Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

ERKEK ÇOCUKLARIMIZIN MEMELERİ ÇIKMAYA BAŞLADI

İHA' nın "Erkek çocuklarımızın memeleri çıkmaya başladı" başlıklı haberinde veteriner hekim Deniz Eteke' nin şu görüşlerine ben de katılıyorum.

BİR: Kanser vak'alarının da çocuklarda hormon dengesizliklerinin de artmasında başta endüstriyel olanlar gelmek üzere gıdaların çok önemli rolü vardır.

İKİ: Küçükbaş hayvan ve ürünleri insan sağlığı için daha önemlidir; devletin üreticilere destek olması şarttır.

ÜÇ: Hayvan yetiştiriciliğinde de birçok "ilaç" kullanılması herkesin bildiği ama nedense tedbir alınmayan bir meseledir. Bir veteriner hekimin bunu dile getirmesi tebrike şayandır.

DÖRT: Et, süt, yumurta insanoğlunun binlerce senedir afiyetle yediği, içtiği gıdalardır. Bu eşi benzeri olmayan gıdaların "karalanması" ve birçok hastalığın sebebi gibi gösterilmesi endüstrinin işidir.

BEŞ: Hasta eden bu muhteşem gıdalar değil bunların elde edilmesinde uygulanan bilinçli/bilinçsiz uygulamalardır.

İlgili resim

***

İHA' nın haberi: 

Afyonkarahisar Tarım ve Orman Müdürlüğü tarafından düzenlenen ‘Küçükbaş Hayvan Yetiştiriciliği' panelinde konuşan Veteriner Hekim Deniz Eteke, sofralarda kalıntılı gıdaların tüketildiğini ifade ederek; “Kanser vakalarımız arttı. Kız çocuklarımız çok erken yaşta regl olmaya başladı, erkek çocuklarımız ise sakallı bıyıklı, tabiri caizse memeleri çıkmaya başladı. Bunun sorumlusu bizleriz, üreticileriz” dedi.

EN BÜYÜK SIKINTI SAHADA

Panelde konuşan Veteriner Hekim Deniz Eteke, sahada en büyük sıkıntının ilaçlamadan kaynakladığını ifade ederek; “Çocuklarımızın üzerinde koşacağı bir ülke bırakacaksak inanın bunun en kısa ve akılcı yolu küçükbaş hayvan üretiminden geçiyor. Bunun için buradayız. Sahadaki en büyük sıkıntımız kullanılan ilaçlar. Biliyorsunuz bir spekülatif açıklamalar oluyor. Et sağlıklı mı? süt sağlıklı m?, yumurta sağlıklı mı? gibi sorular gündeme geliyor. Arkadaşlar hepsi sağlıklı. Sütün yerine koyacağını hiçbir gıda yok, et ve yumurtada öyle. Bunları çocuklarımıza yedireceğiz. Bizim derdimiz şu, sütü yumurtayı ya da eti soframıza nasıl sağlıklı getireceğiz. Bunun mücadelesini veriyoruz. Maalesef kalıntılı gıda tüketiyoruz. Kanser vakalarımız arttı. Kız çocuklarımız çok erken yaşta regl olmaya başladı, erkek çocuklarımız ise sakallı bıyıklı ama tabiri caizse memeleri çıkmaya başladı. Bunun sorumlusu bizleriz, üreticileriz” dedi.

KULAKTAN DUYMA BİLGİLER TEDAVİ ETMEYE ÇALIŞIYORUZ

Kulaktan duyma bilgilerle hayvanların tedavi edilmeye çalışıldığını kaydeden Eteke; “Kontrolsüz ilaç kullanmamız, kontrolsüz antibiyotik, kontörsüz kortizon kullanmamız. Kulaktan duyma bilgilerle tedavi yapmaya kalkışmamız tabi ki burada biz hekimlerinde büyük ihmalleri hatası var. Ben meslektaşlarım ve kendi adına bir öz eleştiri yapmak isterim. Sizde de söyle bir hata görüyorum. Bir kuzu için veteriner mi çağrılır. Bizde hasta dediğimiz şey aslında sürü. Bir tanesi hasta değil sürü. Bir kuzu için veteriner çağırmadığınızda 70-80 kuzunuzu kaybedersiniz. Olayı böyle değerlendirmeniz gerekiyor. Belirli paydaşlar birleşip, bu işe gönül vermiş insanlar birleşip en azından hekimlerden danışmanlık hizmeti almanız gerekiyor.

Kaynak: https://www.iha.com.tr/afyon-haberleri/veteriner-hekim-deniz-eteke-erkek-cocuklarimizin-memeleri-cikmaya-basladi-2383886/

Devamını Oku

İLACA VERİLEN PARA ÇÖPE GİDİYOR

İnsanlar artık bırakın hastalık için ilaç almayı sağlıklı olabilmek için de hastalanmamak için de birtakım ilaçları devamlı alması gerektiğine inanıyor. Daha fenası, doktorlar da bunu öyle sanıyor. Daha daha fenası, hükumet yetkilileri “Vatandaş artık istediği ilacı beklemeden alıyor” diye israfı körüklüyor.

***

NTV' deki "Binlerce liralık ilaç çöp oluyor" başlıklı haber benim senelerdir bıkmadan usanmadan tekrarladığım ilaç israfının ulaştığı boyutların büyüklüğü gösteriyor.

Bildirilen rakamlar sadece bir ilçeye ait ve üstelik de sadece yüzde 10'unun evlerinden toplanan ve çöpe atılmayan ilaçlar.

Bunun bir de halk tarafından çöpe atılan kısmı da var ki oradaki rakamların çok daha büyük olduğu şüphesiz.

Varın bir de bunun ülke çapındaki boyutlarını hesaplayın!

ilaç israfı ile ilgili görsel sonucu

Durum çok vahim!

BİR: İnsanlar artık bırakın hastalık için ilaç almayı sağlıklı olabilmek için de hastalanmamak için de ilaç alması gerektiğine inanıyor.

İKİ: Daha fenası, doktorlar da bunu öyle sanıyor.

ÜÇ: Daha daha fenası, hükümet yetkilileri de tepeden tırnağa "Vatandaş artık istediği ilacı beklemeden alıyor" diye olayı körüklüyor.

ilaç israfı ile ilgili görsel sonucu

Birçok araştırmaya göre ilaçların yarıya yakınının hem de kutuları bile açılmadan çöpe atılıyor olması bir hekim olarak beni utandırıyor.

Daha da önemlisi, bu israfın kimsenin umurunda olmaması ve çözüm tavsiyelerinden vazgeçtim dile bile getirilmemesi.

İlaç israfının önlenmesi için yapılması gerekenleri pek çok defalar yazdım; bunlar içinde en önemlisi vatandaşın ve doktorların eğitimi ile doktorlar ve ilaç şirketleri arasındaki menfaat münasebetlerinin sıfırlanmasıdır.

Vatandaşa ve doktorlara, hasta şikâyetleri ve hastalıkların her zaman ilaçla tedavi edilmesinin gerekmediği, birçok hastalığın ilaç kullanmadan hayat tarzı değişiklikleriyle düzelebileceği, çok ilaç yazan doktorun iyi doktor olmadığı, başkasının tavsiyesi ile ilaç almaması gerektiği öğretilmelidir.

ilaç israfı ile ilgili görsel sonucu

İlaç israfının sebepleri

BİR: Tıp eğitimi yetersizdir. Birçok pratisyen ve uzman doktor gerekli bilgi ve tecrübeye sahip olmadan diploma alıyor ve bu açığını ilaç yazarak giderdiğini sanıyor.

İKİ: Tıp fakültelerindeki eğitim koruyucu hekimliğe değil tedavi edici hekimliğe önem veriyor. İmtihanlarda koruyucu hekimlikle ilgili sorular yok denecek kadar azdır; düzen “ilaç yazmak” üzerine kuruludur.

ÜÇ: Tıp eğitimi ve öğretim üyeleri, ilaç endüstrisinin hegemonyası altındadır; onlara karşı çıkmak her babayiğidin harcı değildir.

DÖRT: Defansif tıptan kaynaklanan ilaç israfı da çok büyük boyutlardadır. Bazen bilgi ve tecrübe eksikliğinden bazen zaman azlığından hastasına yeteri kadar zamana ayırması mümkün olmayan hekim “Başıma bir iş gelmesin” diyerek çareyi bol ilaç yazmakta buluyor.

BEŞ: Hastalardan gelen ilaç yazdırma baskısı da gözden kaçırılmamalıdır. Birçok hasta elinde ilaç listesi ile hekime giderek “Bana bunları yaz”diyebiliyor ve isteği yerine gelmediğinde de “Sen kim oluyorsun da bunları yazmıyorsun” diyerek olay çıkarabiliyor.

ALTI: İlaç endüstrisinin pazarlama faaliyetleri de ilaç israfının mühim sebeplerindendir. Hedef, her hasta hatta her sağlıklı insan için ömür boyu kullanması gereken ilaçlar olduğunu hekimlerin beynine kazımaktır.

YEDİ: Hastaların değil laboratuar bulgularının tedavi edilmeye çalışılması da ilaç israfına yol açıyor. Bu sayede kesinlikle gerekli olmadığı hâlde milyonlarca insan kolesterol, reflü, astım, osteoporoz ilaçları içiyor.

SEKİZ: Son senelerde iki veya daha fazla kimyasal maddenin bir arada bulunduğu ilaçlar (polypil) da ilaç israfının gözden kaçan sebeplerindendir.

DOKUZ: İlaç ambalajlarında çok fazla ilaç bulunması da ilaç israfında önemlidir. Yutulan ilk hap ciddi bir yan etki yarattığında kutunun tamamı ziyan oluyor.

ON: Çeşitli hastalıklar için verilen sağlık kurulu raporlarının da ilaç israfında çok önemli bir yeri vardır. Aslında bir iki reçete ile düzelmesi mümkün olan pek çok hastalık için “ömür boyu ilaç kullanma dayatması” yapılıyor ve bu hastalar asla doğru dürüst takip edilmiyor.

ilaç israfı ile ilgili görsel sonucu 

Gelelim neticeye

İlaç israfının ortadan kaldırılabilmesi için şunların faydası olabilir:

BİR: Tıp eğitimi koruyucu hekimliğe ağırlık verecek ve "gerçek aile hekimi" yetiştirecek şekilde yeniden düzenlenmelidir.

İKİ: Tıp ilaç endüstrisinin hegemonyasından kurtarılmalıdır.

ÜÇ: İlaç şirketlerine dediğini yaptıracak, ekonomik ve politik bakımdan güçlü hükumetler olmalıdır.

DÖRT: Doktorların geçim ve gelecek endişesi olmamalıdır.

BEŞ: Halk gib doktorlar da ilaç israfına karşı eğitilmelidir.

ALTI: Daha az doktora giden daha az tahlil ve tetkik yapılan daha az ilaç kullanan vatandaşlar gibi hastalarından daha az tahlil ve tetkik isteyen, daha az ilaç yazan doktorlar da ödüllendirilmelidir.

182308-ilaç.jpg

***

 

NTV' nin haberi:

Bursa'nın İnegöl ilçesinde öğrenciler evlerinde kullanılmayan miadı dolmuş ilaçları topladı. Öğrencilerin sadece yüzde 10'undan gelen ve çöpe gidecek olan ilaçların maddi değer toplamı 146 bin lira.

Bursa İnegöl'deki devlet hastanesi öncülüğünde, kaymakamlık ve milli eğitim müdürlüğü desteğiyle başlatılan projeyle öğrenciler, evlerinde bulunan miadı geçmiş ilaçları topladı.

Toplanan miadı geçmiş ilaçlar hastane personeli tarafından tek tek kayıt altına alındı, ortaya korkunç bir rakam çıktı.

Bir ay zarfında 6112 kutu ilaç toplanırken, İnegöl Devlet Hastanesi girişinde sergilenen ilaçların maddi değeri 146 bin 888 lira. 

Konuyla ilgili yazılı açıklama yapan Devlet Hastanesi CEO Hayrettin Göçmen, "İnegöl çapında başlattığımız proje çerçevesinde, okullarımızda okuyan öğrencilerimizden evlerinden miadı geçmiş ilaçlarını getirmeleri talep edildi. Toplanmış olan miadı geçmiş ve kullanılmayan ilaçlar hastane idaremizce tek tek sayıldı ve not edildi. Öğrencilerin ancak yüzde 10'undan dönüş oldu. Ama ortaya çıkan rakam korkunç.

Bu kadar kısa süre içinde toplanan miadı geçmiş ilaç kutusu sayısı tam 6112. Çöpe atılan ve her bir kuruşu yine bizlerden çıkan bu ilaçların toplam maddi değeri ise 146 in 888 TL. Çöpe atılan her bir ilaç ortak kamu kaynağıdır. Lütfen ilaçlarımızı gerektiği kadar tüketelim" diye konuştu.

Kaynak: https://www.ntv.com.tr/saglik/binlerce-liralik-ilac-cop-oluyor,kMzDYEzBCkOoDL-24h5Z6Q

Devamını Oku

EKLEMLERİ KORUMANIN EN İYİ BEŞ YOLU

Cleveland Kliniği’ nin de “Tıptan Uzak Sağlıklı Hayat” felsefesini benimsediği anlaşılıyor. Bugüne kadar hastalıkların önlenmesinin sadece ilaç, aşı gibi tıbbi ürünlerle mümkün olabileceğini dilinden düşürmeyen kurum eklemlerin korunmasında da ne kalsiyumun ne D vitamininin ve ne de glukozamnin gibi ticari ürünlerin adını bile anmıyor.

***

Harvard’ dan sonra USA’ nın önemli tıp merkezlerinden Cleveland Kliniği’ nin de “Tıptan Uzak Sağlıklı Hayat” felsefesini benimsediği anlaşılıyor.

Bugüne kadar hastalıkların önlenmesinin sadece ilaç, aşı gibi tıbbi ürünlerle mümkün olabileceğini dilinden düşürmeyen kurum eklemlerin korunmasında da ne kalsiyumun ne D vitamininin ve ne de glukozamnin gibi ticari ürünlerin adını bile anmıyor.

Cleveland uzmanları diyor ki:

Eklemlere henüz onlardan herhangi bir ses gelmeden dikkat etmek gerekir.

Eklem ağrılarını önlemenin en iyi ilacı önlemedir.

elderly joint pain ile ilgili görsel sonucu

Eklemleri korumak için beş tavsiye:

Sigara içmeyi bırakın: Sigara sadece kalp-damar hastalıkları ve kanser için risk faktörü değildir, eklemlere de zarar verir çünkü sigara vücutta tüm dokuları alakadar eden bir enflamasyona sebep olur.

Enerji içecekleri ve meşrubat yerine su için: Kıkırdakların yüzde 80’ i sudan oluşur ve vücudunuzda su eksikliği varsa kıkırdaklardan ve diğer dokulardan su çekilir.

Fazla kilolarınız eklemlere yük bindirmesin: Fazla kilolara eklemlere yük olur, 10 kilo fazlanız varsa bu her bir diz için fazladan 20 kilo yük demektir. Kilonun az olması da iyi değildir çünkü eklemleri kuvvetli ve stabil kılan kas kitlesi zayıflar.

Bisiklet, pilates, yüzme, yoga gibi düzenli egzersizler sağlıklı bir kilonun muhafaza edilmesini sağlar.

Daima ısının ve soğuyun: Birçok insan işten çıkıp doğrudan spor salonuna gider, kaslarını germeden ve eklemleri ısıtmadan hemen koşu bandına biner. Eklemleri zorlamamak için beş dakika ısınma ve soğuma egzersizleri yapılmalıdır. Yaş ilerledikçe bu daha da önem kazanır.

Vücudunuzun sesini dinleyin: Egzersiz sonrası kas ve eklem ağrıları farklı şeylerdir. Eklem ağrısı varsa yanlış yapılan bir şeyler var demektir.

Gelelim neticeye

Cleveland’ ın sağlıklı yaşamanın ve hastalıklardan korunmanın ana yolunun adam gibi yaşamak olduğunu açıklaması çok dikkate değer olmakla beraber çok mühim bir eksikleri var ki o da beslenmenin adını bile anmamaları.

Sağlıklı eklemler için adam gibi beslenme “olmazsa olmaz” bir şarttır!

Kemik suyu, keller paça çorbası olmadan sağlıklı eklem olmaz, bunu böyle bilin!

Kaynak: https://health.clevelandclinic.org/5-best-ways-to-safeguard-your-joints-as-you-age/

Devamını Oku

BEBEĞİN İLK BANYOSUNUN GECİKTİRMESİ DAHA FAYDALI

Yeni doğan bebeğin ilk banyosunun 12 saatten sonra yaptırılmasının daha faydalı olduğu bildirildi. Araştırmanın, annelerin arzusu üzerine planlanmış olması çok önemli. Bizde annelerden böyle bir istek gelse doktorların yaklaşımı muhtemelen “Hadi oradan, sen bizden iyi mi bileceksin, çok biliyorsan kendin doğur, kendin yıka” tarzında olur.

***

Cleveland Kliniği’ nin yeni bir araştırmasında yeni doğanın banyosunun en azından 12 saat sonraya alınmasının bebek için daha faydalı olacağı ortaya çıktı.

Araştırma 996 sağlıklı anne ve bebek çifti üzerinde yapıldı.

Sadece anne sütüyle beslenme oranının banyosu geciktirilen bebeklerde yüzde 59.8’ den yüzde 68.2’ ye yükseldiği, bebeğin sadece emzirme ile beslenmesinin evde de devam ettirilmesinin planladığı ve bu etkilerin sezaryen doğum yapanlara göre normal yolla doğuran annelerde daha kuvvetli olduğu belirlendi.

Hastanede doğan bebeklerin ilk banyoları bugüne kadar doğduktan birkaç saat içinde yaptırılıyordu.

Banyonun geciktirilmesinin neden faydalı olduğu tam bilinmemekle beraber anne ve bebeğin ten temaslarının, amniyotik sıvı ve meme kokusunun benzerliğinin ve bebeğin vücut sıcaklığının muhafazasının etkili olabileceği düşünülüyor.

Bu çalışmaya dayanarak Cleveland Klinik hastanelerinde bebeğin banyosunun geciktirilmesine başlandı.

baby first bath ile ilgili görsel sonucu

Bu araştırmanın yapılma sebebi çok önemli

Araştırma, Cleveland’ lı uzmanlar tarafından birçok annenin bebeklerinin hemen yıkanmamasını istemeleri üzerine planlandı.

Annelerle ilgili birçok blogda bebeğin anne rahminde vücudunu tamamen saran amniyotik sıvının anne memesinin kokusuna benzemesinin çocuğun emmeyi daha kolay benimseyeceği paylaşılıyordu.

Gelelim neticeye

Ben bu araştırmayı Amerikalı uzmanların annelerden gelen isteklere değer vermeleri ve “olmaz böyle şey” diyerek reddetmeden önce bunu araştırmaları sebebiyle de önemli buluyorum. Aferin adamlara!

Bizde doktorlarda özellikle de üniversite kliniklerinde unvan sahibi olanlarında “Hadi oradan, sen bizden iyi mi bileceksin” zihniyeti hâkimdir.

“Bebeğim 12 saatten sonra yıkansın diyen bir annenin “Çok biliyorsan kendin doğur, kendin yıka” tarzı aşağılayıcı bir yaklaşımla karşılaşması kuvvetle muhtemeldir.

Benzer bir davranışı alternatif tedavilere karşı da görüyoruz. Modern tıp müntesiplerimiz, dünyanın binlerce senedir uyguladığı tedavi yöntemlerini hiç incelemeden, bakmadan, etmeden bir kalemde bunlar “karanlık orta çağ tıbbının yöntemleri” diye reddederler.

Küpe takarak modernlik olmuyor; kafanın dışının değil içinin modern olması gerekiyor.

Kaynak: https://health.clevelandclinic.org/delaying-a-newborns-first-bath-in-the-hospital-increases-breastfeeding-success/

Devamını Oku

BAĞIRSAK BAKTERİLERİNİN GENLERİ DE KİŞİYE HAS

Şu mikrobiyota hakikaten muazzam bir sistem, her gün yeni ve müthiş bir marifeti ortaya çıkıyor. Bağırsak, deri, ağız ve vücudun diğer kısımlarında evrendeki yıldızlardan daha fazla sayıda gen bulunduğu ve bunların en az yarısının da kişiye has olduğu bildirildi. Bakalım daha neler öğreneceğiz?

***

Cell Host & Microbe isimli dergide yayınlanan araştırmada bağırsak, deri, ağız ve vücudun diğer kısımlarında evrendeki yıldızlardan daha fazla sayıda gen bulunduğu ve bunların en az yarısının da kişiye has olduğu bildirildi.

Araştırmada, 1400’ ü ağızdan 2100’ ü bağırsaklardan elde edilen toplam 3500 kadar örnekteki mikropların DNA sekansları incelendi.

Bu 3.500 örnekte 24 milyonu ağızdan 22 milyonu ise bağırsaklara ait 46 milyon bakteri geni vardı.

Bu bakteri genlerinin yarısından fazlası sadece bir kere gözlemlendi ki bu, bu genlerin sadece o kişiye özel olduğunu gösteriyor.

Araştırmacıların “singleton”  (tek gen) adını verdikleri bu genlerin 11.8 milyonu ağız 12.6 milyonu ise bağırsak örneklerinde tespit edildi.

Bu genlerin diğer genlerden farklı davrandıkları, farklı fonksiyonları olduğu görüldü.

Ortak olan bakteri genler daha ziyade enzimlerin tüketimi ve parçalanması, enerji dönüşümü ve metabolizma gibi temel fonksiyonlarda rol alırken, singleton genler antibiyotiklere karşı direnç, bir bakterinin kendini dış saldırılardan koruyucu hücre duvarı inşa etmesi gibi daha spesifik fonksiyonlara sahipti.

Bu, tekil genlerin bir bakterinin evrensel hayatta kalma donanımının kilit parçaları olduğu şeklinde değerlendirildi.

Genetik varyasyonlar nasıl oluşuyor?

Araştırmacılara göre genetik varyasyonları idare eden iki farklı faktör var.

Bunlardan biri komşularındaki serbest DNA materyali ile değiş tokuş yani yatay gen transferidir ama bunun genetik benzersizlikteki rolünün yüzde 1-2’ yi geçmediği belirlenmiştir.

Genetik farklılıktaki en mühim faktör olarak kişinin hayat tarzına, yiyeceklere veya alınan ilaçlara veya kişideki fizyolojik değişikliklere bağlı olarak bakterilerin çeşitli genlerinin aktive veya inaktive olması veya bir hastalık gelişmesiyle DNA’ sının evrimi olduğu ortaya çıkmaktadır.

Araştırmaya göre, insan mikrobiyomunda 232 milyon gen olduğu tahmin edilmektedir ama gerçek sayının ne olduğu tam bilinmemektedir.

microbiota ile ilgili görsel sonucu

Gelelim neticeye

Bu trilyonlarca bakterinin çoğu zararsız, birçoğu faydalı ve bazıları ise hastalık yapıcı etkiye sahiptir ve sayısız araştırmada bunların sağlıklı yaşamada ve hastalıkların ortaya çıkmasında çok önemli oldukları gösterilmiştir.

İki ikizin genetik olarak birbirine eşit olmaması gibi aynı mikropların genetik muhtevaları da birbirinden farklıdır ve bundan dolayı da sadece bakterilerin türlerine bakarak genetik varyasyonları ayırt etmek mümkün olmaz.

Bu mikrobiyota hakikaten muazzam bir sistem!

Koca Yunus Emre ne güzel, ne doğru söylemiş: "Bir ben vardır bende benden içeri" diye.

Kaynak: https://www.cell.com/cell-host-microbe/fulltext/S1931-3128(19)30352-X

Devamını Oku

İŞLENMİŞ GIDALAR NEDEN UCUZ

Dr. Gary Fettke diyor ki:

"Şimdi gerçek gıdaların neden pahalı olduklarını tenkit etmenin değil işlenmiş gıdaların neden ucuz olduklarını sorgulamanın zamanıdır."

Evet, düşünün bakalım: Hazır gıdalar neden bu kadar ucuz?

Yoksa birkaç liraya karnımızı doyurup sonra hastalıklarımıza milyonlar mı harcıyoruz?

Resim

Kaynak: https://twitter.com/fatisourfriend/status/1163354675690835969?s=20

 

Devamını Oku

MİDE KORUYUCU İLAÇLAR KANAMA RİSKİNİ AZALTMIYOR

Pıhtılaşma riskini azaltmak amacıyla kan sulandıran aspirin ve rivaroxaban verilen kalp-damar hastalarında mide koruyucu PPİ ilaçların mide-bağırsak kanaması riskini azaltmadığı, PPİ’ lerin mide ülserine bağlı kanama riski yüksek olan hastalar için faydalı olabileceği bildirildi. Uzun vadede çok ciddi yan tesirleri olan mide koruyucu meftunlarına duyurulur.

***

Kalp krizi ve felçlerin önlenmesi amacıyla kullanılan düşük doz aspirin gibi kan pulcuklarının (trombositler) birbirlerine yapışması ve kümelenmesine mani olarak veya rivaroxaban gibi kanı sulandırarak pıhtı oluşumunu engelleyen ilaçlar mide-bağırsak kanama riskini de artırır.

Bunun için de aspirin ve rivaroxaban kullanan hastalara halk arasında mide koruyucu adıyla bilinen “proton pompası inhibitörleri” (PPİ) de verilir.

17598 kişi üzerinde yapılan randomize kontrollü bir çalışmada PPİ grubundan bir ilaç olan pantoprazole’ ün aspirin ve/veya rivaroxaban kullanan hastalarda mide-bağırsak kanamaları üzerine olan etkileri incelendi.

Plasebo ve pantoprazole alan gruplarda gizli veya açık mide-bağırsak kanaması, belirti veren mide ülseri, delinme gibi komplikasyonlar bakımından bir fark bulunmadı.

Pantoprazole’ ün mide-bağırsak lezyonu olan hastalarda kanama ihtimalini azalttığı ama tedavi için gereken sayı (number needed to treat=NNT) çok yüksek idi (982).

NNT ideal olarak 1 olmalıdır, yani ilacı içen her hasta bundan fayda görmelidir. Bu rakamın yükselmesi tedavinin daha az etkili olduğu anlamına gelir çünkü bir kişinin fayda görmesi için daha fazla hastanın ilaç kullanması gerekir.

Araştırmacılar, bu çalışmayı stabil kalp-damar hastalığı olanlarda düşük doz kan sulandırıcı ve/veya aspirin tedavisinin mide-bağırsak olaylarını azaltmadığı ama mevcut lezyonlardan kanamayı azalttığı şeklinde yorumluyorlar ve diyorlar ki “PPİ tedavisi mide ülseri hastalığına bağlı kanama riski yüksek olan hastalarda düşünülmelidir.

Gastroduodenal bleeding ile ilgili görsel sonucu

PPİ nedir?

PPİ (omeprazol, lansoprazol, esomoprazol, pantoprazol, rabeprazol) midede asit üretimini azaltmak için kullanılan bir grup ilaçtır. Gastrit, ülser, reflü özofajit başlıca uygulama alanlarıdır.

Daha önce de PPİ’ lerinin clopidogrel (Plavix) ile beraber kullanıldığında kalp krizi yüzünden yeniden hastaneye yatırılma veya yeniden stent konması riskinin arttığı da ortaya çıkmıştı (2).

Gelelim neticeye

PPİ sınıfı ilaçlar doğru endikasyonda kullanıldığında etkili ve emniyetlidir ama bunların “mide koruyucu” sıfatıyla rastgele her ilaç alana verilmesi de “mesnetsiz” olarak öksürükten ses kısıklığına reflüyle ilişkilendirilen çeşitli semptom ve hastalıklar için kullanılması da yanlıştır.

Zira uzun süre kullanılan PPİ’ lerinin ölüme kadar gidebilen çok ciddi yan tesirleri vardır (3).

Pıhtılaşmayı engelleyen ilaç kullanan hastalarda mide-bağırsak komplikasyonlarının önlenmesi için famotidin ve ranitidin gibi H2-blokerlerinin kullanılması daha uygun olabilir

Kaynaklar:

1.https://www.gastrojournal.org/article/S0016-5085(19)36764-2/fulltext

2.https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/20421557

3. http://ahmetrasimkucukusta.com/2016/04/27/yazilar/tip-yazilari/reflu/reflu-ilaclarinin-riskleri-toplumdan-saklanmaya-calisiliyor/

Devamını Oku

PLASTİK ŞİŞELERDE RİSKLİ MİKTARDA MİKROPLASTİKLER BULUNDU

Çapı 5 milimetreden küçük “mikroplastiklerin” soluduğumuz hava ve yediğimiz içtiğimiz gıdalarla insan vücuduna da girebildikleri ortaya çıktı. Hangi türden olursa olsun plastik su şişelerini, yiyecek ve içeceklerle doğrudan temasları olan tüm diğer plastik kaplarını hayatımızdan tamamen çıkarmamız şart.

***

İndependent Türkçe' deki yazım:

Plastiklerin çevre için ne kadar zararlı olduklarını herkes kabul ediyor. Biyolojik olarak yok olmayan plastikler, ekosistemi darmaduman ediyor, su yollarını tıkıyor, yaban hayatını mahvediyor ama mesele burada bitmiyor. 

Son senelerde büyüklükleri 5 milimetreden küçük olan ve "mikroplastikler” adı verilen plastik parçacıklarının soluduğumuz hava ve yediğimiz içtiğimiz gıdalarla insan vücuduna da girebildikleri ve bunun da insan sağlığı için büyük bir risk yarattığı ortaya çıktı.

Araştırmalara göre, ABD'de solunum ve sindirim sistemi yoluyla bir erkek çocuk senede 81 bin, erişkin bir erkek 121 bin, kız çocuk 74 bin ve erişkin bir kadın 98 bin plastik parçası alıyor.

Mikroplastik oluşumuna sebep olacak binlerce tür plastik içinde belki de en önemlisi plastik yiyecek ve içecek kapları, özellikle de bir dakikada bir milyon adet kullanılan plastik su şişeleri. 

pet şişe reuters.jpg

Plastik şişelerden içindeki suya mikroplastik karışıp karışmadığını merak eden araştırmacılar çok dikkat çekici bir sonuçla karşılaştılar.

Environmental Science & Technology’de yayınlanan araştırmada, 9 farklı ülkede satın alınan, 11 farklı şirket tarafından üretilen 259 plastik şişedeki sular Kırmızı Nil Boyası kullanılarak incelendi.

Analizlerde, 259 şişenin yüzde 93’ünde ortalama olarak bir litresinde büyüklüğü 100 mikrondan fazla olan 10.4 adet mikroplastik bulunduğu tespit edildi.

Büyüklükleri 6.5 ile 100 mikron arasında olan mikroplastiklerin ise bir litrede ortalama olarak 325 adet bulundukları belirlendi. 

plastik şişe.jpg

Plastik şişelerdeki suların litresinde, 0 ile 10 bin adede kadar mikroplastik taneciği bulunabileceği ve bunların yüzde 95’inin çapları 6.5 ile 100 mikron arasında olan taneciklerden oluştuğu hesaplandı.

Buna karşılık musluk suyunda 100 mikrondan büyük plastik taneciği sayısı şişelerdekinin yarısı (litrede 5.45 tanecik) kadardı.

Musluk suyundaki mikroplastiklerin yüzde 97’si lif yapısında iken, şişe sularındaki taneciklerin yüzde 65’i parçacık yapısında, sadece yüzde 13’ü lif şeklindeydi.

Araştırmacılar, sulardaki bu mikroplastik kirliliğinin şişeleme ve paketleme işlemleri sırasında gerçekleştiğini düşünüyorlar.

Bu araştırmaya göre, su ihtiyacını plastik şişelerden karşılayanların vücutlarına, senede fazladan 90 bin mikroplâstik taneciği girmesi mümkün olabilir.

Yeni sağlık tehdidi: Mikroplastikler!

mikroplastik Plastic Change.jpg

Mikroplastiklerin insan sağlığına olan zararları henüz çok iyi bilinmiyor ama bunların yeteri kadar küçük olanlarının bağırsaklardan geçebileceğini, başta lenf düğümleri olmak üzere çeşitli dokulara girebileceğini gösteren araştırmalar var.

Mikroplastiklerin gittikleri dokularda immun reaksiyonlarını tetiklemeleri, üzerlerine yapışan toksik madde ve ağır metalleri salgılamaları mümkün görünüyor.

Balıklar üzerinde yapılan çalışmalarda, bunların davranış değişiklikleri ve hormon bozukluklarında yol açabildikleri gösterilmiştir. 

Gelelim neticeye, bu çalışmanın tenkit edilecek birçok tarafı olmasına ve mikroplastiklerin sağlığa olan zararlarını ispatlayan kesin deliller olmamasına rağmen, her geçen gün hayatımıza ve dolayısıyla da vücudumuza daha çok giren mikroplastiklerin sağlığımız için çok ciddi bir tehdit olduğuna inanıyorum.

Dünya Sağlık Örgütü’nün bu çalışmaya dayanarak mikroplastiklerin insan vücudunda ne gibi zararlara yol açacağının incelenmesine karar vermesi iyi; ama bundan bir netice alınan kadar atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmiş olacak.

Bana göre, hangi türden olursa olsun plastik su şişelerini, yiyecek ve içeceklerle doğrudan temasları olan tüm diğer plastik kaplarını hayatımızdan tamamen çıkarmamız şart.

Kaynak: https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC6141690/

Kaynak: https://www.independentturkish.com/node/62331/t%C3%BCrkiyeden-sesler/plastik-%C5%9Fi%C5%9Felerde-riskli-miktarda-mikroplastikler-bulundu

Devamını Oku

KETO DİYET MUCİZELERİ

Son senelerde yağdan zengin, yeteri kadar protein ve çok az karbonhidrattan oluşan “ketojenik diyete” büyük rağbet var. Araştırmalar da bu diyetin ilaçlara dirençli epilepsi, Alzheimer, bazı beyin tümörleri, akut omurilik hasarı gibi nörolojik olanlardan KOAH’a kadar birçok hastalıkta faydası olabileceğini, kanser tedavisini daha etkili kılabileceğini gösteriyor.

***

Son senelerde yağdan zengin, yeteri kadar protein ve çok az karbonhidrattan oluşan “ketojenik diyete” (kısaca keto diyet) büyük rağbet var.

Keto diyet sadece kilo vermek için değil birçok hastalığın tedavisi için de umut veriyor.

İlaçlara dirençli epilepsi, Alzheimer, bazı beyin tümörleri, akut omurilik hasarı gibi nörolojik olanlardan KOAH’a kadar birçok hastalıkta faydası olabileceği, kanser tedavisini daha etkili kılabileceği anlaşılıyor.

Yeni bir araştırmada ise fazla kilolularda çok düşük kalorili keto diyetin çok düşük kalorili non-keto diyete göre migren ataklarını daha iyi önlediği gösterildi (1).

ketogenic diet ile ilgili görsel sonucu

Ketozis mitokondri fonksiyonlarını da düzeltiyor

Ketozisin klinik bakımdan faydaları neredeyse sadece nörolojik durumlar için bilinir ama ketonların nöronlarda  (sinir hücreleri) mitokondri fonksiyonlarını nasıl değiştirdiği hakkında fazla bilgi olmadığı gibi bunların iskelet kaslarındaki mitokondrileri nasıl etkilediği ise meçhuldür.

Yeni bir araştırmada beta-hidroksibütiratın (β-HB) kas hücrelerindeki mitokondri fizyolojisine olan özel etkileri incelendi (2).

Hücre canlılığının artmasına ilave olarak fare miyotüplerinde H2O2 salgısının azalmasının gösterdiği gibi mitokondirlerde faydalı değişiklikler ve muhtemelen β-HB’ nin sebep olduğu seramitlerdeki redüksiyona bağlı olarak daha az mitokondri bölünmesi tespit edildi.

Ayrıca, sürekli ketoziste sıçan kaslarında artmış olan mitokondri respirasyonuna ve mitokondri sayısında aşikâr bir değişiklik olmamasına rağmen daha az H2O2 üretimi gerçekleştirdiği belirlendi.

Bu sonuçlar, yakıt olarak (β-HB) kullanıldığında kas hücreleri mitokondrileri fonksiyonlarında genel bir düzelme olduğunu göstermektedir.

Ketozis nedir?

Ketozis, kanda keton cisimlerin artması anlamına gelir. Karbonhidrat alımının azalması, çok fazla yağ yenmesi veya açlıkta olduğu gibi vücut yağlarının aşırı kullanımı sonucu ortaya çıkabilir.

Glukoz olmaması sebebiyle yağların yakılması sonucu, kanda keton cisimler olarak bilinen aseton, aseto-asetik asit ve beta hidroksi bütirik asit seviyeleri artar.

Gelelim neticeye

Keto diyet ketojenik diyet falan anlamam.

Bütün diyetler benim içim yok hükmündedir.

Sağlıklı yaşamak, hastalıklardan korunmak için benimsediğim ve herkese de tavsiye ettiği beslenme modeli endüstri tarafından işlenmemiş tarım ve hayvani gıdalarla beslenme, yani “adam gibi beslenme”dir.

Not: Başlıktaki “mucize” ifadesi sadece okuyucunun yazıya dikkatini çekmek için seçilmiştir. Diyetin de gıdanın da mucizesi olmaz!

Kaynaklar:
1.https://www.mdpi.com/2072-6643/11/8/1742/htm

2.https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC6121962/

Devamını Oku

UZUN SÜREN EVLİLİKLERİN SIRRI AYRI YATMAK

Karı kocanın ayrı yataklarda ve hatta mümkünse ayrı odalarda yatmasının daha sağlıklı olduğunu ben de seneler evvel "Bir yastıkta yatmak sağlığa aykırı mı" başlıklı yazımda yazmıştım.

Kaynak: http://ahmetrasimkucukusta.com/2010/12/19/yazilar/tip-yazilari/modern-hayat/bir-yastikta-yatmak-sagliga-aykiri-mi/

***

İndependent Türkçe' nn haberi:

Çoğu çift, bir yatağı paylaşmanın duygusal ve samimi bir şey olduğunu düşünüyor. Ancak araştırmalara göre çiftlerin ayrı uyumak için önemli gerekçeleri olabilir.

Aynı yatakta uyuyan çiftlerin geceleri eşleri yüzünden rahatsız olma ihtimali daha yüksek. Partnerin horlaması, terlemesi, ya da fazla hareket etmesi bu rahatsızlığın nedenlerinden bazıları. Üstelik bütün bunlar, sağlık sorunlarına, cinsel işlev bozukluğuna ve evlilikte problemlere yol açabiliyor.

Almanya, Nürnberg'deki Paracelsus Tıp Üniversitesi'nin 2016’da yaptığı bir çalışma, uyku ve ilişki problemlerinin genellikle aynı anda ortaya çıktığını göstermişti. Kaliforniya, Berkeley Üniversitesinin 2013 tarihli bir araştırması da partnerlerden birinin diğeri yüzünden uykusuz kaldığı gecenin sabahında çift arasında çatışmalar yaşandığını ortaya koymuştu.

Berkeley Üniveristesi’nden çalışmanın yazarı ve psikolog Amie Gordon, “Kötü uyku bizi daha bencil hale getirebilir. Çünkü kendi ihtiyaçlarımızı partnerimizin ihtiyaçlarının önüne koymaya başlarız” dedi.

Houston’da çalışan ilişki terapisti Mary Jo Rapini’ye göre, birlikte uyumanın bazı yararları olsa da bir partnerin uyku alışkanlıkları diğerinin sinirini bozabiliyor. Bu da stres hormonunun daha fazla üretilmesine neden oluyor.

Uzmanlar, dinlenmiş hissetmenin, daha fazla odaklanma sağlayacağını ve hayatınızı kontrol etmenize yardımcı olabileceğini söylüyor.

Better Sleep Council tarafından yapılan 2012 tarihli anket, her 4 çiftten birinin daha iyi bir gece için ayrı uyuduğunu göstermişti.

sleeping in different beds ile ilgili görsel sonucu

New York’ta çalışan terapist Ken Page, “Bazı çiftler ayrı uyumanın ilişkilerini sağlamlaştırdığını düşünüyor” diye konuştu. Deeper Dating adlı podcast yayınında konuşan Page, konuyla ilgili şu açıklamalarda bulundu:

Uykusuz kalma endişesinden kurtulmanın, ilişkilerinde iyi olan şeyleri daha fazla takdir etmelerini sağladığını söyleyen çiftlerle tanıştım. Geçmişte olsa kızacakları eylemleri de artık görmezden gelebildiklerini söylediler.

Örneğin, "Good Morning America" adlı TV programına konuşan Arianne Cohen ve kocası Nate, ayrı yatmayı tercih eden ve bunun ilişkilerini güçlendirdiğini söyleyen çiftlerden. Arianne yatmadan önce okuyabildiğini ve Nate’in onu beklemek zorunda olmadığını söylerken ve Nate de Arianne'ı rahatsız etmeden gitar çalabildiğini belirtti.

Nate konuyla ilgili, “Birbirimizi o kadar çok seviyoruz ki birbirimizin yalnızlığına saygı duyuyoruz” diye konuştu.

Bunların yanı sıra 2007'de Sleep and Biological Rhythms dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, kadınlar erkeklerin yataktaki varlığından -erkeklerin kadınlara yönelik rahatsızlığına oranla- daha çok rahatsız oluyor.

Independent Türkçe için derleyen: Çağla Üren

Kaynak: https://www.independentturkish.com/node/61291/ya%C5%9Fam/%E2%80%9Cuzun-s%C3%BCren-evliliklerin-s%C4%B1rr%C4%B1-ayr%C4%B1-yatmak%E2%80%9D#.XVMdveTgGeo.twitter

Devamını Oku