Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

GARP YOKUŞUNDA DİNDARLAR

Eskilerin deyişiyle "garplılaşma", günümüz ifadesiyle "batılılaşma", "çağdaşlaşma", "modernleşme", Batı karşışında birden uçuruma düşercesine bir anda karşılaştığımız ve hala devam eden sade bizim değil tüm İslam dünyasının yaşadığı korkunç bir kabustur. Yaklaşık üç yüzyıldır bu kabusı yaşıyoruz; hala da tam olarak atlatabilmiş değiliz.

            Elbette "batılılaşma" zorunlu olarak geçeceğimiz, eski güçlülüğümüzü tekrar elde etmek için geçmek zorunda olduğumuz bir yol, tarik ve süreçtir.

            Japonya gibi doğulu bazı ülkeler bu sürece bizden sonra girip çoktan başarıyla tamamlamışken Osmanlı son döneminden bu yana biz hala başarılı bir sonuca ulaşamadık.

            Daha önce bahsettiğimiz üzere "batılılaşma sürecinde" toplumda üç ana hatta özetleyebileceğimiz batılılaşma yaklaşımı ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi Jön Türklerle başlayıp "Cumhuriyet"i kuran irade; diğeri ilk temsilcileri Prens Sabahattin olan liberal düşünce ve yaklaşımlar; asıl üzerinde duracağımız diğeri ise genel isimlendirmeyle İslamcılar.

            Dini ve geleneksel toplumsal değerlerden ödün vermeden batılılaşma sürecini tamamlak gayesinde, dinin emir ve yasaklarına bağlı ve yerine getiren, bunlardan taviz vermemeye çalışan İslamcılar olarak isimlendirilen bu yaklaşımı biz "dindarlar" olarak ifade ediyoruz. Daha iyi anlaşılması için örnek vermek gerekirse İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy bu yaklaşımın en güzel temsilcisidir.

            Batılılaşma ve Batı karşsında alacakları tavır ve tutum hususunda özellikle yüksek tahsilli dindar münevverler uzun süre bir bocaalama yaşamışlardır. Bir süre Batı'yı  tanıma ve çözümleme süreci devam etmiştir. Bu süreçte batılılaşmanın doğal sonucu olarak dini eleştirilere ve dışlayıcı yaklaşımlara dindar aydınlar makul ve bilimsel cevap verme süreci yaşamışlardır. Bununla birlikte toplumsal ve dini değerler karşısında Batı'yı yerli yerinde ve net şekilde değerlendirememişlerdir. Batılılaşmanın kaçınılmaz olduğu sonucuna ulaşılmakla birlikte toplumsal ve dini değerleri korumak için bilimsel çalışmalar dışında Batı'dan başka bir şey alınmaması netliğine ulaşmışlardır. Bunun klişe ifadesi "Batı'nın bilim ve tekniğini alalım ancak ahlakını almayalım"dır.

            Osmanlı son döneminden günümüze dindar kesim, Batı'yı yerli yerinde çözümleyecek henüz dört başı mamur aydın ve entellektüeller yetiştirememiştir. Diğer iki yaklaşımdada aynı olumsuzluk söz konusudur. Bunun için biz batılılaşma sürecini hala tamamlayabilmiş değiliz.

            "Siyasal İslamcılar" olarak ifade edilen bir kısım dindar grubun elde ettikleri tecrübelerlede bu sürecin tamamlanamayacağı işaretleri ortaya çıkmıştır.

            Aslında ilk dönem "batıllaşma süreci" Osmanlı aydın ve devlet adamları hem Batı'yı hem de dini, toplumu ve Doğu'yu çok iyi tanıdıkları için günümüz dindarlarından çok daha doğru ve yerli yerinde Batı'yı tanıyıp değerlendirmişlerdi. Namık Kemal, Ziya Paşa, Fuat Paşalar bir daha yetişmemiştir.

            Günümüz dindar aydınları bizce Mehmet Akif'e Batı'dan daha uzaklar. Lafla peynir gemisi yürümediği gibi ucuz şekilcilikle de dindarlaşma olmaz. Geçmişi  sırf övgüyle net bir yere varılmaz. Osmanlı, Osmanlı diye dillere pelesenk yapılırken bir bütün olan İslam tarihinin geri kalanı unutulamaz. Osmanlıda orta asya Türklerinin payı olduğu gibi en çok Selçukluların payı vardır. Osmanlıyı alıp Selçukluyu unutamazsınız. Maalesef benzeri yaklaşımlardan dolayı dindarlar hala "garp yokuşunda" sürünmektedirler. Bir çiçekle bahar gelmez, bir zaferle her şey gül pembe olmaz. Üstad Necip Fazıl'ın "Ondan kalan, boynu bükük ve sefil; bahçeye diktiği üç beş karanfil"le ima ettiği sade imam hatipler açmakla da bu iş olmuyor.

            Dindarların çok çalışması, akıllaırını doğru kullanmaları, önce kendi toplumunu, dilini, dinini, dini değerlerini, bütün doğu kültürünü iyi tanıması ve bilmesi sonrasında Batı'yı ve Batı kültür ve değerlerini tanıması gerekiyor.

            Bu zor, zahmetli ve uzun bir süreçtir. Bu zorlu süreci toplum olarak bahsettiğimiz doğrultuda başarıyla katedersek Batı'ya ve Batı kültürüne vereceğimiz çok zenginliğimiz olacaktır. İşte ancak o zaman bir Osmanlı, bir Selçuklu ortya çıkacaktır.

            Yoksa cırcır böceği gibi boş hamasetlerle asırlar boyu böyle sürünür gideriz

Devamını Oku

Toplum Veri Tabanı

Teknoloji ve benlik” başlıklı yazımızda psikolojide ‘ego’dan hareketle toplumlarında birer birey olduğunu belirterek şöyle demiştik: “Burada toplumu kişileştirerek her toplumun bir benliği, egosu olduğunu ifade ediyoruz. Kişileşen bu toplumun varlığı onun tarihsel ve kültürel birikimidir. Tarihi ve kültürel bu birikimler toplumu nevi şahsına münhasır kılmış ve adeta bir fert gibi diğer toplumlara göre onu bireyleştirmiştir… Diğer toplumlarda olduğu gibi Türk toplumu tarihsel başlangıcından günümüze nevi şahsına münhasır bir kişiliktir. İslam oluştan itibaren benlik kaynağı İslam dininden beslenmiştir.  Elbette ki diğer toplumlarda toplum benliğinin oluşmasında din ve dini değerler etken ve önemlidir. Toplumu bir şahıs olarak düşündüğümüzde çocuğun kişisel benliğinin oluşmasında aile ve diğer etkenler nasıl faal olup onu bireyselleştiriyorsa toplumların kişisel benliklerini de yaşadıkları(geçmişleri-tarihleri) ve oluşturdukları maddi manevi değerler (kültürleri) yön verir ve belirler. Özellikle maddi manevi değerler birikiminin oluşmasında toplumun benimsediği dini  ve dini değerleri çok önemli etken rol oynamıştır.” (https://www.haberx.com/post/10189/teknoloji-ve-benlik)

Birey olarak ifade ettiğimiz her toplumun veri donanımı daha çok dini kaynaklıdır. Din, kollektif bu toplum benliğinin en önemli temel kaynağı, gücü ve enerjisidir. Tarihi, coğrafik ve kültürel birikimlerde aynı şekilde toplum benliğinde etkendir. Biz buna “toplum veri tabanı” diyoruz. 

Bireyler gibi toplumlarda elbet birbirleriyle etkileşim halindedir. Bununla birlikte her birey nev-i şahsına münhasırdır. Birey olarak ifade ettiğimiz her toplum içinde bu böyledir.

Başlangıçta toplumlar, gerçekte ilah olmayan tanrılar edinip çok tanrılı dini yapılanmalara gittiler. O gün için çok tanrı inancının beslediği bir ‘toplum veri tabanı’ vardı. Peygamberler bu veriyi değiştirmek için mücadele ettiler. Hz. İbrahim cansız taş şekillerin Tanrı olamayacağını anlatmak için çok riskli bir yolu tercih etti. 

Peygamberlerin bu kutlu mücadeleleri zamanla insanları gerçek İlah’a yöneltti. Bugün Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam dini mensupları, uzak doğuda devam eden pagan inançlılara göre insanlığın çoğunluğunu oluşturmaktadır.

Putperestlik sonrası toplumlar, ilahi kaynaklı din veri tabanına evrildiler. Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, Müslüman olsun bu toplumları yönlendiren güç, gerçek Tanrı inancına sahip dinleriydi. Dinlere göre toplumlarda birbirlerine göre farklılık gösteriyordu. Fert olarak ifade ettiğimiz toplumu yönlendiren asıl güç, din ve dini inançlarıydı. Birbirlerinden bağımsız olarak nev-i cinslerine münhasırdılar. Tekrar vurgu yapalım asıl etken dindi. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet.

Toplumlar için bu veri tabanı, Batı dünyasının rönesans ve reform hareketlerini gerçekleştirip sanayi ve teknoloji üretimine geçtiği zamana kadar böyleydi.

Birbirlerinden etkileşimle birlikte dini veri tabanlı olarak her biri bağımsız olarak kendi kendilerini yönlendiriyorlardı.

            Batı dünyası, hıristiyanlık kültürü üzerine kurulu yeni bir ‘toplum veri tabanı’, dolayısıyla baskın ve etken yeni bir toplum meydana getirdi. Yeni, güçlü, baskın ve etkin bu ‘toplum veri tabanı’ sanayi ve teknolojiyle birlikte tüm dünyayı etkileyip yönlendirdi. Kısa zamanda ilahi olsun olmasın tüm toplumlara etki edip kendi veri tabanına oturttu. Bu yeni ‘toplum veri tabanı’nda hıristiyanlık kültürü asıl etkendi. Din karşıtlığıyla ortaya çıkan bu yeni toplum gücü, elbette dini de dışlamıyordu. Ama toplum üzerindeki etkisini oldukça sınırlandırıyordu. 

            İslam dünyası olarak bütün dünyamız işte bu yüzden allak bullak oldu. Öyle bir şok yaşayıp nice travmalar geçirdik ki bunların etkisinden hala kurtulabilmiş değiliz. Bir birey olarak ifade ettiğimiz toplum kişiliğimiz hala adeta yarı sersem.

            Putperestlik sonrası ilahi din veri tabanlı toplumlar etkileşimle birlikte birbirlerinden müstakildiler. Birey olarak her toplum veri taban kaynaklı kendi kendini yönlendiriyordu. Ancak bu yeni batı dünyasının toplum veri tabanı bütün dünyaya hükmediyor, bütün dünya toplumlarını istediği şekilde yönlendiriyor, yönetiyor. Sanayi devrimi başında bu böyleydi teknoloji devriminde etkin olarak devam etti. Ve günümüz dijital devrimiyle tüm dünyayı avucunun içine almış durumda. Tüm dünya toplumlarının artık sadece bir toplum veri tabanı var. Hırıstiyanlık kültür kaynaklı ‘batı toplum veri tabanı’. Bunu da bilim ve teknoloji ile elde ettiler. 

            Biz istediğimiz kadar eski değerlerimize ulaşma adına gayret gösterip eski toplum benzeri bir nesil yetiştirmeye bütün dinamiklerimizle yüklensek te ‘veri tabanı’ batı dünyasının elinde olduğu sürece bu hedefe ulaşamayız. İstediğiniz kadar dini ağırlıklı eğitim verin, aktivite ve etkinlikler yapın çabanız nafiledir. Sebep ise ‘batı toplum veri tabanı’dır.

            Bu makus talihi kırmada tek yol, İslam dünyasının alternatif bilim ve teknolojiçalışmasını kotarmasıdır. Mevcut bilim ve teknolojinin bir tık ilerisinde yeni bilim ve teknoloji. Bu gerçekleştirilebilirse yeni bir toplum veri tabanını oluşturacağızdır. Bu gerçekleşince de kontrol geçmişteki gibi yeniden bize geçecektir. Mevcut gidişatta yakın zamanda böyle bir hedefin kotarılması zor görülüyor. Ancak her şeye rağmen ümitsiz olmamak gerekir.

Devamını Oku

BATILILAŞMA SENDROMU

Batılılaşmadan çok batılılaşamama sendromu daha doğru olacak. Ülke olarak tanzimattan bu yana yaşadığımız sorun ve sıkıntıların temel kaynağı batılılaşmadır. 

Yani Selçuklulardan Osmanlılara dünyaya yön veren güç iken Osmanlı son döneminde çok geç olarak ve birden gücümüzü kaybettiğimizi anladığımızda Batı dünyası çoktan dünyaya şekil vermeye başlamıştı. Acı gerçeği anladığımızda devlet aklı olarak batılılaşmadan başka çare olmadığını doğru teşhis etmiştik. Bizden çok daha geç bu süreci başlatan Japonya kırk elli yıllık bir aşamada yolu çoktan katetmişti.

Kabul edilsin edilmesin bizim batılılaşma sürecimiz hala devam etmekte. Tanzimatta olsun Cumhuriyet'te olsun iki yüzyıldır bugün hala tartışılan konular temelde aynı. Bu hala sürecin devam etmesi demektir. Atatürk'ün gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesine hala ulaşabilmiş değiliz.

Osmanlı devlet iradesinin, batıdan bilim ve teknoloji öğrensinler diye gönderdiği öğrenciler Batı'ya, Hasan Sabbah'ın yalancı cennetine aldığı müridleri benzeri, bir aşığın aşkına kendinden geçercesine bakışı gibi bakmışlar adeta. Onları, bilim ve teknolojiden çok Batı'daki sosyal muamelatlar, içerikler etkilemiş; buda onları görünüm, görüntü ve görsele yönlendirmiştir doğal olarak.

Ve başlangıçta Batı'nın bilimsel çalışmalarla terakkisini Kiliseye rağmen kotarması gerçeğinden hareketle İslam dinine bir karşıtlık, en azından lakayıtlık bakış açısı batıya gönderilen osmanlıların genelinde gelişmiştir.

Batı'ya bakış ve batılılaşma yaklaşımında Osmanlı münevver kesiminde başlangıçtı iki temel yaklaşım söz konusudur. Toplumsal yapımızı ve değerlerimizi kayda almadan tamamen Batı gibi olmak, onların seviyesine ulaşmak hedefinde olanlar. İkinci yaklaşım ise toplum yapımızı ve değerlerimizi korumak ama aynı zamanda Batı gibi olmak ve onların seviyesine ulaşmak.

Hedef aynı olmakla birlikte yaklaşım, yol ve yöntem farkı o günden bu güne hala çözümlenebilmiş değil. Prens Sabahattin'le birlikte bugün liberal diye isimlendirilen üçüncü bir yaklaşımda söz konusudur ve bu bakış açısı yakın zamanda ve günümüzde biraz daha etkendir.

Bunların başlangıcı da bahsettiğimiz üzere "Yeni Osmanlılar" veya "Jön Türkler" diye isimlendirilen batıya gönderilen öncü Osmanlılardır. Bunlardan birinci yaklaşımda olanlar etkendir ve zamanla İttihat Terakkiyi devamında Cumhuriyeti sonuç vemiştir. İkinci ysklaşım geleneksel toplumsal yapı ve değerlere bağlıdır. Onlar bile batılılaşmada hala doğru bir bakış açısına, batılılaşma bir yol haritasına ulaşamışlardır.

Milliyetçilik ve din temelli tartıştığımız bütün konular batılılaşma sürecinin başlangıcında da aynıydı.

Batıyı ve batılılaşmayı öncelikle fikir ve düşünce aşamasında yerli yerinde çözümleyemediğimiz sürece benzer komular üzerine tartışmalar sürecekte sürecek.

Ve felsefede Aşil'in kaplumbağayı hiçbir zaman geçemediği, Sispe efsanesinin hiç bitmediği gibi biz bir türlü batılılaşma sürecini tamamlayamayacağız.

Batılılar uzayı, uzay teknolojisini, bilimsel çalışma ve gelişmeleri konuşup tartışırken yeni tekmolojiler üretip peşinde koşarken biz hala andımızı tartışacağız, magazinsel tarih dizileriyle gençlerimizi geçmişte bırakacağız

Devamını Oku

FİRAVUN’UN İMANI

Hz.Musa, İsrailloğulları, Firavun ve maiyeti Kur’an-ı Kerim’de bir çok yerde bazen tekrarlarla anlatılmakla birlikte Firavun’un denizde boğulması yalnızca Yunus Suresi 90-92. ayetlerde anlatılır.

“İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, “İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım” dedi.” (Yunus suresi 90.ayet)

Mealini verdiğimiz bu ayette Firavun Mısır’ı terk etmek üzere yola çıkan İsrailoğulları’nın peşine düşmüş; denizde açılan bir yoldan İsrailoğulları’nın peşinden onlara ulaşıp zulmetmek ve saldırmak için askerleriyle birlikte girmiş; ancak denizde açılan yol sularla yeniden dolduğunda “İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım” diyerek inandığını açıklamıştır.

Müslüman İslam bilginleri Firavun’un bu durumda inandığını açıklamasını korku ve ümitsizlik, çaresizlik halinde inandığından hareketle böyle bir imanın hür iradeyle iman gibi kabul edilmeyeceğini ifade etmişlerdir. Dolayısıyla Firavun’un bu imanının geçerli olmadığı hükmüne varmışlardır.

Hemen devamındaki ayette; “şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun” ifadesini Allah tarafından Firavun’un bu imanının kabul edilmediğinin delili şeklinde yorumlamışlardır.

92. ayet ise Firavun’un bu tutumunun Allah tarafından geçerli olmadığının sonraki nesillere Firavun’un cesedinin korunarak aktarılması şeklinde anlaşılmıştır.

Bu üç ayeti okuduğumuzda zahirde hemen her insanın anlayacağı bu manalardır. Zaten tüm müslümanlarca her zaman ve çağda böyle anlaşılmıştır. Yani Firavun’un ölümünün kaçınılmazlığını gördüğünde ‘Allah’a inandım’ demesi kesinlikle iman olarak kabul edilemez. Böyle bir iman Allah katında kabul görmez. Allah Firavun’un bu imanını kabul etmemiştir.

Gelmiş geçmiş bütün müslüman alim ve bilginler içerisinde bu konuda farklı düşünüp farklı yorum yapan yalnızca bir İslam bilgin çıkmıştır ki o da bilindiği üzere MUHYİDDİN İBN UL-`ARABİ’dir. İbnu’l Arabi, Yunus suresi 90-92.ayetlerini tabir caizse Firavun’un lehine yorumlayarak bütün İslam alimlerine muhalefetle Firavun’un imanının gerçek iman olduğunu onun bu imanın Allah katında makbul görüldüğünü ifade etmiştir.

İbnu’l Arabi aynı surenin 98. ayeti ile Mü’min suresi 85. ayetlerinden hareketle ( بَأْسَنَاۜ رَاَوْا  لَمَّا) “lemmâ raev be’senâ”  ifadesindeki  ‘azâbımızı, hışmımızı gördükleri zaman’dan maksadın ‘ahiret azabı’ olmayıp ‘dünya azabı’, Allah’ın dünyalık hışmı olduğunu ifade ederek Firavun’un boğulma aşamasında inandığını söylemesi durumunun bir dünya azabı olduğuna vurgu yaparak Firavun’un öleceği için değil kurtuluş için (bu dünya azabının kaldırılması) iman ettiğini 98. ayetindeki Yunus kavminden örnekleme ile bu imanın gerçek iman olduğu yorumunda bulunur.(Fusüs Ül-Hikem; Muhyiddin-i Arabi, sayfa: 318-319; MEB-İstanbul-1992)

İbnü’l Arabi’nin bu yaklaşımından hareketle Yunus suresi 88, 89, 90, 91, 92, 96 ve 97. ayetlerini şöyle yorumluyoruz: 

Seksen sekizinci ayette Hz.Musa ile Hz.Harun’un istek ve duaları mevcut. Bu dua, olumsuz yani beddua görüntüsünde olmakla birlikte aslında öyle değildir. Burada Firavun ve maiyetine Allah’ın verdiği büyük nimetler dile getirilip onlar bu minval üzere oldukça insanları da saptıracakları vurgulanır. Duanın sonunda (الْاَل۪يمَ الْعَذَابَ يَرَوُا  حَتّٰى يُؤْمِنُوا فَلَا) “felâ yu’minû hattâ yeravû-l’ażâbe-l-elîm” çünkü onlar ‘elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler şeklinde dilekte bulunurlar. Bu duada her ne kadar (قُلُوبِهِمْ عَلٰٓى وَاشْدُدْ اَمْوَالِهِمْ عَلٰٓى اطْمِسْ رَبَّـنَا)  “rabbenâ-tmis ‘alâ emvâlihim veşdud ‘alâ kulûbihim”  ‘sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver’ denilse de sonundaki dilek ifadesi dikkate alındığında bu bir beddua olmayıp aslında onların iman etmesini, müslüman olmasını amaçlayan olumlu bir duadır. Durum böyle olunca (لْاَل۪يمَ الْعَذَابَ يَرَوُا)  “yeravû-l’ażâbe-l-elîm” ‘elem dolu azabı görünce’  ifadesinde kastedilen elbette ki ahiret azabı değildir. İçinde bulundukları gaflet ve sapkınlıktan onları kendilerine getirecek dünyalık yoksunluk ve sıkıntılardır.

Bu dua hem Firavun hem de maiyeti adına yapılmıştır. 89.ayette Hz. Musa ve Hz. Harun’un bu dualarının kabul edildiği ifade edilir.

Firavun, Hz. Musa ve İsrailoğullarının ardından onları yakalamak, azap vermek, yoksun bırakmak gayesinde onların peşlerine denizde açılan yola girer. İbn-i Arabi yaklaşımında düşünüp Hz.Musa ve Hz.Harun’un duasını nazara aldığımızda Firavun’un denizde karşı karşıya kaldığı durum inanmalarını hedefleyen ‘dünya azabı’ (ażâbe-l-elîm) olarak kabul edilebilir. Bu durumda Firavun, İbn-i Arabi ifadesiyle gerçekte iman etmiştir.  Zira 90.ayetin başında (وَعَدْواًۜ بَغْياً ) “baġyen ve’advân” ‘zulmetmek ve saldırmak’ olarak ifade edildiği üzere Firavun’un amacı İsrailoğullarını yakalamaktı. Bu dünyalık hedef onun aklına denizin ortasında da olsa ölümden çok İsrailoğullarına düşmanlığını getirmektedir. Ayetteki (وَعَدْواًۜ بَغْياً) “baġyen ve’advân” ‘zulmetmek ve saldırmak’ ifadesi Firavun’un karşı karşıya kaldığı felakette duada belirtilen dünya azabından kurtulmayı hedeflediğine işaret olabilir. Denizin ortasında çaresiz kaldığında bu olumsuzluktan kurtulup İsrailoğullarına ulaşma düşüncesiyle ‘İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım’ dedi. Devamındaki (الْمُسْلِم۪ينَ مِنَ وَاَنَا۬) ‘ben de müslümanlardanım’ ifadesi bir diğer manasıyla düşünüldüğünde ‘bende Allah’a ve O’nun koyduğu dünyalık kanunlara teslim olup kabul ettim’ manasında olabilir. Bu açıdan bakıldığında da İbn-i Arabiye hak vermek gerektiğini düşünüyorum.

(الْمُفْسِد۪ينَ مِنَ وَكُنْتَ قَبْلُ عَصَيْتَوَقَدْ آٰلْـٰٔنَ) “ Âl-âne vekad ‘asayte kablu vekunte mine-lmufsidîn” ‘Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun’ ayetinden imanın kabul edilmediğiyle ilgili kesin ve mutlak mana çıkmaz. Esas itibariyle ayetteki ifade yumuşak bir ifadedir.

92.ayette Firavun’un cesedinin kurtarılmasını İbn-i Arabi şöyle izah eder: “Çünkü Firavun suretiyle gaib olsaydı kavminin çoğu (O tanrı olduğu için) gizlendi derlerdi. Bu hale göre (boğulan kimsenin) Firavun olduğu bilinmek için belirli suretiyle ölü olarak meydana çıktı. Şu halde kurtuluş va’di hem his bakımından hem de mana bakımından umumi oldu.” (Fusüs Ül-Hikem; Muhyiddin-i Arabi, sayfa:319; MEB-İstanbul-1992)

(بِبَدَنِكَ نُنَجّ۪يكَ فَالْيَوْمَ) “felyevme nuneccîke bibedenike” ‘Biz de bugün bedenini kurtaracağız’. Cesedini denizde kaybolmasına müsaade etmeyip hemen orada sahile bırakacağız. Ta ki  (اٰيَةًۜ خَلْفَكَ لِمَنْ لِتَكُونَ ) “litekûne limen ḣalfeke âyeten”  ‘arkandan geleceklere ibret olman için, sonrakilere ibret ve ders olması için kurtarıp koruyacağız’. Firavun’un suda boğulması Allah’ın takdiri ve kuralıdır. (خَلْفَكَ لِمَنْ) ‘Limen ḣalfeke’ ifadesi Firavun’un boğularak öldüğünün kesin ifadesidir. Allah’ın yaratışta koyduğu kural gereği Firavun denizde boğulmuştur. Krallığı, gücü, kudreti, şanı, şöhreti, dünyaya olan hükmü burada ona fayda vermemiştir. Allah’ın hükmü ve kuralı dışına çıkılamaz. Ancak onun cesedinin sahilde korunması diğerlerine Allah’ı bilmeleri ve Allah’ın hüküm, güç, kudret ve takdirini anlamaları için bir ibrettir. Dünyayı titreten bir şan ve güç sahibi, Allah’ın güç ve kudreti karşısında aslında bir hiçtir. Diğer bir ifadeyle ona bu ünü, şanı, bir manada sahte gücü verende esasta Allah’tır. Bu açıdan düşünüldüğünde cesedin korunmasından imanının kabul edilmediği sonucu çıkmaz.

Firavun’un imanının kabul edildiği düşünüldüğünde elbette ki bir çok durumlar düşünüp ‘ama nasıl olur?’ diye sorabiliriz.

İslam da öncelikli mesele iman meselesidir. İman, tabir caizse bir barajdır. Bu ise ahir zaman için ‘lailahe ilalah muhammedün resulallah’ demektir. Bu barajı geçenler ahiret saadetine, cennete ulaşır. Bu aynı zamanda Allah’ın takdiridir. Firavun’un iman etmesi, Hz. Musa ve müslümanlara yaptığı zulümler dikkate alındığında bize adaletsizlik gibi gelebilir. Ama diğer taraftan Ebu Talib’in iyilikleri ve insanlığın yaşamını kolaylaştıranların yaptıkları büyük nimetler niteliğinde buluşlar mevcuttur. Bunların müslüman olmadıkları için cehennemliklerini aklımız kabul ederken Firavun  gibilerin imanları da bizi şaşırtmamalı.

Zaten aynı sure 96-97.ayetlerde Allah şöyle buyuruyor: “Şüphesiz, haklarında Rabbinin sözü (hükmü) gerçekleşmiş olanlar, kendilerine bütün mucizeler gelse bile, elem dolu azabı görünceye kadar inanmazlar”. Firavun ve maiyetine gelen dünya azabı, zorluklar, yoksunluklar, darlıklar, korkular, endişeler, mucizeler onların inanmalarına fayda vermez. Ta ki ölümleri gerçekleşip ahiret hayatının gerçekliğini görünceye kadar. (Yunus suresi 96-97.ayetler) Buradaki “azabul elim” Hz. Musa ve Hz. Harun’un dualarındaki ‘dünya azabı, yoksunlukları, zorlukları’ olmayıp ahiret azabıdır. İmtihan meydanı dünya sona erdiği için burada artık imanın bir geçerliliği ve faydası yoktur.

            Elbette ki bu bir yorumdur. İllaki bu böyledir gibi bir iddiamız yok. Farklı düşünceler, görüşler, yorumlar Nass’lara aykırı olmamak şartıyla her zaman çeşitlilik ve zenginliktir. 

            Eskilerin tabiriyle bitirmek gerekirse elbette  (vallahu a'lem) ‘en iyisini, en doğrusunu Allah bilir’, ‘doğruyu bilen Allah’tır’.

htuluceoglu@hotmail.com

twitter.com/hasantlceolu

Devamını Oku

TEKNOLOJİ VE FARKINDALIK

Ortaöğretimde bazı öğretmenlerimiz zaman, zaman Batının gelişmişliğine, bizim geri kalmışlığımıza vurgu yaparlar ve Batının sanayi ve teknolojisinin kıymetli olduğunu dolayısıyla bize çok pahalıya sattıklarından dem vururlardı. Bir vida için tarım ülkesi olarak bir kamyon buğday vermemiz gerektiği örneğini verirlerdi. Ve en büyük hedefimizin Atatürk’ün bizlere gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak olduğu, ülke ve millet olarak bu hedefe biran önce ulaşmamız gerektiğine özellikle vurgu yaparlardı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana elbette hedefimiz buydu. Bizler lise sıralarında bu hedefe ulaşmış bir ülke hayalleri kurardık.

Bugün itibariyle kırk yıl öncesine göre elbette aşamalar, mesafeler kat ettik. Ancak Ulu Önder’in gösterdiği hedefe ulaşmada hala gerilerdeyiz.

Atatürk’ün başlattığı sanayi çalışmaları maalesef devam ettirilememiş; o zaman kurulan uçak fabrikası sonrasında kapatılmış. Her şeyiyle Türk mühendislerin ürettikleri ‘devrim otomobilleri’ eften püften bahanelerle yokluğa gömülmüş.

Bugün, seksenlerde öğretmenlerimizin yukarda verdikleri örnekler maalesef hala geçerli. Batının teknoloji ürünlerine kendi ürettiklerimiz itibariyle çuval dolusu paralar ödüyoruz. Burada insanımızın vazgeçilmezi olan cep telefonlarından örnek vermek gerekirse piyasaya en son sürülen IPhone 7’nin en yüksek özelliklisi şu an bizim piyasada 4600tl’lerde satılıyor. Bu telefon için normal bir memurun neredeyse iki maaş ödemesi, çiftçinin yaklaşık 5 ton buğday ödemesi, yumurta üreticisinin yaklaşık 30 bin yumurta ödemesi, süt üreticisinin 3 ton süt ödemesi asgari ücretle çalışan bir işçinin 3 maaştan fazla ödemesi gerekmektedir. Bu miktarlara ulaşmada Batının teknolojiyi üretmedeki emek iş gücü ve zamanı bizim işçimiz, çiftçimiz, hayvan üreticimiz ve memurumuz açısından artık siz düşünün.(Not: Örneklemede verilen rakamlar yaklaşık ve ortalama rakamlardır. Güncel verilere birebir uymayabilir. Burada bir hata ve kusur aranmasın.)  

Otomobil ve diğer sanayi ve teknoloji ürünleri için de yukarıdaki durumlar geçerli. Bunların bakım, tamirat ve yedek parça durumları düşünüldüğünde sanayi ve teknoloji üreticilerine neredeyse ömür boyu sürekli para aktarıyoruz demektir.

‘Biz üretsek yerli tüketicimiz yine buna yakın ödemeleri yapacak zaten’ gibi bir itiraz akla gelebilir. Ancak yerli tüketicinin ödediği para ülke içerisinde kalır, başka ülkelere sürekli para aktarmamış oluruz. Bunun anlamını ekonomistler çok daha iyi bilir.

Daha önceki yazılarımda (teknoloji ve kültür, teknoloji ve benlik) vurguladığım üzere teknolojinin ekonomi dışında sosyo-kültürel yönleri de söz konusu.

Burada Üstad Necip Fazıl’ın bir anlatısına yer vermek istiyorum: Yoksulu, kendi lüks otomobilini göndererek evine çağıran zengine karşılık yoksulun otomobili reddederek kendi at arabasıyla davete gitmesinin zengini müthiş şekilde öfkelendireceğini, yoksulun bu tavrıyla zengine karşı eziklik hissetmeyip bir anlamda üstünlük sağladığını ifade eder.

Üstadın burada vurguladığı üzere bilgi ve güce sahip olan sanayi ve teknoloji üreticileri bu gücü ellerinde tuttukları sürece onların tüketicileri bizlere elbette tepeden bakıp üstünlük pozisyonunda bulunacaklardır. Biz istediğimiz kadar hamasi sözlerle kendimizi yüceltmeye çalışsak ta bu gerçek değişmeyecektir.

Her seviye ve kademeden insanlarımızın bu farkındalığın bilincinde olması ‘çağdaş uygarlık seviyesi’ hedefine ulaşmada mutlaka katkı sağlayacaktır.

 

Bu geniş bakış açısından bakıldığında aldığı lüks otomobil, telefon vb teknoloji ürünüyle bir diğerine üstünlük kurmaya çalışan insanımızın komik halini zannedersem görüyorsunuzdur.

 htuluceoglu@hotmail.com

twitter.com/hasantlceolu

Devamını Oku

HZ. SÜLEYMAN’INKİ BİR SEVDA MIYDI?

Kuran’da Hz.Süleyman, Enam 84, Nisa 163.ayetlerde isim olarak,  Sad 30-34, Sebe 12-14, Enbiya 78-82.ayetlerde ona verilen imkan ve nimetlerden bahsedilmekle birlikte onunla ilgili daha fazla ayrıntıya Neml süresinde(15-44.ayetler) yer verilir.

Bu ayetlerde anlatıldığı üzere Hz. Süleyman her türlü güç ve imkana sahip dünya devletine hükmeden güçlü bir hükümdardır.

Kuran’da onun dilinden ifade edildiği üzere ona verilenleri Hz. Süleyman şöyle ifade eder:  “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur”. (Neml suresi 16.ayet) Devamında Hz. Süleyman!a verilen cinlerden insanlardan ve kuşlardan oluşan güçlü bir ordudan bahsedilir. (Neml suresi 17.ayet)

Verilen bu nimetler vc müthiş iktidar gücüyle dünyada sadece insanlar değil tüm canlılar Süleyman’ı biliyorlardı. Güçlü ordusuyla hareket ederken karınca liderinin karıncalara Hz.Süleyman’ın ordusundan zarar görmemeleri için yuvalarına girme emri vermesi bunu ifade eder. (Neml suresi 18.ayet)

Hz.Süleyman kendisine verilen nimetlerden sevinip zevk duyan aynı zamanda nimetleri verene şükredendir. Ona verilen safkan atlara bir tutkusu vardır. Onları sevip sıvazladıkça zevk duyar ve bu ona Allah’ı hatırlatır ve O’nu zikreder. Atlar ve diğer mal sevgisini Allah’ı zikir için istediğini söyler. ( رَبّ۪يۚ ذِكْرِ  عَنْ الْخَيْرِ حُبَّ  اَحْبَبْتُ ) “Ahbebtu hubbel hayri an zikri rabbî”: Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim; gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim.(Sad suresi 32.ayet)

Hz.Süleyman bu nimetlerle bir ara denemeye tabi tutulup(Sad suresi 34.ayet) bu aşamayı geçince daha fazlasını isteyerek şöyle dua eder: “Süleyman, “Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!” dedi”. (Sad suresi 35.ayet) 

Hz.Süleyman burada adeta egoist ve bencil davranır ve ona verilenlerin kendinden sonra başka hiç kimseye verilmemesini diler. Yani dünya ününe şanına ve hükümranlığına ortak istemez. En üstün, en güçlü kendi olsun tanınsın bilinsin ister. 

Ayetteki (يبَعْدِ مِّنْ لِأَحَدٍ يَنبَغِي لَّا مُلْكًا لِي وَهَبْ) “veheblî mulken lâ yenbagî li ehadin min ba’dî” ifadesi ‘bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet’ mealinde tercüme edilmiştir. (Sad suresi 35.ayet) Ayette geçen يَنبَغِي ifadesi bir nesnenin zahir olması, ortaya çıkması anlamındadır. Bu olumsuz olarak ifade edilerek aynısının tekrarlanmaması istenmektedir.

Devamında O’na verilen nimet, lütuf ve ihsanlar Kuran’da şöyle ifade edilir: “Biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Rüzgâr, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi”.(Sad suresi 36.ayet) “Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de, onun emrine verdik”. (Sad suresi 37-38.ayetler) “İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme” dedik”. (Sad suresi 39.ayet)

Hz.Süleyman mal, mülk sevdalısıdır; güç ve iktidar tutkunudur. Ününe şanına nam katma gayretindedir. Yukarda verdimiz” يبَعْدِ مِّنْ لِأَحَدٍ يَنبَغِي لَّا”  ifadesi bunu belirtir.

Aynı zamanda taviz vermeyen, sert, katı bir hükümdardır Hz.Süleyman. Sebe Melikesi kıssasının anlatıldığı Neml suresinde insanlardan cinlerden ve kuşlardan oluşan ordusuyla harekette iken ordusundan ona haber vermeden uzaklaşan Hüdhüd için sert, katı ve kesin ifadeler kullanır. Bu ifadeleri onun emrindekilere karşı nasıl bir hükümdar olduğunu gösterir: “Süleyman, kuşlara göz atıp yokladı ve şöyle dedi: “Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?”, “bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirmedikçe kesinlikle onu ağır bir şekilde cezalandıracağım, ya da kafasını keseceğim”. (Neml suresi 20-21.ayetler)

Sebe Melikesi ile ilgili bölüm bu şekilde başlar. Dünya hükümdarınca tehdit edilen Hüdhüd, Süleyman’a yeni bilgiler getirmenin güvencesiyle cesurca konuşur: (بِهِ تُحِطْ لَمْ) “Senin bilmediğin bir şey öğrendim”. (يَقِينٍ بِنَبَإٍ سَبَإٍ مِن وَجِئْتُكَ) “Sebe’den sana sağlam bir haber getirdim”. (Neml suresi 22.ayet) Bunlar açık net kesin ve cesurca düz ve direk ifadelerdir. Süleyaman’ı etkileme ve gerçeği anlatma gayesindedir.

Neml 23.ayeti, “ben, onlara (Sebe halkına) hükümdarlık eden, kendisine her şeyden bolca verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın gördüm” veya "gerçekten, onlara (Sebelilere) hükümdarlık eden, kendisine her türlü imkan verilmiş ve büyük bir tahta sahip olan bir kadınla karşılaştım" olarak tercüme edilir. Anlam olarak doğrudur bir sıkıntı yok. Ancak ayette (امْرَأَةً وَجَدتُّ) “vecedtumraeten”le öncelikle kadına vurgu yapılır. Elbetteki Hüdhüd’ün burada gayesi Hz.Süleyman’ın dikkatini çekmektir. Devamında kadının özelliklerini anlatarak bir açıdan bunu da başarır.

Bir kadın ki sıradan biri değil bir ülkenin hükümdarıdır. (تَمْلِكُهُمْ ) “Temlikuhum” bunu ifade eder. Ve öyle bir kadın hükümdar ki (شَيْءٍ كُلِّ مِن وَأُوتِيَتْ) “ve ûtiyet min kulli şey’in” kendisine her şeyden verilmiş. Yani Süleyman benzeri büyük nimet ve imkanlara sahip bir hükümdar.

Ve Hüdhüd çok özel bir ayrıntı verir Sebe Melikesi için: (عَظِيمٌ عَرْشٌ وَلَهَا) “Ve lehâ arşun azîm” ve büyük bir tahtı olan. Ve her türiü imkana sahip bir ülkeye hükmeden Sebe Melikesinin ona özgün bir özellik olarak büyük, gösterişli bir tahtı olduğu vurgusu yapar son olarak.(Neml suresi 23.ayet)

(امْرَاَةً) “İmraeten”, (تَمْلِكُهُمْ) “temlikuhum” ve (عَظِيمٌعَرْشٌ) "arşun azîm” ifadeleri orijinal dil ve metinde vurgu yapılıp öne çıkarılan ve böylece dikkat çekilen ifadelerdir. İmraeten bilinenin dışında yönetici bir kadına, güçlü ülkesine ve devleti adilane yöneten kadın hükümdara vurgu yapar. Hüdhüd bu açıdan Hz.Süleyman’ın dikkatni çekmek ister.

Dünya hakimi Hz.Süleyman da Hüdhüd’ün bu ifadelerinden doğal olarak etkilenip birde bu ön bilgiye tamamen güvenmeyip hakikatin araştırılması için resmi görevlendirme yaparak Hüdhüd’le bu ülkeye bir mektup gönderir.

Sebe Melikesinin devlet erkanına mektubu duyurma ifadeleri önemli anlamlar ifade eder: “Ey ileri gelenler! Bana çok önemli bir mektup atıldı”.(Neml suresi 29.ayet) "Mektup Süleyman'dandır, Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla (başlamakta)dır”. (Neml suresi 30.ayet) "Bana karşı baş kaldırmayın, teslimiyet göstererek bana gelin diye (yazmaktadır)”.(Neml suresi 31.ayet) 

Sebe Melikesinin gelen mektupla ilgili devlet erkanına yaptığı bu açıklamalarda olumlu ve sempatik bir yaklaşım vardır. (كَر۪يمٌ كِتَابٌ) “kitâbun kerîm”, (سُلَيْمٰنَ مِنْ) “min suleymâne”, (مُسْلِم۪ينَ۟ وَأْتُون۪ي) “ve’tûnî muslimîn” ifadeleri bu olumlu ve sempatik yaklaşımı içerir.

Melike, Sebe’nin devlet başkanıdır; ancak despot ve diktatör değildir. Ülkeyi ayette “elmeleu”(الْمَلَؤُ۬ا)  olarak ifade edilen bir istişare heyetiyle yönetmektedir. Melikenin “sizler yanımda bulunmadıkça hiçbir işe kesin olarak karar vermem” ifadesi de bu heyetin göstermelik olmadığını ifade eder.

İleri gelenler, kendilerinin güçlü kuvvetli yani güçlü bir orduya sahip olduklarını ve savaşacaklarını açıkça ifade edip son sözü “emir senin; ne emredeceğini düşün”(Neml suresi 33.ayet) diyerek  Melikeye bırakmışlardır.

Melike, öncelikle  barıştan yana olduğunu ileri gelenlere(الْمَلَؤُ۬ا)“elmeleu” şu ifadelerle anlatır:  “Krallar bir memlekete girdi mi, orayı harap ederler ve halkının ileri gelenlerini zelil hâle getirirler. İşte onlar böyle yaparlar”.(Neml suresi 34.ayet)

Bu durumda Melike, doğru ve mantıklı olanı yapacağını ayetteki şu ifadeyle söyler: "Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler”. (Neml suresi 35.ayet)

Hz.Süleyman dünya hükümdarına, güç, kuvvet ve ihtişamına yakışır bir şekilde onların hediyelerini geri çevirir. Melikenin endişesini onlara iletir: “Sen onlara dön. Andolsun, biz onlara, karşı koyamayacakları ordularla gelir ve onları oradan aşağılanmış ve küçük düşürülmüş olarak çıkarırız”.(Neml suresi 37.ayet)

Hz.Süleyman’ın burada şu ifadesi anlamlıdır: “Ama belki de siz hediyenizle sevinirsiniz”, “Ama siz, hediyenizle böbürlenirsiniz". (Neml suresi 36.ayet)

Hz.Süleyman, elçiler ve getirdiklerinden onların kendilerine göre daha güçsüz olduklarını görmüş ve teslim olarak geleceklerinden emin Melikeyi etkileyip teslimiyetini kolaylaştırmak için Hüdhüd’ün onu anlatışta öne çıkardı tahtının hemen getirilmesini istemiştir. Burada öncelikli olan Melikedir ve onun Süleyman’a katılmasıdır. Dolayısıyla bir ülkenin güneşe tapınmayı bırakıp Allah’a inanarak diğer bir ülkeyle birlikteliğidir.

Tahtın getirilmesi ayrı bir olay. Burada bu ayrıntıya girmeyeceğiz. Ancak anlatılan olay yalnızca görüntü olarak değil tahtın gerçek anlamda getirilmesidir.

Yazı başlında vurgu yaptığımız üzere Hz.Süleyman’ın burada Sebe Melikesine sevgi ve cinsellik anlamında bir yaklaşımı söz konusu değildir. Ayetlerde buna vurgu ve işaret yoktur. Her ne kadar Hüdhüd’ün dilinden bir kadın olması, topluma hükümdarlık yapması, büyük bir tahtının olmasının anlatılması, saraya davet edildiğinde eteklerini toplaması magazinsel haberler içerse de Hz.Süleyman’la Melike arasındaki ilişki yukarda bahsedildiği üzere Kuran ifadelerinde yöneticiler arası ilişkilerdir.  Aradaki ilişkiler, münasebetler, devletler arası münasebetten ibarettir. Süleyman ve Sebe Melikesi her biri bir insan olarak yönetici olmanın dışında birbirlerinden mutlaka cinsiyet olarak ta etkilenmişlerdir. Ancak Kuran’ın anlatılarında buna bir işaret yoktur ve böyle bir mana da çıkarılamaz.  

Söylediğimiz gibi Hz.Süleyman bir dünya hakimidir. Bu hakimiyetin verdiği ve getirdiği nimet ve imkanlara sahiptir. Bu muhteşem güç, kuvvet elbette insanı etkiler. Duygularını tahrik eder. Öyledir, Süleyman da bu imkanlara vurgundur, hayrandır, sevdalıdır. Oldukça olmasını ister. Ancak Kuran anlatılarında her ne olursa olsun bütün nimet ve imkanların kendine Allah tarafından verildiğinin bilincinde ve her zaman O’nu anmakta, zikretmekte, ibadet etmekte ve her dem nimetlerden dolayı şükretmektedir. Karun benzeri ben çalıştım çabaladım, bu imkan, nimet ve hükümdarlığı ben elde ettim dememişti. Firavun vari halkına ‘sizi ben besliyor eğitiyorum dolayısıyla Rabbiniz benim’ iddiasında bulunmamıştır.

Melike geldiğinde onu etkilemek ve devlet olarak üstünlüklerini göstermek için Süleyman’ın isteğiyle biraz değişikliğe uğrattıkları tahtını ona gösterirler. Melike ‘tıpkısının aynısı’ şeklinde meal verebileceğimiz bir cevap verir. (هُوَۚ كَاَنَّهُ )”Ke ennehu huve” "tıpkı o”. Bu ifadede bir heyecan gariplik ve şaşkınlık yoktur. Bu benzerliği Melike gayet doğal karşılaşmıştır. Devamındaki ayet bazı müfessirlerce Hz.Süleyman’ın sözü olarak verilmekle birlikte genel çoğunlukça Melikenin sözü olarak kabul edilmiştir. Ancak öncesi ve sonrası ayetlerle birlikte anlam yerli yerine oturmamaktadır. Sanki anlatılmak istenen farklı bir durum söz konusudur.

“Gelince, “Senin tahtın böyle mi?” denildi. O da, “Sanki o! Fakat zaten daha önce bize bilgi verilmişti ve biz teslimiyet göstermiştik” dedi”.(Neml suresi 42.ayet) “Daha önce Allah’tan başka taptığı şeyler ona engel olmuştu. Çünkü o inkâr eden bir kavimden idi”. (Neml suresi 43.ayet)

Hz.Süleyman’a verilenler o döneme has bilim ve teknolojiydi. (عِلْماًۚ وَسُلَيْمٰنَ دَاوُ۫دَ  اٰتَيْنَا) “âteynâ dâvûde ve suleymâne ilmâ”, (الْكِتَابِ مِنَ عِلْمٌ عِنْدَهُ) “indehu ilmun minel kitâbi”, (الْعِلْمَ وَاُو۫ت۪ينَا) “ve ûtînel ilme” ifadeleri bilimsel çalışmaları ve bunun sonuç verdiği teknolojiye işaret eder. Hz.Süleyman derin bilimsel çalışmalarla güçlü bir teknolojiye sahipti. Sebe ülkesininde benzer şekilde çalışmaları ve teknolojileri vardı. Hz.Süleyman’ın (شَيْءٍۜ كُلِّ مِنْ وَاُو۫ت۪ينَا) “ve ûtînâ min kulli şey’in” ile Hüdhüd’ün Sebe Melikesi için (شَيْءٍ كُلِّ مِنْ وَاُو۫تِيَتْ) “ve ûtiyet min kulli şey’in” ifadeleri her iki ülkeye de bilimsel çalışmalar sonucu üstün bir teknoloji verildiğine işaret eder. Bu ikisinden Süleyman’a verilenler daha üstün ve daha gelişmiş bir teknolojidir.

Tahtın getirilmesine Melikenin ilgisiz kalması ve hemen devamında “daha önce bize bilgi verilmişti ve biz teslimiyet göstermiştik” ifadesi Hz.Süleyman’ın sadece kendilerinin sahip olduklarını zannettiği bu(tahtı nakletme) tekniği Melikenin  bildiğini belirtir. İşte bunun için Melike tahtını görünce şaşırmamıştır. Bu durumunda daha önce bu bilgiye sahip olduklarını ifade ederek açıklar.  Ayettin devamında “daha önce Allah’tan başka taptığı şeyler ona engel olmuştu. Çünkü o inkâr eden bir kavimden idi” ifadelerinden Melikenin ve ülkesinin algı anlayış ve gereksinim duymaları nedeniyle bu teknolojiyi edinmedikleri anlaşılıyor. Veya gerekli görüp geliştirip yaygınlaştırmadıkları anlaşılır.

Bu teknolojiyle etkileme gerçekleşmeyince o günün üstün bilgi ve teknolojisiyle yapılmış saraya davet edilir Melike.

“Ona köşke gir denildiğinde” (لُجَّةً حَسِبَتْهُ رَاَتْهُ فَلَمَّا) “fe lemmâ raethu hasibethu lucceten” Melike onu görünce derin bir su sandı. (لُجَّةً)”lucceten” deniz ve akarsuların sığ yerleri sahillerin derin olmayan yerleri demektir. Böyle bir suyu görünce doğal olarak paçaları veya etekleri ıslanmasın diye insan eteklerini kaldırır veya paçalarını çemrer. Zira hafif derinlikte geçilip gidilecek sudur. Melikede insan doğası gereği hemen eteklerini kaldırıp topladı veya paçalarını çemredi. Ayette Melikenin bu davranışı (يْهَاۜسَاقَ عَنْ وَكَشَفَتْ)” lafzıyla ifade edilir. (سَاقَيْهَاۜ)”Sâkayhâ” her iki bacağı ifade eder. (كَشَفَ) “Keşefe” nesneyi örten şeyi kaldırmak anlamındadır. Buradan “ve keşefet an sâkayhâ” bacaklarındaki örtüyü, etek veya pantolon yada başka bir şekilde kıyafeti kaldırıp toparlayarak bacaklarını açtı manasına yani bacaklarının açılması anlamına gelir. (Neml suresi 44.ayet)

Melikenin bu tavrına karşı Hz.Süleyman ( قَوَار۪يرَۜ مِنْ مُمَرَّدٌ  صَرْحٌ اِنَّهُ) “ innehu sarhun mumerradun min kavârîra”, ‘bu, (zemini) billurdan döşenmiş bir köşktür’ dedi. Hz. Süleyman’ın bu ifadesi, o günkü bilim ve teknolojiyle ortaya konulmuş bu sarayı, bu bilgi ve tekne sahip olmayan veya bilemeyen Melikeye anlatmak için çok kısa ve özlü bir ifadedir. (صَرْحٌ) “Sarhun” yüksek duvarlı bina demektir. (مُمَرَّدٌ ) “Mumerradun” yüksek duvarları yalçın kaya gibi düz bina demektir. (قَوَار۪يرَۜ) “Kavârîr” şişeler, cam şişeler demektir. “Doğrusu bu camdan yapılmış mücella bir salondur”, “Bu, (zemini) billurdan döşenmiş bir köşktür”, "Bu billurdan yapılmış, şeffaf bir zemindir” anlamlarında tercüme edilmiştir. Bu saray yalçın kaya gibi düz ve dik yükselen duvarları olan şişeden yapılmış devesa cam bir binaydı. Etrafı da bu şişelerle dizayn edilmişti. Bugünkü teknolojinin bile ulaşamadığı bir teknikle su görünümlü camdan devasa bir binaydı bu. Bina çevre zemini de aynı su görünümlü camdan yapılmıştı. Esasta ortada su yoktu. Bakıldığında sığ su görünümü veriyordu. Sebe Melikesi ve ülkesinin bilmediği bir teknolojiydi bu. Ve buna, bu teknolojiye ulaşmalarına esasta Allah’a inanmamaları, Allah’ı bırakıp güneşe secde eden kavmi neden olmuştu. Bu bilgi ve teknolojide, bunları edinmede, onların gerçek Allah’a inanmamaları ayetteki ifadeyle onların bilim teknik çalışmalarını sınırlandırmıştı. Allah’a inanmamayı hayata, olaylara, oluşlara bakış tarzı, algı, anlayış ve düşünce şekli olarak anlıyoruz. Allah’a inanmamanın getirdiği bir bakış açısı, bir düşünce tarzıdır burada vurgulanmak isteyen. Aksi durumda bugün İslam dünyası Allah’a inanmalarından dolayı dünyanın hakimi olmalıydı.

Melike bu gerçeği gördüğü için ‘ben kendime zulmettm’ (نَفْس۪ي ظَلَمْتُ اِنّ۪ي رَبِّ) “ rabbi innî zalemtu nefsî” "Rabbim! Şüphesiz ben kendime yazık etmişim” dedi. Yanlışta kalarak kendime ve toplumuna yazık etmişim. Yani daha iyisine ulaşma yolunu Allaha inanmayıp onun yoluna girmeyerek kapatmışım. Melikenin bu ifadeyi (kendime zulmettim), yapılan sarayla ilgili bilgisizliğinden birde yanlışa düşerek yapmaması gereken şeyi yani bacaklarını açması, göstermesi nedeniyle söylediği rivayet edilir. Bu konuda benzer farklı yorumlarda vardır.  

Ve Melike artık doru olanı yapacak ve bunu şöyle ifade edecektir:   

(لْعَالَم۪ينَ۟ رَبِّ الِلّٰهِ سُلَيْمٰنَ مَعَ وَاَسْلَمْتُ) “eslemtu mea suleymâne lillâhi rabbil âlemîn” Süleyman ile birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum”.

Yani ilahi kaynaklı bilgiye, bu bilgiyle kurulan Hz.Süleyman’ın sistemine, alemlerin Rabbi olan Allah için onun adına teslim olup bu sisteme girdim, kabullendim demektedir. “Süleyman’la birlikte” (سُلَيْمٰنَ مَعَ) ifadesi, kendi bilimsel çalışma ve birikimleriyle birlikte onları yeni bir bakış açısıyla yorumlayıp değerlendirerek Süleyman’ın ilahi kaynaklı sistemine giriyorum, onu kabulleniyorum manası da içerir.

 htuluceoglu@hotmail.com

twitter.com/hasantlceolu

Devamını Oku

TEKNOLOJİ VE BENLİK

Psikolojide Freud’un ‘ego’ diye ifade ettiği ve farklı değerlendirme,  tarif ve isimlendirmelerin yapıldığı ‘benlik’, genel anlamda kişinin kendi varlık bilincinde olması, bir diğerine göre kendini fark etmesi olarak ifade edilebilir.

Burada toplumu kişileştirerek her toplumun bir benliği, egosu olduğunu ifade ediyoruz. Kişileşen bu toplumun varlığı onun tarihsel ve kültürel birikimidir. Tarihi ve kültürel bu birikimler toplumu nevi şahsına münhasır kılmış ve adeta bir fert gibi diğer toplumlara göre onu bireyleştirmiştir.

‘Toplum benliği’ diye isimlendirdiğimiz toplumun bu kişileşmiş yönüne psikolojide açık ve net vurgu yapılmamıştır.  Herbert  Mead,  “Self” (Benlik), “I” (Kişisel Ben)  ve “Me” (Sosyal Ben)” kavramlarla toplum benliğine işaret etmiş; ancak O’nun ‘sosyal benlik’ veya ‘toplumsal benlik’ diye ifade ettiği ferdin benliğinin toplumdan etkilenmesidir. Mead, bunu şöyle ifade eder: “Bireylerin çevreleriyle kurdukları ilişkiler “Benlik” lerini oluşturur ve biçimlendirir. “Sosyal Ben”in kurucu öğesi “Genelleştirilmiş Öteki”(Generalized Other) kavramıdır. Bu kavram, bireyin önem verdiği “ötekileri” kapsamaktadır. Bu ötekiler içine dahil olunan gruplardır, yani genel anlamıyla toplumdur.  Birey, Genelleştirilmiş Ötekiler (G.Ö) sayesinde yaptığı davranışın farkına varır ve buradan gelen geri bildirimleri içselleştirir.”(https://dimay.wordpress.com/2009/10/31/herbert-mead-modernlesme-ve-modernlesme-modelleri-kuresellesme-ulus-devlet/) 

Diğer toplumlarda olduğu gibi Türk toplumu tarihsel başlangıcından günümüze nevi şahsına münhasır bir kişiliktir. İslam oluştan itibaren benlik kaynağı İslam dininden beslenmiştir.  Elbette ki diğer toplumlarda toplum benliğinin oluşmasında din ve dini değerler etken ve önemlidir. Toplumu bir şahıs olarak düşündüğümüzde çocuğun kişisel benliğinin oluşmasında aile ve diğer etkenler nasıl faal olup onu bireyselleştiriyorsa toplumların kişisel benliklerini de yaşadıkları(geçmişleri-tarihleri) ve oluşturdukları maddi manevi değerler (kültürleri) yön verir ve belirler. Özellikle maddi manevi değerler birikiminin oluşmasında toplumun benimsediği dini  ve dini değerleri çok önemli etken rol oynamıştır.

Selçuklu ve özellikle Osmanlı toplumu İslam dini veri tabanlı toplumlardı. Benzetme olarak ifade edersek adeta toplumun enerji kaynağı İslam dini idi. Aynı şekilde Batı toplumlarında ise bu enerji kaynağı Hıristiyanlıktı. Kişileştirdiğimizde Osmanlı toplumu günümüz ifadesiyle İslam dinini özümsemiş onun gereklerini hassasiyetle yerine getirmeye çalışan bir dindar fertti. Aynı kişileştirme Batı toplumları için Hıristiyanlığı yaşayan bir fertti.

Selçuklu ve özellikle Osmanlı toplumu, Batı’ya karşı doğru dine sahip, doğru, dürüst, güçlü ve etken bir fertti. Yanlış dine sahip ‘Batı toplum fertleri’ ise güçlü, yüksek özgüvenli ‘Osmanlı toplum ferdine’ göre başlangıçta etkenlik ve üstünlük sağlayamıyordu.

Batı toplumlarında, Selçuklu öncesi, Selçuklu ve Osmanlı toplumlarından etkileşim kaynaklı çalışmalar, önce rönesans ve reform hareketlerini devamında sanayileşmeyi ve bunun sonucu olarak teknolojik faaliyet ve ürünleri sonuç vermiştir.

‘Osmanlı toplum ferdi’, mahallesinde yüksek özgüvenli, etken ve üstün kişilikken küçümsediği ve tepeden baktığı aşağı mahallenin ‘Batı toplum ferdi’ artık ona yavaş yavaş kafa tutmaya başlayacaktı. Yüksek özgüven, güçlenen ‘Batı toplum ferdinin’ gücünü algılamada ‘Osmanlı toplum ferdini’ geciktirmişti. Gerçek zamanla anlaşılmış ama güçlü kişisel toplum benliği bu üstünlüğü bir türlü benimseyememişti.

Osmanlı devlet yöneticileri sorunu doğru belirlemiş ve çözüm için yapılması gerekenleri esasta yerinde yapmaya başlamışlardı. Ancak güçlü toplumsal ego bu çalışmaları kişisel ‘toplum benliği’ ve egosu nedeniyle kesinlikle benimsememişti. Zira özgüveni etken ve güçlü benliği, kişiliğini kaybetme tehlikesi olarak görüyordu.

‘Osmanlı toplum kişiliğini’ Patrona Halil isyanında görürüz. Asırlardır küçümsenen ve farklı din mensubu olarak dışlanan ‘Batı toplum ferdine’ öykünme, ona benzeme ve onu kabullenme algısıyla ‘Osmanlı toplum benliği’ bu çalışmaları doğru bulmamış, benimsememiş ve sonuçta isyanla Batıdan gelen her şey yok edilmişti.

Osmanlı devlet iradesinin III. Selim’le derli toplu, bilinçli ve ciddi ilk batılılaşma çalışmasına, Batı’nın üstünlüğünü kabullenemeyen güçlü ‘Osmanlı toplum kişiliği’ karşıt tavır almış ve bu kabullenmeme Kabakçı Mustafa isyanını doğurmuştu. Sonuçta III Selim’in bu doğru çalışmaları akamate uğratılmıştı.

Burada olan ‘Osmanlı toplum kişiliğinin’ yeniliği kabullenmemesi, içine kapanık ve kısır döngüye girmiş olması gibi sebepler kaynaklı değildi. ‘Selçuklu ve Osmanlı toplum kişilikleri’ esasta yeniliğe açık hakkı ve doğruyu arayan bulduğunda kendine mal eden bir kişilikti. Sorun bu değildi.

Sorun, İslam dininin şekillendirdiği ‘Osmanlı toplum kişiliğinin’, yanlış dinin şekillendirdiği ‘Batı toplum kişiliğine’ bakışıydı. İslam toplumları esasta bir seküler toplum değillerdi. Esas olan uhrevi hayattı. Bu bakış açısı dünya yaşamına yansımış ve seküler hayat uhreviyete göre yönlendirilmişti. Oysa bu yaklaşımı Hıristiyan dininde ve onun şekillendirdiği toplumlarda görememekteyiz. İslam toplum kişiliğinde diğer din mensupları ‘kafir’ olarak nitelendirilir. Yani onlar uhreviyeti, o asıl hayatı kaybedenlerdir.

‘İslam toplum kişilikleri’ kesinlikle dünya için uhreviyeti kaybetmez ve bunu tercih etmez. Dolayısıyla kafirler yanlış yoldadırlar.

Asırlardır yanlış yolda olan bu ‘kafir toplum kişiliklerine’ gerçeği anlatma, onları doğruya ulaştırma gayretinde olan ‘İslam toplum kişiliği’, doğal olarak kendini onlara göre üstün ve doğru yolda görmüştür. Yanlış yolda ve halk ifadesiyle cehennemliklerin üstünlüklerinin kabul edilmesi elbette mümkün değildi. Hele onların ürettiklerinin onların üstünlüğünü kabullenircesine alınıp kullanılması böyle bir kişilikte kabul edilemezdi.

İşte ‘Osmanlı toplum kişiliğinin’, Osmanlı devlet iradesinin batılılaşma çalışmalarına ve Batının sanayi ve teknoloji ürünlerini devşirmesine karşıt tavır almasının sebebi buydu. Bunun için görselde batılılaşan II. Mahmut’a ‘gavur padişah’ demesi, batı teknoloji aletlerine ‘gavur icadı’ denmesi bu nedendendi.

 

Sorun, bilimsel çalışma,  sanayi ve teknolojiye karşıtlık değildi. Sorun, bunları neden bizim yapmadığımız idi. Günümüzde, ‘Osmanlı toplum kişiliğine’ göre çok değişen ‘toplum kişiliğimizin’ hala sanayi ve teknoloji üretim beklentisi, ‘toplum kişiliğimizin’ benlik psikolojisi kaynaklıdır. Batıya karşı kaybettiğimiz üstünlüğü kişileşmiş toplum benliğimizin bir türlü kabullenememesidir esas olan.   

  htuluceoglu@hotmail.com

twitter.com/hasantlceolu

Devamını Oku

İLAHİ KELAM’LA SEKÜLERİ HEDEFLEMEK

Mehmet Akif’in “inmemiştir hele Kuran şunu hakkıyla bilin, 
ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için”ifadesiyle Kuran-ı Kerim, sırf uhreviyete yönelik ruhlar ve ruhlar alemiyle ilgili olarak inmediği gibi kesinlikle sırf dünyayı,  dünya hayatını, beklenti ve menfaatlerini de amaçlamamıştır.

Kuran-ı Kerim, yaşayan insana, dünya yaşamını yaratılışına uygun sürdürürken aynı anda üstün değerler kazandırmak ve bunları edindirirken de asıl hayat olan ahiret yurdunu kazandırmayı hedefler.

Peygamber Efendimizin kendisine inen Kuran ifadelerini sekülerleştirmesi düşünülemeyeceği gibi hiçbir sahabede ayetler için maddi manevi dünyalık menfaatler düşünmemişlerdir.

Elbette ki bu Yüce Kelam, en güzel şekilde öğrenilmeli, yaşama uygulanmalı, herkese en güzel şekilde ulaştırılmalı ve en güzel ve doğru şekilde okunmalıdır. Müzzemmil suresinde Yüce Allah, O’nu, ses ve ahenk olarak en güzel şekilde okumamızı emretmektedir.(… Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku. Müzzemmil suresi 4.ayet)

Peygamber Efendimiz, O’nu, kendisine indirildiği üzere en güzel şekilde okumuştur. Sahabeden Abdullah bin Mesud’un Kuran okuyuşunu övmüş ve Kuran’ı onun gibi güzel okumaya sahabeyi teşvik etmiştir.

Sonrasında Kuran’ı doğru ve güzel okuma gayret ve çalışmaları Kuran okumayı belli bir disiplin adeta bir bilim dalı haline getirmiştir. Kıraat, tilavet, tecvid olarak isimlendirilen bu disiplin daha çok tecvid olarak adlandırılır.

Bu çalışmalar sonucu Kuran’ı çok güzel okuyan çok sayıda kariler yetişmiş ve müslümanlarca tanınmıştır. Bunlar Yüce Kelam’ı bu güzel okuyuşlarıyla güncelde ve canlı tutmuşlardır.

Çağımız insanının anlayışı gereği Kuran’ı tanımak tanıtmak ve onu güzel okumayı sağlamak amaçlı zaman zaman ‘Kuran okuma yarışmaları’ tertip edilmiştir. Bunlar esasta bilinen ve zaten güzel okuyan karileri bir açıdan tescillendirmektir. Yoksa sırf Kuran okumalarına maddi manevi karşılık vermek bunu dünyevileştirmek değildir. En azından bu yarışmalar bu sonuçları vermiştir.

Buradan TRT’nin ilk defa düzenlediği ramazan ayı boyunca yayınlamakta olan ‘Kuran-ı Kerim’i güzel okuma yarışmasına’ sözü getiriyoruz.

İlk bakışta elbette çok güzel hatta dindar insanların ‘evet ya, bu olmalıydı’ diye düşündükleri güzel bir program. Ancak güzel okuma ortaya konulurken hedef aslında maddi manevi karşılıklar. Verilen ve verilecek olan ödüller bunu açık hedeflerken İlahi Kelam’ın okunup anlaşılmasının geri planda kalması, yarışmacıların özellerine girilmesi ve jüri üyelerinin ön plana çıkartılması ilahi kelamı gölgede bırakmaktadır. Dikkatli izleyicilerin gözlerinden kaçmamışsa ilk birkaç bölümde altyazı olarak ayetlerin meali bile verilmemişti.

Burada anlatmak istediğimizi daha önceki bir yazımdan (YGS Din Kültürü Soruları) alıntılayarak anlatmak istiyorum:

“Üniversite imtihanında Din Kültürü’nden soru çıkma özlemi ilk defa bu yıl gerçekleşti. Bunun için emeği geçen tüm yetkililere çok teşekkür ederiz. İlahiyat camiasının büyük bir hayalini gerçekleştirmiş oldular.

Ancak ilk defa çıkan bu sorulara baktığımızda ince ve derinden sekülerlik hedeflendiği sezilecektir:

Hz. İbrahim’in kavmine putların ilah olamayacağını anlattığı Enam suresi 76-78.ayetler esas alınarak sorulan soruda hedef cevaplara baktığımızda tamamı sekülerliğe vurgu yapmaktadır. Enam suresinde Hz. İbrahim’in babası ve kavmine putların ilah olmayacağı anlatımı yer alır. Soruda iki ayet meali - ki 78.ayet meali eksik - verilerek beklentinin dışında şu soru sorulur:   Hz. İbrahim ile ilgili bu ayetlerden “insan”a yönelik aşağıdaki sonuçlardan hangisi çıkarılamaz?

İlgili ayetlerde putların, gök cisimlerinin ilah olamayacağı; Allah’tan başka ilah olmadığı anlatılıp bu hususta İbrahim’in kavmiyle tartışması dile getirilirken böyle bir soru ayetlerdeki Allah’tan başka ilah olmadığı manevi havasını hemen dünya boyutuna indirgemektedir.” (http://www.haberx.com/ygs_din_kulturu_sorulari(19,w,13336,111).aspx)

Bahsettiğimiz yapıla gelen yarışmalardan çok farklı TRT’nin bu yarışması, öncelikle bir TV programı. Bilindiği üzere günümüzde TV programları dünya çapında patent benzeri belirli formatlarla hazırlanıp ticari olarak tüm dünya ülkelerinde yayınlanır. Hemen hatırlandığı üzere ‘Survivor, Kim Milyoner Olmak İster, Yetenek Sizsiniz, O Ses Türkiye’ gibi programlar bu formatta ve öncelikle ticari amaçlı programlardır. Evlerimizle zevk ve eğlenceyle izlediğimiz bu programlarla batılı para babalarına farkında olmadan kazançlar aktarmaktayız.

Bu açıklamalarla TRT’nin ‘Kuran-ı Kerim’i Güzel Okuma Yarışması’ size doğal olarak TV’lerimizde yayınlanan ‘O Ses Türkiye’ programını hatırlatmıştır.  Dolayısıyla bilindik dünya çapında bir formatta ve küçük bazı değişikliklerle bu formatta yayınlanmaktadır. TV programları, dünyada, edebi ve sanat eseri olarak kabul edilmemiştir; ancak mahkeme kararlarıyla ticari bir gelir söz konusu olduğundan TV program formatlarının korunması hususunda karar verilmiştir. ( http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/frmmakale/2004-3/1.pdf)

Formatıyla, şekliyle, şemailiyle, her şeyiyle kendimiz olan dine ve Kuran’ın dünyevi ve uhrevi hedeflerine uygun Kuran tilaveti programları elbette ki başımız tacıdır. 

 htuluceoglu@hotmail.com

twitter.com/hasantlceolu

Devamını Oku

İSLAM OLUŞTAN GÜNÜMÜZE DEĞİŞEN HASSASİYETLER

 

Bilindiği üzere sosyolojide toplumun temeli olarak aile tarif edilir. Bu benzetmeden hareketle toplumların ruhi temeli ise ilahi olsun batıl olsun din kaynaklı manevi ruhtur. Bu ruhun somutlaşmış şekli o toplumun dilidir. Bu dilin esası ise temelde toplumun ruhunu yansıtan isim, kelime ve sözcüklerdir.

Bir toplumu bozmak istiyorsanız öncelikle onun ruhunu bozmalısınız. Ruhu bozmak için ise toplumun diliyle oynamalısınız. Dil ile oynamak için de kelime, sözcük ve isimlerden başlamalısınız.

Bu başlangıçla dilimize müdahaleyi hatırlatmakla birlikte burada asıl üzerinde duracağımız dil meselesi değil ‘mehmet’ isminin serencamıdır.

Katılmayanlar olabilir ancak ‘mehmet’ isminin asıl kaynağı Peygamber Efendimizin ismi ‘Muhammed’dir.

İslam oluştan itibaren Türkler özellikle çocuklarına  isim vermede Peygamberimizin ismini direk ve olduğu gibi kullanıp telaffuz etmemişlerdir. Zira Peygamber’e olan sevgi, saygı ve muhabbetten ötürü bu sevgide, saygıda, muhabbette boş bulunup kusur ederiz hassasiyeti bu yaklaşımı sonuç vermiştir.

Ebeveynin çocuğa kızıp öfkelenmesi ve bu öfkeyle gelecek uygunsuz ifadeler geçmiş müslüman Türk toplumunda Peygamber’e saygısızlık  olarak görülmüştür. Elbette Peygamber’in isminin kullanılmaması da doğru değildir. İşte bu noktada O’nun ismini kendi telaffuzlarıyla kullanmışlardır. Yüce dindar milletimizin bu hassasiyeti bütün dini değerleri telaffuzlaştırıp sembolleştirmiştir. M.Ü ilahiyat fakültesi hocalarımızdan Doç. Dr. Emin Işık bir derste bu hassasiyeti anlatırken ‘Arapların bayraklarına kelime-i tevhidi yazı ile yazdıklarını Türklerin ise bunu ay ve yıldızla sembolleştirdiklerini’ ifade etmişti.

Arap alfabesiyle Muhammed isminin yazılışı ile Mehmet isminin yazılışı aynıdır. Yeni İslam oluşta atalarımız Osmanlı dönemi de dahil bunu ‘mehemmed’ şeklinde telaffuz etmişlerdir. Günümüze ise ‘mehmet’ şeklinde gelmiştir. Mehmetçik kelimesinin kaynağı da aynıdır.

Geçmişte Anadolu’da açıkladığımız sebeplerden Peygamberimizin isminin orijinal kullanımına neredeyse rastlanmaz.

Direk telaffuzuyla kullanımı, söylenmesi, yazılması günümüzde yaygınlaşmıştır. Tek veya birleşik bir isimle yeni nesle geçmiş toplumsal ince hassasiyeti kaybetmiş ebeveynlerce ince bir riya ve övgü anlayışıyla çokça konulur olmuştur. 

Geçmişte dine, Peygamber’e saygı hassasiyeti önde iken günümüzde övgü, övünme, gösterme hassasiyeti öne çıkmıştır. Öz ve ruh  unutulmuş adeta bir kenara itilmiştir. Ebeveynin  başkalarına karşı çocuğunu övgüsü onu başarılı kılmadığı gibi geçmiş hassasiyeti bırakıp ‘Muhammed’ isimlerinin  yaygınlaştırılması çocuğu ve ebeveyni dindar kılmamaktadır.

Eğitimci olarak  çok sayıda ‘Muhammed’ ismiyle karşılaştığımız çocukların hemen hiçbirinde dini değerleri ve saygıyı bırakalım normal ahlaki değerlerde bile çokça zafiyetler görüyoruz.

Maalesef her hususta görsele ve şekilciliğe doğru giden bir toplum oluyoruz. Esasta toplumda bu öz vardır. Ancak Selçuklular ve Osmanlılar derin bir vukufiyet kaynaklı gösterdikleri hassasiyetle bu yanlışa girmemeye özen göstermişlerdir.

Anadolu insanında tezahür eden dine bağlılık ve Peygamberimize olan saygı ve sevgiden dolayı hurma çekirdeğine gösterilen saygı hassasiyetini yitirmişsek çocuklarımızın değil her yeri ‘Muhammed’ ismiyle donatsak ta artık bize hayat veren dini ruhumuzu kaybetmişizdir.

  htuluceoglu@hotmail.com

twitter.com/hasantlceolu

 

 

Devamını Oku

‘PATRON BEBEK’TE MASUM SAKINCALAR

‘PATRON BEBEK’TE MASUM SAKINCALAR

Hasan TÜLÜCEOĞLU

‘The Boss Baby’, 31 Mart 2017’de vizyona giren Madagaskar, Çizmeli Kedi ve Shrek filmlerinin yönetmeni Tom McGrath’ın yönetmenliğini yaptığı, Lübnan asıllı Marla Frazee’nin resimli çocuk kitabından uyarlanan Abd’nin yeni animasyon filmi.  Ülkemizde vizyona girdiği ilk üç günde Recep İvedik’i geride bırakarak 130 bine yakın seyirci tarafından izlendi.

En küçük oğlum Fatih Emre’yle önceden verilmiş söz gereği filme gittiğimizde en önde iki kişilik yer kaldığını söyleyen bayan gişe görevlisi yer nedeniyle aynı anda vizyondaki ‘Şirinler’i önerse de Patron Bebek’te ısrarcı olup sinema salonunda öğretmeleriyle gelen öğrenci kalabalığıyla karşılaştık. İlgimi çeken, başörtünün yasak olduğu üniversite sürecinden gelmem nedeniyle başörtülü öğretmenin öğrencilerine rehberlik ederek bu filme getirmiş olması oldu.

Bizim için hatta tüm İslam dünyası için Batının kültür emperyalizminin tüm dünyaya hakim olduğu yaklaşık son üç yüz yıllık bu süreçte kültür, sanat, edebiyat, sinema her şeyden önemli, öncelikli ve önde gelir, gelmelidir. Zira karşınızdaki bir insana senelerce sözlü anlatma yoluyla anlatamadığınızı bir kitapla özelliklede bir filmle ömür boyu etkisi devam edecek şekilde öğretiyor Batılılar. Elbette bu etkide bir eser vermek kolay ve basit değil. Tarih, bilgi ve evrenselliğe sahip olan, bunları iyi özümleyip çözümlemiş olanlar bu başarıya ulaşıyorlar.

Bir animasyon filmi olarak bilim ve teknoloji çok iyi kullanılmış filmde. Görsel olarak çok harika Patron Bebek’in seslendirmesini ünlü oyuncular  Alec Baldwin, Miles Christopher Bakshi, Steve Buscemi yapıyorlar. Bundan dolayı filmi alt yazılı olarak izlemek isterdim. Ancak bizim dublaj uyarlamamızda güzel olmuş.

Çocuklar için olmakla birlikte aslında yetişkinlere de hitap eden bir özelliği var filmin. Başlangıçta kardeş kıskançlığını diğer ifadeyle yeni gelen kardeşin kabullenilmesi zorluğunu anlatmakla birlikte yeni gelen bebeğin normal bir bebek olmadığı vurgusuyla asıl maceraya giriyor film.

Çocukların hep merak ettiği kardeş bebeğin nereden geldiği sorusuna bizim geleneksel cevabımız olan ‘leylekler getirdi’ bir anda saf dışı kalıp her şeyin aslında bir şirkette, bir sistem tarafından ayarlanıp yapıldığı öngörüsü konuluyor ortaya.

Bebeklerin doğum olmadan üretilip test sonrası yeteneklerin ayrılıp diğerlerinin ailelere gönderildiği büyük bir sistem konulur ortaya. Patron bebek şirketi ve gönderildiği anne baba ile büyümeyen köpek üreticisi şirket aslında hepsi büyük bir sistem. Burada alttan alta aslında herkesin küresel bir sistemin içinde değiştirilemez bu sistemin bir parçası olarak yapabileceği en fazla şeyin sistemin ona biçtiği görev ve rolü yerine getirmek olduğu bilinç altı vurgusu yapılmaktadır. Belli bir güce gelseniz bile köpek üreticinin oyununun iki çocuk tarafından bozulduğu gibi büyük sistem size hiçbir zaman yol vermeyecektir. Yani büyük bir sistemin parçasısınız, kendinize biçileni yapın, sistemi sorgulamayın düşüncesi veriliyor seyirciye. Bebeklerin, köpeklerin bir sistem tarafında doğum olmadan kendiliğindence üretiliyor olması her şeyin kendi kendine olduğu, bunun geri planında esasta Yaratıcı’nın olmadığı subliminal mesajda söz konusu burada.

Patron Bebek’e verilen imkanlar ve güç sahneleri nazara alındığında bu vurgularla aslında kapitalizmin alt edilemez gücü vurgulanıyor. Patron Bebek’in bol bol dolar dağıtması, kapital hırsı çocuklara çaktırmadan veriyor.

Filmde masum ve komik sahnelerle oldukça fazla eşcinsellik yönlendirme ve  mesajları yer alıyor. Masum gibi görünmekle birlikte en olumsuz en tehlikeli yönü burası bu filmin.

Elbette olumlu yönleri de mevcut Patron Bebek’in. Büyük kardeşin başlangıçta Patron Bebek’e karşı azimli mücadelesi Patron Bebekle birlikte ailesini köpek şirketinden kurtarma çabası çocuklara bir azim ve gayret vermektedir.

Patron Bebek’in köpeklere karşı nefreti çocuklarda hakim köpek sevgisine karşıt gibi olmakla birlikte aslında burada Batı kendi insanını eleştirmektedir. Çocuk yapma yerine köpekle teselli olmayı eleştiri ancak bu kadar güzel yapılır. Grafik görseliyle birlikte ‘köpek sevimliliği artıyor’ vurgusu ile büyümeyen köpek tanıtım sahnesinde annenin bebeğini kardeşine bırakıp köpeğe koşması harika bir eleştiri.

Bebeklerin bebek kalmasını sağlayan özel bir mamanın varlığı, bilimsel buluş ve çalışmalara vurgu yaparken gerçek dünyada bilimin tartıştığı genç kalmaya gönderme yapmakla birlikte genlerle oynamanın doğru olmadığına eleştiri de burada mevcut.

Nostaljik öge olarak Elvis Presley’e ve özellikle yeni neslin bilmediği teyb kasedine vurgu yapılması filmi daha sevimli ve sıcak yapmış.

Başta ifade ettiğimiz üzere orijinal adıyla ‘The Boss Baby’ gösterimdeki ismiyle ‘Patron Bebek’ çocuklara yönelik yapılmış komedi ögeli bir animasyon film. Çocuk söz konusu olunca doğal olarak masumiyet gelir devamında. Ancak yukarda yaptığımız vurgularla zannedildiği kadar masum değil film. Birçok masum sakıncalar taşıyor. Başörtüsü öğretmenin öğrencilerini elinden tutarak güle oynaya getirmesi onun açısından hiçte masum değil.

İzlenmesini elbette ve mutlaka öneriyorum; ama öğrencilerimizi bu sakıncaları hakkında bilgilendirelim lütfen.

 htuluceoglu@hotmail.com

twitter.com/hasantlceolu

 

 

Devamını Oku
}