Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

NADİDE HAYAT

Nadide Hayat...

Çağan Irmak'a tek laf edersek çarpılırız inancıyla onu geçiyorum... Ama filmine diyeceklerim var. 

Demet Akbağ, hiç konuşmasa beden dili ile oyunu baştan sona götürebilecek kabiliyette bir oyuncu. Fakat kanımca; aristokrat veya aşık kadın rollerinin hakkını vermesine merhamet yüklü mimikleri izin vermiyor.  

Belki de biz onu komedi ile çok özdeşleştirdiğimiz içindir. Ne zaman ki, başı çeken önemli bir karakteri farkıyla ortaya koyacak, beni bir telaş alıyor, nerede sırıtacak diye...Ör/Hükümet Kadın. "Sırıtma" sözcüğünü; hem mealen hem de iğreti durması anlamında kullandım. Çünkü gülmek onun mizacının ayrılmaz bir parçası... 

Nadide Hayattaki, eşini kaybeden ihtiyar bir kadının sendromlarının bütün film boyunca ağır tempoyu elden bırakmayacağı duygusu, film daha başlamadan koltuğa yerleşmiş tedirginlikle birleşince ortaya şöyle bir "karışık" çıktı: 

Aslında iyi tarafından bakarak başlamak en doğrusu... 

1-Annesini yalnızlık ve ölüm depresyonunundan çıkarmaya uğraşan ama kendi acısını bir anda gizlemeyi nasıl başardığını bilemediğim Kız, damat ve şirin torun filme enerji kattılar. 

2-Hayata tutunmak için ölüm sonrası girilen bütün aktivitelere hızlı geçişler halinde yer verilmesi çok gerçekçiydi.

3-Nadide'nin okul serüvene atlaması ile gelişen olaylar çok komikti, dolayısıyla Demet Akbağ doğasına dönünce biz de yönümüzü perdeye dönmüş olduk.. 

4-Gemi gezisi sebebiyle kameraya takılan görüntüler, deniz altı ve dalış ambiyansları görülmeye değerdi. 

5-Filmin sonunda orta yaş üstü bayanlardan aldığım görüşlere göre, "Hayata kaldığı yerden hatta istenirse daha da geriden devam etme" mesajı alınmışa benziyor. 

6-Yetkin Dikincilerin "anlaşılma" konusunda yaptığı konuşma için bile izlenir bu film. 

Gelelim kötü haberlere:

1-Uyanış, yeniden diriliş veya ayağa kalkmak için çoğu zaman bir sebebe ihtiyacımız olur, doğru. Ama duvarda hayalini veya rüyada suretini gördüğü için Karetta karetta imgesi yaratmak, biraz zorlamaydı. Psikolojide bilinçsiz çıkarsama denilen bu kavram yaratılmasaydı, hatta hedef gizli tutulsaydı, inanıldığında nelerin yapılacağına dair ortaya konan bu örnek daha iyi tutardı. 

2-Yetkin Dikinciler...Benim büyülendiğim bir oyuncu. Çünkü sosyolojik alt yapıyla "insana olan hakimiyetinden" karakterine, izleyiciye hayat verir. Fakat Aşk için, kendisine doğru bir partner bulamadığından veya itişmelerin dozunu kaçırdıklarından veya duygusala bağlamak zorunda kalarak bir anda karakter değişimine gitmesi gerektiğinden, aşık adamı iyi canlandıramadı. Nadide'ye olan aşkının samimiyetindeki defolar, Allahtan filmin sonuna monte edilerek bizi büyük bir eziyetten kurtardı. 

3-Nadide'nin hayaletleri filmin toplumsal mesajlarına çok ters düştü. Örneğin okula kayıt sırasında kayıttaki kadının bir anda işi abartarak onu şölenle karşılıyor gibi havaya girmesi gerekiyor muydu? Hele hele karetta karettalarla konuşma sahnesi çok basit düştü sanki. 

4-Teknoloji özrü çok abartı durmasa da, yeni nesille polemiği çağımıza uygun düşmedi. Çünkü artık üniversitelerde yaş olgusu çok göze batmıyor. Ve ilkmiş gibi karşılanmıyor.

5-Karetta karettaların bulunması zaferini Nadide'nin yaşaması çok beklenir bir sondu. Aslında ne yalan söyleyeyim, orada bir Çağan Irmak zekası beklerdim. 

İşte böyle... Hayatımızın nadide yıllarına iyi bakalım, hepimizin görülmemiş güzellikte insanlar olduğumuzu unutmayalım.. Türk filmlerinde antikacıların insanları kazıkladığı nadide parçalardan da olmayalım.. 

Hülya Okur 

hulyaokur@haberx.com

 

Devamını Oku

ÖLMEDEN AZ ÖNCE

Ölmeden Az Önce...(Bilgi Yayınevi) 

Ezan ile sela arası...Gözümüzü açtığımız hayata, bir bakış atıp gitme süresi...Sonu ile birlikte kabul etmemiz gereken doğum anı...

Neden korkarız ölümden? Öldükten sonrasından? İbadet edip Allah'a yakın olanımızdan, inanmayanımıza, öldükten sonra dirilişe ümitlerini bağlayandan, ölümden sonrasını yok sayanına, toprağa karıştıktan sonrasını düşünmeyenden, esas hayatın ondan sonra başladığı fikriyle yaşayanına, hesap gününden korkanından, çarşıdaki hesabına güvenine...neden?

Aslında Ölmeden Az Önceye konu olan; Aydın Menderes'in, Muhsin Yazıcıoğlu'nun, Turgut Özakman'ın, İnal Batu'nun, Toktamış Ateş'in, Savaş Ay'ın, Erol Günaydın'ın, Tekin Akmansoy'un, Nejat Uygur ve Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın da korkuları vardı ölüme dair. Hayatı dolu dolu yaşayan, hatta Allah'ın üzerlerine hep gündüzü tuttuğu, sevgi selini evlerine taşırdığı, ömürlerini uzattıkça uzattığı o güzel insanlar bile istemiyordu bu göçü... 

Erol Günaydın'ın, Elden ayaktan çekildikten sonra da yaşamak ister misiniz, sorusuna verdiği cevaba bakar mısınız: "Evet isterim, yine de yaşamak isterim, nefes alabildiğim yere kadar gitmek isterim" 

Ya Tekin Akmansoy'un "Yatır gibi oldum, beni yaşatan tek şey, sevgi" deyişine ne dersiniz?

"Gezmek, tozmak, hayatı sahiden sonuna kadar yaşamak, o hayatın önümüzden akıp giden bazı imkanları vardı ki onlardan istifade edemedim" diyen Turgut Özakman'a, 

"Çocuğu benim babam niye öldü, bir hiç uğruna mı öldü duygusuna kaptırmayın" diyen Muhsin Yazıcıoğlu'na. Ölmeden az önceki hallerine...

Onları o sevmedikleri ölüme, sona, unutulmaya bırakmamak için çıktı bu kitap projem... Onların ölüme yakın tövbesi olsun istedim yaptığımız röportaj...Çünkü herşeylerini dökmüşlerdi, ne sırları ne aczlikleri, hiç bir şeyi saklamadılar bu sohbetten. Onun için aslında içleri bu kitapta kaldı onların, sadece kemikleri kara toprakta. İç organları gibi bağışladılar doğru bildiklerini ardında kalanlara...

O yüzden herkeste bulunmalı "Ölmeden Az Önce"...

hulyaokur06@gmail.com

 

Devamını Oku

Ömür Dediğin....

Ömür dediğin şey göz kırpmayla ölçülür ya da nefesle,

Ağlarsan yaşıyorsundur, gülersen bil ki  ölümün tebessümü.

Ömür dediğin şey, göklerden gelen bir damladır,

Yağarsa rahmettir yanaklarına, yağmazsa kuraklık dudaklarına.

Ömür dediğin şey, açık gelip aç gitmektir dünyadan, 

Kazanırsan gönülleri, kaybetmiş olmazsın hayatını. 

Ömür dediğin şey, bırakırsada tek başına seni,

Ya gidecek yerin olduğundandır, ya da bekleyenin...(Hülya Okur)

TRT'nin ömürlük programı "Ömür Dediğin" için yol aldım köyüme..

Dağına taşına, havasına suyuna vurulduğum köyüm, bütün ölmüşlerimizle karşıladı sanki bizi...Hepsi ellerini göğsünde birleştirmiş, "Hoşgeldiniz, sefa getirdiniz" diyorlardı. "Torunum Hülya, ben derdimi kimseye anlatamadım, bari Ömür Dediğin programını çağırda onlara anlatayım" diyen Hacıbabamın, ağzından çıkar çıkmaz kabul olan duasıydı bu güzel program. Ve aynı kabul olmuş, kalb-i dualarla uğurladı bizleri. 

Yaşlıların, gidecek yolları kalmadığında, yolunu da, ayağını da, hayalini de peşinen ceplerine koyan bu programın fikir babası Osman Gökmen'e ne kadar teşekkür etsem azdır.

Dolup taşmış ömürleri yerden toplayarak yeniden hayat veren, sıcacık gülümseyişiyle donmuş ruhları çözerek an denilen zamana katan, yaşanmışlıkların önüne diz çökerek ömür denilen mucizeye tanıklık eden, tırnaklarıyla kazdıkça " insan" denilen varlığın derinliklerine bizleri ulaştıran Zeliha Hanım'a da öyle... 

Birbirinden yaratıcı, sevecen ve huzurevi çalışanı gibi hoşgörü ile donanmış, naif, sevap yüklü geminin mürettebatına da....

Hacıbabamın ve Hacıannemin verdiği röportaj bana da süpriz. Benden bahsettiler mi bilmiyorum. Sormuyorum. Sadece onları yaşamak güzeldi benim için, herkes bu güzellikten kendine düşen payı alsın istedim. Köyümüzün ileri gelenlerinden olan Hacıbabamın bilgeliğini, doğanın bir yansıması gibi olan tabiatını, ardında bırakacaklarını, vedayı mı yeni bir başlangıcı mı beklediğini, ömürden ne anladığını hepbirlikte izleyeceğiz...

Kendimi onlarsız düşünemezdim. Çocukluğumun en büyük sığınağı o iki çınardı. Fakat güzel annemi onlardan önce kaybedince anladım ki, ömür dediğin gelip geçiyor; çok sıkıntı çekenlerin içinden geçiyor hızlı bir tren gibi, kendi halinde yaşayanların diplerinden yürüyor deniz gibi, hızlı yaşayanları havada bulup, havada unutuyor tayyare gibi...


 

Devamını Oku

Sen Kimsin?

İnsanlar görüntüleriyle içerikleri hakkında, yani zarf ile mazruf konusunda çok yanıltıp, çok yanılabiliyorlar....

Galiba derimizin epidermis adını alan yüzeyi, onun da altındaki dermis denilen ara tabaka, ve en altta bulunan, yağ ve damarı oluşturan subcutislerin yaradılış formülünde de bu mesaj gizli...

Üç katmandan oluşan derimizden rengimizi geçirmemiz  de gerekmiyor...Kimliğimizi gizlememiz için bize yeterince paravan oluşturulmuş...

Aslında kalp deriz, vicdan deriz, yürek deriz, akıl deriz ama vücudumuzun en ağır organının derimiz olduğunu bilmeyiz. 

Bu ağırlıkta bize gösteriyor ki, herşey o görüntünün arkasında şekil alıyor, fabrikanın işleyen makinaları, o dış duvarların kendisini içine almasıyla mümkün. Onları kaplayan, kapatan o yalıtım olmasa, hiç bir dış etkene karşı kendisini koruyamaz. 

Bazen insanlardan gelecek tehlikelere karşı, bazen de hedefimize karşı ilerlerken, derimizin üzerine bir katman daha ekleriz: "maske" 

Ben, olduğum gibi görünme konusunda "birilerine haklıymışım dedirtecek itirafta bulunacağım" evet, olduğum gibi görünmede çok iyi değilim..

Kendimi yüksek, farklı ve ayrıcalıklı göstermemek için mesleğimi gizlerim mesela. Apartman görevlisi bilmez ne iş yaptığımı, fırıncım da bilmez, komşum da... Gayretim; onlardan daha aciz olduğumu göstermektir aslında. Bu da kendimi hiç bir zaman "olmuş" kabul etmememden gelir...Çünkü bilirim ki insani eşitlikler, sınıfsal farkları kapatır. 

Meraklısına bir de şunu söyleyeyim... Ben şefffalıkta istemediğim, olmamam gerektiği kadar aşırıya kaçarım. Mesela yazarım hayatımı, mesela ilk kez gördüğüm birine bütün sırlarımı dökerim, mesela dostum gibi görmek çok zamanımı almadığından şifrelerimi, anahtarlarımı paylaşırım insanlarla...

Fakat, kimliklerinin, statülerinin, görevlerinin kendisine verdiği yetkiyle "adam" gibi görünen ama aslında "kedi" bile olamayacak insanlar da yok değil aramızda...

Buradan çıkarılacak sonuç konusunda da yardımcı olayım...

Göründüğü gibi olmayan, olduğu gibi görünmeyen veya uzaktan hoş gelen davul sesleri hikayesinin en acısını ben tattım... Ve şimdi istediğim tek şey, o hikayenin sonunda yer almamak. Yani derin yüzüldüğünde altından çıkanı görmemek...

Devamını Oku

Aşka İnanırsan...

Aşka inanırsan...

Özünden kalma tek damla ile zehiri atarsın vücudundan... Mesela çöp toplayan birinin, görevi temizi toplamak olsaydı ne kadar zorlanacağını görürsün, gülümsersin... O artıklardan beslenirken, senin şık restorantlardan aç kalktığın gelir aklına, acırsın, kendine... 

Aşka inanırsan...

Kötülüğün nimetlerini yük görürsün... Yüklendikçe kendini gömdüğünü anlarsın yerin altına.

Aşka inanırsan... 

Hakka inanırsın. Kul hakkına, çocuk hakkına, kadın hakkına, insan hakkına, hayvan hakkına riayet edersin. Birinden birine haksızlık ettiğinde, yaşama hakkı elinden alınan sen olursun. 

Aşka inanırsan... 

Güneşin, ayın, yıldızların ihtişamını alamayan gözlerin, minik bir böceğe takılır,  sonra o böceğin açtığı yol, senin hakikate giden yolun oluverir bir anda. 

Sen görmezsin ama Aşka inanırsan...

Yanı başında duran Efendin, dünyaya hükmedecek güçtedir aslında...Onu köle yapan senin alçalan bakışın... 

Aşka inanırsan...

Aşk da sana inanır...O zaman belki de herşey yeniden başlar senin için. Yeniden doğarsın mesela. Yeniden gülersin insanlara...Yeniden sevmeye başlarsın kendini...Yeniden dokunursun ruhlara...Yeniden insan olursun belki...

Devamını Oku

Seni yaşamak var ya...

Seni yaşamak var ya...

Toprağın altından boynunu bükerek gelen küçük bir filiz gibi.

Seni yaşamak var ya...

Gölgelerin gücünü aşan karanlık gibi.

Seni yaşamak var ya...

Gözlerimi ele geçiren ufuk gibi. 

Seni yaşamak var ya...

Yürüyüp gelen dağlar gibi. 

Seni yaşamak var ya...

Bedenimde mahkumiyeti biten ruhum gibi.

Seni yaşamak var ya... 

Yakın olan yola değil, sonsuza gözünü dikmek gibi. 

Seni yaşamak var ya... 

Havanın olmadığı yerde hayat bulmak gibi.

Seni yaşamak var ya... 

"Olmasın" derken oluveren bebek gibi.

Seni yaşamak var ya...

Kabustan kaçarken, hayale tutulmak gibi.

Seni yaşamak var ya...

Kabirde karşıladığım "sesin" gibi.

Seni yaşamak var ya...

Seni yaşamadan ölmemek gibi. 

Seni yaşamak var ya...

Seni yaşamak işte. 

 

Devamını Oku

Yalıkavak bir başkaydı..

Kararların bazıları düşünerek, küçük hesaplardan geçirerek değil, "hemen" alındığında daha etkili ve kalıcı oluyor. Nasıl ki, bazı durumlar bizim iznimiz, ön görümüz ve planlarımız dışında gelişir, nasıl ki bir duruma, geçişe veya eyleme gerçekleşecekmiş gibi bakarken tarih verdiğimizde "nasip" ve "zaman" gibi kapılar çıkar karşımıza... O nedenle karar merci olarak kendimize "usulen" verdiğimiz görüntüye ve "rol-konu mankenliğine" çok aldırmamak gerekir bazen.  

Oğlumla tatil yapma fikri de, tıpkı dolunayın ne zaman çıkacağını bize sormaması veya önceden bildirmemesi gibi bir anda beliriverdi. 

Bodrum'un en gözde yeri olan Yalıkavak'a giderken karşılaştığımız bir kaç aksilik dışında yaşadığım tek bir olumsuzluk olmadı...

Gerçi o aksilik bütün tatil günlerimde gölge adam oyunu oynadı benimle ama olsun...yazıma da gölgesi düşsün istemiyorum. 

Öncelikle tatilimizin kahramanı Beşir Kara'ya  cenneti ayağımıza getirememenin telafisini cennetin ayağına bizi götürmekle yaptığı için...

Güzel meleklerini cennetin her köşesine konuşlandırdığı ve "Ah keşke şunu da yapabilseydim" dediğimde hemen buharlar içinde belirmelerini sağladığı için...

Kaldığımız otelin sahibi Siirtli, mütevazi, sempatik, insan canlısı, "iyi insan" dediğimiz türüne az rastlanır cinsten, dağlara da asalet- zerafet katan canlılar gibi ismiyle müsemma Ceylan Beye; cennet meyvelerini tattığımız mekanının dışında en çokta konaklamamızı sağladığı gönlünün en güzel yeri için..

4 hanımım var, hepsini birden idare ediyorum ve hiç biri de halinden şikayetçi değil" diyerek, kadınlara verdiği değeri anlatmanın  değişik bir yolunu bulmuş görünen ama sonrasında bunun bir blöften ibaret olduğunu anladığım, ve nadide eşi Necla Hanım ile de tanışma şerefine nail olduğum, Allah verdikçe gönlü zenginleşmiş Kemal Beye de...

Tavla turnuvamızı 4-3'te bıraktığım için son turu yaşamanın heyecanını hep saklı tutacağım, 68 kuşağının Bodrum gözlü delikanlısı Aydın Beye...

Bodrum'a gelişime değdiren, doğanın en tehlikeli sınırlarını bile insana verdiği "güven" duygusuyla ortadan kaldıran, bir bebeği havaya fırlattığınızda güler; çünkü onu yakalayacağınızı bilir ya işte bunun gibi korkuya güven püskürterek öldüren, nasıl desem insanın içindeki tüm vazgeçmişlikler için özel bir karışıma sahip, "özel insan" Erdal Aydın'a...(Motor ve kamp için ayrıca...)

Kamp sırasında sazını değil de gönlümü eline almış gibi, tellerine her dokunuşunu hissettiğim, sesinden daldığımda, yüreğinin dalgalarıyla boğuştuğum,  türkülerinde yanıp, şarkılarında serinlediğim, Anadolunun ortasından konuştuğum, ozanımız Fırat Osmanoğulları'na...

Havuz oyunları ve animasyonlarda zekasını konuşturan, güldürmeye kahkaha noktasından başlatıp, tebesssüm noktasına getirmeyen, tatilin endorfin görevini üstlenen Murat'a da...

Bizimle keyife, sanal cennete ve an'a yolculuğa çıkan herkese ayrı ayrı teşekkürler.



 

Devamını Oku

SEVGİ İLE SEVGİLEŞMEK

Ayetler besmele ile, hayat sevmekle başlar...

O yüzden sevgiyi iyi tanımak, iyi anlamak lazım...Hatta bunları yapamıyorsan sevgi ile karışmak, sevgi ile barışmak, sevgiye kapılmakla da başlayabilirsin işe...

Sevginin elle tutulur, dokunulur, taşınabilir, alınıp verilebilir bir şey olmasını hayal ettiğim yıllardı...

Onunla karşılaştığımda anladım ki, aslında sevgi isminde dünyaya gelen insanların, evliyalar gibi, erenler gibi, öğretmenler gibi bir misyonu var. Kalp kapağı açıldığında dünyaya aynı anda saçılan binbir çeşit güvercinin anlamı da bu.

Güvercinlerin, özgürlük, eşitlik, hak ve adaleti temsilen insanlara ulaştırdığı mektupların göndereni de "Sevgi" 

Onun derdi, kendisinden çok sevgisizler oldu, onun derdi kendisinden önce "insan" oldu. Hayvanları da insanların arasında aradı. Ayağına takılan taşın bile kendisine ne yaptığıyla değil, neden yaptığıyla ilgilendi. Sevgisiz, haksızlığa uğrayan, toplumun dışladığı insanların kapattığı yollardaki sevgi kazalarını tespit etti, tutanaklara geçirdi...

Kendisini yaşatmanın yolu olarak en zordan başladı, aksini kağıda, taşa, havaya ve suya tuttu.. Eğer sevgiyi taşa yansıtabilirse, eğer sevgiyi taşa öğretebilirse insana çok daha rahat geçirebileceğine inandı. Kağıda bile sevgi şekli verdi...Fırçalarıyla, kalemleriyle sevgiyi gövdesine yerleştirdi. Havaya sesler, kokular yaydı, öyle ulaştı onun da kalbine. Sanat denilen şey; dili, ayağı, gözü oldu...Biri olmasa diğeri ile anlattı. 

Artık dünyaya gelmiş, geçmiş, gelecek insanlara dokunma vaktiydi. Kızından, eşinden, kardeşlerinden, anne ve babasından sonra bilmem kaçıncı iken sıra bana gelmişti. Onun dokunuşları sonrasında daha başka bir insan oldum tabi. Annemin kucağından indim mesela, daha çok, daha farklı, daha çeşitli sevgilerle tanıştırdı beni. Yere değil göğe yakın olmayı öğretti. Sevgiyle açılan kapıları tek tek dolaştırdı, sevgisizliğin düşürdüğü halleri tek tek gösterdi, sevginin aştığı güçlükleri tek tek anlattı. 

Sevgiyle donattı beni. Bütün gözeneklerim, açıklarım, zaaflarım sevgi ile kapandı. Şimdi kimleri sevgileştirmekle meşgul bilmiyorum ama ben onu görebilmenin, tadabilmenin, hayatıma katabilmenin zevkiyle meşgul olduğumu biliyorum.

Bugün Sevgi'min doğum günüymüş... Varoluşumuzla birlikte gelen bir insanın doğum günü mü olurmuş demeyin...Rabbimin "Sevgi"leştirdiği bilmem kaçıncı insansa neden olmasın...!

Mutlu yıllar Sevgi!



 

Devamını Oku

Aşkımı sokağa attım...

Aşk, iki insanın anlaşma değil, anlaşamama halidir aynı zamanda...Anlaşamadığında da iki seçenek önüne gelir, ya onu olduğu gibi kabul etmek, ya da onun için bir şeyleri feda etmek...Bilinmezliği beraber göğüslemenin, her zaman her koşulda birlikte olmanın hazzıyla yola devam etmekdir. 

Hani: "Tam 65 yıl, bunca sene ayrılmadan nasıl evli kaldınız?" sorusu için alınan cevap gibi..."Bizim doğduğumuz zamanlarda bir şeyler kırıldığında TAMİR edilirdi, çöpe atılmazdı... o yüzden..."

Aşk, kendini ve eşini tamir etmek, bozuk hallerini vazgeçme nedeni saymadan, orjinaline bağlı kalarak ilişkinin vadesini uzatabilmektir....belki de.

Turia Pitt Avusturalya'lı genç ve güzel model. Orman yangınında vücudunun %65 yanıyor ve yangında sağ elini de kaybediyor. 5 ay hastanede tedavi görüyor. Bu feci kazadan sonra kocası işinden istifa edip eşine bakıyor. Gazeteciler kocasına soruyor, 'Ondan ayrılmayı düşünmediniz mi?'- Ben onun ruhunu sevdim, karakterini sevdim. O benim sonsuza dek eşim kalacak. 

Bu aşkın bizlere sunduğu öğreti de şu değil mi: Adamlık her gün aynı kadına aşık olmaktır.

Bir gece Obama ve eşi Michelle, rutin hayatları dışında bir şey yapmak isterler ve çok lüks olmayan bir restorana akşam yemeği için gitmeye karar verirler. Başkan ve eşi otururken restoranın sahibi gelir ve başkanın koruması olan gizli servise "First Lady ile özel olarak konuşabilir miyim?" diye sorar. İstek onaylanınca görüşme yapılır. Bu konuşmanın ardından Başkan Obama, "Neden seninle konuşmakla bu kadar ilgilendi?" diye Michelle 'e sorar. Michelle de onun gençlik yıllarında kendisine aşık olduğunu aktarır. Başkan Obama sonrasında "Yani, eğer onunla evlenmiş olsaydın şimdi bu güzel restoranın sahibi olurdun." der. Michelle cevaplar: " Hayır. Eğer onunla evli olsaydım, Amerika'nın şu anki başkanı o olurdu." 

Aşk tadındaki bu hikayenin çıkarımı ise: Mutluluk iki kişinin elinde gibi görünür ama asıl mimar kadındır, çünkü ilk ruh onların karnında üflenir, ilk ağladığında onların kucağında bulursun kendini, aşık olduğunda onların kalbine girersin....Onun için onunla yücelir, onunla yerilirsin. 

Ben aşkımı sokağa attım sevgili okurlarım...

Çünkü evimde, ellerimde barınamayacak kadar yaralıydı... Ben sardıkça o açıp kanatıyordu... Yaralarıyla yaşamaya alışmıştı... Onun için yapabileceğim en iyi şey, hiç olmazsa canını yakan bir şeyden onu kurtarmaktı... 

Aşkı bulduğunuzda onu yaşadığınız kadarıyla yetinmeyin derim ben, sonuna kadar gidin...Hatta bir son bile yazmayın...

 

 

Devamını Oku

KAR TANEM

Kar tanem

Geldiğin yolu unutma, sen göklerden inen bir rahmetsin...

Kar Tanem

Geliş amacını unutma, Sen insanların kararan yüreklerine serilen beyaz bir örtüsün....

Kar Tanem

Kendini hep tanı, Yerdeki benzerlerine değmeyecek kadar naifsin...

Kar Tanem

Doğana sahip çık, Sen toprağa su olacak kadar fedakarsın...

Kar Tanem

Kendini ezdirme, üzerine basan ayakların iz korkusu her zaman seninkinden büyüktür...unutma

Kar Tanem

Dereceni düşürme, Eşinin gözlerine bakarken söylediğin şarkı gibi Leyla ve Mecnun'u bile kıskandıracak soğuklukta kal...

Kar Tanem

Aşkı sonuna kadar yaşa, onun için gerekirse yazını kışa çevir...

Kar Tanem

Erime pahasına bile olsa, beyaz gelinlikler içindeki aklığını, saflığını, duruluğunu kaybetme...

Kar Tanem

Ne yağmur, ne rüzgar, ne fırtına sana yetişemez, sen dünyaya iyilik ve güzellik ekmeye devam et...

Kar Tanem

Yakından bakıldığında kristal olduğu anlaşılan bu cevheri herkesten daha iyi koruyacak olan sensin...Kendini bir tek seni sevenlerin ellerine bırak, bırak ki senden güzel kardan adamlar, kardan kızlar dünyaya gelsin...

Funda Karatay, bu yazı senin içindi...Mutluluklar

 

Devamını Oku