Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Pozitivizm ve Dindarlar

Osmanlı devletinin öncelikle askeri alanda başlattığı batılılaşma çalışmaları, ondokuzuncu yüzyılın sonlarına yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde başlangıcından farklı noktalara evrilmişti. İlk dönem batılılaşma sürecinde Osmanlı devlet erkan ve münevveri ile ondokuzuncu yüzyılın sonu garplılaşma sürecinde Osmanlı devlet ricali ile aydını bariz şeklide birbirinden konuya, bakış, görüş, düşünüş açısından farklılıklar arz ediyordu. Osmanlıyı ve genel anlamda doğu ile batıyı anlama, algılama, mukayase ve değerlendirmede ilk dönem osmalıların yaklaşımını kadim kültürlerini daha iyi bilme ve özümsemeleri açısından daha gerçekçi ve sağlıklı buluyoruz. Burada en güzel örnek olarak Ziya paşayı verebiliriz.

Ondokuzuncu yüzyılın özellikle ikinci yarısında batıda dolayısıyla Fransa'da pozitivizm görüşü hakimdir. Auguste Comte'un sistemleştirdiği pozitivizm, özellikle dini kaynaklı bilgileri doğru bilgi olarak kabul etmez. Bilginin gerçekliği olmalı ve bir deneyle kanıtlanmalıdır. Comte de zaten sosyolojiyi deneylerle kanıtlama gayretindedir. Geleneksel olarak anlatıla gelen her türlü bilgi ve öğreti ile dinin va'z ettiği hiçbir esas ve bilgiyi kabul etmez. Bunların maddi bir gerçekliği olmadıkça, doğada bir olgu, bir deneyle kanıtlanmadıkları sürece doğrulukları kabul edilemez. Tek gerçek, var olan, elle tutulup gözle görülen maddi varlık ve esaslardır. Bilgi, olgu ve gerçekler bir deneyle maddi olarak ispatlanmalıdır.

Batıdaki bu akımın eğitim için garba gönderilen son dönem Osmanlılarda yansıması ilk dönemdekilere göre kat be kat olmuştur. Dini dışlamanın da ötesinde dini kabullenmemeye evrilen bir yaklaşımı doğurmuştur. Batıda deneye vurgu yapılırken onlar özellikle maddeyi ve maddiyatçılığı öne çıkarmışlardır. Bir şey elle tutulup gözle görülebiliyorsa o vardır, aşikar gerçekliktir. Aksi durumda gerçeklik yoktur. Bu noktada dinin esası olan Tanrı inancı bile zorlanmaya başlanmıştır.

Esasen Osmanlıyı garplılaştıran ikinci Abdulhamid'in batı eğitim sisteminde açtığı okullarda malesef genel yaklaşım ve anlayış bu noktadaydı.

Dini tabanlı Osmanlı toplum anlayışı ile bunun sonuç verdiği sosyal oluşumlar, ilmiye sınıfı,  tekke ve zaviyeler, vakıflar gibi kurum, kuruluş ve fert bazında temsİlci olarak imam, müftüler, batı tedrisatı görmüş, bilimsel olarak bir anlamda aydınlanmış bu yeni batıcıların tayf tayf saldırılarına maruz kalacaklardı.

Batı tedrisatı görmüş Osmanlılar esasta bir açıdan halklılardı. Yüzyıllardır din  ilimlerine yeni bir yorum getirememiş ilmiye güruhu bilinenleri tekrar ede ede zamanla kısırlaşmış hatta yozlaşmıştı. Toplumun dini alt yapısını şahsi çıkarları için kullananlar yaygınlaşmıştı.

Osmanlı aydınlanmacıları, bu yanlış ve yozlaşmış uygulamaları esas alarak esasta dine saldırıyorlar; toplumun dini veri tabanını sarsmaya çalışıyorlardı. O günkü gidişat ve ortamada farklı kesimlerin bir araya gelip yanlış ve eksikleri tartışıp düzeltme yaklaşım imkanları da yoktu. Ve asırlara hükmetmiş Osmanlı toplum yapısı yavaş yavaş sarsılmaya başlayacaktı.

Bu noktada batılı eğitim görmüş, aydınlanmış dindarlar, henüz batıyı yerli yerinde tanıyamamışken bahsettiğimiz saldırılar karşısında dini ve dini değerleri savunma konumuna ister istemez düşmüşlerdi. İstiklal marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy bu kulvarda edebi alanda vereceğimiz en güzel örmektir. İsmail Fenni Ertuğrul gibi alim ve bilginler de pozitivist iddialara bilimsel olarak cevap vermeye çalışmışlardır. İsmail Fenni Ertuğrul'un bu savunma ve cevapları gayet bilimsel ve dolayısıyla etkilidir. Ancak dindar kesim bizce ondan gerektiği gibi faydalanamamıştır. Bugün bile kendini dindar diye ifade edenlerin bir çoğu bu değerli alimimizi maalesef pek bilmezler.

Batılı tarzda aydınlanmış diğer bazı Osmanlı alim ve münevverleri dönemlerinde saldırılara karşı din ve dini değerleri koruma ve savunma gayretinde çalışmalar yapıp eserler vermişlerdir.

Belirttiğimiz üzere batı tarzı eğitim görmüş dindar alim ve münevverler, batıyı yerli yerinde taınımaya, kendi toplumları ile batıyı mukayese etmeye yeterli imkan bulamadan bu yeni batı güruhuna karşı dini ve dindar toplumu savunma zorunlu konumunda bulmuşlardır kendilerini.

Başka yazılarımda da ifade ettiğim üzere bu savunma konumu hep devam etmiş; en son gelinen noktada “elbet batılılaşalım, batının bilim ve tekniğini alalım ama ahlakını tevarüs etmeyelim”den öte gidilememiştir.

Başta Mehmet Akif olmak üzere üstat Necip Fazıl ile Sezai Karakoç'larda da hep bir savınma, sahiplenme, özlem, umut ve beklenti mevcuttur.

Bugünde bu kulvarda değişen fazla bir şey yoktur. Hatta kaymalar, sapmalar, savrulmalar söz konusudur.

Dindarlar olarak kendi dini bilimlerimizi bugün hala batılı İslam araştırmacılarından öğreniyorız. Dört başı mamur İslam tarihi kitapları malesef müsteşriklerin eserleri.

Sanat, edebiyat, sinema alanı keza aynı şekilde. Ha bu iş siyasal alanda olmaz; zira yozlaşma siyasal alanda başlamadı. Kültür, sanat, edebiyat alanında bugün hala dine ve dini değerlere saldırıları görüyoruz. Buralarda hem size hem dini değerlerinize saldırır; hem izletir hem okutur ve hem de alkışlatırlar.

İfade ettiğimiz üzere dindarlar hala kendi toplumumuzu ve batıyı gerektiği gibi tanıyıp yerli yerinde mukayese yapamamışlardır. Bu yapılmadığı, yapılamadığı sürece dindarların konumunda fazla bir şey değişmeyecektir. Bu değerlendirmenin, doğru okumaların yapılabilmesi için her iki dünyayıda çok iyi tanımış yüzlerce alim, bilgin, aydın ve münevvere ihtiyaç vardır.

Hiçbir şey tek sebebe indirgenemez her şeyde tek bir kşiden beklenemez.

Ah dindarlar çok ama çok zor işiniz.

Devamını Oku

Garplılaşma ve Dindarlar

Batı'nın bugünkü güçlü konuma gelmesinin temelinde, topluma her açıdan hakim kiliseye, onun şahsında vazettiği Hristiyanlığa karşı mücadelesi ve faal çalışan giyotinlere rağmen bu savaşın kazanılması mevcuttur.
Osmanlı devlet erki, ilk başta kısa bir bocalamadan sonra batılılaşmadan başka çare olmadığını görüp öncelikle askeri alanda ilk adımları attı. Bu çabaların devamında yurda getirilen batılı eğitimciler ile Avrupa'ya gönderilen öğrenciler akışında önemli sayıda Osmanlı elit kesimi batıyı yakından tanıma imkanına sahip oldu.
Kiliseye rağmen ilerleyen gelişimini tamamlayan Batı'yı tanıyan Osmanlı elitlerinin çoğu kiliseyi Hristiyanlık olarak görüp bunu İslam diniyle eşleştirerek gelişeyememizliğimizin sebebini İslam dini olarak okudular. Jön Türklerin batılılaşma yaklaşımı böyleydi.
 Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere batılılaşma konusunda zamanla üç temel yaklaşım ortaya çıktı. Dini ve toplumsal değerleri dikkate alınmadan batılılaşmayı amaçlayıp geri kalmışlığımızın sebebini din gören yaklaşım, liberal yaklaşım, dini ve toplumsal değerlerden ödün vermeden batılılaşmayı hedefleyen yaklaşım.
 Yazımızın başlığında ifade ettiğimiz üzere burada üzerinde duracağımız dini ve toplumsal değerleri hedefleyen yaklaşım.

İslamcılar ve benzeri isimler verilmekle birlikte biz bu güruha dindarlar diyoruz. Burada iki yaklaşım söz konusu. Birincisi, başlangıçta bu güruh geleneksel dini değerlere bağlı ve yerine getirmeye çalışan Osmanlı halk tabakası ile ilmiye sınıfı olarak ifade edilen geleneksel eğitim güruhu. Bu grup dindarlar başlangıçta doğal tepki olarak batılılaşmaya karşıt tavır almışlardır. Va'z ettikleri manevi değerlerle büyüyüp güçlenen toplum yüzyıllardır güçlülüğünü korurken İslam dışı bir toplumun büyüklüğünü elbet hemen kabul edemezdi. Bu açıdan ilmiye sınıfı etkisinde bulunan önemli bir toplum grubu Batı'ya, batılılaşma ve Batı'dan gelen her şeye başlangıçta aksü'l-amel tavır almışlardır. Bu o zaman hakim Osmanlı toplum direncidir. Eğitim cenahından örneklemek gerekirse Sultan Abdülhamit'le tüm ülkeye yaygınlaştırılan batılı eğitim sistemine geleneksel eğitim kesimi karşıt tepki göstermişlerdir. Bu durum Cumhuriyet dönemine kadar yansımış ve batıcı grup hep bunları dışlayıp eleştirmiş ve romanlarımıza da konu olmuştur. Bu grubun Batı karşıtı yaklaşımı zamanla toplum nazarında gerçekliğini kaybetmiş; özünde Batı karşıtlığı olmakla birlikte değişik cemaatler, tarikatlar, gruplar şeklinde uzantılarını devam ettirmiştir.

İkincisi belirli bir tedrisat almış, eğitim seviyesi yüksek dindar güruhtur. Eğitim yoluyla Batı'yı az çok tanımışlardır. İlmiye sınıfı ve geleneksel halk anlayışından farklı olarak batılılaşma taraftarıdırlar. Batının yaptığı bilimsel çalışmaların önemini görmüşler ve bunu tedris etmemiz gerektiğine kanaat getirmişlerdir. Ancak bu bilimsel çalışmalarla sınırlı kalmalıdır. Sosyal yaşamlarına uzak kalınmalıdır. Bu yaklaşımı bu grup “batının ilim ve tekniğini alalım, ancak ahlakını almayalım” şeklinde klişeleştirmişlerdir.

Osmanlı toplumu, bilimsel çalışmalarla ilerleyip güçlenen Batı üstünlüğünü fark ettiğinde -ki bu belirli bir süreç almıştır- herc-ü merç olmuş, müthiş bir sarsıntıyla sarsılmıştır.

Zira bu yeni dünya bambaşka, yeni bir yaşam sunmaktaydı. Mabet ve ibadet merkezli bir toplum yaşamına karşılık mabet ve ibadetin dışarda kaldığı cazip güzellikler ve bol nimetlerle dolu gösterişli renkli bir hayattı bu. Bunu kuranların güçlü oluş ve üstünlükleri bu yaşamı tüm dünyaya cazip kılıyordu. Hayranlık ve özenti Batı toplum yaşamına insanları yöneltiyordu. Bu zaviyeden bakıldığında mabet ve ibadet merkezli, az imkan ve nimetli yaşama alışmış herkes sarsılmıştı bu durumdan. Özellikle güçlü iman sahibi dindarlar için bu korkunç bir sarsıntıydı.
İkinci grup eğitimli dindarlar bu yeni durumu doğru algılayıp yerli yerinde tam olarak değerlendiremediler. Ulaştıkları son nokta “batının bilim ve tekniğini alalım ancak ahlakını almayalım”dı. Esasta böyle bir değerlendirmeye de fırsat bulamadılar. Zira bilimsel çalışmaların sunduğu gerçeklik ile geleneksel din anlayışının va'z ettiği esaslar bir çok yerde çelişiyor; tam batılılaşmacılar bu eksiklikleri dini ve dini hayatı etkisizleştirmek için çok iyi kullanıp dini değerlere saldırılarına karşılık eğitimli dindarlar İslam dinini ve dini değerlerini savunma adına bunlara cevap verme ile meşgul olmuşlardı.

İslam dini ve geleneksel değerler ile bunlara tamamen zıt Batı ve sunduğu bilim, teknik ve farklı bir sosyal yaşamı dindarlar tam olarak yerli yerinde değerlendirememişlerdir. Bunun içindir ki batılılaşma sürecimiz hala devam etmektedir. Yine bunun içindir ki başlangıçta tartışılan dini içerikli konular hemen aynı şekilde tartışılmaya devam etmekte. O gün bocalayan, hep dini savunmada kalan dindarlar bugün değişik kulvarlara evrilmişlerdir. Dini ve dini değerleri savunma noktasında bile değillerdir. Batıyı İslam dini açısından yerli yerinde doğru değerlendirme yapılmadıkça dindarların evrilip çevrilmesi devam edecektir.

Devamını Oku

Yedinci Koğuştaki İyi Adamlar

“Yedinci Koğuştaki Mucize” Türk sinemasının yeni yapıtlarından biri olarak vizyonda. Dizi oyuncularının tanınırlığı ve bunun getirdiği merak olarak film ayrı bir ilgi görüyor; dolayısıyla seyirciyi sinemaya çekiyor. Bu sebepten çocukların çekim atmosferinde kendimi sinema salonunda buluverdim.

 Hakkında bilgi sahibi olmadan; fragmanı izlemeden seyretmek sinemanın tadına daha iyi vardırıyor insanı.
 Film genç bir kadının televizyondan Türkiye'de idamın kaldırıldığı haberini dinlemekle başlıyor. Bunun çağrışımıyla geçmişte yaşananlar asıl film olarak işleniyor ve baştaki sahneye geri dönülerek sinema bitiyor. Bu klasik basit bir kurgu ancak filmde yoğun duygusallığın işlenmesi bunu pek fark ettirmiyor.

 12 Eylül'ün sert darbe sürecinde bir sıkıyönetim komutanının kızının ölümüyle önyargılı olarak suçladığı tabir caizse bir yarım akıllı babanın usulsüz ve kanunsuz olarak idama götürülmesi; ailenin babaya ulaşmada; onun suçsuzluğunu ispatlamada çaresizlikleri filmin esas hikayesidir.
 Sinema takipçilerince ifade edildiği üzere maalesef bu film işlenen hikaye ve sahneler olarak Güney Kore yapımı “Miracle in Cell No.7'”den uyarlanmıştır. Böyle olmakla birlikte o yine de nev'i şahsına münhasır bir Türk sineması eseridir. Burada her alanda özgün ve evrensel eserler verebilmiş sanatçılar; edebiyatçılar; düşünürler yetiştiremeyişimiz gerçeğine dikkat çekmek isterim.

 Zamanın gerçekliği, mekan ve dekor olarak çok güzel yansıtılmış. Bizce filmin en başarılı yönü burada. Oyuncuların performansı oldukça iyi. Baba Mehmet'i canlandıran Aras Bulut İynemli küçük bir kaç an rolünden uzaklaşıyor gibi olmakla birlikte öyle bir babayı oynamakta gerçekten başarılı. Ana karakterlerden küçük kız rolündeki Nisa Sofiya Aksongur, tatlı güzel sevimli ve rolünde bire bir gerçekçi. Oyuncular, sinema emekçilerinin oyunculukları harika.
 12 Eylül darbe dönemi, sahne ve yapılan uygulamalar olarak güzel yansıtılmış. Askeri baskı dönemi başlangıçtaki piknik sahnesiyle bile güzel yansıtılmış. O dönem hapishane gerçekleri, en alt kademeden üstlerce uygulanan basitinden en ağırına işkence gerçekleri ile o askeri baskı döneminde bile işleyen mafya benzeri uygulamalar güzel işlenmiş.
 Suçsuz olarak idama mahkum edilen baba, onun kızına olan sevgisi, oğlunun suçsuzluğunu anlatamayıp çaresiz kalan yaşlı bir anne, olup bitenleri az çok anlayıp  babasını kurtarmaya çalışan küçük bir kız çocuğu ve onların bu süreçte çaresizlikleri film boyu işlenmekte. Söz konusu haksızlık ve çaresizlik olunca film boyu yoğun bir duygusal anlatım .ÇLÇmevcut. Bu sahneler herkesi etkiliyor ve ağlamamanız imkansız gibi.

 Masum babayla birlikte yedinci koğuştaki filmde vurgu yapıldığı üzere tutsak kader mahkumları da anlatılır. Her biri anlık öfke, toplumca yanlış yönlendirme etkisiyle kendilerini yedinci koğuşta bulmuşlardır. Esas ve öz itibarıyla hepsi iyi insanlardır. Yarım akıllı babanın masumluğunu anladıklarında el birliğiyle onun suçsuzluğunu bulundukları konumda ispata çalışarak idamdan kurtarmak isterler. Küçük kızın “siz kötü adamlar mısınız?” sorusuna karşı esasta iyi adamlar olduklarını göstermeye çalışırlar.
 Babaanne torununa eksik olan babasını  hiçbir zaman eksik ve kusurlu olarak göstermez. Torununa itiraf olarak “senin baban iyi adamdır” der.

 Koğuştaki mahkumlar, askerler, görevliler ve yetkililerle bir Türk toplum profili çizilmeye çalışılır. Yetkisini kötüye kullanan üst düzey komutandan arada çaresiz kalan yüzbaşıya, yaşadığı zamanı iyi takip eden vicdanlı ve gerçekleri sezip gören hapishane müdürüne, toplum baskısıyla masum kızını öldüren vicdan azabı çeken babaya, yine duygularının ve toplumun gazına uğrayan din adamının karakterize edildiği dindar mahkuma, dışarda aç kalmaktansa sığınacak yuva olarak hapishaneyi tercih eden mahkuma, çevre ve şartların etkisiyle yankesiciliği alışkanlık haline getirmiş aşırıcı mahkuma, içerde olduğu gibi dışarda da bir çeşit mafyayı temsil eden koğuşun reisi mahkuma, adaletsizliği yapandan da haksızlığa uğramış mazlum insanlara kadar görevlisinden kader mahkumlarına hapishane ile bir toplum bir zaman kesitiyle ifade edilmeye çalışılır. Hapishanedeki bir dizi kader mahkumu esasta iyi insanlardır. Yaptıkları fedakarlık ve esasta kabul edilemeyecek planlarıyla ruhen ölmüş kızının katili babayı feda ederek görevlilerin de yardımıyla masun babayı kurtarırlar. Ferdi olarak hataları kusurları hatta canilikleri olmakla birlikte bir araya geldiklerinde topluluk olarak kötülüğe yönelemezler; mayalarındaki iyilik onları iyi olana götürür.
 Türk sinemasının yıllardır önyargılı olarak olumsuz, hatalı ve eksik olarak anlattığı din adamı tiplemesi burada bayağı bir olumluya dönmüş. Keza kullanılan dini içerik ve ifadelerde de aynı minvalde müspet yaklaşımlar söz konusu.

 Bir dönem ordumuzda yaşandığı varsayılan üst düzey bir askeri görevlinin yetkilerini hırsı bencilliği ve kininin esiri olarak masum bir askeri öldürecek ve suçsuz yarım akıllı bir masumu idama mahkum ettirecek kadar kötüye kullanımının anlatılması gerçekten etkileyici ve düşündürücü.

 Bazı küçük eksiklere rağmen gerçekten izlenmeye değer bir sinema. İzlenmesini ısrarla tavsiye ederim.

Devamını Oku

GARP YOLU

Batının, uzun zorlu bir süreçte kotardığı sanayi ve teknoloji hamlesi sonrası tüm dünyaya hükmetmeye başlaması İslam dünyasında onu temsilende Osmanlıda dehşetli bir hercümerçlik yaşanmaya başlamıştı.Asırlardır kendimizi üstün ve kudretli görüp reelde de bu böyle iken batının bilim ve teknik üstünlüğü sonrası bu üstünlük hamasette devam ederken realitede aksi ortadaydı.


Bu yeni batı cihana bilmedikleri görmedikleri yaşamadıkları örfe adete geleneğe iman ve inançlara aykırı yeni bir dünya sunuyordu. Bu dalga tüm İslam dünyasında toplumsal tsunamiler yaratmıştı. Her şey altüst olmuştu. Zihinler bulanıklaşmış, inançlar sarsılmış, iman bozulmuş, sosyal hayat alt üst olmuştu. Hemen her fert günebakanın güneşe döndüğü gibi sabah akşam batıya dönmüş onunla yatıp kalkmaya başlamıştı. Osmanlı son döneminde toplum bu noktadayken mevcut durumu ve bunun getirebileceği sonuçları dönemin alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi’nin şöyle ifade ettiği söylenir: “Avrupa Osmanlıya hamiledir, gün gelecek onu doğuracak; Osmanlı da Avrupa’ya hamiledir, gün gelecek onu doğuracak” (https://www.risalehaber.com/bediuzzamanin-avrupa-osmanliya-hamile-tespiti-coktan-gerceklesti-2 11067h.htm)
Osmanlı Avrupa’ya hamile değerlendirmesi zaman içerisinde benzer sonucu vermişti.
Osmanlı son döneminde gidişat zaten bu yöndeydi. Toplumu doğru okuyabilen bir aydının o gün için bunu görmesi doğaldı. Osmanlının yaşadığı bu büyük buhran, acı ızdırap hüzün dolu bir süreç sonunda Ulu Önder Atatürk'ün önderliğinde cumhuriyeti sonuç verecekti.
Batının üstünlüğü acı bir gerçek olarak kabullenildiğinden itibaren önce askeri alanda olmakla birlikte devlet, batılılaşma sürecine zaten girmişti. Bu süreçte üst düzey devlet erkanı çevresinden özel eğitimlerle batıyı tanıma öğrenme gayretleri neticesinde zaten kendi toplumunu ve doğu kültürünü bilen bunun tamamlayıcısı olarak batıyı tanıyan her iki dünyayı da iyi okuyan az da olsa bir aydın kesim yetişmişti. Ancak bu yaklaşımın devamı pekte gelmedi.

Osmanlı son döneminden itibaren batıyı yüceltip kendimizi ve doğuyu önemsemeyen tamamen batıya yönelmiş yaklaşım genel çoğunluktaydı. Dolayısıyla baştan bizim batılılaşmamız güdük başladı. dolayısıyla bilim teknik sanat edebiyat çalışmalarımızda eksik kaldı. Doğru düzgün dört başı mamur ne eser ne de adam yetiştirebildik. Dini tabanlı bir toplum olarak bugün elimizdeki İslam tarihi kitapları diyanetin İslam ansiklopedisi dışında tamamı batılı bilginlerin yazdıkları eserlerdir. Bugün hala dini kaynaklarımıza bile yeterince ulaşamıyor, batılı müsteşriklerin çalışmalarına müracaat ediyoruz. Kendi dinimizi inceleyen doğru bilgileri yeni nesle aktaracak özgün çalışmalar ve aydınlar yeterli sayıda yetişmedi. Bilimin diğer dallarında da bu durum maalesef böyle. Bilim dünyasına özgün eserler vermiş bilim insanımız maalesef çok az.

Kültür sanat edebiyat alanına baktığımızda bu dünyanın tamamen batı kaynaklı batıdan çeviriler uyarlamalar en olumlusu esinlenmeler olduğunu görürüz. Edebiyatı sade şiir olan bir toplum olarak müthiş bir şiir birikimimiz varken bu kaynaktan beslenmeyi çağdışılık olarak görmüşüz. Düz yazı zaten batı kaynaklıdır. Ancak çok önemlidir edebiyatımız için. Dede Korkut gibi kaynaklara gerektiği gibi inmiş sayılmayız.

Tiyatro ve sinema aynı şekilde batı kaynaklıdır. Tiyatroyu meddahlık hatırlatsa bile sinema tamamen batı kaynaklı ve batının ürünüdür.

Bilim dünyasından sanat edebiyata tüm dünyanın kabul göreceği eserleri dünya çapında etkin ve etkili olmuş yok denecek sanatçı, aydın ve bilim insanımız var. Bilim kültür sanatta bir kaç örnekler hiçbir zaman yeterli olmazlar.

Dindar, muhafazakar, liberal ve sol kesimlerde de batılılaşma sürecinde bahsettiğimiz bu gerçekle karşı karşıyayız. Bu bizim için büyük bir eksiklik. Bununda en önemli sebebi batılılaşma ve batıya bakış yaklaşımımızdan kaynaklanmaktadır.

Batıdan başka yolumuz yok. Zaten doğudan geldik. Köklerimizi sağlam tutarak sürekli hedefimiz batı olmalıdır. Ki hep öyle oldu.

Ancak yukarıda bahsettiğimiz üzere güçlü batıyı fark ettiğimiz andan itibaren batılılaşma yaklaşım ve başlangıç farklılıklarımız çözülmediği sürece bu batı yolunu tamamlayamayız. Bizim geriliğimiz Batı'nın da üstünlüğü hep devam eder.

Devamını Oku

Bir Römork Buğday Bir Vida Ederken

12 Eylül’ün sıcak ortamında başladığım lise eğitimimde ülkemizin Atatürk’ün gösterdiği hedef olan ‘çağdaş uygarlık düzeyine’ çıkması en büyük ereğim olmuştu. Ülkemin her alanda neden ulaşamadığımızı zihnimde sürekli sorguladığım dünyanın en güçlü devleti olması bugün hala en büyük hayalim, ısrarlı beklentim.

Atatürk’ün önderliğinde verilen Kurtuluş Mücadelesi sonrasında kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti devleti sıfırı tüketmişlik noktasından yine Atatürk’ün önderliğinde toparlanıp gelişmişlik sürecine girmişti. O günler uçak fabrikası kurmuş ve uçak üretir duruma gelmiştik. Ancak Atatürk’ten sonra bilim sanayi dolayısıyla gelişmişlik sürecinde yakalanan o ivme ağır aksakta olsa devam ettirilememişti.

12 Eylüllü yıllarda lise eğitimimiz boyunca hocalarımız değişik zamanlarda farklı şekillerde bu gerçekleri anlatmışlardı. Otuzlu yıllarda bir ucundan yakaladığımız sanayi faaliyetlerini biz gençlere yeniden hatırlatıyor; bilim ve sanayinin önemini ısrarla vurguluyorlardı. Bilim ve sanayiini kurmuş gelişmiş ülkeler traktör, otobüs, otomobil, gemi, tren vs yapıp üretiyorlar ve doğal olarak bu ürünleri değerli kılıp yüksek fiyata diğer ülkelere pazarlıyorlardı. Biz bir tarım ülkesiydik. Onca ürettiğimiz buğdaylar, mısırlar patates-soğanlar, meyveler batının yaptığı sanayi ürünleri karşısında fazla değer ifade etmiyordu. Bazı hocalarımız bu gerçeği ifade etmek için yazımıza koyduğumuz başlığı ifade ediyorlardı. Gençler biz gelişmiş ülkeler aşamasına gelmek için mutlaka bilim ve sanayimizi geliştirmeliyiz. Sanayi ürünleri üretmeliyiz. Bizim koca bir römork buğdayımız ancak batılıların yaptığı bir vida ediyor. Bir vidaya onca emekle yıl boyunca ürettiğimiz koca bir römork buğday veriyoruz. Yerel ifadeyle bir naylon buğday ancak bir vida ediyor. Aslında burada tarım ve hayvancılığı basit ve küçük görme bir arka plan söz konusuydu. Farkında olunmayarak biz gençleri tarım ve hayvancılığa yöneltmenin önü alınmış gibiydi sanki.

Bazı hocalarımız ikinci dünya savaşı sonrası Almanya örneğini vererek bizimde çalışıp gayret göstererek bilim ve sanayii kotarmamız gerektiğini ifade ederlerdi.

Bugün kendi kendimize baktığımızda elbette bilim, sanayi ve teknoloji olarak belli noktalara geldik. Bir vida üretebiliyoruz belki ama her şeyiyle kendimizin yaptığı bir otomobil vs. üretiminden uzağız. Bütün bunlar henüz montaj aşamasında. Bu bizi ancak gelişmekte olan ülkeler sınıfına girdiriyor.

  Batılılaşma çalışmalarına neredeyse eş zamanlı başladığımız bir Japonya ile aramızda bugün yüce dağlar kadar mesafeler var.

Sanayi ve teknolojide gelişmiş ülkeler seviyesine bir türlü çıkamamamızın elbette sebepleri vardır. Öncelikle bu sebeplerin ciddi, ayrıntılı ve bilimsel olarak araştırılıp tespit edilmesi gerekir ki biz nerede hata ve yanlış yaptık bunun farkına vararak ona göre tedbirler almalı böylece bu güç durumumuzdan kurtulmalıyız.
 
Bu ara bir römork bir vida misaliyle bir açıdan küçük gördüğümüz tarım ve hayvancılıkta da dışarıya bağımlı gibi bir hale geldik. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma misali tarım ve hayvancılığımızda da sıkıntılı hale geldik. Biçilen buğdaylar sonrası biderlik ayıramamaya başladığımız günden bu yana tohumda dışarıya bağımlıyız.

Bu olumsuz konumumuzun bahsettiğimiz üzere kendimizden kaynaklı sebepleri olduğu gibi elbet Batı kaynaklı sebepleri de mevcut. Liseli yıllardan beri bugün hala ülkemin gelişmişliğini kendine dert edinen biri olarak şahsi kanaatime göre Batı’nın İslam ülkeleri özellikle bizim için en önemli kırmızı çizgisi bu gelişmişlik hususudur. Batı bir kırmızı çizgi olarak bizim bilim, sanayi ve teknoloji sürecini tamamlamamıza izin vermiyor. Yani yüzde yüzlük aşamasında bir sanayi ürünü bir teknoloji ürünü üretir bir aşamaya gelmemizi farkında olmadığımız bir şekilde engelliyorlar. Elbette sebeplerin çoğu kendimiz kaynaklıdır. Aslında bugün gelinen aşamada Nasreddin hoca misali un var, yağ var, şeker var ama bir türlü helvayı yapamıyoruz. Bu ara helvanın yapımı Osmanlı son döneminde başladığımız önceki bazı yazılarımda değindiğim batılılaşma sürecinin doğru bir şekilde tamamlanması süreciyle de alakalıdır.

Ama şundan eminim: Geçte olsa Batıya dönük olarak biz bu hedefe ulaşacağız, ulaşacağız.

Devamını Oku

GARP YOKUŞUNDA DİNDARLAR

Eskilerin deyişiyle "garplılaşma", günümüz ifadesiyle "batılılaşma", "çağdaşlaşma", "modernleşme", Batı karşışında birden uçuruma düşercesine bir anda karşılaştığımız ve hala devam eden sade bizim değil tüm İslam dünyasının yaşadığı korkunç bir kabustur. Yaklaşık üç yüzyıldır bu kabusı yaşıyoruz; hala da tam olarak atlatabilmiş değiliz.

            Elbette "batılılaşma" zorunlu olarak geçeceğimiz, eski güçlülüğümüzü tekrar elde etmek için geçmek zorunda olduğumuz bir yol, tarik ve süreçtir.

            Japonya gibi doğulu bazı ülkeler bu sürece bizden sonra girip çoktan başarıyla tamamlamışken Osmanlı son döneminden bu yana biz hala başarılı bir sonuca ulaşamadık.

            Daha önce bahsettiğimiz üzere "batılılaşma sürecinde" toplumda üç ana hatta özetleyebileceğimiz batılılaşma yaklaşımı ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi Jön Türklerle başlayıp "Cumhuriyet"i kuran irade; diğeri ilk temsilcileri Prens Sabahattin olan liberal düşünce ve yaklaşımlar; asıl üzerinde duracağımız diğeri ise genel isimlendirmeyle İslamcılar.

            Dini ve geleneksel toplumsal değerlerden ödün vermeden batılılaşma sürecini tamamlak gayesinde, dinin emir ve yasaklarına bağlı ve yerine getiren, bunlardan taviz vermemeye çalışan İslamcılar olarak isimlendirilen bu yaklaşımı biz "dindarlar" olarak ifade ediyoruz. Daha iyi anlaşılması için örnek vermek gerekirse İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy bu yaklaşımın en güzel temsilcisidir.

            Batılılaşma ve Batı karşsında alacakları tavır ve tutum hususunda özellikle yüksek tahsilli dindar münevverler uzun süre bir bocaalama yaşamışlardır. Bir süre Batı'yı  tanıma ve çözümleme süreci devam etmiştir. Bu süreçte batılılaşmanın doğal sonucu olarak dini eleştirilere ve dışlayıcı yaklaşımlara dindar aydınlar makul ve bilimsel cevap verme süreci yaşamışlardır. Bununla birlikte toplumsal ve dini değerler karşısında Batı'yı yerli yerinde ve net şekilde değerlendirememişlerdir. Batılılaşmanın kaçınılmaz olduğu sonucuna ulaşılmakla birlikte toplumsal ve dini değerleri korumak için bilimsel çalışmalar dışında Batı'dan başka bir şey alınmaması netliğine ulaşmışlardır. Bunun klişe ifadesi "Batı'nın bilim ve tekniğini alalım ancak ahlakını almayalım"dır.

            Osmanlı son döneminden günümüze dindar kesim, Batı'yı yerli yerinde çözümleyecek henüz dört başı mamur aydın ve entellektüeller yetiştirememiştir. Diğer iki yaklaşımdada aynı olumsuzluk söz konusudur. Bunun için biz batılılaşma sürecini hala tamamlayabilmiş değiliz.

            "Siyasal İslamcılar" olarak ifade edilen bir kısım dindar grubun elde ettikleri tecrübelerlede bu sürecin tamamlanamayacağı işaretleri ortaya çıkmıştır.

            Aslında ilk dönem "batıllaşma süreci" Osmanlı aydın ve devlet adamları hem Batı'yı hem de dini, toplumu ve Doğu'yu çok iyi tanıdıkları için günümüz dindarlarından çok daha doğru ve yerli yerinde Batı'yı tanıyıp değerlendirmişlerdi. Namık Kemal, Ziya Paşa, Fuat Paşalar bir daha yetişmemiştir.

            Günümüz dindar aydınları bizce Mehmet Akif'e Batı'dan daha uzaklar. Lafla peynir gemisi yürümediği gibi ucuz şekilcilikle de dindarlaşma olmaz. Geçmişi  sırf övgüyle net bir yere varılmaz. Osmanlı, Osmanlı diye dillere pelesenk yapılırken bir bütün olan İslam tarihinin geri kalanı unutulamaz. Osmanlıda orta asya Türklerinin payı olduğu gibi en çok Selçukluların payı vardır. Osmanlıyı alıp Selçukluyu unutamazsınız. Maalesef benzeri yaklaşımlardan dolayı dindarlar hala "garp yokuşunda" sürünmektedirler. Bir çiçekle bahar gelmez, bir zaferle her şey gül pembe olmaz. Üstad Necip Fazıl'ın "Ondan kalan, boynu bükük ve sefil; bahçeye diktiği üç beş karanfil"le ima ettiği sade imam hatipler açmakla da bu iş olmuyor.

            Dindarların çok çalışması, akıllaırını doğru kullanmaları, önce kendi toplumunu, dilini, dinini, dini değerlerini, bütün doğu kültürünü iyi tanıması ve bilmesi sonrasında Batı'yı ve Batı kültür ve değerlerini tanıması gerekiyor.

            Bu zor, zahmetli ve uzun bir süreçtir. Bu zorlu süreci toplum olarak bahsettiğimiz doğrultuda başarıyla katedersek Batı'ya ve Batı kültürüne vereceğimiz çok zenginliğimiz olacaktır. İşte ancak o zaman bir Osmanlı, bir Selçuklu ortya çıkacaktır.

            Yoksa cırcır böceği gibi boş hamasetlerle asırlar boyu böyle sürünür gideriz

Devamını Oku

Toplum Veri Tabanı

Teknoloji ve benlik” başlıklı yazımızda psikolojide ‘ego’dan hareketle toplumlarında birer birey olduğunu belirterek şöyle demiştik: “Burada toplumu kişileştirerek her toplumun bir benliği, egosu olduğunu ifade ediyoruz. Kişileşen bu toplumun varlığı onun tarihsel ve kültürel birikimidir. Tarihi ve kültürel bu birikimler toplumu nevi şahsına münhasır kılmış ve adeta bir fert gibi diğer toplumlara göre onu bireyleştirmiştir… Diğer toplumlarda olduğu gibi Türk toplumu tarihsel başlangıcından günümüze nevi şahsına münhasır bir kişiliktir. İslam oluştan itibaren benlik kaynağı İslam dininden beslenmiştir.  Elbette ki diğer toplumlarda toplum benliğinin oluşmasında din ve dini değerler etken ve önemlidir. Toplumu bir şahıs olarak düşündüğümüzde çocuğun kişisel benliğinin oluşmasında aile ve diğer etkenler nasıl faal olup onu bireyselleştiriyorsa toplumların kişisel benliklerini de yaşadıkları(geçmişleri-tarihleri) ve oluşturdukları maddi manevi değerler (kültürleri) yön verir ve belirler. Özellikle maddi manevi değerler birikiminin oluşmasında toplumun benimsediği dini  ve dini değerleri çok önemli etken rol oynamıştır.” (https://www.haberx.com/post/10189/teknoloji-ve-benlik)

Birey olarak ifade ettiğimiz her toplumun veri donanımı daha çok dini kaynaklıdır. Din, kollektif bu toplum benliğinin en önemli temel kaynağı, gücü ve enerjisidir. Tarihi, coğrafik ve kültürel birikimlerde aynı şekilde toplum benliğinde etkendir. Biz buna “toplum veri tabanı” diyoruz. 

Bireyler gibi toplumlarda elbet birbirleriyle etkileşim halindedir. Bununla birlikte her birey nev-i şahsına münhasırdır. Birey olarak ifade ettiğimiz her toplum içinde bu böyledir.

Başlangıçta toplumlar, gerçekte ilah olmayan tanrılar edinip çok tanrılı dini yapılanmalara gittiler. O gün için çok tanrı inancının beslediği bir ‘toplum veri tabanı’ vardı. Peygamberler bu veriyi değiştirmek için mücadele ettiler. Hz. İbrahim cansız taş şekillerin Tanrı olamayacağını anlatmak için çok riskli bir yolu tercih etti. 

Peygamberlerin bu kutlu mücadeleleri zamanla insanları gerçek İlah’a yöneltti. Bugün Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam dini mensupları, uzak doğuda devam eden pagan inançlılara göre insanlığın çoğunluğunu oluşturmaktadır.

Putperestlik sonrası toplumlar, ilahi kaynaklı din veri tabanına evrildiler. Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, Müslüman olsun bu toplumları yönlendiren güç, gerçek Tanrı inancına sahip dinleriydi. Dinlere göre toplumlarda birbirlerine göre farklılık gösteriyordu. Fert olarak ifade ettiğimiz toplumu yönlendiren asıl güç, din ve dini inançlarıydı. Birbirlerinden bağımsız olarak nev-i cinslerine münhasırdılar. Tekrar vurgu yapalım asıl etken dindi. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet.

Toplumlar için bu veri tabanı, Batı dünyasının rönesans ve reform hareketlerini gerçekleştirip sanayi ve teknoloji üretimine geçtiği zamana kadar böyleydi.

Birbirlerinden etkileşimle birlikte dini veri tabanlı olarak her biri bağımsız olarak kendi kendilerini yönlendiriyorlardı.

            Batı dünyası, hıristiyanlık kültürü üzerine kurulu yeni bir ‘toplum veri tabanı’, dolayısıyla baskın ve etken yeni bir toplum meydana getirdi. Yeni, güçlü, baskın ve etkin bu ‘toplum veri tabanı’ sanayi ve teknolojiyle birlikte tüm dünyayı etkileyip yönlendirdi. Kısa zamanda ilahi olsun olmasın tüm toplumlara etki edip kendi veri tabanına oturttu. Bu yeni ‘toplum veri tabanı’nda hıristiyanlık kültürü asıl etkendi. Din karşıtlığıyla ortaya çıkan bu yeni toplum gücü, elbette dini de dışlamıyordu. Ama toplum üzerindeki etkisini oldukça sınırlandırıyordu. 

            İslam dünyası olarak bütün dünyamız işte bu yüzden allak bullak oldu. Öyle bir şok yaşayıp nice travmalar geçirdik ki bunların etkisinden hala kurtulabilmiş değiliz. Bir birey olarak ifade ettiğimiz toplum kişiliğimiz hala adeta yarı sersem.

            Putperestlik sonrası ilahi din veri tabanlı toplumlar etkileşimle birlikte birbirlerinden müstakildiler. Birey olarak her toplum veri taban kaynaklı kendi kendini yönlendiriyordu. Ancak bu yeni batı dünyasının toplum veri tabanı bütün dünyaya hükmediyor, bütün dünya toplumlarını istediği şekilde yönlendiriyor, yönetiyor. Sanayi devrimi başında bu böyleydi teknoloji devriminde etkin olarak devam etti. Ve günümüz dijital devrimiyle tüm dünyayı avucunun içine almış durumda. Tüm dünya toplumlarının artık sadece bir toplum veri tabanı var. Hırıstiyanlık kültür kaynaklı ‘batı toplum veri tabanı’. Bunu da bilim ve teknoloji ile elde ettiler. 

            Biz istediğimiz kadar eski değerlerimize ulaşma adına gayret gösterip eski toplum benzeri bir nesil yetiştirmeye bütün dinamiklerimizle yüklensek te ‘veri tabanı’ batı dünyasının elinde olduğu sürece bu hedefe ulaşamayız. İstediğiniz kadar dini ağırlıklı eğitim verin, aktivite ve etkinlikler yapın çabanız nafiledir. Sebep ise ‘batı toplum veri tabanı’dır.

            Bu makus talihi kırmada tek yol, İslam dünyasının alternatif bilim ve teknolojiçalışmasını kotarmasıdır. Mevcut bilim ve teknolojinin bir tık ilerisinde yeni bilim ve teknoloji. Bu gerçekleştirilebilirse yeni bir toplum veri tabanını oluşturacağızdır. Bu gerçekleşince de kontrol geçmişteki gibi yeniden bize geçecektir. Mevcut gidişatta yakın zamanda böyle bir hedefin kotarılması zor görülüyor. Ancak her şeye rağmen ümitsiz olmamak gerekir.

Devamını Oku

BATILILAŞMA SENDROMU

Batılılaşmadan çok batılılaşamama sendromu daha doğru olacak. Ülke olarak tanzimattan bu yana yaşadığımız sorun ve sıkıntıların temel kaynağı batılılaşmadır. 

Yani Selçuklulardan Osmanlılara dünyaya yön veren güç iken Osmanlı son döneminde çok geç olarak ve birden gücümüzü kaybettiğimizi anladığımızda Batı dünyası çoktan dünyaya şekil vermeye başlamıştı. Acı gerçeği anladığımızda devlet aklı olarak batılılaşmadan başka çare olmadığını doğru teşhis etmiştik. Bizden çok daha geç bu süreci başlatan Japonya kırk elli yıllık bir aşamada yolu çoktan katetmişti.

Kabul edilsin edilmesin bizim batılılaşma sürecimiz hala devam etmekte. Tanzimatta olsun Cumhuriyet'te olsun iki yüzyıldır bugün hala tartışılan konular temelde aynı. Bu hala sürecin devam etmesi demektir. Atatürk'ün gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesine hala ulaşabilmiş değiliz.

Osmanlı devlet iradesinin, batıdan bilim ve teknoloji öğrensinler diye gönderdiği öğrenciler Batı'ya, Hasan Sabbah'ın yalancı cennetine aldığı müridleri benzeri, bir aşığın aşkına kendinden geçercesine bakışı gibi bakmışlar adeta. Onları, bilim ve teknolojiden çok Batı'daki sosyal muamelatlar, içerikler etkilemiş; buda onları görünüm, görüntü ve görsele yönlendirmiştir doğal olarak.

Ve başlangıçta Batı'nın bilimsel çalışmalarla terakkisini Kiliseye rağmen kotarması gerçeğinden hareketle İslam dinine bir karşıtlık, en azından lakayıtlık bakış açısı batıya gönderilen osmanlıların genelinde gelişmiştir.

Batı'ya bakış ve batılılaşma yaklaşımında Osmanlı münevver kesiminde başlangıçtı iki temel yaklaşım söz konusudur. Toplumsal yapımızı ve değerlerimizi kayda almadan tamamen Batı gibi olmak, onların seviyesine ulaşmak hedefinde olanlar. İkinci yaklaşım ise toplum yapımızı ve değerlerimizi korumak ama aynı zamanda Batı gibi olmak ve onların seviyesine ulaşmak.

Hedef aynı olmakla birlikte yaklaşım, yol ve yöntem farkı o günden bu güne hala çözümlenebilmiş değil. Prens Sabahattin'le birlikte bugün liberal diye isimlendirilen üçüncü bir yaklaşımda söz konusudur ve bu bakış açısı yakın zamanda ve günümüzde biraz daha etkendir.

Bunların başlangıcı da bahsettiğimiz üzere "Yeni Osmanlılar" veya "Jön Türkler" diye isimlendirilen batıya gönderilen öncü Osmanlılardır. Bunlardan birinci yaklaşımda olanlar etkendir ve zamanla İttihat Terakkiyi devamında Cumhuriyeti sonuç vemiştir. İkinci ysklaşım geleneksel toplumsal yapı ve değerlere bağlıdır. Onlar bile batılılaşmada hala doğru bir bakış açısına, batılılaşma bir yol haritasına ulaşamışlardır.

Milliyetçilik ve din temelli tartıştığımız bütün konular batılılaşma sürecinin başlangıcında da aynıydı.

Batıyı ve batılılaşmayı öncelikle fikir ve düşünce aşamasında yerli yerinde çözümleyemediğimiz sürece benzer komular üzerine tartışmalar sürecekte sürecek.

Ve felsefede Aşil'in kaplumbağayı hiçbir zaman geçemediği, Sispe efsanesinin hiç bitmediği gibi biz bir türlü batılılaşma sürecini tamamlayamayacağız.

Batılılar uzayı, uzay teknolojisini, bilimsel çalışma ve gelişmeleri konuşup tartışırken yeni tekmolojiler üretip peşinde koşarken biz hala andımızı tartışacağız, magazinsel tarih dizileriyle gençlerimizi geçmişte bırakacağız

Devamını Oku

FİRAVUN’UN İMANI

Hz.Musa, İsrailloğulları, Firavun ve maiyeti Kur’an-ı Kerim’de bir çok yerde bazen tekrarlarla anlatılmakla birlikte Firavun’un denizde boğulması yalnızca Yunus Suresi 90-92. ayetlerde anlatılır.

“İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, “İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım” dedi.” (Yunus suresi 90.ayet)

Mealini verdiğimiz bu ayette Firavun Mısır’ı terk etmek üzere yola çıkan İsrailoğulları’nın peşine düşmüş; denizde açılan bir yoldan İsrailoğulları’nın peşinden onlara ulaşıp zulmetmek ve saldırmak için askerleriyle birlikte girmiş; ancak denizde açılan yol sularla yeniden dolduğunda “İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım” diyerek inandığını açıklamıştır.

Müslüman İslam bilginleri Firavun’un bu durumda inandığını açıklamasını korku ve ümitsizlik, çaresizlik halinde inandığından hareketle böyle bir imanın hür iradeyle iman gibi kabul edilmeyeceğini ifade etmişlerdir. Dolayısıyla Firavun’un bu imanının geçerli olmadığı hükmüne varmışlardır.

Hemen devamındaki ayette; “şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun” ifadesini Allah tarafından Firavun’un bu imanının kabul edilmediğinin delili şeklinde yorumlamışlardır.

92. ayet ise Firavun’un bu tutumunun Allah tarafından geçerli olmadığının sonraki nesillere Firavun’un cesedinin korunarak aktarılması şeklinde anlaşılmıştır.

Bu üç ayeti okuduğumuzda zahirde hemen her insanın anlayacağı bu manalardır. Zaten tüm müslümanlarca her zaman ve çağda böyle anlaşılmıştır. Yani Firavun’un ölümünün kaçınılmazlığını gördüğünde ‘Allah’a inandım’ demesi kesinlikle iman olarak kabul edilemez. Böyle bir iman Allah katında kabul görmez. Allah Firavun’un bu imanını kabul etmemiştir.

Gelmiş geçmiş bütün müslüman alim ve bilginler içerisinde bu konuda farklı düşünüp farklı yorum yapan yalnızca bir İslam bilgin çıkmıştır ki o da bilindiği üzere MUHYİDDİN İBN UL-`ARABİ’dir. İbnu’l Arabi, Yunus suresi 90-92.ayetlerini tabir caizse Firavun’un lehine yorumlayarak bütün İslam alimlerine muhalefetle Firavun’un imanının gerçek iman olduğunu onun bu imanın Allah katında makbul görüldüğünü ifade etmiştir.

İbnu’l Arabi aynı surenin 98. ayeti ile Mü’min suresi 85. ayetlerinden hareketle ( بَأْسَنَاۜ رَاَوْا  لَمَّا) “lemmâ raev be’senâ”  ifadesindeki  ‘azâbımızı, hışmımızı gördükleri zaman’dan maksadın ‘ahiret azabı’ olmayıp ‘dünya azabı’, Allah’ın dünyalık hışmı olduğunu ifade ederek Firavun’un boğulma aşamasında inandığını söylemesi durumunun bir dünya azabı olduğuna vurgu yaparak Firavun’un öleceği için değil kurtuluş için (bu dünya azabının kaldırılması) iman ettiğini 98. ayetindeki Yunus kavminden örnekleme ile bu imanın gerçek iman olduğu yorumunda bulunur.(Fusüs Ül-Hikem; Muhyiddin-i Arabi, sayfa: 318-319; MEB-İstanbul-1992)

İbnü’l Arabi’nin bu yaklaşımından hareketle Yunus suresi 88, 89, 90, 91, 92, 96 ve 97. ayetlerini şöyle yorumluyoruz: 

Seksen sekizinci ayette Hz.Musa ile Hz.Harun’un istek ve duaları mevcut. Bu dua, olumsuz yani beddua görüntüsünde olmakla birlikte aslında öyle değildir. Burada Firavun ve maiyetine Allah’ın verdiği büyük nimetler dile getirilip onlar bu minval üzere oldukça insanları da saptıracakları vurgulanır. Duanın sonunda (الْاَل۪يمَ الْعَذَابَ يَرَوُا  حَتّٰى يُؤْمِنُوا فَلَا) “felâ yu’minû hattâ yeravû-l’ażâbe-l-elîm” çünkü onlar ‘elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler şeklinde dilekte bulunurlar. Bu duada her ne kadar (قُلُوبِهِمْ عَلٰٓى وَاشْدُدْ اَمْوَالِهِمْ عَلٰٓى اطْمِسْ رَبَّـنَا)  “rabbenâ-tmis ‘alâ emvâlihim veşdud ‘alâ kulûbihim”  ‘sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver’ denilse de sonundaki dilek ifadesi dikkate alındığında bu bir beddua olmayıp aslında onların iman etmesini, müslüman olmasını amaçlayan olumlu bir duadır. Durum böyle olunca (لْاَل۪يمَ الْعَذَابَ يَرَوُا)  “yeravû-l’ażâbe-l-elîm” ‘elem dolu azabı görünce’  ifadesinde kastedilen elbette ki ahiret azabı değildir. İçinde bulundukları gaflet ve sapkınlıktan onları kendilerine getirecek dünyalık yoksunluk ve sıkıntılardır.

Bu dua hem Firavun hem de maiyeti adına yapılmıştır. 89.ayette Hz. Musa ve Hz. Harun’un bu dualarının kabul edildiği ifade edilir.

Firavun, Hz. Musa ve İsrailoğullarının ardından onları yakalamak, azap vermek, yoksun bırakmak gayesinde onların peşlerine denizde açılan yola girer. İbn-i Arabi yaklaşımında düşünüp Hz.Musa ve Hz.Harun’un duasını nazara aldığımızda Firavun’un denizde karşı karşıya kaldığı durum inanmalarını hedefleyen ‘dünya azabı’ (ażâbe-l-elîm) olarak kabul edilebilir. Bu durumda Firavun, İbn-i Arabi ifadesiyle gerçekte iman etmiştir.  Zira 90.ayetin başında (وَعَدْواًۜ بَغْياً ) “baġyen ve’advân” ‘zulmetmek ve saldırmak’ olarak ifade edildiği üzere Firavun’un amacı İsrailoğullarını yakalamaktı. Bu dünyalık hedef onun aklına denizin ortasında da olsa ölümden çok İsrailoğullarına düşmanlığını getirmektedir. Ayetteki (وَعَدْواًۜ بَغْياً) “baġyen ve’advân” ‘zulmetmek ve saldırmak’ ifadesi Firavun’un karşı karşıya kaldığı felakette duada belirtilen dünya azabından kurtulmayı hedeflediğine işaret olabilir. Denizin ortasında çaresiz kaldığında bu olumsuzluktan kurtulup İsrailoğullarına ulaşma düşüncesiyle ‘İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım’ dedi. Devamındaki (الْمُسْلِم۪ينَ مِنَ وَاَنَا۬) ‘ben de müslümanlardanım’ ifadesi bir diğer manasıyla düşünüldüğünde ‘bende Allah’a ve O’nun koyduğu dünyalık kanunlara teslim olup kabul ettim’ manasında olabilir. Bu açıdan bakıldığında da İbn-i Arabiye hak vermek gerektiğini düşünüyorum.

(الْمُفْسِد۪ينَ مِنَ وَكُنْتَ قَبْلُ عَصَيْتَوَقَدْ آٰلْـٰٔنَ) “ Âl-âne vekad ‘asayte kablu vekunte mine-lmufsidîn” ‘Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun’ ayetinden imanın kabul edilmediğiyle ilgili kesin ve mutlak mana çıkmaz. Esas itibariyle ayetteki ifade yumuşak bir ifadedir.

92.ayette Firavun’un cesedinin kurtarılmasını İbn-i Arabi şöyle izah eder: “Çünkü Firavun suretiyle gaib olsaydı kavminin çoğu (O tanrı olduğu için) gizlendi derlerdi. Bu hale göre (boğulan kimsenin) Firavun olduğu bilinmek için belirli suretiyle ölü olarak meydana çıktı. Şu halde kurtuluş va’di hem his bakımından hem de mana bakımından umumi oldu.” (Fusüs Ül-Hikem; Muhyiddin-i Arabi, sayfa:319; MEB-İstanbul-1992)

(بِبَدَنِكَ نُنَجّ۪يكَ فَالْيَوْمَ) “felyevme nuneccîke bibedenike” ‘Biz de bugün bedenini kurtaracağız’. Cesedini denizde kaybolmasına müsaade etmeyip hemen orada sahile bırakacağız. Ta ki  (اٰيَةًۜ خَلْفَكَ لِمَنْ لِتَكُونَ ) “litekûne limen ḣalfeke âyeten”  ‘arkandan geleceklere ibret olman için, sonrakilere ibret ve ders olması için kurtarıp koruyacağız’. Firavun’un suda boğulması Allah’ın takdiri ve kuralıdır. (خَلْفَكَ لِمَنْ) ‘Limen ḣalfeke’ ifadesi Firavun’un boğularak öldüğünün kesin ifadesidir. Allah’ın yaratışta koyduğu kural gereği Firavun denizde boğulmuştur. Krallığı, gücü, kudreti, şanı, şöhreti, dünyaya olan hükmü burada ona fayda vermemiştir. Allah’ın hükmü ve kuralı dışına çıkılamaz. Ancak onun cesedinin sahilde korunması diğerlerine Allah’ı bilmeleri ve Allah’ın hüküm, güç, kudret ve takdirini anlamaları için bir ibrettir. Dünyayı titreten bir şan ve güç sahibi, Allah’ın güç ve kudreti karşısında aslında bir hiçtir. Diğer bir ifadeyle ona bu ünü, şanı, bir manada sahte gücü verende esasta Allah’tır. Bu açıdan düşünüldüğünde cesedin korunmasından imanının kabul edilmediği sonucu çıkmaz.

Firavun’un imanının kabul edildiği düşünüldüğünde elbette ki bir çok durumlar düşünüp ‘ama nasıl olur?’ diye sorabiliriz.

İslam da öncelikli mesele iman meselesidir. İman, tabir caizse bir barajdır. Bu ise ahir zaman için ‘lailahe ilalah muhammedün resulallah’ demektir. Bu barajı geçenler ahiret saadetine, cennete ulaşır. Bu aynı zamanda Allah’ın takdiridir. Firavun’un iman etmesi, Hz. Musa ve müslümanlara yaptığı zulümler dikkate alındığında bize adaletsizlik gibi gelebilir. Ama diğer taraftan Ebu Talib’in iyilikleri ve insanlığın yaşamını kolaylaştıranların yaptıkları büyük nimetler niteliğinde buluşlar mevcuttur. Bunların müslüman olmadıkları için cehennemliklerini aklımız kabul ederken Firavun  gibilerin imanları da bizi şaşırtmamalı.

Zaten aynı sure 96-97.ayetlerde Allah şöyle buyuruyor: “Şüphesiz, haklarında Rabbinin sözü (hükmü) gerçekleşmiş olanlar, kendilerine bütün mucizeler gelse bile, elem dolu azabı görünceye kadar inanmazlar”. Firavun ve maiyetine gelen dünya azabı, zorluklar, yoksunluklar, darlıklar, korkular, endişeler, mucizeler onların inanmalarına fayda vermez. Ta ki ölümleri gerçekleşip ahiret hayatının gerçekliğini görünceye kadar. (Yunus suresi 96-97.ayetler) Buradaki “azabul elim” Hz. Musa ve Hz. Harun’un dualarındaki ‘dünya azabı, yoksunlukları, zorlukları’ olmayıp ahiret azabıdır. İmtihan meydanı dünya sona erdiği için burada artık imanın bir geçerliliği ve faydası yoktur.

            Elbette ki bu bir yorumdur. İllaki bu böyledir gibi bir iddiamız yok. Farklı düşünceler, görüşler, yorumlar Nass’lara aykırı olmamak şartıyla her zaman çeşitlilik ve zenginliktir. 

            Eskilerin tabiriyle bitirmek gerekirse elbette  (vallahu a'lem) ‘en iyisini, en doğrusunu Allah bilir’, ‘doğruyu bilen Allah’tır’.

htuluceoglu@hotmail.com

twitter.com/hasantlceolu

Devamını Oku

TEKNOLOJİ VE FARKINDALIK

Ortaöğretimde bazı öğretmenlerimiz zaman, zaman Batının gelişmişliğine, bizim geri kalmışlığımıza vurgu yaparlar ve Batının sanayi ve teknolojisinin kıymetli olduğunu dolayısıyla bize çok pahalıya sattıklarından dem vururlardı. Bir vida için tarım ülkesi olarak bir kamyon buğday vermemiz gerektiği örneğini verirlerdi. Ve en büyük hedefimizin Atatürk’ün bizlere gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak olduğu, ülke ve millet olarak bu hedefe biran önce ulaşmamız gerektiğine özellikle vurgu yaparlardı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana elbette hedefimiz buydu. Bizler lise sıralarında bu hedefe ulaşmış bir ülke hayalleri kurardık.

Bugün itibariyle kırk yıl öncesine göre elbette aşamalar, mesafeler kat ettik. Ancak Ulu Önder’in gösterdiği hedefe ulaşmada hala gerilerdeyiz.

Atatürk’ün başlattığı sanayi çalışmaları maalesef devam ettirilememiş; o zaman kurulan uçak fabrikası sonrasında kapatılmış. Her şeyiyle Türk mühendislerin ürettikleri ‘devrim otomobilleri’ eften püften bahanelerle yokluğa gömülmüş.

Bugün, seksenlerde öğretmenlerimizin yukarda verdikleri örnekler maalesef hala geçerli. Batının teknoloji ürünlerine kendi ürettiklerimiz itibariyle çuval dolusu paralar ödüyoruz. Burada insanımızın vazgeçilmezi olan cep telefonlarından örnek vermek gerekirse piyasaya en son sürülen IPhone 7’nin en yüksek özelliklisi şu an bizim piyasada 4600tl’lerde satılıyor. Bu telefon için normal bir memurun neredeyse iki maaş ödemesi, çiftçinin yaklaşık 5 ton buğday ödemesi, yumurta üreticisinin yaklaşık 30 bin yumurta ödemesi, süt üreticisinin 3 ton süt ödemesi asgari ücretle çalışan bir işçinin 3 maaştan fazla ödemesi gerekmektedir. Bu miktarlara ulaşmada Batının teknolojiyi üretmedeki emek iş gücü ve zamanı bizim işçimiz, çiftçimiz, hayvan üreticimiz ve memurumuz açısından artık siz düşünün.(Not: Örneklemede verilen rakamlar yaklaşık ve ortalama rakamlardır. Güncel verilere birebir uymayabilir. Burada bir hata ve kusur aranmasın.)  

Otomobil ve diğer sanayi ve teknoloji ürünleri için de yukarıdaki durumlar geçerli. Bunların bakım, tamirat ve yedek parça durumları düşünüldüğünde sanayi ve teknoloji üreticilerine neredeyse ömür boyu sürekli para aktarıyoruz demektir.

‘Biz üretsek yerli tüketicimiz yine buna yakın ödemeleri yapacak zaten’ gibi bir itiraz akla gelebilir. Ancak yerli tüketicinin ödediği para ülke içerisinde kalır, başka ülkelere sürekli para aktarmamış oluruz. Bunun anlamını ekonomistler çok daha iyi bilir.

Daha önceki yazılarımda (teknoloji ve kültür, teknoloji ve benlik) vurguladığım üzere teknolojinin ekonomi dışında sosyo-kültürel yönleri de söz konusu.

Burada Üstad Necip Fazıl’ın bir anlatısına yer vermek istiyorum: Yoksulu, kendi lüks otomobilini göndererek evine çağıran zengine karşılık yoksulun otomobili reddederek kendi at arabasıyla davete gitmesinin zengini müthiş şekilde öfkelendireceğini, yoksulun bu tavrıyla zengine karşı eziklik hissetmeyip bir anlamda üstünlük sağladığını ifade eder.

Üstadın burada vurguladığı üzere bilgi ve güce sahip olan sanayi ve teknoloji üreticileri bu gücü ellerinde tuttukları sürece onların tüketicileri bizlere elbette tepeden bakıp üstünlük pozisyonunda bulunacaklardır. Biz istediğimiz kadar hamasi sözlerle kendimizi yüceltmeye çalışsak ta bu gerçek değişmeyecektir.

Her seviye ve kademeden insanlarımızın bu farkındalığın bilincinde olması ‘çağdaş uygarlık seviyesi’ hedefine ulaşmada mutlaka katkı sağlayacaktır.

 

Bu geniş bakış açısından bakıldığında aldığı lüks otomobil, telefon vb teknoloji ürünüyle bir diğerine üstünlük kurmaya çalışan insanımızın komik halini zannedersem görüyorsunuzdur.

 htuluceoglu@hotmail.com

twitter.com/hasantlceolu

Devamını Oku