Hakkında
Oktay Güler Hakkında 1979 yılında Konya ili Seydişehir ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu burada tamamladıktan sonra sırasıyla İçel Anadolu Öğretmen Lisesi'ni ve Selçuk üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünü bitirdi. Yurdun çeşitli illerindeki özel öğretim kurumlarında öğretmen ve kurucu temsilcisi olarak çalıştı. 2016 yılından itibaren çalışma hayatını MEB bünyesindeki okullarda sürdürmektedir. Şiir ve öykü türünde eserler kaleme alan Oktay Güler'in bu tür yazıları ulusal birçok dergide yer buldu. Yazmayı bir eylem olarak düşünen Güler , herkesin bir öyküsünün olduğunu ama şiirinin olmadığı görüşünde. Halen yerel bir gazetede köşe yazarlığı yapmaktadır.
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir Konya - Van
  • Doğum tarihi 16 February
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

ONKOLOJİ

ONKOLOJİ


Onkoloji servisleri neden hastanelerin en üst katlarında olur hiç düşündün mü sevgili;
Ya da toprağa yakın olsun diye mi zemin katlardadır soğuk morglar
Hücreleri kendini yiyip bitiren bir kanser hastasının bulabileceği iliğin umudundan daha büyük hayal var mıdır yeryüzünde?
Yoksa her sırası gelen gider diye alıştırılır mı bu hastaların çocuklarına anne ya da babalarının ölümü.
Bu kadar mı kolay söylenir onlara
hiç alışamayacakları yeni bir eksik hayatın öznesi olmayan ilk sabahında..
Zor
Çok zor
Ama en çok da "zor" oluyor
Yanında gün gün eriyen birini görmek.


....


Mevzu vücudunu yiyip bitiren bir hastalığa karşı mücadele etmeye çalışan anneler, babalar, kardeşler ya da çocuklar olunca ne elimiz kaleme gidiyor ne de boğazımızdan bir yudum su geçiyor.
Duyarlı olmakta fayda var. Bağışlanacak bir küçük tüp kan birilerini yaşatacak.
Yediğimiz, içtiğimiz tüm besinlerin bu zalım hastalığa hem dert hem deva olduğunu unutmayalım.
Dünya güzel...Dünya yaşanılası. Sevdiklerimizin varlığı ise bu güzelliğin sebebi.
Kendimizin ya da sevdiğimizin dermanı için dikkat edelim.
Derdi veren Allah elbet dermanını da verir.

Devamını Oku

MERHABA


MERHABA

Merhaba eylül. Merhaba hazan ayı. Ormanların cayır cayır yanmayıp kül olmadığı şehirler , kadın cinayetlerinin, çocuk istismarının görülmediği kentler size de merhaba. Birinci sınıfa "ela ile el ele" başlayan minik Ayşe, kendine bağışlanan ilikle hayata tutunan Mustafa Amca, sabah dükkânını besmeleyle açan Bakkal Nuri, Keresteci Mahmut abiler sizlere de merhaba.
Vicdanlı öğretmenler, terazisi şaşmaz savcılar, hakimler,insan ayrımı gözetmeyen hekimler, barışı, aşkı yazan şairler, hudutta namlusunu namusu belleyen askerler, vatanını satmayan, çalmayan siyasetçiler elbette size de merhaba.

Yokluğun son bulduğu, tarlalarından başakların filiz verdiği bereketli topraklar, alın terini sofrasına lokma diye katık edenler, işçisi, memuru, çiftçisi, emeklisi hepinize merhaba..

Birkaç ay oluyor elime kalemi alıp bir şeyler yazmayalı. ( Hiç yazmadım değil tâbi ki) Yazmanın ne denli bir tutku olduğunu bizler gibi kalem acemileri elbette bilemezler ama büyük üstat Sait Faik "Yazmasaydım deli olacaktım. " diye özetler.

Onların ayak izlerinden giden bizlere de ilham olsun bu eylül ayı.

Yatağına aç bir çocuğun girmediği,
Eşini bıçaklarla değil çiçeklerle karşılayan yuvalarda, sokak hayvanlarının tıka basa doyduğu, bir tek ağacın dahi yanıp kül olmadığı , uzakların yakın, dertlerin sevinç olduğu yeni bir güne ve yarına yeniden merhaba diyelim biz de o zaman.

Ve kaldığımız yerden devam edelim.
İlk günkü aşkla son deme kadar hem de...


.....
GÜCÜN ŞİİRİ

Ağlama çocuk
Elbet gün doğacak
Deniz mavisine, ağaç çiçeğine kavuşacak.
Yarın deme
Belki şimdi
Hem de şu an
Yatağından mutlu kalkacak insanlar.
Güç sende
Güç omuzlarında.
Bastıkça sen yere
Daha gür çıkacak insanoğlunun sesi.
Ve yarınlarımız çocuğum
Asya'da, Afrika'da, ve tüm coğrafyamızda

Yarınlar bugünlerden daha güzel başlayacak.
İnatla değil, barışla hem de
Gün doğacak....

Devamını Oku

ALLAH'A MEKTUP YAZAN DELİ!

ALLAH'A MEKTUP YAZAN DELİ !

Elazığ Tımarhanesi'nde (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) tedavi gören ve 1965 yılında vefat eden bir “deli”nin Allah'a yazdığı son dilekçesi şu şekilde:

“Ben dünya Kürresi, Türkiye karyesi ve Urfa Köyünden, El-Aziz Tımarhanesi (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) sakinlerinden; İsmi önemsiz, cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir abdi acizin, ahir deminde misafiri Azrail’i beklerken, Başhekimlik üzerinden Hâkimler Hakiminin dergahı Uluhiyetine son arzuhalimdir:

Ben ğam (dertlilik) deryasında, fakirlik vatanında, horluk ve rezillik kaftanında PADİŞAH yapılmışım

… Meyvalardan dağdağana, çalgılardan ney-kemana kapılmışım… Benim yatağım akasya dikeninden, yorganım kirpi derisinden farksızdır. Kalbim Ayizman’ın (Hitlerin işkenceci Nazi Komutanı) fırını, ve sahranın çöl fırtınasıdır.

Ruhum aşık-ı Hüda Mahbub peresttir, lakin aklım kaderin cilvesi ve talihin sillesiyle gurestir (gelgittir) Bana gelen derdü gamın kilosu beleştir. Nerde bir güzel varsa bana karşı keleştir (yüz vermez, cesaretlidir), bütün yiğitlerde bana hep ters ve terestir. Aylar geçti, tek temizliğim, gözyaşıyla ve kara toprakla aldığım teyemmüm abdesttir. Yani, içtiğimiz kezzap suyu, mezemiz ise ateştir.

Ol Resuli zişan ve Sultanı dücihan: “Cenabı Allah’ın insanları dünya, dünyayı ise insanlar için yarattığını; Ruhları vücut için, vücutları ise ruhlar için yarattığını; Erkekleri kadınlar; kadınları erkekler için yarattığını; Cenneti mü’min kullar, mü’min kulları da cennet için yarattığını; cehennemi inkârcılar ve münafıklar, inkârcıları ve münafıkları da cehennem için yarattığını” hadisleriyle haber vermiştir. Peki acaba benim gibi meczup divaneleri ne maksatla halk etmiştir? Bilen babayiğit, meydana çıkıp söylesin… Allah sana iman verdi sen tuğyan edersin; O in’am etti sen küfran (nankörlük) edersin; O ikram etti sen inkar edersin; O ihsan etti sen isyan edersin; bir de kalkıp bana deli divane diye bühtan edersin!..

Bu söylediklerimin hepsi ruhumun içinde cenk etmektedir. Eğer dilekçemin cevabı gelirse bu manevralar sona erecektir. Şimdi adresimi arz ediyorum: Kur’an’ı geldiği yere, yine Kur’an’ı getiren geri taşısın. Madem ki ahkamı ve ahlakı kalmadı, Kur’an’ın kağıdı ve yazısı neye yarasın?! Taki Hz. Muhammed Mehdi (A.S) gelince yeniden okunup yaşansın.!

Ey zerrelerden kürrelere, yerlerden göklere bütün alemlerin Rabbi!.. Ey cemadi, nebati, hayvani, insani, ruhani ve nurani her şeyin ve herkesin yegane sahibi!… Ey iman ve şuur ehli kalplerin en yüce habibi!.. Ey dertli bedenlerin kederli gönüllerin, ve yaralı yüreklerin tabibi!. Ben biçare kulun ki; garipler garibi, hüzünlerin esiri, zulümlerin muzdaribi, öksüz, yetim ve sahipsiz bir tımarhane delisi… Ama kutsi muhabbet ve hasretinin divanesi!… Herkesi ve her şeyimi elimden aldın, ama sana sığındım, aşkına sarıldım, yegane Sen kaldın!. Yurdumdan yuvamdan, evimden barkımdan ayırdın, gurbete ve hasrete saldın, ama onları ararken Sana ulaştım, sevdana daldım! Böylece fani ve hayali görüntülerden kurtarıp hakiki tecelline mazhar kıldın.

Yüceler yücesi Rabbim, Efendim!

Haktan saparak ve haddimi aşarak, haşa senden, Burak bineği, Cebrail seyisi, Sidretül Münteha menzili, cümle mahlûkatın en şereflisi, Rahmanın en mükemmel tecelli ve temsilcisi… Kainatın fahri ebedisi, Ahir zaman Nebisi ve Mehdisi, Levhi Mahfuzun (Kader projesinin) tercümanı ve tebliğcisi, Efendiler efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in Mahbubiyetini mi istedim?.. Hanif Dinin üstadı ve nice Nebilerin atası Hz. İbrahim’in haliliyetini, Hz. Süleyman’ın saltanat ve servetini Hz. Musa’nın Celadet ve cesaretini, Hz. İsa’nın ruhaniyetinimi istedim?.. Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın yüksek fazilet ve kurbiyyetini, Hz. Ömerül Faruk’un dirayet ve teslimiyetini, Hz. Osman’ı zinnureynin asalet ve sehavetini, Hz. Aliyyül Murtaza’nın ilim ve velayetini mi istedim? Senden mülkü hâkimiyet, şanü şöhret, malü servet mi talep ettim? Senden vücüdüma sıhhat ve afiyet, aklıma ziya ve selamet, hayatıma huzur ve istikamet dilendimse, bunlar için de bin kere tevbe ettim! Çünkü Şeriatın iptal, tarikatın ihmal, hakikatın ihlal ve mü’minlerin iğfal edildiği bir zillet ve rezalet döneminde, bana akıl ve mükellefiyet verseydin, bu sadece benim mesuliyet ve mahzuniyetimi ziyadeleştirecekti!

Sultanım Efendim:

Ben Senden sadece seni istedim; pahası elbet böyle yüksektir ve tüm sevdiklerimi ve sahiplendiklerimi uğruna feda etmektir. Rabbim, elbet vardır hikmeti ki, bu kuluna böyle zillet ve zahmet çektirirsin. Ben haşa itiraz değil, naz ederim ama, umarım Sen niyaz kabul edersin. Aile efradımı, aklı izanımı alıp beni hicrana saldın. Ama yine de şükür; ya akıllı kalıp ama hain ve hilekâr olaydım… Ya varlıklı kalıp ama zalim ve sahtekâr olaydım… Ya âlim ve saygın kalıp ama gafil ve riyakâr olaydım… Ya arkalı etraflı kalıp ama azgın ve zulümkar olaydım… Ya sağlıklı sefalı kalıp ama, sapıtmış, ahlaksız ve vicdansız olaydım!..

Derdü bela ki, sabredenlerin vesile-i miracıdır. Müminler kalbimin tacı, mücrimler rahmetin muhtacı, münkirler hikmetin icabı, Sadık ve aşık ehli cehd adaletin ilacıdır. Velakin bu münafık hain ve zalimler ise çıban başıdır, akrep gibi sancıdır; şerefli insana, helali dışında bütün kadınlar kızlar ana-bacıdır.

Ey Rabbim, Efendim!

Malum-u aliniz ve zaten yüce takdirinizdir ki; ne özenli-bezekli elbiselerle gezdiğim bayramlarım oldu… Ne onurlu ve huzurlu seyahatlerim ve seyranlarım oldu… Ne etrafımda hizmet ve rağbet gösteren dostlarım ve hayranlarım oldu!.. Lezzet ne imiş, izzet ne imiş ve fazilet ne imiş tatmadım; ama şikâyet şekavettir; bütün bu fani ve fena nimetlerin asıl sahibi olan Padişahlar Padişahını buldum… Beni yoktan var ettin, iman ve hidayet buyurup varlığından haberdar ettin, ama aklımı alıp kulunu bi-karar ettin, sana sonsuz şükürler olsun!.. Şimdi son dileğim beni yanına al ve bir daha huzurundan ve sonsuz nurundan ayırma, ne olursun! Umarım bu dilekçeyi yazdım diye bana darılmazsın; çünkü zaten Zatından gayrıya yalvarıp yakarmanın ŞİRK olduğunu buyurdun!”

Şimdi söyleyin;

53 yıl önce Allah'a bu mektubu yazan mı deli, yoksa günümüzde akıllı geçinen bizler mi?

Devamını Oku

İYİ BAYRAMLAR

İY BAYRAMLAR

Aloo, Ahmet, oğlum merhaba.

- Merhaba anne, nasılsın?

- İyiyim oğlum, su böreği açtım, geliyorsunuz değil mi bayrama? Hem evi de iyice temizledim, Aslı'ya iş kalmadı.

- Şey anne, Aslı izin alamadı, biz bu bayram gelemeyeceğiz de. Kusura bakma.

- Yok oğlum, ne kusuru, ömrümüz olursa kurbana gelirsiniz.

.....

 

- Aloo, Filiz,kızım, nasılsın?

- İyiyim babacığım sen nasılsın?

- İyiyiz biz de. İki tane koç aldım kurban için, birini torunuma keseceğim.

- Off baba, ne gereği var şimdi, verirdik bir hayır kurumuna, hem biz büyük ihtimalle gelemeyeceğiz. Osman kışın otelden yer ayırmış, parasını da peşin vermiş.

- Anladım kızım, kapı çalıyor, ben kapıya bakayım.

.....

 

- Aloo anneciğim nasılsın, napıyorsun?

 

- Sen misin Ayşe,iyiyim kızım baklava açıyordum, zor duydum telefonun sesini.

- Aaa, ne baklavası, hayırdır?

- Kızım ne baklavası olacak, bayram ya, geliyorsunuz değil mi?

- Yok anne, İsmet arabayı satınca malum biz de arabasız kaldık, hiç otobüs bileti de bulamadık, hem kız diş çıkarıyor, çok huysuz, öbür bayram geliriz inşallah.

- Ama kızım baban hastaydı, bir görseydiniz bu bayram iyiydi.

- Anne dedim ya sana, öbür bayram inşallah...

....

 

- Aloo, Ayşe Hanım mı?

- Buyrun.

- Başınız sağ olsun, maalesef Babanız sizlere ömür.

 

....

- Aloo Filiz Hanım.

- Evet buyrun.

- Maalesef kazada annenizi kaybettik.

....

 

- Aloo, Ahmet.

- Şey, nasıl denir ki annenle baban...

- N'oldu kanka?

- Başın sağ olsun kardeşim...

 

..... Sağlığında türlü bahanelerle ellerinden öpüp kutlayamadığınız büyüklerinizin bayramını, onları kaybedince mezarlarına çiçek koyarak geçiştirmeyin. Bizim bayramlarımız hala çocukların el ele topladığı akide şekerleri kadar tatlı, analarımızın ağzı kadar dualı, yarin sinesi kadar sıcak.

Ben de bu vesileyle büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim.. İyi bayramlar....

Devamını Oku

PLATONUN MAĞARASI

Platonun ünlü mağara alegorisi;
Bir mağaranın içinde, dışarıdan gelen ışığa arkalarına dönük olarak ömürlerini geçirmiş olan insanların tek gördükleri önlerine vuran hayvan, insan ve nesne gölgeleridir.

Gerçek formunu hiç görmemiş bu insanlar için tek gerçeklik bu gölgelerdir. Hapis olan kişilerden biri bir gün aniden serbest kalır.

Mağaranın dışındaki dünya ile karşılaşır. Tamamen ışık ile yani gerçek ile tanışan bu kişinin gözleri neredeyse körlük yaşar.

Zamanla şimdiye kadar gerçek sandığı gölgelerin aslında gerçek olmadığını ve gerçeklerin birer karanlık yansıması olduğunu anlamaya başlar..

Hayatın gerçeğini anlayan bu kişi mağaraya dönüp diğer insanlara gölgelerin sahte olduğunu ve asıl gerçeğin dışarıda olduğunu anlatmaya çalışır. Ancak dışarıyı hiç görmeyen bu insanlar anlatılanı idrak edemezler ve kızgınlıkla karşı çıkarlar...

Platon, mağara alegorisi yani benzetmesinde bir şeyleri anlamaya başlamış olan filozofların bunu halka anlatamayışını örneklemek istemiştir.

Bu metafor günümüz dünyası ve düzeni içinde hala geçerlidir. Çünkü insanlar anlayabildikleri kadarını kabul edip kendi anlayışlarının ötesinde anlatılanları kabul etmezler. Bu yüzden gerçekleri anlatanlar bir şekilde toplum içinde baskı altına alınır.

Işığı-gerçeği görmek doğruyu duymak rahatsız edicidir. Bu yüzden zihin karanlığı ve esareti seçer. Cahillik mutluluktur..Gerçek ile yüzleşmek ve özgür olmak cesaret ister.

Devamını Oku

TABURCU OLMAK

"TABURCU OLMAK" 

Neden Türk hekimleri hastalarını iyileştirdikten sonra ‘’taburcu’’ ederler; ‘’gitsin’’, ‘’evci’’ gibi kelimeler kullanmazlar, hiç aklınıza geldi mi? Taburcu kelimesinin çok hüzünlü bir hikayesi vardır aslında. Bakın anlatayım dilim döndüğünce…
Özellikle 1. Dünya ve Çanakkale Savaşı sırasında ülkenin tıp eğitimi veren tek kurumu Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane, hocalarını, öğrencilerini cepheye yolluyor, eğitime ara vermek zorunda kalıyor, binası ise tamamen hastaneye dönüşüyordu. Sadece cephede savaşmakla kalmıyor, savaş olmadığında ya da geride kalan kıdemsiz tıbbiyeliler, direnişte bizzat çalışıyorlardı. İzmir’in işgalinin üç gün sonrası, 18 Mayıs 1919’da, okulda hararetli, hüzünlü konuşmaların yapıldığı, hemen direniş gruplarının örgütlendiği bilinir.

Daha çok bahsedilecek olay, anlatılacak konu var ancak, söylemek istediğim şudur;

Ülkede herkes askerdir, eli silah tutan tüm erkekler savaştadır. Gerçek kurumsal düzeyde tek hastane vardır, ülkenin her yanındaki cephelerde tüm hekimler subaydır, askerdir. Yaralılar iyileştirilir, komutan hastalarını, askerlerini dolaşır. Hastanede, kışlada, revirde, cephede çadırda, savaşta. Tabip subay, iyileşenleri, tekrar silah tutabilecekleri savaşa, taburuna yollar, ‘’taburcu’’ eder. Başka hiçbir milletin, ülkenin hastanesinde, hastalar iyileştiklerinde ‘’taburuna yollanmaz, taburcu’’ edilmez. Bazı değerleri, yaşamının içine böylesine sindirmiş başka bir millet yoktur. Başkalarını bilmem ama, taburcu ettiğim her hastada, göğsümün ağlamaklı kabarması bundandır diyen çok doktorumuz var şükür olsun.Ordusunu, askerini, bağımsızlık mücadelesini, tüm aziz şehitlerini, yaşamına böyle sindiren başka bir millet yoktur. Bazı hususıyyetlerin, farkında olmasak da her zaman, sonsuza kadar bizimle yaşayacaklar…

İşte size ‘’taburcu’’luğun hikayesi...

Devamını Oku

EDEBİYATÇILAR GEÇİYOR- NABİ-

EDEBİYATÇILAR GEÇİYOR- NABİ-

 

Nabi’nin nağmeleri Peygamberimizin emriyle, Medine semalarında yankılandı.

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu


Büyük çoğunluğu yüksek rütbeli Osmanlı devlet adamla­rından meydana gelen Hac kafîlesi Pey­gamber Efendimizi ziyaret yolundadır. Çölde günlerdir süren yorucu yolcu­luk bitmek üzeredir. Kafile İstanbul'dan yola çıkmıştır. Medine’ye yaklaş­tıkları bir gecede son kez mola verdi­ ve kafiledekiler kısa bir süre içinde yorgunluktan uykuya daldılar.

Ancak biri var ki günlerdir uyku görmeyen nemli gözleri ile uzaklara dalmış; Peygamber Efendimizin hasreti ile yanmış ve kavrulmuştur.Yusuf Nâbî'dir bu. O gece de Resulullâh’a bu kadar yakın olmanın hazzı içerisin de yerinde duramayıp gezerken…

O da ne!

Devlet büyüklerinden birisi ayağını kıbleye doğru uzatmış uyumuyor mu!

Yusuf Nâbî’nin gözü kararmıştır. Yet­kiliyi uyandıracak ve uyaracak tarzda şu sözler ağzından inci gibi saçılmaya başlar:

Nâbî’nin, yüreği yanarak söylediği nâ’tının manası şu şekildeydi.

“Edebi terketmekten sakın. Zira burası Allahü Teâlâ’nın sevgilisi olan Peygamber Efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer Hak Tealının nazar evi. Resûl-i Ekremin makamıdır. Burası Cenahı Hakkın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir, fazilet yönünden düşünülürse Allahü Teâlâ’nın arşının en üstündedir. Bu mübarek yerin mukad­des toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar iki gözünü körlükten açtı. Zira burası kör gözlere şifa veren sürmedir. Gökyü­zündeki yeni ay Onun kapısının yüre­ği, yaralı aşığıdır Bunun kandili dahi, ışığının nurunu ondan almakta­dır. Ey Nâbî! bu dergâha ede­bin şartlarına riayet ederek gir. Zira burası büyük meleklerin etrafında perva­ne olduğu ve peygam­berlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf ye­ridir.”

 

Bu mısraları işiten o yüksek rütbeli kişi hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve:

– Ne zaman yazdın bunu? Sen­den ve benden başka duyan oldu mu? diye sordu. Yusuf Nâbî de:

– “Daha önceden hiç söylememiştim. Su anda sizi bu halde uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım, ikimizden başka bilen yok” dedi.

Bu sözler üzerine o kişi rahat bir nefes alarak:

– Madem ki bu şiiri burada söyledi burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz” diye ikaz etti.

O böyle tehditler savuradursun, Cenab-ı Hak, habibinin aşkıyla söyle­nen bu gönül açıcı ifadeleri hiç gizli bırakırmıydı? Bu İfadeleri kıyamete kadar unutulmayacak bir şekilde açığa çıkardı.


Kafile yoluna devam ederek sabah namazına yakın Mescidi Nebi’ye vardı. Onlar Mescid-i Nebi’ye girerken minareler­den yanık sesli müezzinler Ezan-ı Muhammedî’den evvel Nâbî nin

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu

diye başlayan na’tını okuyorlardı.

Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra Nâbî ve öbür zat namaz kıldıkla­rı camiin müezzi­nini buldular. Nâbî müezzine;

– Allah aşkı­na, Peygamber aşkına ne olur­sun söyle. Ezan­dan önce okudu­ğun na’tı kimden nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzinde büyük bir heyecan içeri­sinde sunları anlattı: Resul-i Ekrem Efendi­miz bu gece Mescidi Nebi’de ki bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: “Ümmetimden Nâbi isimli biri benî ziya­rete geliyor.

Bana olan aşkı her şeyin üstündedir.

Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak Medi­ne’ye girişini kutlayın” buyurdu­lar. Biz de Resulullâh Efendimi­zin emirlerini ye­rine getirdik.

Nâbî müezzi­nin son sözlerini işitmez olmuştu. Gözyaşları içerisinde: Sahiden Nâbî mi dedi. 0 iki cihanın peygamberi Nâbî gibi bir zavallıyı, günahkârı üm­metinden saymak lûtfunu gösterdi mi? dedi. Evet cevabı­nı alınca da sevincinden bayıla­rak kendinden geçti.

Devamını Oku

KENDİM NOT

KENDİME NOT

- Anne, bugün de mi dışarda yiyeceğiz?
- Evet.
- Ama Berfin'i sırtımda taşırken çok yoruluyorum ben.
- Az dayan sıpa, bir şey olmaz.
- Sen Rojda'yı nasıl taşıyorsun? Kucağında da Azem var?
- Çok konuşma artık. Hadi çıkalım yola. Anca varırız.
- Ama daha bir saatten fazla var.
- Çok konuştun gerçekten.
- Acaba bugün ne var yemekte?
- Şimdi tokat geliyor ama. İftar çadırında herkes ne yiyorsa biz de onu yiyeceğiz. Sana özel yemek mi yapacaklardı...

.....
Ah bana
Vah bana
Yazık bana !!!
Acaba iftarda ne yesem'i sormadığım gün cehennem odunlarından kurtulacağım. Dört çocuklu bir annenin her akşam iftar çadırlarında çocuklarına yedirdiği yemekleri görmediğim gün, benim için oruç o zaman başlayacak... Karnına tüm Ramazan lokma girmemiş kaç yazar Oktay! O çocukların boğazlarından bir tas sıcak çorba sokmadıktan sonra.

Devamını Oku
KENDİM NOT

BEDİRHAN

-  BEDİRHAN
-
- Selamun aleyküm baba.
- Aleykümselam oğul.
- Baba lojman çıkmadı bizlere.Nurcan ile beraber ev tutacağız.
- Hayırlısı olsun oğlum.
- Hakkari'ye gitmeden sizleri bir görelim diyoruz. Şu an Kapadokya'yız. Dönüşte uğrarız.Anama söyle de bi dolma yapsın.Bir şey lazım mı, bir isteğiniz var mı?
- Söylerim Serkan'ım. Siz gelin yeter. Bir şey lazım olursa ben alırım...
....
- Nurcan...Nurcan...
- Efendim!
- Yarın gidiyorum Yüksekova'ya. İki aya kalmaz bir ev tutarım oradan. Üçümüze yetecek bir yer olsun yeter değil mi?
- Yetmez mi? Hem kaç sene kalacağız ki, Bedirhan daha bir yaşında.. Birkaç sene sıkarız dişimizi. Allah seni bizlere bağışlasın, hepsi olur hepsi geçer..
....
- Anne, haftaya Serkan'ın doğumgünü. Bedirhan'ı yanıma alsam, burdan şöyle pasta, börek yapıp götürsem, nasıl olur?
- Oy güzel gelinim.Ne iyi düşündün. Ben de yardım edeyim sana.Tatlı yapalım, Serkan'ımın sevdiği yemekleri de yapalım.
- Biraz fazla yapıp arkadaşlarıyla beraber yesinler. Onların orda bunlara hasretlikleri vardır.
- Tamam kızım..
....
- Şu yamacın hemen dönüşüne patlayıcıları yerleştirdik başkan.
- Eyi olmuş..
- Hedef kim başkan?
- Bakacaz hal çaresine. Pusuya yatın, belli etmeyin kendinizi. Elbet bi geçen olacaktır. Burası yol geçen hanı değil, ya TC ya da askerin yakını geçecektir.İşte o zaman, biz de eylemimizi gerçeklestireceğiz.
...
( Saat :14.00 )

- Vay aslan oğlum gelmiş. Hoş geldin sen de canım.
- Hoş bulduk aşkım.
- Devrem bak bu benim paşam, Aslan parçam. 11 aylık. Gözleri aynı ben değil mi? Gadasını yediğim.
- Yok be devrem! Aynı yengeme benziyor. Allah ömrünü versin, bereketli kılsın.
- Asker olacak asker. Babası gibi hem de.
- Canım biz sana ve arkadaşlarına sürpriz yapalım dedik. Doğum günün kutlu olsun. Pasta yaptık annemle. Biraz da senin sevdiğin yemeklerden. Hep beraber yersiniz. Arabada soğutucuya koyduk ama sen bunları bir dolap falan varsa koy istersen.
- Aliii! Gel şunları dolaba kaldır, yengeniz döktürmüş yine. Akşama ziyafet var beyler ziyafet. Eline sağlık aşkım. Keşke zahmet etmeseydin.
- Olur mu hiç, hepsini seni düşünerek yaptım ben. Biz birazdan çıkarız. Sen ev işini hallettim mi?
- Yok canım, geldiğimden beri buradayım, henüz şehir merkezine inemedik. Ama ilk fırsatta bakacağım. Arkadaşlarla konuştuk, onlar yardımcı olacak.İlk fırsatta Bedirhan'ımla gelirsiniz.
- Tabiki, elini çabuk tut sen de biraz. Bir ayağımız Sivas'ta diğeri Uşak'ta. Ben  değil Bedirhan çok yoruluyor.
- Tamam canım. Hadi siz dönün artık. Ben ilk fırsatta halledeceğim. Oğluma iyi bak sana emanet.
- Asıl sen dikkat et kendine, bize ne olacak ki? Sen bizi merak etme..
....
( Saat:16.00)
- Başkan beyaz bir araba üsten çıktı.Ne diyorsun? Sıra geldi mi?
- Heee, vakit o vakittir. Bas dediğimde basacaksın, eline mukayyet ol. Telafisi yok.Tek şansın var.Yapabilir misin heval?
- Hee Başkan, hazırım...
- Bekle, bekle, bekle.....Bas şimdi....
.....
- Komutanım, komutanım... Araç, aracı patlattılar..
- Herkes davransın silahına.
- Göz açtırmayın köpoğlularına.
- Serkan astsubay nerde?
- Emredin komutanım?
- Başın sağ olsun kardeşim. Maalesef patlatılan araçta eşin ve oğlun şehit düştü.
- Nurcannnnnn, Bedirhannnnnnn!
....
Terörün 11 aylık bebekle işi olmaz, ondan barış da toprak da özgürlük de isteyemez. Vatan,  cennetten babasına gülümseyen Bedirhan bebekler gibi nicesiyle asla bu kahpe tuzaklara düşmeyecek ve gerekli cevabı bu ordu verecektir.
Ruhları şad olsun...

Not: 31 Temmuz 2018' de Bedirhan bebek ve annesini şehit eden katiller birkaç gün önce yakalandı. Tam 9 ay önce yazdığım gibi bu ordu gereken cevabı verdi. Ruhları şad, mekanı cennet olsun.  
Bu yazı o acılı aile ve tüm Türkiye'ye o zaman yazılmıştı. Güncelleyip tekrar beğenilerinize sundum.



Devamını Oku

GİTMEK ÜZERİNE

Gitmek üzerine...
Gitmek bir eylem olamayacak kadar basit değildir. Eğer bunun sadece bir eylem olacağını düşünürsek bencillik etmiş oluruz. "Ben gittim, bu da sadece bir eylem hem önemli olan unutmamak. Gidiyorum ama seni unutmuyorum "demek uslu durursan sana şeker alırım demekten çok mu farklı bir şeydir? Yaşanılanlara, paylaşılanlara yürekte beslenen türlü duygulara ihanet değil midir? Ben gittim ama hala seni seviyoruma ne demeli peki??? Kaderin çizdiğini alna yazılanı kim değiştirebilir ki? Biz kulların ortalama 1200 gramlık beynine nakış gibi işlenen " sevgi "duygusu o kıvrımlardan nasıl silinebilir ki? Sevdiğimizi paylaşacaksak, kıskanmayacaksak ve ben korktum, sıkıldım diyeceksek ne farkımız kalır diğer canlılardan bizim? Geride kalana verilen bir ödül müdür son konuşma? Yoksa yüzyüze gelmekten korkup telefonun diğer ucundan usulca elveda diye fısıldamak mıdır reva görülen? Gitmenin de kendine göre bir üslubu vardır, yakışanı vardır. Aksi olduğu taktirde yaşananlara saygısızlık etmiş olmaz mıyız? Giderken kendin de gitmiş olmazsın hem. Yanında -belki de - avuçlarında kokusu kalmıştır bırakıp gittiğinin. Giderken uzaklaşmazsın aslında, daha çok yapışırsın kendi yalnızlığına. Ve belki de tam olarak o zaman anlarsın bıraktığının kıymetini. Belki; Gözünde tüter, burnunda sızlar, göğüs kafesinden taşar kalbin, ama sen gitmişsindir artık. Yeni " maceralara" yeniden başlamanın korkaklığını giyinmiştir tüm vücudun. Unutmak devrimdir, demiş mavi gözlü adam. Giden elbet unutur,onu dememiş anlaşılan. Insan annesinden, yavrusundan, diğer yarısından gider mi hiç? Eğer gidiyorsa ve hala başını koyup yastığına uyuyorsa deliksiz, aranmıyor ya da arayamıyorsan sorgulamak lazım o zaman. Hem kendinde hem karşında aramalısın tüm cevapsız soruların asıl yanıtlarını. Ve geride kalan cancağazım kendine sormalısın : Ben kendisinden gidilecek ne yaptım ona? Ve sen giden arkadaşım sen de demelisin kendine : İçim rahat mı ?

Devamını Oku