Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

İçimdeki çocuk

Bilirsin yalnızlık, içindeki çocukla bile küs yaşamaktır.

En büyük olgunluğun, insanın yüreğindeki çocuğa ulaşması olduğunu savunan Nietzsche’nin sözleri düşünüldüğünde sıradan bir küslük değildir bu üstelik.

Yüreğindeki çocukla küsmek yaşamın son, yaşayan bir ölüye dönüşmenin ilk mertebesidir.

İnan bana bir ressam gibi hissederim kendimi.

Elime fırçayı ve tuvali alır başlarım çizmeye.

Çizdiğim, yalnızlığımdan başka bir şey değildir. Çünkü o an ki ressam kimliğimle, çizmeyi becerebildiğim tek resim yalnızlığımın resmidir.

Hepten tek çalışırım yani çizerken de yalnızımdır.

Ne anne, ne baba, ne eş, ne de bir arkadaş bulamam yanımda bazen istesem de yoktur. Aslında yoklukta yalnızdır kendi içinde.

Çok düşkünü olduğum, küçük harfle bile yazmak istemediğim özgürlüğümü ararım her bir fırça darbesinde.

Zira kendime gitmeye, kendime varmaya, hatta kendimi aşmaya ihtiyacım vardır.

Ara sıra ulaşsam da kendi ben’ime, çoğu zaman ULAŞAMAM..

Bulamadığımda da kendime küçük bir şeker verir, susmak olurum.

Anne rahmini düşünürüm mesela. Oraya düşen düştüğü andan dünyaya buyur edilene kadar hep yalnızdır diye geçiririm zihnimden.

Ne zaman ki,

Gecenin bir yarısında sessiz bir ortamda değil de, kalabalıklar içinde aynı hisleri doldurunca yüreğime iyice korkmaya başlarım.

Farkında olarak ya da olmadan dost olmak yalnızlıkla; ürkütür beni.

Ve sonunda,

öylesine büyür ki korkularım öldürmek isterim yalnızlığımı ancak katil olup tekrar yalnız kalmaktan korkarım.


Devamını Oku

Pamuk Prenses’i Yedi Cüceler

Efendim,

dilimin altındaki baklayı çıkarmadan kalem ile birkaç kelam etmek gerek sanki.

Öyle ya,

yepyeni masallar var artık: Pamuk Prenses’i Yedi Cüceler

Anahtar sözcük ‘Yedi’ bu cümlede.

Bilen bilir, hele ki tek lokma haram lokma yemeyen, zilletle yaşamaktansa ölmeyi tercih edenler çok daha iyi bilir yeme’nin haram olduğunu.

Evet, haramdır

Gerçi,’yemiş ama az yemiş’ diyen ilahiyatçı cüppesi giymiş züppeler var ise de bu ülkede,

hem vallahi, hem billahi, hem tillahi haramdır.

‘Kurban bayramında tavukta kesilebilir’ diyen, şeker, tuz ve un gibi hayatını sağlıklı geçirmek isteyen her bireyin sakınması gereken beyaz’lardan biri olan Zekeriya Beyaz bile elinize su dökemez sizin.

* * *

Bir misyon üzerine bu dünyaya gönderildiğine inanan efendileriniz bile bırakın şefkat tokatı, şefkat tekmesi yemekten korkar oldu, eskiden doğan görünümlü şahinler meşhurdu, şimdilerde usta görünümlü çırak yamakları, anladınız mı kuzucum?

O sizin efendileriniz neye benzemeye başladılar, diyeyim mi?

Neyse demeyeyim ama/eğer/şayet deseydim,

Göbeğinin yarıçapını ölçecek metre bulamayan kadar obez olduğu halde, ayağına asortik bir spor ayakkabı giyince kendisini fit yapılı, kaslı zanneden… gibi derdim ama demeyeyim ayıp olur şimdi.

Ha bir de bunların dişi versiyonu var ama yazımın başında söz verdim, dilimin altındaki baklayı çıkarmayacağım, ama çıkarsaydım, sadece şunu deyip geçerdim, hepsi aynı kabileden ve hepsi aynı dağın rüzgârı, en büyük ortak özellikleri, kapitalistliklerinin Müslümanlıklarının önüne geçmiş olması. Neyse demeyeceğim söz verdim!

Sizin yüzünüzden ak sakallı dedeye bile gıcık olmaya başladık, artık o da geldiği rüyalarda Urla’da villa vaat ediyormuş, görenlerin yalancısıyım ben!

* * *

Aklıma deli düşünceler gelmiyor değil, O ilahiyatçılara sorsam mı, acaba bu villaların zekatı,yine hediye ! gelen örneğin bir gemicikle ödense caiz olur mu?

Neyse yahu, sözü bağlasam iyi olacak sanki,

4 yanlışın bir doğruyu götürmesi gibiymiş size oy vermek,

şuan, ana fikrini yetirmiş bir paragraf sorusu gibisiniz bebeğim.

Ha aklıma gelmişken yine insanlık ben de kalsın size son bir iyilik babında bir hatırlatma yapayım.

Hani sizin çok iyi bildiğiniz ölçüler var ya: 90/60/90 gibi,

Ben de size başka bir ölçü vereyim: 200/90/60

Hemen heyecanlanmayın TL değil, CM

Tabut ölçülerinin cm’si

Aklınızda bulunsun, gün gelir lazım olur.

Devamını Oku

Ölüm, yok olmaktır diyenlere cevap

 

En başta şunu belirtmek gerekir ki, ölüm; asla bir sona eriş, kendi kendine tükeniş ve ebedî yok olma değildir.

O, bir yer değiştirme, hâl değiştirme, vazife külfetinden sıyrılarak rahata ermektir. Hatta bir bakıma, her şeyin kendi özüne ve hakikatine göç etmesinden ibarettir. Bu itibarla ölüm, hayat kadar cazip; dostlara vuslat kadar sevindiricidir.

Onun hakikatini idrak edenlerin nazarında, bir terhis, bir mekân değişikliği ve yüzde doksan dokuz dostların ve sevdiklerin bulunduğu âleme bir seyahattir.

Evet, ölüm, insanı hayatın sıkıntılarından kurtarması itibarıyla büyük bir nimet ve insana en kıymetli bir armağandır.

Ne var ki, her nimeti elde etme, bir kısım süzgeçlerden geçmeye ve bir kısım potalarda şekillenmeye bağlı olduğu gibi, bütün varlıklar da, böyle daimî bir erime arınma yoluyla daha üst seviyelere tırmanmaktadırlar.

Meselâ: Altın madeni ve demir cevheri, ancak, eridikten ve bir bakıma ölüp yok olduktan sonra, öz ve hakikatleriyle görünme seviyesine ulaşmış olurlar. Yoksa böyle bir işleme tâbi tutulmadıkları takdirde, kendi hakikatlerine zıt bir surette, taş ve toprak hüviyetinde devam edip giderler. Altın ve demire, diğer şeyleri de kıyas ettiğimiz zaman, anlarız ki; her şeyin bir noktada gözden kaybolması, eriyip tükenmesi, dıştan yok olma gibi görünse bile, gerçekte daha yüce bir hâle dönüşmesinden başka bir şey değildir.

Havanın zerrelerinden, suyun atomlarına; otların, ağaçların moleküllerinden, canlıların hücrelerine kadar her şey, fevkalâde bir şevk ve alabildiğine bir zevk içinde ölüme giderken, aslında kendisi için kesin olan bir olgunluğa koşmaktadır. Hidrojen ve oksijen birbirleriyle karıştırılınca, kendilerine has özellikleri itibarıyla ölürler; fakat bütün varlıklar için, en hayatî bir unsur olma yolunda ayrı bir dirilişe ererler.

Bundan dolayıdır ki, biz ölümle kayboluşa; yer değiştirme, hâl değiştirme diyoruz, ama kesinlikle tükenme demiyoruz.

Özetle, Allah-ı Teala'nın istediği gibi bir hayat sürdürdüğü takdirde herhangi bir insan için ölüm, bir yok oluş değildir. Hatta ölümü, yok olmak yerine, ebedî hayata uyanmak ve ikinci bir doğum olarak değerlendirmek daha doğru olur. Çünkü insanlar, bu bahçeye imtihan için gönderilmiştir; öleceği âna kadar da buradaki imtihan devam eder. 

 Ölüm yokluk değildir.

Hiçlik değildir.

İnsanın dünya hayatının noktalandığı ve ebedi bir âleme yolculuğun başladığı zaman dilimidir.

 

Devamını Oku

Rabb'eVarmak

Diyebilirim ki, başımdan böyle bir şey geçti: beni bir kayığa oturttular, ne zamandı bilmiyorum artık.

Beni tanımadığım bir sahilden uzaklaştırdılar, karşı kıyıya yönelttiler.

Kürekleri cahil birinin eline verip, beni yalnız bıraktılar.

Küreklerle elimden geldiği kadar uğraştım ve ilerledim. Ama ben açıldıkça beni oraya götüren akıntı da şiddetleniyordu.

Hedeften uzaklaşıyordum.

Ve benim gibi akıntıya kapılan kürekçilere daha sık rastlar oldum.

Bazıları durmadan kürek çekiyordu. Bazıları ise kürekleri fırlatıp atmıştı.

Koca ayaklılar, dev gibi gemiler insan doluydu. Bir kısmı akıntıya karşı çabalıyordu, bir kısmı kendini ona bırakmıştı. Ve ilerledikçe, bana gösterilen yönü unuttum.

Tam akıntının ortasında, aşağı doğru giden kayık ve gemilerin sıkışıklığında yönümü iyice kaybettim ve küreği elimden düşürdüm.

Her taraftan tayfalar, neşeli zafer çığlıklarıyla yelkenliler ve kürekli kayıklarla önümden geçiyor, akıntıdan aşağılara gidiyorlar, bana ve aralarında ‘’başka bir yön olamaz’’diye teminat veriyorlardı.

Ben de onlara inanıyordum ve onlarla birlikte ilerliyordum.

Ve epeyce uzaklara taşındım, öyle uzaklara ki, içlerinde yolumu şaşırdığım hızlı akıntıların gürültüsünü duydum ve kayıkların orada nasıl parçalandığını gördüm.

Ve kendime geldim. Uzun süre, bana ne olduğunu anlayamadım. Önümde yalnızca koşar adım yaklaştığım ve korktuğum yok oluşu görüyordum; hiçbir yerde kurtuluş göremiyordum ve ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.

O zaman geriye baktım ve sayısız kayıklar gördüm: Durmadan ve inatla akıntıyı geçiyorlardı. Kıyıyı, kürekleri ve yönü hatırladım. Geriye doğru, akıntıya ters istikamette kıyıya doğru kürek çekmeye başladım.

O kıyı Tanrı’ydı.

Gitmem gereken o yön gelenekti; kürekler ise sahile doğru ilerleyebilmem ve Tanrı’yla bir olabilmem için bana verilen özgürlüktü.

Böylece yaşama gücüm yenilenmişti ve ben de yeniden yaşamaya başladım. Ve anladım ki Tanrı’yı arayarak yaşadın mı, bir daha Tanrısız yaşayamazsın.

Ve her zamankinden daha güçlü bir şekilde, içimdeki ve etrafımdaki her şey aydınlandı ve bu ışık beni bir daha terk etmedi.

Devamını Oku

Sevdiğini kaybetmeye görsün insan.

Sevdiğini kaybetmeye görsün insan.

Bir yanı onunla beraber yok olur. Bir kolun kopmuş gibi hissedersin mesela.

Terk edilmiş her şey gibi yalnızlığa esir olursun. İçinde kocaman bir yara otağını kurar.

Öyle bir yaradır ki bu, gün geçse de acıtmaktan geri kalmaz, her daim acıtır.

Bir daha asla gülemeyeceğini, hafifleyemeyeceğini sanır insan çünkü yüzünün güleç yanları da acır.

Zifiri karanlıkta ilerler gibi el yordamıyla ilerler insan; önünü göremeden, yönünü bilemeden, sadece “an”ı kurtararak.

Ama işte ancak böyle durumlarda, yani iki göz karanlıkta kalınca, bir üçüncü göz açılır.

Bir yer daha vardır, bir başka boyut; tüm sıfatların manasını yitirdiği bir başka boyut…

O göz ki hiç kapanmayan bir gözdür.

Ve ancak o zaman anlarsın ki bu hüzün bulutları sonsuza dek durmayacak tepende.

Başka mevsimler gelecek. Buna inanıp sabretmektir yapman gereken.

-Sabır mı?

-Sabır, dikene bakıp gülün, geceye bakıp gündüzün hayaliyle yaşamaya çalışmaktır.

 

Devamını Oku

İçindeki çocukla bile küs yaşamak

Bilirsin yalnızlık, içindeki çocukla bile küs yaşamaktır.

En büyük olgunluğun, insanın yüreğindeki çocuğa ulaşması olduğunu savunan Nietzsche’nin sözleri düşünüldüğünde sıradan bir küslük değildir bu üstelik.

Yüreğindeki çocukla küsmek yaşamın son, yaşayan bir ölüye dönüşmenin ilk mertebesidir.

İnan bana bir ressam gibi hissederim kendimi.

Elime fırçayı ve tuvali alır başlarım çizmeye.

Çizdiğim, yalnızlığımdan başka bir şey değildir. Çünkü o an ki ressam kimliğimle, çizmeyi becerebildiğim tek resim yalnızlığımın resmidir.

Hepten tek çalışırım yani çizerken de yalnızımdır.

Ne anne, ne baba, ne eş, ne de bir arkadaş bulamam yanımda bazen istesem de yoktur. Aslında yoklukta yalnızdır kendi içinde.

Çok düşkünü olduğum, küçük harfle bile yazmak istemediğim özgürlüğümü ararım her bir fırça darbesinde.

Zira kendime gitmeye, kendime varmaya, hatta kendimi aşmaya ihtiyacım vardır.

Ara sıra ulaşsam da kendi ben’ime, çoğu zaman ULAŞAMAM..

Bulamadığımda da kendime küçük bir şeker verir, susmak olurum.

Anne rahmini düşünürüm mesela. Oraya düşen düştüğü andan dünyaya buyur edilene kadar hep yalnızdır diye geçiririm zihnimden.

Ne zaman ki,

Gecenin bir yarısında sessiz bir ortamda değil de, kalabalıklar içinde aynı hisleri doldurunca yüreğime iyice korkmaya başlarım.

Farkında olarak ya da olmadan dost olmak yalnızlıkla; ürkütür beni.

Ve sonunda,

öylesine büyür ki korkularım öldürmek isterim yalnızlığımı ancak katil olup tekrar yalnız kalmaktan korkarım...

Devamını Oku

Allaha varmak

Diyebilirim ki, başımdan böyle bir şey geçti: beni bir kayığa oturttular, ne zamandı bilmiyorum artık.

Beni tanımadığım bir sahilden uzaklaştırdılar, karşı kıyıya yönelttiler.

Kürekleri cahil birinin eline verip, beni yalnız bıraktılar.

Küreklerle elimden geldiği kadar uğraştım ve ilerledim. Ama ben açıldıkça beni oraya götüren akıntı da şiddetleniyordu.

Hedeften uzaklaşıyordum.

Ve benim gibi akıntıya kapılan kürekçilere daha sık rastlar oldum.

Bazıları durmadan kürek çekiyordu. Bazıları ise kürekleri fırlatıp atmıştı.

Koca ayaklılar, dev gibi gemiler insan doluydu. Bir kısmı akıntıya karşı çabalıyordu, bir kısmı kendini ona bırakmıştı. Ve ilerledikçe, bana gösterilen yönü unuttum.

Tam akıntının ortasında, aşağı doğru giden kayık ve gemilerin sıkışıklığında yönümü iyice kaybettim ve küreği elimden düşürdüm.

Her taraftan tayfalar, neşeli zafer çığlıklarıyla yelkenliler ve kürekli kayıklarla önümden geçiyor, akıntıdan aşağılara gidiyorlar, bana ve aralarında ‘’başka bir yön olamaz’’diye teminat veriyorlardı.

Ben de onlara inanıyordum ve onlarla birlikte ilerliyordum.

Ve epeyce uzaklara taşındım, öyle uzaklara ki, içlerinde yolumu şaşırdığım hızlı akıntıların gürültüsünü duydum ve kayıkların orada nasıl parçalandığını gördüm.

Ve kendime geldim. Uzun süre, bana ne olduğunu anlayamadım. Önümde yalnızca koşar adım yaklaştığım ve korktuğum yok oluşu görüyordum; hiçbir yerde kurtuluş göremiyordum ve ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.

O zaman geriye baktım ve sayısız kayıklar gördüm: Durmadan ve inatla akıntıyı geçiyorlardı. Kıyıyı, kürekleri ve yönü hatırladım. Geriye doğru, akıntıya ters istikamette kıyıya doğru kürek çekmeye başladım.

O kıyı Tanrı’ydı.

Gitmem gereken o yön gelenekti; kürekler ise sahile doğru ilerleyebilmem ve Tanrı’yla bir olabilmem için bana verilen özgürlüktü.

Böylece yaşama gücüm yenilenmişti ve ben de yeniden yaşamaya başladım. Ve anladım ki Tanrı’yı arayarak yaşadın mı, bir daha Tanrısız yaşayamazsın.

Ve her zamankinden daha güçlü bir şekilde, içimdeki ve etrafımdaki her şey aydınlandı ve bu ışık beni bir daha terk etmedi.

Devamını Oku

Noktaya sığınmak

Omuz omuza yaşanan günlerin arka fon oluşturduğu takvimler revaçta değil artık.

Her şeyin bireyselleştiği bir çağda, toplumu oluşturan insanlardır gerçeği, toplumu oluşturan yalnızlıklardır’a dönüştü.

Sokaklar dolusu ıssızlıklar solunmaya başladı yüreklerde.

Yanık bir türküyle paylaşılan gecelerde başı dayayacak bir omuz arandığında omuzlarda bireyselleşti

ve

şiirlerin yalnızlık imgelileri asıldı duvarlara.

İşte tam bu noktada,

Noktalarım, çizgilere

Çizgilerim harflere

Harflerim, heceye,

Hecelerim,sözcüğe

Sözcüklerim,cümleye

Cümlelerim sana sığındı.

Sense noktaya...

Devamını Oku

Ben seni napayım yüreğim?

Ben seni napayım yüreğim? 

Nerelere asayım?

Bilmez misin?

Aşk mutlak bir bedel ödetir insana.

Külfetli bir nimettir tabir-i diğerle…

 

Ne diyeyim ki?

Git işine aşk mısın nesin?

Şimdi neden hem de durup dururken aklım sen de oynatıyorsun?

 

Biliyorum Aşk susmaktır, susup kabullenmek.

Adını alfabe kabul etmektir…

 

Biliyorum

Gün gelse, bütün alfabeler birleşse,

bütün ormanlar kalem, bütün aşklar mürekkep olsa

ve hepsi birden hadlerini aşıp onun güzelliğini anlatmaya kalkışsa

emin ol

ancak bir kitapta önsöz;

kuytu sandıklarda uyumaya layık, opakla saydam arasında dokunmuş, müphem bir önsöz olabilirler ancak.

 

Özetle,

güzelliğini tarif etmekte kifayetsiz kalakalmaktır.

Kalakaldığından susmaktır…

Kelâmın kalemin tükendiği yerde bir limanı sessizlik bilip susmaktır…

Devamını Oku

Suskunluğuyla roman yazıyordu...

 

Sanki. Uyandım. Herhangi bir gündü. Dün gibi. Evvelki gün gibi... Herhangi bir gündü. Ya da ben öyle sanıyordum. Kim bilir?

Göz kapaklarımın kepenklerini kaldırır kaldırmaz dimdik duruyordu karşımda. Hiç görmediğim ama hep bildiğim gibiydi. Pek güzel sayılmazdı. Salaş bir hali vardı dense yalan söylenmiş olmazdı. Selden yeni çıkmış bir Anadolu kasabasını andırıyordu. Perspektif aynen buydu. İvedilikle vazifesini ifa etmiş bir askerin halet-i ruhiyesinde barınıyordu. Suspus bir hali vardı. Suskunluğuyla anlatıyordu sanki meramını. Hatta sadece bir adım öteye gitse suskunluğuyla roman yazabilirdi. Buyur etmeden geldi oturdu başköşeye. Biraz da patavatsızdı.

“Kimsin” dedim?

Boş boş baktı gözlerime? 

“Neden varsın?”dedim.

Elini yanağına koydu. Diş ağrısı çekiyormuş gibiydi. Böylece açıkladı varoluşsal gerçeğini.

Ha anladım dedim. Diş ağrısı gibiymiş bizatihi kendisi. Acıtırmış Âdemoğlunun içini...

Peki, öldürür mü ki?

Yok yok pek sanmam. Diş ağrısı süründürür, beyni zonklatır ama öldürmez.

Şimdi idrak ettim gelişinin sebeb-i hikmetini. İdrak yollarımda enfeksiyon olmadığı için de şükrettim, beyin menopozu olmadığım için de…

Konuşmadı ne yaptımsa, ne ettimse. Konuşmadı. Sadece sustu.

Kalktım. Aynaya baktım. Karşımda duruyor, bana bakıyordu. Yüzü yüzüme, içi içime sirayet etmişti. Aynılaştı baktığımla gördüğüm. Gözlerindeki boşluk, gözlerimdeki boşluktu.

Galiba kapılar çoktan açılmıştı.  Farkında değildim. Farkındalığımı kaybettiğimden olsa gerek. Fark edemedim.

Bana kalan sadece “hoş geldin hüzün” demekmiş. Hoş geldin Hüzün. Hoş geldin yalnızlık. Yalnızlığım. Sahiplenilesi bir olgu olmasan da…

Hoş geldin…

Coğrafya dersinde önünde duran küre şeklindeki dünyayı döndürerek ders anlatan öğretmeni dinleyen öğrenci gibiyim. Dışarıdan bakıyorum dünyaya. Sadece bakıyorum... Anlatılanların işime yaramama ya da duyduklarımın canımı acıtası bir gerçek olma ihtimalinden olsa gerek hiç de hevesli değilim öğrenmeye... Sadece bakıyorum. Bir ölünün gözlerinden bakıyorum üstelik… Donuk ve Mat… Tek renk görüyorum; siyah…  Beyazları sansür edilmiş siyah beyaz bir film izler gibiyim. Bir varmış bir yokmuş zamanlarında adlarını dahi anımsayamadığım başka renkler de varmış… Rivayetlere göre çoook eskilerde sanırım efsanelerde “Rengârenk” bile varmış… Doğru da olabilir birinin uydurması da. Kim bilir?

“Uzak diyarlarda bir yerlerde çiçekler de var” dememiş miydi insanlar? Kırmızı güller örneğin... Birbirine gül verirmiş bazı insanlar: Romeo ve Juliet, Leyla ile Mecnun, Ferhad ile Şirin gibi… Ama niçin verdiklerini bilemiyorum; salağım belki de... Sadece hepsinin “eskiden”le başlayan cümleler içinde geçmesi ilgimi çekiyor. Sadece “”eskiden” Neyse, zil çalsa da gitsem artık…

Devamını Oku