Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Oksitlenmiş Siyaset

                   Zamanın artık şiddetini gözle görülür bir biçimde ortaya koyduğu, saliselerini bile veresiyeye vermediği tanımsız kayboluşlara doğru ilerlemekteyiz. “Tahammül”  kelimesinin, kursakta takılıp geçmediği, “iyi niyetin” ise fazlaca tahribata uğradığı meselalar da konaklıyoruz. Seçim öncesi kan içip, kin kusuyor ve bunu artık gizlemiyor alenen yapıyoruz. Herkesin bir şeyler olduğu, ama bu defa sadece kendine olduğu, bir Türkiye’de yaşamaya çalışıyoruz bilerek ve isteyerek. Kendine sosyalist, kendine Liberal, kendine realist, kendine Müslüman… Aslında bu “kendine” olmak biçilmiş bir kaftandı –mış gibi yaşayan insanlara.

 Yarın yapılacak seçimde kimi düşünerek oy kullanacağız yine kendimiz mi olacak bu düşündüğümüz yoksa herkesi bilerek ve düşünerek mi oy kullanacağız? Mesela Kürtleri düşünecek miyiz ya da başörtüsüyle kamusal alanda çalışamayan kadınlarımızı, Sivas olayını, Maraş’ı, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı, Menderes’i hepsini düşünebilecek miyiz? Paslanmış siyaseti bir kenara bırakalım ve bu defa sadece vicdanımız için oy kullanalım.

Devamını Oku

Her üç kişiden birinin insan olabilme ihtimali

Dokunduğunuz  her şeyde bir kadının etkisi hissedilebilirken, kadın neden tek başına hissedilemez? Sadece yaşadığımız toplumda değil, dünyanın en ücra köşesi ya da en şaşaalı metropolünde bile kadındır eziyet gören. Erkeğin başrolü, kadınınsa dublörlüğüdür hayatı ifade mecburiyetine sokan. Türkiye gibi kendini aşamalarla soyut olmaktan somutlayan bir ülkede, inanın kadın sadece doğurganlığı teste tabi tutulan bir varlık olarak geçer. Bir de bu ülkede kadının birçok adı vardır. Mesela bekâretini koruyan yani evlenmemiş kadına "kız" denir. Ya da biraz daha parlak bir cümle içerisindeyse "bayan" da diyebilirsiniz ona. Bizim kadınlarımız böyledir oyun hamuru gibi istenilen şekle girebilir. Emirinize amadedir; çünkü o öyle olmaya programlanmıştır.

         Aile içerisinde kadına nasihatler verir bir diğer kadın olan anne "aman yavrum kocandır döver de... Akşam yine senin koynuna gelmiyor mu? Neyin eksikekmek almıyor mu? Bak kocana asi olma" İşte böyle yetiştirilen diğer kadın, diğer kadınlara diye "muhtaç kadın silsilesi" uzayıp gidiyor. Dünyada her 100 kadından 41’i fiziksel şiddete maruz kalabiliyorken, Türkiye’de ki kadınlarınsa  % 36’sı bekâr-evli hiç fark etmez, yakınındaki bir erkek tarafından, fiziksel şiddetle tanışıyor. Böyle şiddet ağzı var dili yok konumundadır. Bir diğer şiddet biçimiyse,  işyerindeki patronu tarafından, sokaktaki serseri tarafından, ailedeki herhangi bir erkeğin sözlü tacizine uğrayan kadındır. Kadını aşağılayarak kendini yüceltebileceğini düşünen erkek, kendi aşağısından başka bir şey düşünmeyen bir meczup değil de nedir? Kadına biçilen bir diğer değer; fiziksel tacizdir. Tacize uğrayan kadının ifadesini bile almaya tenezzül etmeyen polis mi? Onu iffetsizlikle suçlayabilen kendini bilmeyen diğer bireyler mi? Hangisi daha az vicdan sahibidir bilemedim.

       Bu ülkede, eğer tacize uğradıysanız mutlaka bunda sizin bir suçunuz vardır. O gün mini bir elbise giymişsinizdir yahut kahkaha atıp, beyni sadece bacak arasında sinyal veren bir erkeği tahrik etmiş olabilirsiniz. Hepsi sadece sizin suçunuz. Yani sizi eli ile yoklayarak bundan zevk alabileceğini uman, sapıkça kelimeleriyle sizi dürterek bundan haz duyan erkeğin hiç bir suçu yoktur. Ruhtan yoksun, beyninde problemleri olan anlık sapkınlığını ar yerine, böbürlenme vesilesi olarak kabul eden bir erkeğin hükmüyle yaşamak ve yaşlanmak var belki de kadınlarımızın kaderinde. Yıllarca böyle yaparak, sapıklığı meşrulaştırdık. Ve önümüze küçücük çocuklara tecavüz eden pedofililer, ve küçücük çocuklarını cinsel açlık giderici olarak sunan anne-babalar kaldı. Ruhumuz dondu katıksız izler olduk böyle haberleri. Alışıla gelmişliğin dışında kendinizi bütün bunlara alıştırarak etkisizleştirdiniz. Büyümüş gibi yaparak aslında çocuk olanlarınızdan intikam aldınız. Saf ama mükemmeliyetçi olmayan o “çocuktan”  hep kin duyarak bahsettiniz. Ve toplumda böyle bir konuma yerleştirilen kadının, hükmü nedir diye hiç düşünmeden, onu seven konumundan, itilen tarafa siz sürüklediniz. Bütün bu yaptıklarınıza rağmen, kadını gömerek onun çığlığını kesemediniz sadece sesini kıstınız. Ve o hala var ve bağırarak şarkısını söylüyor. “ yağmuru kim döküyor, Ünzile kaç koyun ediyor, dayaktan uslanalı hiçbir şey sormuyor…”

          

Devamını Oku

Üstün Medeniyetlerin İsyanı

                                                       

                Kavram karmaşası yaşadığımız şu günlerde, bütünüyle sarmalandığımız "Ortadoğu düğümü" azın çok olma yolunda ki macerasını anlatıyor. Ortadoğu gıpta niteliğindeki jeopolitik konumu, yeraltı zenginlikleri dini ve kültürel dokusuyla her dönemin mutlak vazgeçilmezidir. Tarih sahnesindeki yeri diğer bölgelerle kıyaslanamayacak kadar önem arz eder. " Ortadoğu" kavramı 20. yüzyılın başlarında İngilizler tarafından kullanılmaya başlanır.  Kavramın kullanılmaya başlamasının temelinde yatan sömürgeci kaygılar bu bölgenin geleceğinin şekillenmesinde etkin bir rol üstlenir.  Günümüzde "Ortadoğu" olarak adlandırılan bölge; Türk-İran havzası ( Türkiye, İran, Afganistan), Arap yarımadası ( Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Umman, Katar, Yemen), Bereketli Hilal (Hilal-i Mümbit) diye tabir edilen bölge ( Irak, İsrail, Ürdün, Lübnan, Suriye) ve Afrika kıtasındaki Mısır'dan oluşmaktadır. Kuzeyle güneyin, doğuyla batının, medeniyetlerin kesiştiği nokta; tarihin başladığı coğrafyadır" Ortadoğu"...

               Bütün Ortadoğu’yu etkisi altına alan karmaşa hali ve bu hal üzerinde etkin kılınan şahlanışlar, sivil darbeler, korku imparatorlunu yıkmak için edilen mücadeledir. Aslında söylenmek istenilen çok basit, insanlar kimsenin köleleri değildir, demokrasi-demokratik bir şekilde yönetilme her bireyin hakkıdır, kadınlar 2. sınıf değildir, yoksul olmak tercih meselesi olmamakla birlikte uygulanan muamelenin sonucudur. Bin Ali, Mübarek, Kaddafi bu liderleri aynı cümle içinde kullanılmanın ötesinde birçok ortak özelliklerinden bahsetmek isterim. En belirgin olanları ise vahşi ve diktatör olmaları senelerce ben kimim? sorgulaması yapmadan, bir halka zulüm yapmalarıdır. Kendilerini yaratılan sıfatından soyutlamış, emret sahip konumuna getirmişlerdir. Kötüler elbette ki bir gün birikimlerini halkın isyan ateşinde yanarak ödeyecektir. Devrim, Ortadoğu’da ki her evin ocağındaki tencerede, gazete okuyan gencin yüreğinde, secdede ki babanın gözyaşında, ayrıca devrim her nefeste diktatör avında.

Devamını Oku

ÇEMBER–1

Uzunca bir süredir, kalemimle birbirimize bakıyoruz. Ne o benim elime gelmek istiyor ne de ben onu alabiliyorum.  Çünkü geride kalmış, zihnimi meşgul eden ve benim onu yazmamı bekleyen bir konu var. Korkuyorum, katı anlayışın beni bir girdap gibi çırpındıkça içine sürüklemesinden. İnsanların yaşayış tarzlarına göre, belirlenen çizgileri buna sınır koyuyor ve dur diyor. Ayrıca benim gibi Sünni bir Müslümansan, haddini aşmayacak ve yaşam tarzını yansıtan, ilgili konularda konuşacaksın.

 

Çoğu insan Liberallik kavramını keşfettikten sonra, hor görüldüğü konuda Liberal olmaya yanaşıyor. Biz buna “kendine Liberallik” diyoruz. Kapsayıcı Liberallik; herkese, herkesime özgürlük ve hoşgörü tanımaktır. Evet, ben Sünni bir Müslüman olarak Türkiye gibi kendinde olmayanı yadırgayan, öteki yapmayı benimseyen bir toplum da ben de olmayanı “ Eşcinselliği” bilmeye ve yazmaya karar verdim.

 

“ Doğru okunmuşsa kitaplar, bir hayat çok kişi yaşanmışsa, artık her çelişkide bir dram güzelliği, bir ağıttan silkinen tragedya inceliği, bir yanımda o yaman geyik ormansız gezdiremediğim. Sonra mürekkep karanlığı, yazarken yalnızlığım, tenimde buram buram sahtiyan artakalan avlardan, avcılardan ve kaşımın tetiğinde duran nişan. Yani ki eksik babalardır bazı çocukların bütün eşcinselliği…” Murathan MUNGAN

 

Zihniyet dünyamızda ki karşılıklar üzerine düşünüyorum. Kırmızı ayakkabılar, çocukluğun kaygısızlığı, beyaz kumlarla kaplı sonsuza uzanan okyanus kıyıları yada toplumsal cinsiyet ve aşkın bedensel sınırları. Tüm bunlar aklıma düşünce bir duygu uyanıyor içimde; eşcinsellik zihniyet dünyamda, toplumsal bakış açısında nasıl bir karşılığı vardı eşcinselliğin?

Düşünceler ve sorular akıyor birden önüme bu bir tercih mi? Genlerle taşınan bir varoluş durumu mu? Yanlış anlaşılmaktan korkarak, homofobik olmaktan çekinerek soramadığım sorular var mı? İnsanların varoluş haklarına karşı bir argümanım mı var benim?

Meşruiyet kavramı takılıyor sonra kafama?  Kendi geleneklerimiz, kutsallarımız, inançlarımız, kendi doğrularımız. Bunlar neye ikna ediyor bizi. Başka insanların hayatlarının yanlış yaşanan hayatlar olduğuna mı? Hastalık olarak yaftalanmasına mı? ("Eğer eşcinsellik bir hastalıksa, eşcinseller işyerlerini arayıp 'Bugün işe gelemeyeceğim, hala iyileşemedim' desinler." - Robin Tyler diyen Robin Tyller'ı yürekten kutlamalı.)İnsanları çember içerisine almaya ve çemberin gitgide daraltılmasına göz yummaya mı? Evet, tüm bunlar hesapsız bir insani mecburiyetten çıkma sorular değil. Asıl istek uyandıran neydi toplumun kalıplaşmasında ki? Bir yanda insanlara yalan söylediği için kahrolan bir eşcinseli diğer yanda heteroseksüel olmakla övünen, salyaları akarak kucaklarda dolaşan bir adam hangisi daha meşru geliyor gözümüze? Veya hangisi sınır boyutlarında aidiyet vaat ediyor? Hoşgörü değerlerimiz birine o olduğu için yer vermekte gizli değil miydi?

Hoşgörüyü, “ne olursan ol gel bin kere tövbeni bozmuş olsan da yine de gel “ diyen Rumi’den öğrenmiştik oysa… “İncinsen de incitme bin kere mazlum olsan da bir kere zalim olma “diyen. Hacı Bektaşi Veli’nin felsefesinden, o muazzam kültürden biraz olsa alabilseydik, kirletmemeyi kim bilebilir. Belki de her insanın tek kimliği “VİCDANI” olabilirdi. Bu büyük hoşgörüden asla nasibini alamayacak ötekimiz eşcinseller mi? Yetişkin iki insanın birbirinden hoşlanması ve birlikte bir hayat kurmaya çalışması neden korkutuyor bizi? Aile kurumumuza atılan bir bomba olarak görüyoruz eşcinselliği. Kutsallarımıza yapılmış büyük bir saldırı, günah olarak belki de. Yaşanmışlıkları sınır boyutunda olmayan birini bana uymayanı atalım gitsin anlayışından bile mahrum bırakıyoruz onları. Yok-muş gibi yapıyoruz. Susturuyoruz kendi içimizde ki ya benimde evlamın var sesleri fazla çıkarsa ya onlar “buradayız” derlerse diye susturuyoruz iç sesimizi.  Hadi bırakalım tüm arınmış o kutsallığımızı. Kim olursak olalım sesin geldiği yere yönelim vicdan hâkimiyeti altında buluşalım. Çok mu zor şimdiki zamanın Türkiye‘sinde? Yada “ Korkunç bir bırakılmışlık duygusu... Dünyanın bütün varlıklarını göğsüme sarsam bile, kendimi hiçbir şeyden koruyamazdım” Albert Camus diyerek kendimizi mi koruyoruz içsel bir sesin bilmedikleriyle…

( Katkılarından dolayı, kalemine ve düşüncelerine sağlık olsun, dostum İlker Çoban'a sonsuz teşekkürler)

Devamını Oku

Terkedilen vicdanlara 'insani' serzeniş...

Yıl 2008, Gazze'de İsrail 1284 Filistin vatandaşını hunharca katlederek öldürmüştü. Ve birçoğu savunmasız sivillerdi. Yıl 2010 uluslar arası sularda Gazze'ye  yardım götürmek için yola çıkan, içerisinde farklı milletlerden aktivistlerin bulunduğu gemiye,  insanlık dışı  bir saldırı düzenlemiş, yine sivilleri hedef alınmıştır. Sivilleri hedef alan İsrail’in, burada vermek istediği mesaj; Türkiye'nin gelişen ve aktifleşen Ortadoğu politikasının, kendilerini rahatsız ettiğini açıkça ifade etmeyi amaçlıyordu. Bu mesaj;  " Her ne niyetle gelmiş olursan ol, seni istemiyoruz" demekti.
               
                Burada, diplomasi alanında da büyük bir başarı ve gelişme yaşanmıştır. Diplomasinin, sadece bakanlar tarafından değil, bizzat halk etkisi altında da olabileceğini gösterilmiştir. Nitekim bir STK, İsrail ambargosuna baş kaldırmıştır. Ve nihayetinde kuralsız İsrail, üzerine tepki çekmeyi başarmıştır. Dünya hukukunun burada destek amaçlı yapabileceği; Gazze’de ki ablukanın kaldırılması için var gücüyle direnç ve baskı uygulamak, İsrail’in mümkün mertebe caydırıcı bir cezaya ve tazminata tabi tutulmasını sağlamaktır. Eğer başarılabilinirse, dünya barışı adına ve tarih sayfalarına beyaz bir sayfa, insanlık adına yola çıkan aktivistleri utanmadan yazacaktır.
                          
                       İsrail devleti nasıl oluyorsa ve nasıl başarabiliyorsa, dünyada ki dokunulmazlık sınırı, oldukça geniş bir alana sahip. 8 yıl önce Belçika evrensel yargılama yasası Ariel Şaron' a, bir Belçika vatandaşının mahkemeye başvurusu üzerinden caniliği ve kıyımından ötürü yakalanması, derdest edilmesi kararı verilmişti. Sonra her ne olduysa Belçika, kendi yasasını iptal ederek,  bu kararın düşmesini sağlamıştır. Kabul etmeliyiz ki İsrail’in uluslararası alanda lobi gücü bulunmakta.  Artık Türkiye'nin başlatmış olduğu başkaldırıya, tüm dünya iyi niyet elçilerinin sahip çıkması, kararlı ve itidal bir yol izleyerek devam etmesi gerekiyor.  

                       Türkiye1 Mart tezkeresi itibariyle 25 Şubat 2003'de Ortadoğu felsefesini açıkça ortaya koymuştur. Mısır, Suriye, Lübnan, İran ve Irak’ın, bu aktif ve benimseyici politika karşısında nasıl bir koşullama sergileyecekleri meçhul olsa da, Ortadoğu kaplanı olmaya hazırlanan bu yeni Türkiye' yi çok hoş karşılayacaklarını zannetmiyorum.  Bu önümüzdeki yeni dönemin, siyasi ve diplomasi alanında Türkiye üzerinde taze soluklar aldıracağa benziyor. Hâlihazırdaki krizi, sağlıklı bir şekilde yürütmeyi başarırsa AKP hükümeti, yeni fırsatlar kapıda demektir.


           İsrail Protestosu adı altında Antisemitist Propagandaya izin verilmemelidir. İslami provokasyonlar göze batıcı, incitici olmamalıdır. Olayın ' İslami' değil ' insani' olduğu vurgusu, açıkça aktivistler tarafından da belirtilmelidir. Eğer bu sakinliği bozacak her hangi bir taşkınlık yaşanırsa, bu herkesin aleyhine olacaktır. Şimdi herkes elini vicdan kutusuna atmalıdır. Sadece insani kaygılarla, hiç tanımadığı yüzlere yardım götüren insanların, ne kadar suçlu olabileceklerini o kutudan çıkartmalılar. Olayın zulüm gören, vatanında tutsak edilen sivillerin kurtulmasıyla sonuçlanması, vicdan şahlanması demektir.

 

Devamını Oku

Sadece Kadın

 

                            Kadın olmak: Dünyanın neresinde olursanız olun nefese bağlı yaşamak gibi çaresizliktir.
         Yaşadığımız bu topraklar üzerinde aldığımız her nefes bize bunu rahatça hissettirebiliyor.
         Sırf kadın olduğundan dolayı siyasal özgürlüğü! Kısıtlananlar, eğitim alma isteği kırılanlar ( çok istiyorsanız Arabistan’a
         gidebilirsiniz ama.) çalışmak da daha bir vahim ama kadınsanız salyaları akan patron tacizine uğramanız an meselesidir.

                           Geçtiğimiz hafta yaşanan gündeme damgasını vuran uygunsuz kaset olayını bir de bu yönü ile almak istedim
         Deniz Baykal'ın yaşadığı olay belden aşağı siyaset olması nedeni ile gerçekten talihsiz bir olaydı. Keşke siyaseten bir olay yüzünden, istifa etseydi." Cinsel içerikli" bir kaset ve bir "Genel başkan" tanımlamaları cümlenin içerisin de olması bile can sıkıcıdır. Olayın bir de kadınsal boyutuna değinmek istiyorum kaseti en başına sarsak ve dengeler değişse Nesrin Baytok genel başkan olsa ne olurdu? Aldatan bir kadın genel başkanı hazmedebilir miydi CHP?

                            
                         Cevap vermek istiyorum ne CHP ne de Türkiye bu olayı bu kadar çabuk kapatmazdı. Deniz Baykal'ın kapısında grev yapanlar, gitmesin diye imza toplayanlar kadı genel başkanlarına linç girişimin de dahi bulunurlardı.
    Deniz Baykal'ı Cumhurbaşkanlığı makamına layık gören şak şakçı gazeteciler, ucu sivri kalemleriyle müsvedde yapıp çöp kovasına atarlardı eminim. Merak ediyorum Pensilvanya o zaman da derin üzüntüsünden bahseder miydi?
                     
                         Dünyanın neresin de olursanız olun bir işiniz, makamınız, görüşünüz hiç fark etmez üstü karalanacak iki şık varsa ve biri kadınsa ilk siz gözden çıkarsınız. Kadınlık zor meziyettirtir daha önceleri de görmüştük tecavüze uğradığı için öldürülen kadındı... Ensest ilişki mağduru olduğu için tiksinti duyulan kadındı... Ve bütün bunlar yüzünden vücudunu satmak zorunda olan da bir kadındı... Şimdi tekrardan gözden geçirmeli bir anne kutsallığında olan kadını nerelere koyduğumuzu.
Yazık diyorum yine bir kadın siyaha boyandı.

Devamını Oku

Kıran Kırana

 

    
                 Türkiye'deki her çocuk erken büyümek zorunda kalır. Ülkenin üzerimizde bıraktığı en büyük etkilerden biri, 
       bu olsa gerek. "23 Nisan"da erken büyüyen bir çocuk,  büyümenin ezikliğini yaşar sallanan bayrakların gölgesi üzerinde.

             Ellerindeki ufacık umut kırıntıları da yiter gider küçük bedenine, kimlik sorgusu gelince. İki ay öncesine kadar,  milliyetçiliğin bu kadar had safhada olduğunu bilmiyordum. Ta ki yardım amaçlı  Şanlıurfa 'ya kıyafet, kırtasiye malzemeleri toplamaya başlayana kadar. Yardım istemek için aradığım arkadaşım :  "Benden Kürt çocuğu için bir şey isteme. " deyince ürktüm. Ayağında ayakkabısı olmayan bir çocuğun; Kürdü, Ermeni’si, Alevi’si mi olur?

             Kaba hesaplarla işleyen hayat, konu milliyetçilik çıkmazına girince ince eleyip sık dokumaya başlıyor.
  " Kürt Sorunu "deyip, işi baştan kokar hale getirmeyelim. Çözüm içeren bir vurguyla başlayalım söze "Kürt Çözümü" sorun olan dil üzerinde kullandığımız yadırgayan cümleler. Bu konuda en güzel örneklerden biri "Ahmet Türk"' ılımlı siyasetine hayran kalanlardanım. Kendisine atılan yumruğun acısına rağmen "provokasyon malzemesi yapılmamalıdır" diyor. Samsun'da kendisine yapılan, saldırıyı kınama amaçlı ziyaretine giden Musa Serdar Çelebi'ye "Hiç kimsenin Türkiye’yi gerginleştirmeye ve insanlarımızı birbirine kırdırmaya hakkı yok. Bir Kürdün demokratik hak ve özgürlüklerine kavuşması, Türklerin özgürlüklerini kısıtlamaz.    Halklarımızın, insanlarımızın kardeşçe, özgürce yaşadığı bir geleceği görmek istiyoruz. Siyasetçilerden de halkın ve sivil toplumun gösterdiği hassasiyeti bekliyoruz."    dedi.Yaşanan olayların net bir özetini sunmuş bizlere. Ahmet Türk'e ve Taner  Yıldız 'a yapılan saldıları bir daha yapılmaması temennisiyle, esefle kınıyoruz.   
 

           Bir başka duayen Atilla Yayla bugünkü yazısında [ Zaman Gazetesi - Yorum  ] şu cümleleri kurmuş: "Bu coğrafya çatışma değil uyum; savaş değil barış üretmeye çok yatkın. Ama ne yazık ki, vatandaşlarını ne ise o olarak kabul etmek yerine tanımlamayı ve dönüştürmeyi amaçlayan siyasî felsefenin tecessümü olan devlet politikaları bu barış ortamını dinamitliyor." Harika cümlelerle özetlemiş. Karşımızdakinin kim olduğu önemli değil. Eğer bizden değilse asimile etmekte direniyoruz.

          Yalan: Aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen söz, gerçek olmayan asılsız, uydurma olana denir. İnsanoğlu her nefeste her
   Gözde her tende yalan söylüyor değil mi? Yalansız ne bir dünümüz var, ne de yarınımız olacak. Yıllarca böyle kandırılmadık mı? Beyaz renkte başlayıp daha sonra
  derecesine göre renk değiştirdiler. Kimi zaman pembe olup masum geldiler gözümüze, kimi zaman da en siyahından canımızı yaktılar. Önce usul usul söylediler duymadık, sonra bağırdılar duyduk ama hiç kimsenin işine gelmedi karşı koymak. Onsuz dakikalarımız mutsuz, bizi biz yapan değerlerimiz; onurumuz, gururumuz,   kişiliğimiz yok oldu yalanlarımızla birlikte. O kadar hoşumuza gitti ki yalan söylemek, sevdiklerimize bile bu lisanla konuşur olduk. İnsana insan olduğu için düşman olanların yalanlarıyla uyutulduk senelerce.  

       Daha " iyi" olamadan " kim" olmak kaygısı kaplıyor küçücük bedenleri. 23 Nisan olduğunu unutarak başlıyorlar güne kimi maruz kaldığı ensest ilişkiyi hatırlıyor
Kimi üst komşusunun pedofil saldırısını. Belki küçük bedenler anne olmaya zorlanıyor berdel yüzünden belki de yola koyulup "çok güzelsin abla bir mendil alır mısın?"
Diye pazarlamacılığa atılıyor.” Türkiye’nin masum çocukları”. Doyumsuz bir toplum olduğumuz doğru bir gerçek sevgiye doyumsuz bedenler. Temiz cümle kurmayı öğrenemeden tenhalarda başkalaşıyorlar. Minicik elleriyle çakıl taşları üzerinden umut karalıyorlar kendi sayfalarına.

Devamını Oku

VAROLMA KAYGISIYLA YAŞAMAK...

     İnsan kendisi olabildigi kadar varolamaz  mı hayatta? Farklılaşma dedigimiz kavramın olusum süreci baskıyla mı baslar ?  

 

Kökeniniz, kimliginiz, dininiz, dısgörünüsünüz, mensubu oldugunuz cemaatler..İnsanların aynılastırma çabası icine girdiklerinde ilk değistirmeye çalıstıkları  noktalar bunlardır muhtemen. Yasadığımız toplumda farklı olmak suç sayılabiliyor neredeyse....

                        

 

 Aynı sekilde sesinizi duyurabilmek amaçlı  farklı olmakta gerekiyor bir yerde.  Farklı olanı özümseyemiyor  aynı olanıysa hazmedemiyorsun.  Ne yaman celiski,  Aynı ve Farklı . Her iki tarafında sergiledikleri tutum birbirlerine çok benziyor. Tek tip insan modeli yaratmak..  Bu baskıcı tutum sürecinde insanlar hangi safta yer  alıcaklarını sasırmıs durumdalar .Farklı mı olmalıyım?   Yoksa yasadıgım toplumda ki çoğunlukla aynı mı olmalıyım?

 

  Hersey bir kenara itidal olup kulaklarımı mı tıkamalayım? Günlük hayatında her karesinde bu baskıyı hissediyoruz aslında..   İnsanların bilfiil  şiddetine maruz kalmasakta iletişimde kullandıgımız araçlar aynı işlevi görüyor maalesef..   Elimizde tuttuğumuz gazete, okudugumuz kitap ,izledigimiz programlar  herkeslerin  umurunda olmus ve yargılanır olmuşuz   ... gazeteyi okuyorsan asırı dinci,....gazeteyi okuyorsan kemalist ve ulusalcı,.....gazeteyi okuyorsan hükümet yanlısı,......gazeteyi okuyorsan    faşist,liberal,antilaik,sosyalist,sağcı,milliyetçi,milli görüşçü ,muhalefet vs....vs...diye uzar gider.

 

   Neden hep kendimize 5 beden büyük kimlikler arıyoruz? Anlamadan ve bilmeden  XL tutumlar sergiliyoruz biz olmayana..  Okuduğu kitaptan ve gazeteden dolayı fazlasıyla yargılanan  insanların bulundugu bir toplumuz ne yazık ki...   Daha düsündüklerimizi bile içtenlikle söyleyebilecegimiz korkmadan, yılmadan, mahçup  olmadan ben buyum diyebileceğimiz,  haykırabileceğimiz bir mavi  gökyüzümüz olmadı.  Söyleyenlerinde acı bir vahsetle karsı karsıya kaldıkları ortadayken, bunu yapabilmek  cesaret isterken bu da he baba yiğidin harcı olmasa gerek.

 

  Sözlü eylemlere, fiziksel eylemle cevap verilebilecegini, televizyon kanallarında gömekteyiz ... Ölmek  ve Öldürmek meşru olmus durumda. Herhangi bir ideolojiye sahip  olmanıza gerek yoktur bu gibi durumlarda.  İsteyen istediğini,  bir gerekçe sunmaksızın vahşice katledebilir. Yolda yürürken can güvenligimin olduğundan şüphe duyar oldum. Her adımda acaba kimin elinde katliyam süsü olacağım...Her an bir patlama olabilir, olmadı cinnet gecirme potansiyelli bir vatandaş, oda olmadı gözümün üstünde kasım var(!) diye çok rahatca öldürülebilirim.  İnsanlara o kadar basit gelmeye basladı ki kıyım yapmak hunharca bebekleri bile katledebiliyorlar... Yazık ki o kadar azalmış yüreklerde vicdan... Ötekilestirme o kadar yaygınlaştı ki, nefes aldıgımız her saniye bunu  hissedebiliyoruz.

 

 Katı laiki muhafazakarını, muhafazakar kemalistini, sosyalisti milliyetçisini ötekilestiyor..   Bu ayrıstırmalar ,ötekilestirmeler ne icin? Sadece tek tip Türk yaratmak icin mi? İnancınız olsa bile tüm bu olan bitenle savasmak icin ,inancınızı kırıyorlar. Sokaktaki her adımda sessiz cığlıklar,gözlerde hakim kılınmıs bir bakıs umutsuzluk. Çok ötelerden duyulan anne ağıtlarıduyulan , kandırılmıs gençler, katledilen hayatlar.

 

               

    Birileri bize en karasından bir yalan söyledi.....ve hepimizi inandırdı!!!!

 

Devamını Oku