et. Böyle bir rekabetin Türkiye’ nin lehine sonuçlanması ihtimalini size şimdiden söyleyeyim: SIFIR. Hem kamyoncunun, otobüsçünün kötü koşullarda, 16 saat kesintisiz direksiyon başında kalmaması konusunda uyarılarda bulunacaksın hem de 60 binde değişmesi gereken lastiğini lastik fiyatlarının yüksekliği dolayısıyla 120 bin kilometrede hala değiştirmemiş kamyonun sebep olduğu trafik kazalarından kamyoncuyu, otobüsçüyü, lastik ve taşımacılık sektörünü tek başına sorumlu tutacaksın. Olmaz öyle şey.
 
Pahalı diyorum, rakamlar ortada çünkü: Son altı ayda hükümetin açıkladığı enflasyon oranları ile lastiğe yapılan zam arasında lastik lehine tam altı kat fark var. Enflasyon yüzde 5 lastik fiyatı yüzde 30 artmış anlayacağınız. Yakın bir zamanda gelmesi beklenen yeni lastik zammı için ön görülen yüzde 14 lük ilave artış ise cabası. 3.97 den psikolojik sınır olan 4.00 TL ye çıkan benzin fiyatının kamuoyunda yarattığı haklı tepkiyi düşününce basının lastik fiyatlarındaki bu orantısız artışa sessiz kalmasını doğrusunu söylemek gerekirse anlamak çok güç. Ya da hiç güç değil. Birini seçin. Ee yabancı menşeli büyük üreticilerinin de tuzu kuru. Nasılsa % 300’ lere varan bir karlılık ile mevcut durumdan yeterince memnunlar. Bir şey daha var: Anti-damping vergisinden muafiyetin kamyon lastiklerine uygulanmasını isteyen Türkiye’deki tek firmanın ise ilginçtir; kamyon lastiği üretimi yok.
 
Konu bizzat Dış Ticaret Müsteşarlığı’ nı ilgilendiriyor ve sorunun halli de burada. Yapılacak düzenlemenin Taşımacılık sektörünün gerek Türkiye içinde nefes alması, gerekse aldığı bu nefesle Avrupa’daki taşımacılık maratonunu en önde koşmasına katkıda bulunacağı muhakkak.
 
Belki o zaman Cahit Külebi’ nin şiirini bitirdiği gibi yine yollarda uğruna şarkılar yazılan kamyonlar dolaşmaya başlar.
 
 “kamyonlar yine kavun taşır
İçimdeki şarkı bitti.”

http://twitter.com/#!/hamidaydin

Devamını Oku

İSTANBUL AĞRISI

Az önce yanımdan ayrılmış olan ve Anadolu yakasında oturan bir arkadaşımdan bir SMS aldım. Söz konusu dumanın Haydarpaşa Garı’ndaki yangından kaynaklandığını, çok üzgün olduğunu yazıyordu. Yangının derecesini pek kestirmemekle birlikte çok da önemsemedim. “-Basit bir yangındır” diye teselli buldum kendimce. O esnada orta yaşlı bir adam bana ve çekim yapan TRT ekibine köprüyü gösterdi ve “-Orayı çekin” dedi. “-Köprü üstünden geçen o ambulansların tümüHaydarpaşa Garı’na gidiyorlar. Bomba patlamış, hem de canlı. Bir sürü ölü varmış!” dedi. Hemen cebimdeki telefondan son dakika haberleri’ne girip baktım. Haydarpaşa Garı’nda yangın olduğu doğruydu ama hiçbir site bombadan bahsetmiyordu. “Yaşlı provokatör “diye gözlerim adamı aradı baktım aynı hikayeyi balık tutan gençlere anlatıyor ballandıra ballandıra.

Neyse; olay,  akşam ve ertesi günlerde aydınlatılınca işin renginin biraz daha farklı olduğunu gördük hepimiz. Şahsen ben birkaç gün önce Aşiyan Mezarlığı’nda Attila İlhan’ın mezarı başında çektiğim kısa filmde geçen dizelerin:

(“…eğer sen yine istanbul'san
kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
sirkeci garı'nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp
intihar dumanları içindeki haydarpaşa'dan
anadolu üstlerine bakıp bakıp
ağlayan…”)

 

nasıl olurda bir hafta sonra bu kadar açık bir gerçeğe dönüştüğünün şaşkınlığını yaşadım uzun süre.

 

Bütün gazeteciler önce böyle bir binada olması gereken kameraları sorguladılar. Var mıydı , yok muydu? Neyse ki varmış. Eee kayıtlar. İşte onlar yok. Demek birileri kamera kayıtlarını yok etmiş. Buraya kadarki her şeyin üstüne gidildi,  haber yapıldı, takip edildi, sorgulandı. Sonra her zamanki gibi gazetecilerin ilgisi başka yerlere kayınca Haydarpaşa da yangınının artıkları ve intihar dumanları ile baş başa bırakıldı.

 

Geçen gün gizli saklı, küçücük bir haber düştü bazı gazetelere. Bilirkişi konuya ilişkin gerekli incelemeleri yapmış ve bir rapor hazırlamıştı. Rapora göre; Haydarpaşa Garı’nda kameraların olduğu doğruydu, Kayıt yapma özelliklerine de haizdiler, Tesisat da döşenmişti adam akıllı. Ancak bir tek eksik vardı: Kameralar ile tesisat birbirine bağlı değillerdi. Kameraların kayıtlarının izlenemiyor oluşu da bu küçücük, minicik kusura bağlıydı.

 

“Orası Anadolu diye mi Allah’ım” dedim kendi kendime. Kimse oranın sorumlusu bilmiyorum ama bir an onun adına sevindim. Kameranın onun paltosunun altında kalmasından ötürü kayıt alamamış olması beni daha fazla üzerdi diye düşündüm. Böylesi kıytırık sebeplerle olan bitenden haberdar olmamamız da bir terördü, bir bombaydı aslında. Ortaköy'deki orta yaşlı adamı düşündüm bir an, niyeti belki başkaydı ama doğru söylemişti farkına varmadan. Terör demişti, yangın demişti, bomba demişti.  

 

Açıp tekrar okudum İstanbul Ağrısı’nı. Sonlarına doğruydu sanırım bir yangın düştü içime. Bir yangın ki Attila İlhan'a okunun bir fatiha ile söndürülmeye çalışılan;

…ulan bunu sen de bilirsin istanbul
kaç kere yazdım kimbilir
kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 eylül'ünde birader mırc ve ben
sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık
sana taptık ulan
unuttun mu
sana taptık"

 

hamidaydin@gmail.com

Devamını Oku

HÜR ADAM

Neyi protesto ediyorlar diye merak ettim bir saat boyu. Neyse ki balkonda yerimizi alıp film öncesinde yapılan Said-i Nursi’nin hayata bakış açısını özetleyen ve hoşgörü konsepti üzerine oturtulan konuşmayı dinlerken bu merakımı da giderme imkanı buldum. İki genç hemen önümüzde ayağa kalkıp “Böyle saçmalık olmaz. Said-i Nursi Atatürk düşmanıdır” diye bağırmaya başladılar ki birkaç kişi tarafından derdest edilip yaka paça dışarı atıldılar. Birkaç kişi ayağa kalkıp çocukların dövülmesini protesto ederek “-Herkes kendi fikrini söylemeli” diye bağırıp çağırdılar. Bu zıt ve karmaşık duygular içinde başladı film.

 

Said-i Nursi’nin Kürt olması bildim bileli sevenleri sevmeyenleri arasında çekişme konusu olmuş ancak bana kalırsa çokta iyi olmuştur. Dünyanın saygı duyduğu ve Zamanın Bedii olarak kabul edilen birinin böylesi mazlum bir halk arasından çıkmış olmasının Allah’ın Türkiye’ye bir lütfu olduğu fikrindeyim zira. Buna rağmen Üstadın Kürt kimliğinden bilinçli veya bilinçsiz pek bahsedilmiyor oluşu da konuya ilgili herkesin malumu. Bu bilgiler ışığında filmin Küçük Said ve annesi arasında geçen Kürtçe bir diyalogla başlaması çok anlamlıydı. Bu anlam Said-i Nursi’nin sürgünde iken Şeyh Said’in yine sürgünde olan akrabaları ile yaptığı samimi sohbet ile de devam etti.

 

Filmi izlemeyenlerin meraklarını sürdürmelerini isterim tabi ki ancak film; Said-i Nursi Hazretlerinin hayat öyküsünü anlatmanın haricinde ciddi hiçbir iddia taşımıyordu yazık ki. Herhangi bir hikayeye oturtulamayacak olan senaryosu, belli belirsiz ve karmaşık müziği, birbirinden kopuk anlatımları filmin en büyük kusurları. Ama duygusal açıdan en azından kendi payıma Said-i Nursi’nin devrimci kimliğinden bu kadar silik ve sakin sahnelerle bahsedilmesi, aldığı eğitim ve dehasından ise hiç bahsedilmemesinden çokça hüzün duydum. Bu kadar güçlü bir kişiliğin bu kadar aciz bir şekilde resmedilmesi en kolay tabiriyle bütün sevenlerini üzmüştür.

 

Sinemaya olan merakı meraklılarının malumu iken bütün film boyunca Said-i Nursi’nin sinemayla veya sanatla ilişkilendirilecek tek bir sahnesinin olmaması üzücü değil mi?

 

Bana kalsa filmin zaten bütün bir hayat hikayesini anlatıyor olması yeterince büyük bir hata. Hani sadece üstadın öldükten sonra askerlerce mezarının açılması ve naşının bilinmeyen bir yere taşınması ( bir söylentiye göre denize atılması ) kısmı anlatılsa çok daha doyurucu ve etkileyici olacaktı.

 

Neyse; Olmamış ama

-Daha iyisi yapılıncaya kadar elimizde sadece bu var !

diyecekler biz de;

-Peki !

demek zorunda kalacağız yazık ki.

 

Devamını Oku

KILIÇDAROĞLU’ NUN 42. VAADİ

Kemal Kılıçdaroğlu’nun 15. Olağanüstü Kurultayda sıraladığı 41 vaadi dikkatli bir şekilde tekrar tekrar okudum. Beni rahatsız eden tek bir şey yok. Güneydoğu coğrafyasının havasını solumuş biri olarak hak ve özgürlükler ile başlayan bütün vaatlerin beni heyecanlandırması da doğal zaten. Ancak ciddi teslikler var, şöyle ki;

 

Kılıçdaroğlu Hak ve Özgürlüklerin güvence altına alınacağı bir anayasayı hayata geçireceğini vaat ediyor . Hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması için en çok kamuoyu oluşturanlar Kürtler, ancak Kılıçdaroğlu “kürt” kelimesini ağzına almıyor.

 

Kılıçdaroğlu medyanın özgür olacağını vaat ediyor. Medyanın özgür ve bağımsız olmamasından en fazla Kürtler zarar gördüğü halde Kılıçdaroğlu “Kürt” demiyor.

 

Kılıçdaroğlu faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması, devletin içindeki çetelerin ortaya çıkartılması için azami çaba sarf edeceğini vaat ediyor. Ancak şimdiye  dek üç bin adet faili meçhulle rekor kıran coğrafyadan “Güneydoğu” diye bahseden Kılıçdaroğlu “Kürt” kelimesini ağzına almamakta ısrar ediyor. 

 

Kılıçdaroğlu, liderin değil milletin kendi vekilini seçeceğini müjdeliyor ancak Parti Meclisine giren 3 kürt politikacının delegelerden en düşük oyları alan adaylar olmasında nedense bir beis, bir anormallik görmüyor.

 

Kılıçdaroğlu, Güneydoğu Anadolu Projesinin bitirileceğini söylüyor ancak dünya alemin bildiği “Kürt sorunu bitmeden GAP’ın bitmeyeceği” gerçeğini unutmuş gözüküyor.

 

Kılıçdaroğlu, “Güneydoğu'daki mayınlı araziler mayınlardan arındırılarak, topraksız köylülere verilecektir” diyor ama o köylülere “Kürt” demenin kendisini Genel Başkanlıktan edeceğinden korkuyor.

 

Kılıçdaroğlu, “Doğu ve Güneydoğu'da seçilmiş yatırımlara, sıfır faizli ve uzun vadeli kredi verileceğini, işsizlik ve aş sorunu doğrudan yapılacak devlet yatırımları ile çözümleyeceğini” söylüyor ancak “Kürt”ten bahsetmeden Kürtçe yazılmış Mem-u Zin’in kendi “kürt politikası”nı kurtaramayacağını göremiyor.

 

 

Bu vaatlerin olası bir CHP iktidarında yerine getirilmesini çok istememe rağmen (haberx’teki kıymetli arkadaşım Şahin Gültepe'nin “Kılıçdaroğlu’nun 42. vaadi” dediği ve beni kahkahalara boğan) bir ilaveyi de buraya yazmaktan kendimi alıkoyamıyorum:

 

-Mazot 1 TL olacak!

hamidaydin@gmail.com

Devamını Oku

SAMİMİYET FRANSIZCA BİR KELİME Mİ ?

- Cumhuriyeti korumaları gereken kurumların cumhuriyetçi kalmaları gereği yüzenden istifa ettiler

diyenden tutun

-Onurlu olmanın zarureti

diyene

-Yargının siyasallaşmasına tepki

iddiasına kadar sürüyle peşin pışpışlamalar yapıldı.

 

Neyse saati gelince HSYK Başkanvekili Kadir Özbek açıklama yaptı. Dikkatle dinledim. Elle tutulur, yeni,  tek bir kelam etmedi. Her zamanki bildik muhabbetler. Yok “hukuk uzun süredir yıpratılmakta ve bu durum topluma zarar vermektedir.”mış , yok “birey her an hukukun koruması altında olduğuna inanmalıdır.”miş , yok “ağustostan beri HSYK çalıştırılmamaktadır:” muş.

 

Lafımı esirgemeyeceğim. Açıkça söylüyor ve yazıyorum:

-Bütün bunlar hikaye, bütün bunla zırva. Artık mızrak çuvala sığmıyor.

 

Referandum sürecinde “iyi niyetlerimi bir bir yargılayıp astım”. Artık eskisi gibi kimseyi incitmeden söz etmenin imkan sınırları içinde yer almadığını biliyorum. Bu sonuca varmak için de o süreçte yeterli deneyimlerim oldu.

 

Yahu bugün istifa eden yargıçlar referandum sürecinde broşür bastırdılar, reklam yaptılar, HAYIR demesi için vatandaşı yargının yüksek tepelerinden yönlendirmeye çalıştılar. Sonra referandum oldu, ilk sonuçlar açıklanana kadar da HAYIR çıkacağına ilişkin inançlarını yitirmediler. Ama istedikleri olmadı. %58 lik bir oranla EVET çıkınca HSYK nın yapısının değişeceğine duydukları inançlarını yitirdiler. Yine de 12 Eylül den bu yana bir aylık bir zaman geçti. Sanırım bu süre içinde de benim bilemediğim ellerindeki diğer kartları oynadılar. Ee bu Pazar seçimler olacak, kurula bir çok yeni “Anadolu Hakim ve Savcısı” katılacağından da rahatsızlık duymaya başladılar. Eskiden yaptıkları gibi telekonferans yöntemiyle HSYK kararı almanın dönemi de geçeceğini anladılar. Sıkıştıkları köşede sobeleneceklerini iyice anladıklarında da BEN OYNAMIYORUM diye ortalık yere çıktılar.

 

İyinin ve kötünün, siyahın ve beyazın, helalin ve haramın kesin sınırlarla birbirinden ayrıldığına inanan biri olarak; aldığı kararlara yargı yolunun kapalı olmasından bir nebze şikayetçi olmamış HSYK üyelerinin samimiyetlerine asla ve asla inanmıyorum. Kalan tek asil üyenin samimiyetine bir nebze olsun inanmıyorum. Bu işin içinde hala başka bir plan olmadığına, kararın mürferit ve özgür iradeleri yansıttığına inanmıyorum.

 

Bir arkadaşıma Türkiye’ye gelen ünlü hristiyan bir yabancıdan bahsediyordum. İşte adam ‘gazetelerin yazdığına göre’ Türkiye’yi çok beğenmiş, İslam dininden çok etkilenmiş, kültürümüzü benimsemiş, peygamberimizi öve öve bitiremiyormuş, tarihimize hayranlık duymuş, bla bla bla.

Arkadaşım güldü,

-Yok öyle yağma! dedi. Sünnet olsun samimiyetine inanalım.

Bu istifaların ardından atılan samimiyet nutuklarının da inandırıcı gelmesi için istifadan fazlasının gerektiği açık.

Artık “fazlalık “ olarak neyi keserler işte onu bilemem.

 

hamidaydin@gmail.com

 

Devamını Oku

DEVLETLE VATANDAŞ HESAPLAŞIYOR

-Nedir olan biten? Bu referandum neyi oyluyor sence?

-Oğlum bizim çocukluğumuzda devlet iki şey için köye gelirdi.Birinde jandarmayı yollardı devlet. Asker kaçağı var mı yok mu diye. Aslına bakarsan asker kaçaklarını tesbit de  işin hikayesi. Nasılsa her köyde askerlikle, kaçakçılıkla, istihbaratla, asayişle ilgili bir açık vardır. Hal böyleyken kendilerini affettirmek, iyi ağırlamak için bütün köy seferber olurdu. Köylü elindeki iki kuzudan birini keser jandarmaya yedirirdi başı belaya girmesin diye.

Diğerinde köylünün elindeki her bir hayvan için vergi toplamaya memur yollardı devlet. Memur gelir, bütün hayvanları sayar ve vergisini toplardı. Memur ile iyi geçinmek için kalan diğer kuzuyu da  keserdi. Bunun haricinde devlet uğramazdı köyümüze.

Şimdi bu hayır demesi için vatandaşı zorlayanlar işte bu sistem devam etsin zihniyetinde olanlar. Tuzu kurular.

-Yani?

-Yani bu referandum vatandaşın devletle hesaplaşmasının oylanmasıdır. Evet çıkarsa vatandaş kazanacak, elindeki kuzular elinde kalacak, hayır çıkarsa bu çark aynı şekilde dönmeye devam edecek.

-Türkiye’nin bundan başka bir sorunu yok mu? Bu referandumdan evet çıkarsa Türkiye düze mi çıkacak?

-Tabi ki değil. Ancak sizinkiler diyor ya “YETMEZ AMA EVET” diye. Bu bir başlangıç. Vatandaşın hesap sorabileceğinin ilk adımı bu. Hepimize bir özgüven aşılayacak bu referandum. Biz görür müyüz bilmiyorum ancak sizler için , torunlarım için ümitvar olacağım bu sayede.

-Ama zor diyorsun.

-Evet hala zor olduğunu söylüyorum. Eğer Doğu ve Güneydoğu’da insanların seçim sandıklarına gitmeleri boykot sebebiyle tehlikeye girecekse bu referandumu direkt olarak hayır lehine sonuçlanmaya itecektir.

-Bütün referandumu Doğu ve Güneydoğu’ daki oylara mı bağlıyorsun?

-Kürtler sadece burada yaşamıyor. Sonuçta Doğu ve Güneydoğu’ da esen rüzgar İstanbul’da oy kullanan Kürtlerin de iradesini etkileyecek.

-Boykot gevşerse nasıl sonuçlanır bu referandum?

-Ben olaya dini pencereden, eğitimimin beni getirdiği seviyeden bakmak zorundayım. Bu toprakların sağduyusuna güveniyorum. İslamiyet’e göre “iyi ve kötü birbirinden kesin hatlarla ayrılmıştır”. İnsanların vicdanının o gün onları iyiye yönelteceği konusundaki iyi niyetimi ve müsbet kanaatimi korumak istiyorum. O gün bu ülkenin vicdanının sesinin bütün sesleri bastıracağını düşünüyorum.

-Ben de.

 

Devamını Oku

İÇKİ SERBESTTİ SİGARA DA SERBEST OLSUN

Yakın bir zamanda hastalığı süresince daha yakından tanıma fırsatı bulduğum eski tüfek solcu bir arkadaşım Akciğer Kanserinden ötürü öldü. Tanının konması ile ölümü arasındaki süre yaklaşık 6 ay. Oysa yaşadığı büyük dramlardan çıkardığı dersler onu tam da yeni bir hayata başlama noktasına getirmişti. Yeni işler kuracaktı, bana ortaklık teklif ettiği işten büyük paralar kazanacaktı, yeni ilişkiler üzerine kurduğu yeni hayatında daha mutlu olacaktı. Tam da bunları konuşuyorken bir başka doktor arkadaşın tavsiyesi ile uzun zamandır devam eden öksürüğünün sebebini araştırmaya karar verdi İsmet.  Birkaç tahlil, akciğer filimleri  ve korkulan sonuç…

 Akciğer kanseri olanlarda sigara içiyor olma olasığı yaklaşık %98. Çok büyük bir oran. Bu oran sigara içenlerin %98 inde akciğer kanseri ortaya çıkacağı anlamına gelmiyor tabi. Ancak bütün akciğer kanseri olanların %98 inde sigara içme öyküsü olduğu gerçeği yeterince ürkütücü.

Tahmin edildiği üzere sigara içiyordu İsmet. Hem de fazla içiyordu. Uzun yıllar devam eden mapusluk ve gece hayatı boyunca sürekli sigara içmişti. Şimdi bırakmaya niyeti olsa bile sigaranın onun bedeninde bıraktığı hasarın onu öyle kolay kolay bırakmaya niyeti olmayacaktı. Çıkan sigara yasağını görmeye de vefa etmedi ömrü.

Malumunuz Sağlık Bakanlığı’nın ısrarlı takibi neticesinde çıkan yasa ile kapalı mekanlarda sigara içilmesi yasaklandı. Önce “bir nefes alıyoruz galiba” diyerek pek bir sevindik ama ne mümkün. Daha haftası dolmadan Fatih’te yurtdışından gelen misafirlerimizin de bulunduğu bir grupla sigara içilmeyen bir mekan bulmak için beşten fazla yer gezmek zorunda kaldık. Mekan sahipleri sigara içen kadim müşterilerini ürkütmemek (belki de belaya bulaşmamak) için seslerini çıkarmıyorlar. Vatandaş vereceği tepkinin ertesi gün gazetelerin 3. Sayfa haberiyle sonuçlanması olasılığını hesaba katarak yandaki masaya bulaşmamayı daha doğru buluyor. Şikayet etme mekanizması yerleşmemiş bir toplum olduğumuzdan ötürü hakkını aramak; gammazlamak, fitlemek, ihbar etmek gibi kelimelerle karşılık buluyor. Vatandaşta ne yapsın yıllardır tanıdığı kahve arkadaşını mı polise ihbar edecek, sürekli gittiği kahveyi mi? Hem kahve kapansa gidecek yeri mi var? Arkadaşları kendisine küsse konuşacak kimsesi mi var? Ya polis? Zamanı mı var? Bütün ihbarlara yetişecek polisi mi var? Bunu takiple yükümlü bir müessese mi var? İhbar hattı olarak vermişler Sağlık Müdürlüklerinin numarasını bi de. Ne yapsın Sağlık Müdürlüğü? Sağlık Grup Başkanlıkları? Ellerindeki çevre sağlık teknisyenlerini su numunesine mi yollasınlar, lokantaları denetime mi, barajlara mı, otel havuzlarına mı, gürültü yapan mekarlara mı?

Velhasıl tüm bu ihlaller ve ihbarsızlıklar devam ederken bir de Danıştay 10. Dairesinin sigara yasağını kaldırma ihtimali geldi gündeme. Müracaat eden İzmir Kahveciler Odası. “Müşterilerimiz çok düştü, insan haklarına aykırı” dediler,  başvurdular. Dünya Sağlık Örgütü isyanda. Dünyanın uygar bütün ülkelerinde başarıyla uygulanan yasak Türkiye’de yargının eliyle sekteye uğramak üzere. Dünya Sağlık Örgütü Tütün Direktörü  Toker Ergüder; “- Yasaktan sonra açılan kahvehane sayısı arttı” diyor. “Çünkü sigara dumanından ötürü buraları terkeden insanlar uygulanan nisbi yasakla nefes alabilecekleri bu alanlara geri döndüler.” 

Bu girişimlerin tümümün sigara lobilerinin işi olduğunu herkes biliyor aslında.  Basın destek vermek zorunda çünkü bu güçlü gruplar öbür faaliyet alanlarının reklamlarını vermemekle tehdit ediyorlar gazete ve televizyonları.

 E kaldırın, kaldırın yasağı tam olsun. Zaten içki boy boy serbest bütün gazetelerde. Gençler yeterince rakı ve bira reklamı görerek sarhoş olmaya ikna ediliyorlar , e sigarasız gider mi ? Gitmez.  O da serbest olsun ki Danıştay önündeki bilboardlarda keyifle sigarasını tüttüren yeni  İsmet ‘lerin fotoğrafına bakarak merhum arkadaşlarımızı analım bari.

Devamını Oku

AYAĞA KALK! UYUMAK İÇİN

Ünlü Fransız  şair Arthur Rimbaud’un çömelmekten, oturmaktan, uzanmaktan nefret ettiği hatta Accroupissement (Çömelme), Les Assis (Oturmuşlar), Les Chercheuses de Poux (Bit Kıran Kadınlar) şiirlerinin bu açık nefretin gizli şifrelerini barındırarak nefretinin yoğunlaştığı “kadınlardan” beslendiğini edebiyat çevreleri iyi bilir. Zaafiyetin, zor durumda oluşun, gizlenme ihtiyacının ve daha önemlisi yoksulluğun işareti olarak görür oturmayı, çömelmeyi, uzanmayı şair.  

 

Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Başbakan Erdoğan ve Genel Kurmay Başkanı Başbuğ’un  “çömeldikleri” mevziye giderek “ayakta duracağı” bir poz vereceği söyleniyor. Böyle bir şovun sebebini kestirmek çok zor değil. Ancak konu Anadolu olunca çömelmekle ilgili zihnimizde yer tutan yeterince fotoğraf var zaten. Sinen, pusan, gizlenen, gözetlenen yoksul insanların yeri değil mi Anadolu. Kim ne derse desin ayakta durmak ile çömelmek arasında kalınsa, Anadolu; mutlak anlamda çömelme ile müsemma bir coğrafya. Çıkın gezin bir çok çömelmiş insan manzarası ile dönersiniz Anadolu’dan.

 

Ben Başbakanın verdiği fotoğrafta çömeliyor olmasına değil mahzun ifadesine takılıp kaldım.

Aslında çömeliyor olmak ile o hüzünlü duruşun birbirini tamamladığı da söylenebilir.

 

Düşün  bakalım;

Bir başbakansın…11 askerinin şehit olduğu bir toprak parçasındasın… Çömelip elini çenene dayamış, gözlerini uzaklarda bir noktaya dikerek olan bitene bir vatandaştan daha fazla anlam yüklemeye çalışmaktan başka ne yapabilirsin?

 

Düşün bakalım;

Bir Başbakansın… ilk kez öyle bir tepeden Irak sınırına bakıyorsun. Rüzgarın uğultusu çevrendeki insanlarla iletişim kurmana mani oluyor. Korkudan değil muhakkak, saygıdan, üzüntüden, orada olmanın seni götürdüğü başka bir alemde olmaktan ötürü çömelmişsin. Aslında dizlerini kırmış oturmuşsun. Mezarlığa giderken de aynısını yapardık diye düşünüyorsun. İçinden dua ediyorsun. Fatihalar okumaktan, yasinler indirmekten, gözyaşlarını içine akıtarak dudağını dişlerinle ısırmaktan gayrı ne yapabilirsin?

 

Düşün bakalım;
Bir Başbakansın… Köylüler diyorsun, yıllardır gizlendiler burada. Her çıtırtıda saklanacak bir yer aradılar. Askerler hakeza. Köylüler kapı pencerelerini demirlerle kapladılar askerler karakollarını. Göğsünü gere gere bu dağlarda  muş lalesi toplayacaklarına kayalıkların ardında gizlenerek yol aldı hepsi. Yakacak odunu olmadığı için ısınmaya güneşe çıkıp çömelerek kaçak İran tütünü sardılar. Şimdi otuz yıldır memleketin başında olan bu derdi hal için ne yapılabilir diye, içinde başka bir coğrafya gizli olan bu topraklarda derin bir huşu için çömelip gözlerini yummaktan başka ne yapabilirsin?

 

Şimdi tutturmuşlar insan kendi topraklarında çömelir mi, gizlenir mi, saklanır mı?

İyi de bir savaş var orada. Bunu göz ardı edemezsin. Hiç mi Çanakkale Savaşının fotoğraflarına bakmadın? Hiç mi Atatürk’ün çenesi hizasında derinlikteki siperde fotoğraf çektirmekten neden çekinmediğine kafanı yormadın. Bir saldırı ihtimali varken gizlenmek, saklanmak, oturmak zül olsa başka bir yerde çekilirdi o fotoğraf.

Şimdi kendi topraklarımız burası diyecekler. Burası Türkiye toprakları diyecekler. Çanakkale ile ne ilgisi var diyecekler. Sanki Çanakkale Yeni Zelanda’da bir eyalet ismiymiş gibi.

 

Olan bitene “savaş değil bu” diyecekler.

“bütün güney hattı  boyunca tek bir ırak veya Suriye karakoluna rastlanmıyorken bütün sınırı karakollarla donatan Türkiye Cumhuriyeti’nin birkaç ülkeye yetecek sayıdaki Mehmetçikle oralarda piknik yapmadığına göre ne yaptığı”

Sorusunun yanıtı yokmuş gibi.

 

Bu dramlar üzerinden yapılan politikayı kimse yutmuyor artık.

Biraz daha zeka gerektiren politikalar geliştirseler hani iyi olmaz mı memleket için?

Yada biraz Rimbaud okusalar…

Anadolu’ya gitseler, çömelerek ölülerinin ardından yaktıkları ağıtları okuyan anneleri dinleseler...

fena mı olur?


 
e-posta: info@hamidaydin.com

Devamını Oku