Hakkında
Oktay Güler Hakkında 1979 yılında Konya ili Seydişehir ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu burada tamamladıktan sonra sırasıyla İçel Anadolu Öğretmen Lisesi'ni ve Selçuk üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünü bitirdi. Yurdun çeşitli illerindeki özel öğretim kurumlarında öğretmen ve kurucu temsilcisi olarak çalıştı. 2016 yılından itibaren çalışma hayatını MEB bünyesindeki okullarda sürdürmektedir. Şiir ve öykü türünde eserler kaleme alan Oktay Güler'in bu tür yazıları ulusal birçok dergide yer buldu. Yazmayı bir eylem olarak düşünen Güler , herkesin bir öyküsünün olduğunu ama şiirinin olmadığı görüşünde. Halen yerel bir gazetede köşe yazarlığı yapmaktadır.
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir Konya - Van
  • Doğum tarihi 16 February
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

ALLAH'A MEKTUP YAZAN DELİ!

ALLAH'A MEKTUP YAZAN DELİ !

Elazığ Tımarhanesi'nde (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) tedavi gören ve 1965 yılında vefat eden bir “deli”nin Allah'a yazdığı son dilekçesi şu şekilde:

“Ben dünya Kürresi, Türkiye karyesi ve Urfa Köyünden, El-Aziz Tımarhanesi (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) sakinlerinden; İsmi önemsiz, cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir abdi acizin, ahir deminde misafiri Azrail’i beklerken, Başhekimlik üzerinden Hâkimler Hakiminin dergahı Uluhiyetine son arzuhalimdir:

Ben ğam (dertlilik) deryasında, fakirlik vatanında, horluk ve rezillik kaftanında PADİŞAH yapılmışım

… Meyvalardan dağdağana, çalgılardan ney-kemana kapılmışım… Benim yatağım akasya dikeninden, yorganım kirpi derisinden farksızdır. Kalbim Ayizman’ın (Hitlerin işkenceci Nazi Komutanı) fırını, ve sahranın çöl fırtınasıdır.

Ruhum aşık-ı Hüda Mahbub peresttir, lakin aklım kaderin cilvesi ve talihin sillesiyle gurestir (gelgittir) Bana gelen derdü gamın kilosu beleştir. Nerde bir güzel varsa bana karşı keleştir (yüz vermez, cesaretlidir), bütün yiğitlerde bana hep ters ve terestir. Aylar geçti, tek temizliğim, gözyaşıyla ve kara toprakla aldığım teyemmüm abdesttir. Yani, içtiğimiz kezzap suyu, mezemiz ise ateştir.

Ol Resuli zişan ve Sultanı dücihan: “Cenabı Allah’ın insanları dünya, dünyayı ise insanlar için yarattığını; Ruhları vücut için, vücutları ise ruhlar için yarattığını; Erkekleri kadınlar; kadınları erkekler için yarattığını; Cenneti mü’min kullar, mü’min kulları da cennet için yarattığını; cehennemi inkârcılar ve münafıklar, inkârcıları ve münafıkları da cehennem için yarattığını” hadisleriyle haber vermiştir. Peki acaba benim gibi meczup divaneleri ne maksatla halk etmiştir? Bilen babayiğit, meydana çıkıp söylesin… Allah sana iman verdi sen tuğyan edersin; O in’am etti sen küfran (nankörlük) edersin; O ikram etti sen inkar edersin; O ihsan etti sen isyan edersin; bir de kalkıp bana deli divane diye bühtan edersin!..

Bu söylediklerimin hepsi ruhumun içinde cenk etmektedir. Eğer dilekçemin cevabı gelirse bu manevralar sona erecektir. Şimdi adresimi arz ediyorum: Kur’an’ı geldiği yere, yine Kur’an’ı getiren geri taşısın. Madem ki ahkamı ve ahlakı kalmadı, Kur’an’ın kağıdı ve yazısı neye yarasın?! Taki Hz. Muhammed Mehdi (A.S) gelince yeniden okunup yaşansın.!

Ey zerrelerden kürrelere, yerlerden göklere bütün alemlerin Rabbi!.. Ey cemadi, nebati, hayvani, insani, ruhani ve nurani her şeyin ve herkesin yegane sahibi!… Ey iman ve şuur ehli kalplerin en yüce habibi!.. Ey dertli bedenlerin kederli gönüllerin, ve yaralı yüreklerin tabibi!. Ben biçare kulun ki; garipler garibi, hüzünlerin esiri, zulümlerin muzdaribi, öksüz, yetim ve sahipsiz bir tımarhane delisi… Ama kutsi muhabbet ve hasretinin divanesi!… Herkesi ve her şeyimi elimden aldın, ama sana sığındım, aşkına sarıldım, yegane Sen kaldın!. Yurdumdan yuvamdan, evimden barkımdan ayırdın, gurbete ve hasrete saldın, ama onları ararken Sana ulaştım, sevdana daldım! Böylece fani ve hayali görüntülerden kurtarıp hakiki tecelline mazhar kıldın.

Yüceler yücesi Rabbim, Efendim!

Haktan saparak ve haddimi aşarak, haşa senden, Burak bineği, Cebrail seyisi, Sidretül Münteha menzili, cümle mahlûkatın en şereflisi, Rahmanın en mükemmel tecelli ve temsilcisi… Kainatın fahri ebedisi, Ahir zaman Nebisi ve Mehdisi, Levhi Mahfuzun (Kader projesinin) tercümanı ve tebliğcisi, Efendiler efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in Mahbubiyetini mi istedim?.. Hanif Dinin üstadı ve nice Nebilerin atası Hz. İbrahim’in haliliyetini, Hz. Süleyman’ın saltanat ve servetini Hz. Musa’nın Celadet ve cesaretini, Hz. İsa’nın ruhaniyetinimi istedim?.. Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın yüksek fazilet ve kurbiyyetini, Hz. Ömerül Faruk’un dirayet ve teslimiyetini, Hz. Osman’ı zinnureynin asalet ve sehavetini, Hz. Aliyyül Murtaza’nın ilim ve velayetini mi istedim? Senden mülkü hâkimiyet, şanü şöhret, malü servet mi talep ettim? Senden vücüdüma sıhhat ve afiyet, aklıma ziya ve selamet, hayatıma huzur ve istikamet dilendimse, bunlar için de bin kere tevbe ettim! Çünkü Şeriatın iptal, tarikatın ihmal, hakikatın ihlal ve mü’minlerin iğfal edildiği bir zillet ve rezalet döneminde, bana akıl ve mükellefiyet verseydin, bu sadece benim mesuliyet ve mahzuniyetimi ziyadeleştirecekti!

Sultanım Efendim:

Ben Senden sadece seni istedim; pahası elbet böyle yüksektir ve tüm sevdiklerimi ve sahiplendiklerimi uğruna feda etmektir. Rabbim, elbet vardır hikmeti ki, bu kuluna böyle zillet ve zahmet çektirirsin. Ben haşa itiraz değil, naz ederim ama, umarım Sen niyaz kabul edersin. Aile efradımı, aklı izanımı alıp beni hicrana saldın. Ama yine de şükür; ya akıllı kalıp ama hain ve hilekâr olaydım… Ya varlıklı kalıp ama zalim ve sahtekâr olaydım… Ya âlim ve saygın kalıp ama gafil ve riyakâr olaydım… Ya arkalı etraflı kalıp ama azgın ve zulümkar olaydım… Ya sağlıklı sefalı kalıp ama, sapıtmış, ahlaksız ve vicdansız olaydım!..

Derdü bela ki, sabredenlerin vesile-i miracıdır. Müminler kalbimin tacı, mücrimler rahmetin muhtacı, münkirler hikmetin icabı, Sadık ve aşık ehli cehd adaletin ilacıdır. Velakin bu münafık hain ve zalimler ise çıban başıdır, akrep gibi sancıdır; şerefli insana, helali dışında bütün kadınlar kızlar ana-bacıdır.

Ey Rabbim, Efendim!

Malum-u aliniz ve zaten yüce takdirinizdir ki; ne özenli-bezekli elbiselerle gezdiğim bayramlarım oldu… Ne onurlu ve huzurlu seyahatlerim ve seyranlarım oldu… Ne etrafımda hizmet ve rağbet gösteren dostlarım ve hayranlarım oldu!.. Lezzet ne imiş, izzet ne imiş ve fazilet ne imiş tatmadım; ama şikâyet şekavettir; bütün bu fani ve fena nimetlerin asıl sahibi olan Padişahlar Padişahını buldum… Beni yoktan var ettin, iman ve hidayet buyurup varlığından haberdar ettin, ama aklımı alıp kulunu bi-karar ettin, sana sonsuz şükürler olsun!.. Şimdi son dileğim beni yanına al ve bir daha huzurundan ve sonsuz nurundan ayırma, ne olursun! Umarım bu dilekçeyi yazdım diye bana darılmazsın; çünkü zaten Zatından gayrıya yalvarıp yakarmanın ŞİRK olduğunu buyurdun!”

Şimdi söyleyin;

53 yıl önce Allah'a bu mektubu yazan mı deli, yoksa günümüzde akıllı geçinen bizler mi?

Devamını Oku

İYİ BAYRAMLAR

İY BAYRAMLAR

Aloo, Ahmet, oğlum merhaba.

- Merhaba anne, nasılsın?

- İyiyim oğlum, su böreği açtım, geliyorsunuz değil mi bayrama? Hem evi de iyice temizledim, Aslı'ya iş kalmadı.

- Şey anne, Aslı izin alamadı, biz bu bayram gelemeyeceğiz de. Kusura bakma.

- Yok oğlum, ne kusuru, ömrümüz olursa kurbana gelirsiniz.

.....

 

- Aloo, Filiz,kızım, nasılsın?

- İyiyim babacığım sen nasılsın?

- İyiyiz biz de. İki tane koç aldım kurban için, birini torunuma keseceğim.

- Off baba, ne gereği var şimdi, verirdik bir hayır kurumuna, hem biz büyük ihtimalle gelemeyeceğiz. Osman kışın otelden yer ayırmış, parasını da peşin vermiş.

- Anladım kızım, kapı çalıyor, ben kapıya bakayım.

.....

 

- Aloo anneciğim nasılsın, napıyorsun?

 

- Sen misin Ayşe,iyiyim kızım baklava açıyordum, zor duydum telefonun sesini.

- Aaa, ne baklavası, hayırdır?

- Kızım ne baklavası olacak, bayram ya, geliyorsunuz değil mi?

- Yok anne, İsmet arabayı satınca malum biz de arabasız kaldık, hiç otobüs bileti de bulamadık, hem kız diş çıkarıyor, çok huysuz, öbür bayram geliriz inşallah.

- Ama kızım baban hastaydı, bir görseydiniz bu bayram iyiydi.

- Anne dedim ya sana, öbür bayram inşallah...

....

 

- Aloo, Ayşe Hanım mı?

- Buyrun.

- Başınız sağ olsun, maalesef Babanız sizlere ömür.

 

....

- Aloo Filiz Hanım.

- Evet buyrun.

- Maalesef kazada annenizi kaybettik.

....

 

- Aloo, Ahmet.

- Şey, nasıl denir ki annenle baban...

- N'oldu kanka?

- Başın sağ olsun kardeşim...

 

..... Sağlığında türlü bahanelerle ellerinden öpüp kutlayamadığınız büyüklerinizin bayramını, onları kaybedince mezarlarına çiçek koyarak geçiştirmeyin. Bizim bayramlarımız hala çocukların el ele topladığı akide şekerleri kadar tatlı, analarımızın ağzı kadar dualı, yarin sinesi kadar sıcak.

Ben de bu vesileyle büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim.. İyi bayramlar....

Devamını Oku

PLATONUN MAĞARASI

Platonun ünlü mağara alegorisi;
Bir mağaranın içinde, dışarıdan gelen ışığa arkalarına dönük olarak ömürlerini geçirmiş olan insanların tek gördükleri önlerine vuran hayvan, insan ve nesne gölgeleridir.

Gerçek formunu hiç görmemiş bu insanlar için tek gerçeklik bu gölgelerdir. Hapis olan kişilerden biri bir gün aniden serbest kalır.

Mağaranın dışındaki dünya ile karşılaşır. Tamamen ışık ile yani gerçek ile tanışan bu kişinin gözleri neredeyse körlük yaşar.

Zamanla şimdiye kadar gerçek sandığı gölgelerin aslında gerçek olmadığını ve gerçeklerin birer karanlık yansıması olduğunu anlamaya başlar..

Hayatın gerçeğini anlayan bu kişi mağaraya dönüp diğer insanlara gölgelerin sahte olduğunu ve asıl gerçeğin dışarıda olduğunu anlatmaya çalışır. Ancak dışarıyı hiç görmeyen bu insanlar anlatılanı idrak edemezler ve kızgınlıkla karşı çıkarlar...

Platon, mağara alegorisi yani benzetmesinde bir şeyleri anlamaya başlamış olan filozofların bunu halka anlatamayışını örneklemek istemiştir.

Bu metafor günümüz dünyası ve düzeni içinde hala geçerlidir. Çünkü insanlar anlayabildikleri kadarını kabul edip kendi anlayışlarının ötesinde anlatılanları kabul etmezler. Bu yüzden gerçekleri anlatanlar bir şekilde toplum içinde baskı altına alınır.

Işığı-gerçeği görmek doğruyu duymak rahatsız edicidir. Bu yüzden zihin karanlığı ve esareti seçer. Cahillik mutluluktur..Gerçek ile yüzleşmek ve özgür olmak cesaret ister.

Devamını Oku

TABURCU OLMAK

"TABURCU OLMAK" 

Neden Türk hekimleri hastalarını iyileştirdikten sonra ‘’taburcu’’ ederler; ‘’gitsin’’, ‘’evci’’ gibi kelimeler kullanmazlar, hiç aklınıza geldi mi? Taburcu kelimesinin çok hüzünlü bir hikayesi vardır aslında. Bakın anlatayım dilim döndüğünce…
Özellikle 1. Dünya ve Çanakkale Savaşı sırasında ülkenin tıp eğitimi veren tek kurumu Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane, hocalarını, öğrencilerini cepheye yolluyor, eğitime ara vermek zorunda kalıyor, binası ise tamamen hastaneye dönüşüyordu. Sadece cephede savaşmakla kalmıyor, savaş olmadığında ya da geride kalan kıdemsiz tıbbiyeliler, direnişte bizzat çalışıyorlardı. İzmir’in işgalinin üç gün sonrası, 18 Mayıs 1919’da, okulda hararetli, hüzünlü konuşmaların yapıldığı, hemen direniş gruplarının örgütlendiği bilinir.

Daha çok bahsedilecek olay, anlatılacak konu var ancak, söylemek istediğim şudur;

Ülkede herkes askerdir, eli silah tutan tüm erkekler savaştadır. Gerçek kurumsal düzeyde tek hastane vardır, ülkenin her yanındaki cephelerde tüm hekimler subaydır, askerdir. Yaralılar iyileştirilir, komutan hastalarını, askerlerini dolaşır. Hastanede, kışlada, revirde, cephede çadırda, savaşta. Tabip subay, iyileşenleri, tekrar silah tutabilecekleri savaşa, taburuna yollar, ‘’taburcu’’ eder. Başka hiçbir milletin, ülkenin hastanesinde, hastalar iyileştiklerinde ‘’taburuna yollanmaz, taburcu’’ edilmez. Bazı değerleri, yaşamının içine böylesine sindirmiş başka bir millet yoktur. Başkalarını bilmem ama, taburcu ettiğim her hastada, göğsümün ağlamaklı kabarması bundandır diyen çok doktorumuz var şükür olsun.Ordusunu, askerini, bağımsızlık mücadelesini, tüm aziz şehitlerini, yaşamına böyle sindiren başka bir millet yoktur. Bazı hususıyyetlerin, farkında olmasak da her zaman, sonsuza kadar bizimle yaşayacaklar…

İşte size ‘’taburcu’’luğun hikayesi...

Devamını Oku

EDEBİYATÇILAR GEÇİYOR- NABİ-

EDEBİYATÇILAR GEÇİYOR- NABİ-

 

Nabi’nin nağmeleri Peygamberimizin emriyle, Medine semalarında yankılandı.

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu


Büyük çoğunluğu yüksek rütbeli Osmanlı devlet adamla­rından meydana gelen Hac kafîlesi Pey­gamber Efendimizi ziyaret yolundadır. Çölde günlerdir süren yorucu yolcu­luk bitmek üzeredir. Kafile İstanbul'dan yola çıkmıştır. Medine’ye yaklaş­tıkları bir gecede son kez mola verdi­ ve kafiledekiler kısa bir süre içinde yorgunluktan uykuya daldılar.

Ancak biri var ki günlerdir uyku görmeyen nemli gözleri ile uzaklara dalmış; Peygamber Efendimizin hasreti ile yanmış ve kavrulmuştur.Yusuf Nâbî'dir bu. O gece de Resulullâh’a bu kadar yakın olmanın hazzı içerisin de yerinde duramayıp gezerken…

O da ne!

Devlet büyüklerinden birisi ayağını kıbleye doğru uzatmış uyumuyor mu!

Yusuf Nâbî’nin gözü kararmıştır. Yet­kiliyi uyandıracak ve uyaracak tarzda şu sözler ağzından inci gibi saçılmaya başlar:

Nâbî’nin, yüreği yanarak söylediği nâ’tının manası şu şekildeydi.

“Edebi terketmekten sakın. Zira burası Allahü Teâlâ’nın sevgilisi olan Peygamber Efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer Hak Tealının nazar evi. Resûl-i Ekremin makamıdır. Burası Cenahı Hakkın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir, fazilet yönünden düşünülürse Allahü Teâlâ’nın arşının en üstündedir. Bu mübarek yerin mukad­des toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar iki gözünü körlükten açtı. Zira burası kör gözlere şifa veren sürmedir. Gökyü­zündeki yeni ay Onun kapısının yüre­ği, yaralı aşığıdır Bunun kandili dahi, ışığının nurunu ondan almakta­dır. Ey Nâbî! bu dergâha ede­bin şartlarına riayet ederek gir. Zira burası büyük meleklerin etrafında perva­ne olduğu ve peygam­berlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf ye­ridir.”

 

Bu mısraları işiten o yüksek rütbeli kişi hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve:

– Ne zaman yazdın bunu? Sen­den ve benden başka duyan oldu mu? diye sordu. Yusuf Nâbî de:

– “Daha önceden hiç söylememiştim. Su anda sizi bu halde uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım, ikimizden başka bilen yok” dedi.

Bu sözler üzerine o kişi rahat bir nefes alarak:

– Madem ki bu şiiri burada söyledi burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz” diye ikaz etti.

O böyle tehditler savuradursun, Cenab-ı Hak, habibinin aşkıyla söyle­nen bu gönül açıcı ifadeleri hiç gizli bırakırmıydı? Bu İfadeleri kıyamete kadar unutulmayacak bir şekilde açığa çıkardı.


Kafile yoluna devam ederek sabah namazına yakın Mescidi Nebi’ye vardı. Onlar Mescid-i Nebi’ye girerken minareler­den yanık sesli müezzinler Ezan-ı Muhammedî’den evvel Nâbî nin

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu

diye başlayan na’tını okuyorlardı.

Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra Nâbî ve öbür zat namaz kıldıkla­rı camiin müezzi­nini buldular. Nâbî müezzine;

– Allah aşkı­na, Peygamber aşkına ne olur­sun söyle. Ezan­dan önce okudu­ğun na’tı kimden nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzinde büyük bir heyecan içeri­sinde sunları anlattı: Resul-i Ekrem Efendi­miz bu gece Mescidi Nebi’de ki bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: “Ümmetimden Nâbi isimli biri benî ziya­rete geliyor.

Bana olan aşkı her şeyin üstündedir.

Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak Medi­ne’ye girişini kutlayın” buyurdu­lar. Biz de Resulullâh Efendimi­zin emirlerini ye­rine getirdik.

Nâbî müezzi­nin son sözlerini işitmez olmuştu. Gözyaşları içerisinde: Sahiden Nâbî mi dedi. 0 iki cihanın peygamberi Nâbî gibi bir zavallıyı, günahkârı üm­metinden saymak lûtfunu gösterdi mi? dedi. Evet cevabı­nı alınca da sevincinden bayıla­rak kendinden geçti.

Devamını Oku

KENDİM NOT

KENDİME NOT

- Anne, bugün de mi dışarda yiyeceğiz?
- Evet.
- Ama Berfin'i sırtımda taşırken çok yoruluyorum ben.
- Az dayan sıpa, bir şey olmaz.
- Sen Rojda'yı nasıl taşıyorsun? Kucağında da Azem var?
- Çok konuşma artık. Hadi çıkalım yola. Anca varırız.
- Ama daha bir saatten fazla var.
- Çok konuştun gerçekten.
- Acaba bugün ne var yemekte?
- Şimdi tokat geliyor ama. İftar çadırında herkes ne yiyorsa biz de onu yiyeceğiz. Sana özel yemek mi yapacaklardı...

.....
Ah bana
Vah bana
Yazık bana !!!
Acaba iftarda ne yesem'i sormadığım gün cehennem odunlarından kurtulacağım. Dört çocuklu bir annenin her akşam iftar çadırlarında çocuklarına yedirdiği yemekleri görmediğim gün, benim için oruç o zaman başlayacak... Karnına tüm Ramazan lokma girmemiş kaç yazar Oktay! O çocukların boğazlarından bir tas sıcak çorba sokmadıktan sonra.

Devamını Oku
KENDİM NOT

BEDİRHAN

-  BEDİRHAN
-
- Selamun aleyküm baba.
- Aleykümselam oğul.
- Baba lojman çıkmadı bizlere.Nurcan ile beraber ev tutacağız.
- Hayırlısı olsun oğlum.
- Hakkari'ye gitmeden sizleri bir görelim diyoruz. Şu an Kapadokya'yız. Dönüşte uğrarız.Anama söyle de bi dolma yapsın.Bir şey lazım mı, bir isteğiniz var mı?
- Söylerim Serkan'ım. Siz gelin yeter. Bir şey lazım olursa ben alırım...
....
- Nurcan...Nurcan...
- Efendim!
- Yarın gidiyorum Yüksekova'ya. İki aya kalmaz bir ev tutarım oradan. Üçümüze yetecek bir yer olsun yeter değil mi?
- Yetmez mi? Hem kaç sene kalacağız ki, Bedirhan daha bir yaşında.. Birkaç sene sıkarız dişimizi. Allah seni bizlere bağışlasın, hepsi olur hepsi geçer..
....
- Anne, haftaya Serkan'ın doğumgünü. Bedirhan'ı yanıma alsam, burdan şöyle pasta, börek yapıp götürsem, nasıl olur?
- Oy güzel gelinim.Ne iyi düşündün. Ben de yardım edeyim sana.Tatlı yapalım, Serkan'ımın sevdiği yemekleri de yapalım.
- Biraz fazla yapıp arkadaşlarıyla beraber yesinler. Onların orda bunlara hasretlikleri vardır.
- Tamam kızım..
....
- Şu yamacın hemen dönüşüne patlayıcıları yerleştirdik başkan.
- Eyi olmuş..
- Hedef kim başkan?
- Bakacaz hal çaresine. Pusuya yatın, belli etmeyin kendinizi. Elbet bi geçen olacaktır. Burası yol geçen hanı değil, ya TC ya da askerin yakını geçecektir.İşte o zaman, biz de eylemimizi gerçeklestireceğiz.
...
( Saat :14.00 )

- Vay aslan oğlum gelmiş. Hoş geldin sen de canım.
- Hoş bulduk aşkım.
- Devrem bak bu benim paşam, Aslan parçam. 11 aylık. Gözleri aynı ben değil mi? Gadasını yediğim.
- Yok be devrem! Aynı yengeme benziyor. Allah ömrünü versin, bereketli kılsın.
- Asker olacak asker. Babası gibi hem de.
- Canım biz sana ve arkadaşlarına sürpriz yapalım dedik. Doğum günün kutlu olsun. Pasta yaptık annemle. Biraz da senin sevdiğin yemeklerden. Hep beraber yersiniz. Arabada soğutucuya koyduk ama sen bunları bir dolap falan varsa koy istersen.
- Aliii! Gel şunları dolaba kaldır, yengeniz döktürmüş yine. Akşama ziyafet var beyler ziyafet. Eline sağlık aşkım. Keşke zahmet etmeseydin.
- Olur mu hiç, hepsini seni düşünerek yaptım ben. Biz birazdan çıkarız. Sen ev işini hallettim mi?
- Yok canım, geldiğimden beri buradayım, henüz şehir merkezine inemedik. Ama ilk fırsatta bakacağım. Arkadaşlarla konuştuk, onlar yardımcı olacak.İlk fırsatta Bedirhan'ımla gelirsiniz.
- Tabiki, elini çabuk tut sen de biraz. Bir ayağımız Sivas'ta diğeri Uşak'ta. Ben  değil Bedirhan çok yoruluyor.
- Tamam canım. Hadi siz dönün artık. Ben ilk fırsatta halledeceğim. Oğluma iyi bak sana emanet.
- Asıl sen dikkat et kendine, bize ne olacak ki? Sen bizi merak etme..
....
( Saat:16.00)
- Başkan beyaz bir araba üsten çıktı.Ne diyorsun? Sıra geldi mi?
- Heee, vakit o vakittir. Bas dediğimde basacaksın, eline mukayyet ol. Telafisi yok.Tek şansın var.Yapabilir misin heval?
- Hee Başkan, hazırım...
- Bekle, bekle, bekle.....Bas şimdi....
.....
- Komutanım, komutanım... Araç, aracı patlattılar..
- Herkes davransın silahına.
- Göz açtırmayın köpoğlularına.
- Serkan astsubay nerde?
- Emredin komutanım?
- Başın sağ olsun kardeşim. Maalesef patlatılan araçta eşin ve oğlun şehit düştü.
- Nurcannnnnn, Bedirhannnnnnn!
....
Terörün 11 aylık bebekle işi olmaz, ondan barış da toprak da özgürlük de isteyemez. Vatan,  cennetten babasına gülümseyen Bedirhan bebekler gibi nicesiyle asla bu kahpe tuzaklara düşmeyecek ve gerekli cevabı bu ordu verecektir.
Ruhları şad olsun...

Not: 31 Temmuz 2018' de Bedirhan bebek ve annesini şehit eden katiller birkaç gün önce yakalandı. Tam 9 ay önce yazdığım gibi bu ordu gereken cevabı verdi. Ruhları şad, mekanı cennet olsun.  
Bu yazı o acılı aile ve tüm Türkiye'ye o zaman yazılmıştı. Güncelleyip tekrar beğenilerinize sundum.



Devamını Oku

GİTMEK ÜZERİNE

Gitmek üzerine...
Gitmek bir eylem olamayacak kadar basit değildir. Eğer bunun sadece bir eylem olacağını düşünürsek bencillik etmiş oluruz. "Ben gittim, bu da sadece bir eylem hem önemli olan unutmamak. Gidiyorum ama seni unutmuyorum "demek uslu durursan sana şeker alırım demekten çok mu farklı bir şeydir? Yaşanılanlara, paylaşılanlara yürekte beslenen türlü duygulara ihanet değil midir? Ben gittim ama hala seni seviyoruma ne demeli peki??? Kaderin çizdiğini alna yazılanı kim değiştirebilir ki? Biz kulların ortalama 1200 gramlık beynine nakış gibi işlenen " sevgi "duygusu o kıvrımlardan nasıl silinebilir ki? Sevdiğimizi paylaşacaksak, kıskanmayacaksak ve ben korktum, sıkıldım diyeceksek ne farkımız kalır diğer canlılardan bizim? Geride kalana verilen bir ödül müdür son konuşma? Yoksa yüzyüze gelmekten korkup telefonun diğer ucundan usulca elveda diye fısıldamak mıdır reva görülen? Gitmenin de kendine göre bir üslubu vardır, yakışanı vardır. Aksi olduğu taktirde yaşananlara saygısızlık etmiş olmaz mıyız? Giderken kendin de gitmiş olmazsın hem. Yanında -belki de - avuçlarında kokusu kalmıştır bırakıp gittiğinin. Giderken uzaklaşmazsın aslında, daha çok yapışırsın kendi yalnızlığına. Ve belki de tam olarak o zaman anlarsın bıraktığının kıymetini. Belki; Gözünde tüter, burnunda sızlar, göğüs kafesinden taşar kalbin, ama sen gitmişsindir artık. Yeni " maceralara" yeniden başlamanın korkaklığını giyinmiştir tüm vücudun. Unutmak devrimdir, demiş mavi gözlü adam. Giden elbet unutur,onu dememiş anlaşılan. Insan annesinden, yavrusundan, diğer yarısından gider mi hiç? Eğer gidiyorsa ve hala başını koyup yastığına uyuyorsa deliksiz, aranmıyor ya da arayamıyorsan sorgulamak lazım o zaman. Hem kendinde hem karşında aramalısın tüm cevapsız soruların asıl yanıtlarını. Ve geride kalan cancağazım kendine sormalısın : Ben kendisinden gidilecek ne yaptım ona? Ve sen giden arkadaşım sen de demelisin kendine : İçim rahat mı ?

Devamını Oku

BİR DOĞUM BİR YIKIM - TÜM ANNELERE-

BİR DOĞUM BİR YIKIM
( TÜM ANNELERE )

Merhaba, adımı bilmiyorum. Çünkü şu an hâlâ annemin karnındayım.35 haftalık olduğumu babamla annemin konuşmalarını duyunca öğrendim.Geçen hafta annemin doktoru söyledi bebeğinizin doğmasına birkaç hafta var diye. Ben de çok heyecanlandım doğrusunu isterseniz.Cinsiyetimi ilk duyduklarında babamın "Oğlum olacak, oğlum olacak!" diye bağırış ve çağırışlarını ben bile duydum. Annemin oturup ağlaması beni biraz etkiledi ama onların sevinç gözyaşları olduğunu öğrenince içim rahatlamıştı. Ben annemin ilk çocuğu olacağım. Babam her keresinde "İnşallah sana benzer oğlumuz" deyince ben de sağıma soluma baktım. Sanırım annemin de gözleri renkli. Beni görünce çok sevineceklerinden de eminim. Doğumum yaklaşınca doktor amca annemi her hafta görmek istemişti. Sanırım yarın gideceğiz onun yanına. Ahh, durun durun karnım acıktı. Keşke annem bir şeyler yese de ben de ondan beslensem. Oh, evet! Annemin en çok bu yönünü seviyorum. Sanırım hissetmiş olacak şimdi bir şeyler yemeye başladı. Yediklerindeki tüm vitaminler hop benim vücuduma geliyor, yaşasın.
- Hoş geldiniz. Kontrollerimiz yerinde . Bebeğiniz sağlıklı görünüyor. Son bir iki haftada demir içeren gıdaları tüketmenizde fayda var. Çünkü bu aylarda bebeğinizin gelişimi için en çok demire ihtiyacı vardır. Ha, unutmadan artık bebeğinizin el ve ayak tırnakları yerlerine oturmuş durumda. Her şey çok muntazam ilerliyor. Artık bundan böyle ayaklarınızı yüksekte tutarak dinlenmeye gayret gösterin.
Aa, bunların adı tırnak mıymış? Ben de doğunca bunları anneme nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. İyi bir şey herhalde bunlar. Neyse bekleyip göreceğiz biz de. Ama ben daha birkaç hafta böyle baş aşağı nasıl durabilirim ki? Benim midem bulanınca anneminki de bulanıyor. Çok çişim geldi üstelik. Offf, doğsam mı acaba?
Şu an yapmaktan en mutlu olduğum şey annemin karnını tekmelemek. Doğrusunu isterseniz ilk başta esnemek için kollarımı yana açtığımda istemeden karnına dokunmuştum. Sonra annem, babamın yanına gidip "tekme attı, tekme attı" diye sevinçten havalara uçmuştu. Sanırım babam biraz çapkın. Hemen oracıkta annemi öpmüştü. Ben niye mutlu olduysam artık....
Ondan sonra annem bütün akraba ve arkadaşlarına ballandıra ballandıra onun karnına attığım tekmelerden söz etmeye başladı. Annem elini karnına koyup benimle konuşmaya başlayınca ben tekmeliyordum. O ise bundan büyük mutluluk alıyor. İnsanlar ne garip, o beni besliyor ama ben ona tekme atıyorum. O da gülüp mutlu oluyor. Ah şu garip anneler!
Nereden baksanız üç kiloya yaklaşıyorum. Boyum da 40 santimi geçti. Burası mı çok daraldı, yoksa ben mi büyüyorum anlamadım doğrusu. Son günlerde sürekli uyumak istiyorum. Neyse bugün çok yoruldum. Kolay değil tâbi ki daracık yerde 35 hafta kalmak. Ben uyuyayım şimdi sabah görüşürüz.
Günaydın. Annem erken kalkınca ben de dayanamadım onunla uyandım. Annem keşke biraz balık yese şimdi. Acaba duyar mı beni. Dur şuna bir tekme daha atayım. Offf duymadı. Ama çok açım ben. Hadi ama anne ye artık bir şeyler.Durun... Durun bir saniye.. Annem babama sesleniyor:
- Ali!!! Ali koş yetiş! Geliyor. Bebek geliyor.
Kim geliyor yahu! Ne bebeği ben burdayım işte. Sadece acıktım biraz. Tamam sakin ol anne. Tekme atmayacağım sana. Ama sen böyle derin nefes alınca şimdi benim de canım doğmak istedi. Doktor amca kızmasın sonra bize.
- Dur! Sakin ol hayatım. Ben arıyorum şimdi doktoru. Hemen gidelim. Sen git şu ceketini.
Yahu bu babam da ne garip doğrusu. Annemden daha telaşlı. Şşşş mübarek sakin ol, ben iyiyim. Sen annemi yatıştır. Tut elinden! Hah şöyle. Madem istediniz o zaman ben de geliyorum. Siz kaşındınız. Şöyle kafamı biraz uzatsam mı buradan?
- Aaaa!
Of kıyamam anneciğim sana. Özür dilerim. Tamam çekiyorum başımı. Neyse bir varalım hastaneye. Hah şimdi yola çıktık işte.
Baba biraz sakin olur musun? Annemi arabanın arka koltuğuna keşke yan yatırsaydın. Bak tümseklerde ya da çukurlara girince arabayı sarsısıyorsun. Burada biz hoplayız duruyoruz. Of annemm ya! Çok acı çektiği nasıl da belli.
- Çabukkkk! Ali lütfen çabuk!!!!!
- Dayan hayatım, tamam. Gelmek üzereyiz. N'olur dayan biraz daha.
Tamam sakin olun ya. Burdayım daha. Söz hastaneye kadar çıkmayacağım bir yerlere.
- Ali... Ali.... Aliiiii!!!!
...

-Hey bunlarda kim böyle?Neden herkes ağlıyor. Gülsenize yahu. Ben doğdum... Annem nerede? Baba... Baba!.. Süt içmem lazım. Annemi getirsene bana. Hah doktor amca geliyor. Babam değil mi o? Ona soracak herhalde?
- Başınız sağ olsun.

Bu ne demek şimdi. Öldü mü yoksa annem? Ben doğdum o öldü mü şimdi? Annneeeee!!!!
..

Devamını Oku

RAMAZAN NEYDİ VE DARHANE

Yaş itibariyle belki de ahh, nerde o eski ramazanlar diyecek kadar çok değilim ama benim de ramazan ayına dair biriktirdiğim birçok anı var. ( Sahiden bunları yazmaya karar verince de insanın yüzünde bir gülümseme belirmiyor değil.)

 

Ramazan benim için babamın ellerimden tutarak iftar öncesi almaya gittiğimiz yumurtalı pideydi.

 

Kapı komşumuz Elif Teyze’nin ezan okunurken kapıdan uzatıverdiği bulgur pilavı,

Sahura kadar dayanamayan alt komşumuz rahmetli Davut Amca’nın horultusunu duymaktı.

Aynı gün abimle cafede karşılaşıp oruç yediğimizi anladığımız korkunç an (!)

İftarda abimle göz göze gelip oruç tutanlardan daha çok yediğimiz yemeklerdi.

Annemin sobada yaptığı kömbe, babamın eve getirdiği yarım kilo etti,

komşulara verdiğimiz iftar davetleri teravihe gidiyoruz diye çarşamba akşamları evden çıkıp pazardan çaldığımız muzlardı.

 

Ramazan benim için annemin hadi sahura diye bağırıp

babamın dişlerinizi fırçalayın demesiydi.

Balkonda caminin ışıkları yandı, ezan okundu diye bağırmaktı.

Bazen iftarı sigarayla açıp başımın çılgınca dönmesi

Bazen de uykuya tutturduğum oruçlardı.

 

Ramazan gerginliğim, asabiyetim ve az konuştuğum zamanlardı.

İftar sonu tüm apartman ahalisinin evimizin önündeki uzun sohbetiydi.

Yatılı okullarda iftarda çıkan kuru fasulye pilav cacık üçlüsü

Üniversitede belediyenin kurduğu iftar çadırlarıydı.

Tatlıya aş erdiğim zamanlar

Üç dakikanın üç saat gibi geçtiği zamanlardı….

…….

 

Ahhhh küçüklüğümdeki ramazanlar. Sanırım özlediğim şeyler var. Dostluklar gibi, paylaşmak gibi, bölüşmek gibi…

 

Ne güzeldir değil mi ekmeğini bölüşmek?  Hele de bunu bu aylarda yapmak.Yazarken aklıma yaşanmış güzel bir olay geldi. Söylemeden geçemeyeceğim affınıza sığınarak.

 

Padişah Yavuz Sultan Selim,  veziriyle beraber Edirne sokalarında bir ramazan gününü tebdili kıyafet dolaşmaya karar verir. Padişah kıyafetlerinden arınıp Edirne’nin tenha ,fakir bir semtine veziriyle beraber nihayet ulaşır.

 

“Vezirim sakın ola ki benim padişah olduğumu kimselere belli etme, halkımız nicedir ne yaparlar, dertleri tasaları nasıldır bunları tesbit için geldik buralara, aman dikkatli davran’’ diyerek vezirini tembihler.

 

 İftar sati yaklaşmıştır. Gördüğü şey karşısında koca Yavuz küçülür. Yürüdüğü sokakların hepsinde iftar topunun atılacağı vakit, tüm kapılar ardına kadar bir bir açılmıştır. Yavuz kendisinin deşifre olduğundan korkarak sorar:

 

- Vezirim, neden bu kapılar açılmaya başladı, yoksa bizi mi tanıdılar?

 

- Hayır devletlim, Edirne halkı ramazan ayında, iftar saatinde kapılarını sonuna kadar açarlar. Ki bu vakitte oradan geçen müslümanlar kendilerine misafir olsun. Tüm evler yarış eder misafiri kapmak için. İşte bu yüzden hepsi kapıda bekleyip kapılarını yoksula açarlar.

- Oh ne ala.O zaman biz de tam top atıldığında kimin evinin önündeysek oraya girelim.

- Emredersiniz sultanım.

Vakit daralmıştır. Birden bire büyük bir top sesi Edirne semalarında yayılır. Yavuz ve veziri damı olmayan, viran bir evin önündedirler. Yaşlı bir adam kapıda beklemektedir.

 

‘’ Top patladı hadi buyrun içeriye’’ diyerek koca Osmanlı sultanını evine buyur eder.

Evin hanımı sofrayı kurar. ( Sofra demişsem öyle değil. Yer sofrasına konulan sinide sadece kaşık vardır.) Kadın mutfaktan tuz getirir.

 

Efendim orucunuzu bununla açın diyerek ikram eder. Oruçlar açılır. Kadın daha sonra elinde bir tas çorbayla içeri girer. Bu çorba Yavuz’un daha önce hiç tatmadığı bir lezzettir. Adam sadece bu çorbayla karınlarını doyurmaları gerektiğini zira başka bir şeylerinin olmadığını utana sıkıla söyler. Yavuz, bu çorbanın verdiği tadı ballandıra ballandıra söyleyerek teşekkür eder. Artık kalkma zamanı gelmiştir. Yavuz son bir hamleyle konuyu yine çorbaya getirir.

Bu çorbanın adı nedir Bey Amca?

 

Evladım bu bizim hatunun yaptığı bir çorbadır. Adına da biz dar hane çorbası deriz. Fukara yemeği anlayacağın. Bu dar evimizde bir tas içince bizden iyisi olmaz.

- Anladım Bey Amca allah razı olsun…

….

 

Evet hikayemiz böyle. Bugün hepimizin evinde, tenceresinde kaynayan TARHANA çorbasının hikayesidir bu anlayacağınız. Bakacak olursak ne de çok mesaj içeriyor ‘’dar hane ‘’çorbası. Gönlünüzü açarsanız kısmet size kanat takıp Bağdattan gelirmiş. ( Bey amca ve eşinin bu çorbayı yapmak için saraya alındığı rivayet edilir..) Siz yeter ki verin. Paranızdan verin, zamanınızdan verin, gönlünüzden verin, yeter ki verin. Gün gelir alacaklarımız verdiklerimizin kat be kat fazlası olur. Bu arada sizden iki ricam olacak:

1) On bir  ay açlığını ya da tokluğunu sormadığınız kişilere oruçlu musun / niyetli misin diye sormayın. Zira geçen hafta yazdığım gibi ‘’omurga’’ problemi ortaya çıkıyor.

2) Adres ve telefonumu buraya yazıyorum. Olur da iftar zamanı benim fakirhanemde de bir ‘’dar hane’’ çorbası içmek istersiniz. ( TÜM İÇTENLİĞİMLE, GELMEK İSTEYEN HERKESE KAPIM ARDINA KADAR AÇIK.)

Devamını Oku
}