Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

BENİ BU LODOSLU HAVALAR MAHVETTİ

Tıpkı “güzel havalar” gibi lodoslu havaların da insanları “hasta” edebileceğini biliyoruz. Böyle günlerde birçok insanda özellikle de migreni olanlarda baş ağrıları,  halsizlik, yorgunluk, keyifsizlik, uykusuzluk veya tam aksine daha fazla uyuma isteği gibi uyku problemleri, sinirlilik, huzursuzluk, baş dönmesi… gibi birçok hastalığın da belirtisi olan şikayetlerde artış olabiliyor.

***

Ntv' nin haberine göre, İstanbul'da dün etkisini gösteren lodos ile birlikte çok sayıda çocuk kusma, halsizlik, mide bulantısı şüphesiyle hastanelere akın etmiş. Vatandaşlar kucaklarında çocuklarını hastaneye götürürken, Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde uzun kuyruklar oluşmuş (1).

Bu çocukların derdi neydi, bu mevsimde sık görülen virüslerin yol açtığı solunum yolları enfeksiyonları mıdır, kaç çocuk hastalanmıştı, çocukların haberde bahsedilenler dışında başka şikayetleri var mıydı, aynı tablo genç ve erişkinlerde de ortaya çıkmış mıydı... bunların hiçbirini bilmiyoruz ama tıpkı "güzel havalar" gibi lodoslu havaların da insanları "hasta" edebileceğini biliyoruz.

Böyle günlerde birçok insanda özellikle de migreni olanlarda baş ağrıları,  halsizlik, yorgunluk, keyifsizlik, uykusuzluk veya tam aksine daha fazla uyuma isteği gibi uyku problemleri, sinirlilik, huzursuzluk, baş dönmesi... gibi birçok hastalığın da belirtisi olan şikayetlerde artış olabiliyor.

Lodosla beraber havaya karışabilen çeşitli toz, küf ve partiküllerin bilhassa astım, KOAH gibi solunum yolları ve kalp-damar hastalığı olanlarda, bebek ve yaşlılarda öksürük, hırıltı, nefes darlığı şikayetlerine yol açması da mümkündür.

Lodoslu havalarda en çok üzerinde durulması gereken bir başka husus ise halk arasında "soba zehirlenmesi" adıyla bilinen "karbonmonoksit zehirlenmesidir".

Haberde bahsi geçen çocuklarda soba zehirlenmesi ihtimalini de dikkate almakta fayda olduğunu düşünüyorum ve sapasağlam insanların "göz göre göre" ölümlerine sebep olan bu zehirlenmeler hakkında bilgi vermek ve bazı tavsiye ve ikazlarda bulunmak istiyorum.

Gelelim neticeye

Şairleri güzel havalar, bizleri yani şiir okuyanları lodoslu havalar mahveder.

lodoslu havalar ile ilgili görsel sonucu

Lodoslu havalar soba zehirlenmelerini artırabilir

Zehirlenme, kömür ve odun sobaları, şofben, kombi, borusuz soba, ocak, fırın, mangal gibi ısınma sistemlerinde sıvı veya katı yakıtların tam olarak yanmaması sonucu ortaya çıkar.

Karbon monoksit, hidrokarbonların tam olmayan yanması sonucu oluşan bir üründür. Renksiz, kokusuz ve tahrişe yol açmayan, akciğerlerden kolayca emilen bir gazdır. Bu gazın uyurken solunması öldürücüdür, çünkü kokusu ve herhangi tahriş edici bir etkisi olmadığından uyuyan bir insanın bu gazı soluduğunun farkına varması mümkün değildir.

Zehirlenme bulguları, solunan gazın miktarına ve soluma süresine bağlı olarak akut ya da kronik olabilir. Belirtiler, her zaman karboksi-hemoglobin düzeyleri ile orantılı değildir, kandaki çözünmüş karbonmonoksit düzeyleri de önemlidir.

Akciğerler yoluyla vücudumuza giren karbon monoksit kanda hemoglobin ile birleşerek karboksi-hemoglobin meydana getirir. Karboksi-hemoglobin hem dokulara oksijen taşınmasını hem de dokuların oksijeni kullanmalarını bozar. Aslında kanımızda normal şartlarda yüzde 1-3 miktarında karboksi-hemoglobin vardır; bu miktar sigara içenlerde yüzde 10-15’e kadar da çıkabilir.

Kandaki karboksi-hemoglobin düzeylerine göre, hafif, orta ve ağır zehirlenmeler vardır. Karboksi-hemoglobin düzeyi yüzde 20-30 ise hafif, yüzde 30-50 ise orta ve yüzde 50-60 ise ağır zehirlenmeden bahsedilir. Karboksi-hemoglobin düzeyi yüzde 60’ın üzerinde ise ölüm ihtimali çok yüksektir.

Uyanık bir insanda baş ağrısı, baş dönmesi, halsizlik, bulantı, kusma, konsantrasyon güçlüğü, nefes darlığı, çarpıntı, karın ağrısı, kas krampları, epilepsi(sara) nöbetleri, şuur bozukluklarından komaya kadar giden belirtiler vardır. Uyuyan bir insan bunların hiçbirinin farkına varamaz ve ölüme kadar ilerleyen derin bir komaya girer. Karbon monoksit zehirlenmesinin tipik bulgusu, dudakların kiraz kırmızısı bir renk almasıdır.

Neler yapılmalı?

BİR: Sakin olmaya çalışın, ortamdan nasıl çabuk çıkabileceğinizi planlayın

İKİ: Bilinçsizce oradan oraya koşuşturmayın, gereksiz efor yapmayın

ÜÇ: Ayakta kalmayın, ortamdan sürünerek uzaklaşmaya çalışın

DÖRT: Dumandan zehirlenen kişiler derhal temiz havaya çıkarılmalı ve uyanık olmaları sağlanmalı (yüzüne su serpilebilir)

BEŞ: Bilinci açık olanların derin ve sık nefes almasını isteyin

ALTI: Bilinci kapalı olanlarda solunum yollarının açık olması sağlanmalı ve yapay solunum ve kalp masajı yapılmalı

YEDİ: Varsa hemen oksijen verilmeli

SEKİZ: Kazazede derhal hastaneye kaldırılmalı

Hayat kurtaracak tedbirler

Soba zehirlenmeleri bazı kurallara dikkat edilerek önlenmesi mümkün olan kazalardır. Bunlar soba ve kullanılan yakıtın seçiminden başlayarak, sobanın kurulması, yakılması, baca temizliği ile ilgili kurallardır ve herkes tarafından bilinmesi gerekir.

Sobanın veya kombinin kurulu olduğu odada yatılmamalıdır.  Yatmak zorunluluğu varsa, yatmadan önce soba mutlaka söndürülmelidir. Yatarken, yanmakta olan kömür koru üzerine taze kömür koymak çok tehlikelidir. Yatarken baş sobadan en az 2 metre uzakta olmalı ve odanın kapısı hafifçe açık tutulmalıdır.

SOBA KURARKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN ÖZELLİKLER

BİR: Soba, ısıtılacak odanın büyüklüğüne uygun olmalı ve TSE damgası taşımalıdır. Oksijen eksilme sensörü bulunmayan sobalar ve piknik tüplerine takılan ısıtıcılar evlerde ve iş yerlerinde kesinlikle kullanılmamalıdır.

İKİ: Soba kurmadan önce baca temizliği yapılmış olmalıdır.

ÜÇ: Fazla dirsek kullanmaktan kaçınmalıdır (En fazla 2 dirsek)

DÖRT: Yatay borular bacaya yüzde 10 eğimle yükseltilmeli, boru bacaya fazla sokulmamalıdır.

BEŞ: Dirsek ve boru ekleme yerleri ve baca giriş ağzı hava sızdırmaz olmalıdır.

SOBA KULLANMA TALİMATLARINA DİKKATLE UYULMALIDIR

1.Kömür ve odun sobaları üstten yakılmalıdır.

2.Sobanın iyi çalışıp çalışmadığını anlamak içim, sobanın üst kısmına bir yüzey termometresi yerleştirilerek soba içindeki ateşin derecesi izlenir. Yüzey ısısı 150-250 º arasında ise, soba etkili çalışıyor ve odun tam yanıyor demektir.

3.Soba katalitik ise, katalizörün temiz olduğu ve bypass valfının serbestçe çalışıp çalışmadığı kontrol edilmelidir.

4.Bacasız sobalarda alev sarı renkte ise soba derhal kapatılmalıdır, çünkü ya sobanın bir arızası vardır veya odada yeterli hava yoktur.

5.Soba kurulurken profesyonellerden yardım istenmelidir

6.Sobalar duvarlardan 1-1,5 metre uzakta olmalıdır.

7.Borular bacaya fazla sokulmamalıdır.

8.Verimli yanma için, sobalar günlük temizlenmeli, küllük dolmadan boşaltılmalı, küllük kapağı sık sık açılmamalıdır.

DOĞRU ODUNUN SEÇİLMESİ

1.Odun 6 ay önceden alınmalı ve yağmur almayacak ve odun kümesinin arasından rahatça hava geçecek şekilde istiflenerek iyice kuruması sağlanmalıdır.

2.Daha temiz yanan meşe, akçaağaç, kayın, dişbudak, ceviz ağacının odunları tercih edilmelidir.

3.Asla, yeşil, ıslak, boyalı veya işlenmiş odunları yakılmamalıdır. Tutkal, kimyasal madde içeren odunları, plastik, çöp, renkli kâğıtlar da yakılmamalıdır.

 BACA TEMİZLİĞİNE DİKKAT

1.Baca çatıdan itibaren en az 1 metre yükseklikte olmalıdır

2.Kömürlü ve odunlu sobaların bacaları yılda 2 kere, gazyağı ve LPG’li sobalarınki ise yılda 1 kere temizlenmelidir.

3.Bacalar en yakın yüksek binadan veya engelden 6 metre uzakta olmalıdır.

soba zehirlenmesi ile ilgili görsel sonucu

***

Ntv' nin haberi:

İstanbul'da dün etkisini gösteren lodos ile birlikte çok sayıda çocuk kusma, halsizlik, mide bulantısı şüphesiyle hastanelere akın etti. Vatandaşlar kucaklarında çocuklarını hastaneye götürürken, Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde uzun kuyruklar oluştu.

İstanbul'da dün etkili olan lodos ve hava şartları nedeniyle çok sayıda çocuk rahatsızlandı.

Vatandaşlar, mide bulantısı, kusma, halsizlik şikayetleri baş gösteren çocuklarını acil servislere götürdü.

Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde ise akşam saatlerinde çocuk acil servisi doldu taştı. Acil servis en yoğun gecelerinden birini yaşadı.

Kaynak: https://www.ntv.com.tr/saglik/lodos-acil-servisleri-doldurdu,_xPONqhPIEyF7QlWOC8Gjg

Devamını Oku

DIŞKI NAKLİ KANSER TEDAVİSİNE GİREBİLİR

Bağırsak mikrobiyomunun bazı kanserlerin tedavilerinde bağışıklık sistemini etkileyebileceğini gösteren pek çok araştırma var. Pankreas kanserli hastalarda yapılan yeni bir araştırmada da, tümördeki bakteri topluluğunun hastanın yaşama süresinin belirlenmesinde rol oynayabileceği gösterildi.

***

İndependent Türkçe' deki yazım:

Günümüzde kanser araştırmalarının çoğu, yeni tedavilerin geliştirilebilmesi için tümörlerdeki genetik değişikliklere odaklanmış olmakla beraber son senelerde bağırsak bakterilerinin kanserdeki rolleriyle ilgili de çok sayıda araştırma yapılıyor.

Pankreas kanseri, tüm kanserler içinde en hızlı seyreden, bugün uygulanmakta olan tüm tedavilere direnç gösteren bir kanser türüdür. Bu hastaların beş yıl yaşama şansları sadece yüzde 6 kadardır.

Yeni araştırmalar pankreas kanseri tedavisinde umut vadeden neticeler veriyor.

Deneysel tedavide kanser hücrelerinin yüzde 90’ı yok oldu

İnsan pankreas kanseri hücrelerinin, bağışıklığı baskılanmış farelere nakledilmesiyle gerçekleştirilen araştırmada, PJ34 adı verilen küçük bir molekülün, pankreas kanseri hücrelerinin kendi kendilerini harap etmelerini sağlayabileceği gösterildi. 1

Farelere 14 gün boyunca PJ34 enjekte edildikten bir ay sonra kanser hücresi nakli yapılan farelerde bu hücrelerin yüzde 90’ının öldüğü tespit edildi; bir farede tümör tamamen kayboldu.

Araştırmacılara göre, bu molekül kanser hücrelerinin çoğalmaları sırasında bir anomaliye yol açıyor ve bu da hücrenin hızla ölümüne sebep oluyor. 

Farelerde herhangi bir yan etki görülmedi, davranış bozukluğu veya kilo değişikliği olmadı.

FECAL Transplantation pancreatic cancer ile ilgili görsel sonucu


Pankreas kanserinin bağırsak bakterileri üzerinden tedavisi

Bağırsak mikrobiyomunun tümörün tanınması ve hedef alınmasında veya bazı kanserlerin tedavilerinde bağışıklık sistemini etkileyebileceğini gösteren pek çok araştırma var.

Bunların birinde, bağırsak mikrobiyomu kompozisyonunun melanomlu hastalarda immünoterapinin ne kadar etkili olacağını belirlediği ortaya kondu. 2

Bir diğerinde ise bağırsak mikrobiyotasının karaciğer tümörlerinde bağışıklık cevaplarını etkileyebileceği gösterildi. 3

Pankreas kanserli hastalarda yapılan çok yeni bir araştırmada ise, tümördeki bakteri topluluğunun hastanın yaşama süresinin belirlenmesinde rol oynayabileceği neticesine varıldı. 4 

Ortalama hayatta kalma süreleri 10 sene olan 21 ve 1,6 sene olan 22 pankreas kanserli hasta üzerinde gerçekleştirilen araştırmada, uzun yaşayanlarla kısa yaşayanların tümörlerindeki bakteri tipleri ve çeşitliliğinin farklı olduğu tespit edildi.

Bakterilerin tümöre bağırsaklardan geldiklerinin anlaşılması üzerine araştırmanın bir parçası olarak farelerde yapılan deneylerde, özellikle kolitli hastalarda uygulanan ve çok iyi netice veren dışkı naklinin pankreas kanseri tedavisindeki etkisi incelendi.

Uzun süre yaşayan pankreas kanserli hastalardan dışkı nakledilen farelerde tümörü içinde ve çevresinde kısa süre yaşayan hastalardan dışkı nakli yapılan farelere göre daha fazla tümör öldürücü T-hücresi toplandığı görüldü.

Cell dergisinde yayımlanan bu araştırmaya dayanarak, pankreas kanserli hastalarda dışkı naklinin etkisinin incelenmesi planlanıyor.

FECAL Transplantation pancreatic cancer ile ilgili görsel sonucu


Dışkı nakli artık yeni bir tedavi yöntemi 

Dışkı nakli ya da tıbbi adıyla fekal mikrobiyota transplantasyonu (FMT), aslında çok yeni bir tedavi yöntemi değil; tavuklarda ‘salmonellozis’ hastalığını önlemek için uzun zamandan beri zaten kullanılıyordu.

Bir zamanlar başka tedavilerden sonuç alınamadığında başvurulan FMT, artık klinik tablosu kötüleşen ve tekrarlayan ağır C. difficile enfeksiyonu olan hastalar için “ilk tedavi yöntemi” olarak tavsiye ediliyor.

FMT, sağlıklı bir insanın dışkısındaki mikrobiyotanın, lavman, kolonoskopi, nazo-gastrik veya nazo-duodenal tüpler aracılığıyla tek veya birkaç defada kalın bağırsaklara verilmesi suretiyle gerçekleştiriliyor.

Bunlar içinde uygulaması en kolay olanı lavman yolu; etkinlik bakımından yöntemler arasında bir fark bulunmuyor.

Yeni bir araştırmada “taze dışkının” yarattığı sorunları gidermek için sağlıklı insanlardan haftalarca önce alınan ve dondurularak muhafaza edilen dışkı ile de iyi sonuç alınabileceği gösterildi.

Gelelim neticeye

Bağırsak mikrobiyotası son senelerde tıbbın en çok araştırma yapılan sahalarından biri olarak öne çıkıyor.

Bağırsak bakterileri üzerinden yapılan araştırmaların ilk neticeleri çok parlak ve umut verici olsa bile bunların insanlar üzerindeki etkinliklerinin belirlenmesi ve yaygın kullanım için daha çok çalışılması gerekiyor.

Kaynaklar:

1.http://www.oncotarget.com/index.php?journal=oncotarget&page=article&op=view&path[]=27268&path[]=87898

2.https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC5827966/

3.https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/31398337

4.https://www.cell.com/cell/fulltext/S0092-8674(19)30773-1?_returnURL=https%3A%2F%2Flinkinghub.elsevier.com%2Fretrieve%2Fpii%2FS0092867419307731%3Fshowall%3Dtrue

Kaynakhttps://www.independentturkish.com/node/107146/t%C3%BCrkiyeden-sesler/d%C4%B1%C5%9Fk%C4%B1-nakli-kanser-tedavisine-girebilir

Devamını Oku

DOĞUM AYI KALP HASTALIĞINDAN ÖLÜM RİSKİNİ ETKİLEYEBİLİYOR

Kalp-damar hastalıklarından ölüm riskinin bahar yaz aylarında doğanlarda sonbaharda doğanlara göre yüksek olduğu bildirildi. Anne karnında maruz kalınan etkenler “hastalık risklerini” etkileyebilir ama “ölüm riskini” etkilemesi pek mantıklı değil. Araştırmanın sonuçlarının tesadüfe bağlı olma ihtimalini daha yüksek buluyorum.

***

BMJ’ de yayınlanan araştırmada, doğum ayının kalp hastalıkları riskini etkileyebileceği bildirildi.

100 binden fazla Amerikalı hemşirenin 1976’ dan beri takip edildikleri Nurses’ Health Study’ de kalp-damar hastalıklarından ölüm riskinin mart-temmuz ayları arasında doğanlarda kasımda doğanlara göre yüksek olduğu ortaya çıktı.

Araştırma, kalp-damar hastalıklarından ölüm riskinin nisanda doğan kadınlarda en yüksek, aralıkta doğanlarda ise en düşük olduğunu gösteriyor.

Bu münasebetin sebebi bilinmemekle beraber, “fetal origins hypothesis” teorisine dayanarak doğumdan önce maruz kalınan şartların bebekleri etkileyebileceği ve bu etkilerin kendini erişkin yaşlarda gösterebileceği iddia ediliyor.

Bu teori, gıdaların mevcudiyeti ve enfeksiyonların mevsimlere göre farklılığı, hava sıcaklığı ve hava kirliliği, güneş maruziyeti ve sosyo-ekonomik faktörlerin bazı hastalık risklerini etkileyebileceğini bildiriyor.

Bu faktörler içinde en önemlisi olarak gebelikte annenin yeteri kadar güneşlenip güneşlenmediğine göre değişen D vitamini seviyeleri üzerinde duruluyor.

Daha önce yapılan çalışmalarda da doğum ayı ile birçok hastalık riski arasında ilişki tespit edilmişti.

İlgili resim

Gelelim neticeye

BİR: Araştırmanın kohort çalışması olması bu sonuçlardan bir sebep-sonuç münasebeti çıkarılmasını mümkün kılmadığı gibi ortaya konan risk artışı da çok düşük.

İKİ:Bebeğin anne karnında maruz kaldığı etkenlerin "hastalık risklerini" etkileyebileceğini kabul etmekle beraber "ölüm riskini" etkilemesi bana pek mantıklı gelmedi.

ÜÇ: Araştırmanın sonuçlarının tesadüfe bağlı olma ihtimalini daha yüksek buluyorum.

DÖRT: Bizler için iş işten geçti ama bebeklerinin kalp hastalığından ölüm risklerini azaltmak isteyenler bu sonuçları dikkate alabilirler.

Kaynak: https://www.bmj.com/content/367/bmj.l6058 

Devamını Oku

SAĞLIĞIN TASARRUFU OLMAZ

Türk Eczacılar Birliği (TEB),  SGK’nın burun spreyi, ağrı kesici, pomad ve benzeri ilaçların geri ödeme sisteminden çıkarılacağı yönündeki iddialar üzerine “Sağlığın tasarrufu olmaz” başlıklı bir duyuru yayınlamış. Doğrudur, sağlıkta tasarruf olmaz ama ya gereksiz yazılan ilaçlara, ya kutusu bile açılmadan çöpe giden ilaçlara, ilaç israfına ne demeli acaba?

***

Türk Eczacılar Birliği (TEB),  SGK'nın 2019 yılında başladığı tasarruf uygulamalarına 2020 yılında da devam edeceği ve bu doğrultuda burun spreyi, ağrı kesici, pomad ve benzeri kalemlerde toplamda 134 ilacın geri ödeme sisteminden çıkarılacağı yönündeki iddialar üzerine "Sağlığın tasarrufu olmaz" başlıklı bir duyuru yayınlamış (1).

Doğrudur, sağlıkta tasarruf olmaz ama ya gereksiz yazılan ilaçlara, ya kutusu bile açılmadan çöpe giden ilaçlara ve ilaç israfına ne demeli acaba (2)?

Dünya Sağlık Örgütü bile ilaçların yaklaşık yüzde 50'sinin yanlış ya da gereksiz kullanıldığını ya da kutusu bile açılmadan çöpe atıldığını söylüyor (3).

Gereksiz yazılan ilaçları içenler yok yere bunların yan etkilerine maruz kalmıyorlar mı?

Bunların parası hepimizin cebinden çıkmıyor mu, milli servet israf olmuyor mu?

Gelelim neticeye

Daha önce Türkiye'de reçeteye yazılan her iki ilaçtan birinin gereksiz şekilde reçetelendiğini düşündüklerini söyleyen TEB Başkanı Erdoğan Çolak' ın fikri neden değişti, ilaçlar artık gereksiz yazılmıyor mu (4)?

Bu geri ödeme kapsamından çıkarılması düşünülen ilaçlar sizin gereksiz yazıldığını söylediğiniz ilaçlar olmasın sakın!

Kaynaklar:

1.https://www.teb.org.tr/news/8573/Sa%C4%9Fl%C4%B1%C4%9F%C4%B1n-Tasarrufu-Olmaz

2.https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2011/12/15/7-milyarlik-soygun

3.http://www.hurriyet.com.tr/gundem/ilac-israfina-onlemler-19325215

4.http://www.haberturk.com/saglik/haber/664503-ilac-israfi-tam-gaz

too many medicine ile ilgili görsel sonucu

***

TEB' in "Sağlıkta Tasarruf olmaz" başlıklı açıklaması:

Sosyal Güvenlik Kurumu’nun 2019 yılında başladığı tasarruf uygulamalarına 2020 yılında da devam edeceğini ve bu doğrultuda burun spreyi, ağrı kesici, pomad ve benzeri kalemlerde toplamda 134 ilacın geri ödeme sisteminden çıkarılacağı yönündeki iddiaları basına yansıdı. Ayrıca ikinci aşamada ilaçlarda yüzde 15-20 bandında uygulanan iskonto tutarının yüzde 40 olacağı; üçüncü aşamada ise eşdeğer yerli ilaca verilen ek yüzde 10 destek kaldırılacağı iddialar arasında yer alıyor.

Tüm bu iddialar doğru ise ortada vatandaş adına, halk sağlığı adına sorunlu bir tablonun ortaya çıkacağı aşikârdır. Türk Eczacıları Birliği olarak kurulduğumuz günden bu yana hak temelli bir bakış açısını benimsiyoruz. Sağlığa erişimi; eşit, adil, uygun maliyetli olmasını her daim savunuyoruz. Sağlık alanında eşitsizliğin giderilmesi, toplumun doğru yönlendirilmesi, akılcı ilaç kullanımını sağlayan politikaların geliştirilmesini ve sağlık sistemlerinin erişilebilir olmasını savunuyoruz.

İlaç harcamaları 2005 yılında toplam tedavi harcamalarının %50’sini oluştururken 2015 yılında bu tablo %30 bandına çekilmiştir. Vatandaşın cebinden sağlığa ayırdığı miktar da yıllar içerisinde artmıştır. 2009’da 8,1 milyar TL iken, 2014 yılında 15 milyar TL’ye ulaşmıştır. 2017 yılında kişi başı sağlık harcaması, tüm sağlık harcamalarının % 17,1’ini oluşturmuştur. Kişi başı sağlık harcaması, 2017 yılında 1.751 TL iken, 2018 yılında % 15,9 artarak 2,030 TL’ye yükselmiştir.

Şayet bu iddialar doğrusu ise üzülerek ifade etmemiz gerekir ki: Bugün gelinen noktada sosyal güvenliğin kapsamını geliştirmekten, herkese ücretsiz sağlık hizmeti vermekten bahsedilen bir durumdan halkın ilaca erişimini zorlaştıracak bir pozisyona gelindiğini söylemek mümkün olacaktır. Zira veriler de bunu kanıtlar niteliktedir. Halkın sağlığa ve ilaca erişimini zorlaştırmak yerine kolaylaştırmak gerekir. Ulaşılabilir sağlık hizmeti için ilaçların geri ödeme kapsamından çıkarılması yerine daha fazla ilaç kaleminin geri ödeme kapsamına alınması gerekir.

Geçmişten bu yana yapılan bu tarz tasarruf girişimleri, SGK harcamalarını aşağı çekmediği gibi aksine geri ödeme kapsamından çıkarılan ilaçların fiyatlarının artmasına neden olmuş halkın ilaca erişimini zorlaştırmıştır. Pek tabii devlet birçok alanda tasarruf yapabilir. Ancak sağlık alanındaki tasarruflar sadece finansal kaygıyla yapılamaz, yapılmamalıdır. Bu konularda atılacak adımlar; ülke gerçeklerine uygun, ilaca erişim koşullarını gözeten, sağlık politikalarında sosyal anlayışı göz önünde bulunduran perspektifte olmalıdır.

Türk Eczacıları Birliği olarak; söz konusu iddiaların yetkili merciiler tarafından aydınlatılmasını bekliyoruz. Şayet doğruluk payı varsa bu adımlardan derhal vazgeçilmesini talep ediyoruz.

Devamını Oku

KÜRESEL SAĞLIKTA YOLSUZLUK: AÇIK SIR

Bilimsel araştırmaları, klinik çalışmaları, meta-analizleri merakla okuduğumuz tıp dergilerine bir haller oldu. Bunların yerini giderek sağlık ve tıp alanındaki yolsuzluklar, dolandırıcılıklar, hileler, rüşvetlerle… ilgili yazılar almaya başladı. Bunun son örneği de muteber Lancet dergisinde “Küresel Sağlıkta Yolsuzluk: Açık Sır” başlığı ile yayınlanan bir makale.

***

Bilimsel araştırmaları, klinik çalışmaları, meta-analizleri, değerlendirmeleri merakla okuduğumuz tıp dergilerine bir haller oldu.

Bu tıbbi yazıların yerini giderek sağlık ve tıp alanındaki yolsuzluklar, dolandırıcılıklar, hileler, rüşvetlerle... ilgili yazılar almaya başladı.

Bunun son örneği de muteber Lancet dergisinde "Küresel Sağlıkta Yolsuzluk: Açık Sır" başlığı ile yayınlanan bir makale.

Gelelim neticeye

Başımız dara düştüğünde, bir derdimiz sıkıntımız olduğunda başvuracağımız tek adres modern tıptır.

Modern tıp, evet ticarileşmiştir, buna sözümüz yok ama yolsuzluklara, sahtekârlıklara, rüşvetlere... hayır, hayır, hayır!

https://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(19)32527-9/fulltext?dgcid=raven_jbs_etoc_email ile ilgili görsel sonucu

***

Prof. Dr. Patricia J Garcia' nın makalesinin özeti:

Yolsuzluk sağlık sistemlerine gömülmüştür.

Hayatım boyunca - bir araştırmacı olarak, halk sağlığı çalışanı ve Sağlık Bakanı olarak - yerleşik bir sahtekârlık ve dolandırıcılık gördüm.

Ancak, dünya genelinde evrensel sağlık güvencesi uygulanmasının önündeki en önemli engellerden biri olmasına rağmen, yolsuzluk nadiren açıkça tartışılmaktadır.

Bu derste, yolsuzluk probleminin büyüklüğünü, nasıl başladığını ve şimdi neler olduğunu ana hatlarıyla özetliyorum.

İnsanların mevzuyla ilgili korkularını, yolsuzlukla mücadele için neyin gerekli olduğunu ve tüm ülkelerdeki akademik ve araştırma topluluklarının sorumluluklarını, ekonomik gelişmişlik seviyelerinden bağımsız olarak ana hatlarıyla belirtiyorum.

Politika belirleyiciler, araştırmacılar ve fon sağlayanlar tıpkı hastalıkları düşündüğümüz gibi yolsuzluğu da önemli bir araştırma alanı olarak düşünmek zorundadır.

Eğer gerçekten Sürdürülebilir Gelişme Hedeflerine ulaşmayı ve herkes için sağlıklı hayat sağlamayı hedefliyorsak küresel sağlıkta yolsuzluk artık açık bir sır olmamalıdır.

Kaynak: https://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(19)32527-9/fulltext?dgcid=raven_jbs_etoc_email

Devamını Oku

PARAYLA SAADET OLMADIĞI GİBİ SAĞLIK DA OLMAZ

USA, dünyanın tıpta ve teknolojide en ileri ülkesi olmakla beraber Amerikan halkının bu gelişmişlikten ne derecede istifade ettiğine baktığımızda işin rengi değişir. Bu ülkede kişi başına senede 10 bin $ harcanmasına rağmen sağlık hizmetlerinden memnuniyet yerlerde sürünmektedir. Parayla saadet olmadığı gibi sağlık da olmaz.

***

USA' nın, dünyanın tıpta ve teknolojide en ileri ülkesi olduğuna itiraz edecek bir Allah' ın kulu çıkabileceğine ihtimal vermiyorum.

Gel gelelim, Amerikan halkının bu gelişmişlikten ne derecede istifade ettiğine baktığımızda işin rengi değişir.

USA' da her sene kişi başına yapılan sağlık harcaması OECD ülkeleri içinde ikinci sırada yer alan İsviçre' ye göre yüzde 28 fazladır ve bu rakamın 2017' de 10 bin $' ın üzerinde olduğu hesaplanmıştır (1).

Bu büyük harcamalara karşılık beklenen hayat süresi bu ülkede üç seneden beri düşmektedir (2).

Birkaç ay önce yapılan bir Gallup araştırmasında Amerikan halkının en nefret ettiği sektörün "ilaç endüstrisi" çıkması da meselenin sebebi hakkında fikir vermektedir (3).

Amerikan Sağlık Sisteminin içyüzünü bundan 10 sene evvel "Adamın Biri Doktora Gitmiş... Gidiş O gidiş!" isimli kitabımda yazmıştım. (4).

Gelelim neticeye

Buradan da anlaşılacağı üzere parayla saadet olmadığı gibi parayla sağlık da olmuyor!

Kaynaklar:

1.https://www.healthsystemtracker.org/chart-collection/health-spending-u-s-compare-countries/#item-average-wealthy-countries-spend-half-much-per-person-health-u-s-spends

2.https://www.forbes.com/sites/joshuacohen/2019/12/01/dying-young-decline-in-us-life-expectancy-for-third-straight-year-signals-alarming-trend/#4c1dafb66621

3.https://www.hsph.harvard.edu/news/hsph-in-the-news/poll-shows-americans-are-fed-up-with-pharmaceutical-industry/

4.http://ahmetrasimkucukusta.com/2011/08/21/yazilar/elestirel-yazilar/saglik-sistemi/olmaz-olsun-boyle-memleket-olmaz-olsun-boyle-saglik-sistemi/

american medicine ile ilgili görsel sonucu***

Serdar Turgut’un Habertürk' teki "Türkiye' nin sağlık sistemi Amerika' nınkinden çok daha iyi" başlıklı yazısı:

Amerika’yı filmlerden, dizilerden tanıyanlar mutlaka başlığı okuyunca "Haydi canım olur mu öyle şey" diyeceklerdir mutlaka.

ABD gelişmiş ülkeler arasında devletin vatandaşlarına sağlık hizmeti garantisi sağlamadığı tek ülke.

Yanlış anlaşılmış bir sosyalizm korkusu ve aşırı para kazanma hırsı nedeniyle kamu, sağlık sektörünün tamamen dışında tutulmuş ve her şeyi piyasa çözsün denilmiş.

Tabii kendi haline bırakıldığında piyasanın hiç bir şeyi de çözeceği yok bu da kimsenin umurunda değil.

Aksine piyasa sağlık sektöründeki sorunları çözeceğine tüm sorunları daha da abartmış ve insanlar sağlıksız çalışan piyasa düzeninin elinde oyuncak edilmişler.

*

Amerika’da işsizlik oranı son 50 yılın en alt düzeyine indi. İşsizlik oranı sadece yüzde 3.5.

İnanılmaz derecede güçlü bir ekonomik yapı var, neredeyse her yerden para fışkırıyor.

Silahlara yüz milyonlarca doları rahatlıkla yatırıyorlar ama iş devletin vatandaşına sağlık garantisi vermesine geldiği anda "Para yok"deniliyor. Vatandaş da bu inanılmaz durumu kabul etmiş gibi davranıyor.

*

İşin daha da tuhafı burada sağlık eğitimi çok düzeyli, biotıp mühendisliği çok üst düzeyde, araştırma ve buluşlar devamlı sürüyor. 

Ellerinde çok iyi doktor ve tıbbi cihaz olduğu halde bunları vatandaşa nasıl götüreceklerini bilemiyorlar.

american medicine ile ilgili görsel sonucu

*

Türkiye ile ABD sağlık sistemleri arasında karşılaştırma yapmak da aslında pek mümkün değil. Çünkü burada henüz ortada bir sistem yok. Sağlıksız çalışmakta olan bir piyasa düzeni ve bunun içinde kendi açgözlü çıkarları peşinde koşan yüzlerce oyuncudan oluşuyor burada adına sistem denilen şey.

Türkiye’de ise her düzeydeki insana bir şekilde sağlık sistemine ulaşma imkanı getirilmiş durumda. Tabii bazı durumlarda kalite sorunları ve uzun bekleme gibi sorunlar var ama emin olun bunlar Kanada’da da aynen var. Türkiye bu zor koşullarına rağmen vatandaşının sağlığını kesinlikle ABD’den daha fazla düşünmekte.

*

Yaklaşan seçimde Demokrat Parti'nin önde gelen adayları bu sağlık düzenini radikal biçimde değiştirmeye kararlı gibi görünüyorlar.

Piyasayı devreden çıkarıp devlete devretmeye kararlı gibiler. Bu ABD’nin şu andaki bütçe sistemini tamamen değiştirecek büyük bir adım olur gerçekleştirilirse.

Ayrıca trilyonlarca dolar harcanması gereken bir işlem de olur bu.

Açıkçası bunun yapılabileceğine hiç inancım yok.

Başta doktorlar ve sigorta kuruluşları olmak üzere bunu yaptırmamak için var güçleri ile çalışmaya başladılar zaten.

Kaynak: https://m.haberturk.com/yazarlar/serdar-turgut-2025/2547526-turkiyenin-saglik-sistemi-abdninkinden-cok-daha-iyi

Devamını Oku

KÖPRÜLER ANTİBİYOTİK DİRENCİ FARKINDALIĞI İÇİN KIRMIZIYA BÜRÜNDÜ

Toplumda tıbbi bir problem hakkında farkındalık yaratmak için köprülerin renkli ışıklandırılması moda oldu. Ben bu tür Amerikan usulü propagandaları sadece “dostlar alış-verişte görsün” kapsamında “beyhude iş, zaman ve para kaybı” olarak değerlendiriyorum. Bunlar sadra şifa vermiyor.

***

Milliyet' in haberine göre, antibiyotik direnci farkındalığı yaratmak için Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim köprüleri kırmızıya bürünmüş. Konuyla ilgili konuşan Hasta ve Sağlık Çalışanı Güvenliği Platformu Lideri Prof. Dr. Serhat Ünal "Gerekmediği halde hastanın doktoruna antibiyotik yazması için ısrarcı olması, antibiyotik direncini olumsuz yönde etkiliyor. Bu sebeple öncelikle vatandaşların bu konuda bilgilendirilmesi gerekli" demiş.

***

Son senelerde toplumda tıbbi bir problem/hastalık hakkında farkındalık yaratmak için köprülerin farklı renklerle ışıklandırılması modası başladı.

Ben bu tür Amerikan usulü propagandaları sadece "dostlar alış-verişte görsün" kapsamında "beyhude bir iş, zaman ve para kaybı" olarak değerlendiriyorum.

Bir zamanlar Türk Kardiyoloji Derneği bir margarin firması sponsorluğunda "Kalbini Sev Kırmızı Giy" kampanyası düzenlemişti, o günden beri kalp hastalıkları ve ölümler daha çok arttı (1).

Türk Diyabet Cemiyeti de Boğaziçi Köprüsünü mavi ışıklandırarak "diyabet farkındalığı" yaratmayı amaçlıyordu, bırakın farkındalığı memlekette 7' den 77' ye neredeyse diyabeti olmayan kalmadı (2).

Bunlar sadra şifa vermiyor.

Halkı antibiyotiğe biz doktorlar alıştırdık

Sayın Lider (bu lider lafı da çok ama çok iddialı!) kusura bakmasın ama Nasrettin Hoca gibi karanlık ahırda kaybettikleri anahtarı ahırın dışında arıyorlar. 

Antibiyotik direncinin sebebi halkın "antibiyotik yazdırma ısrarı" olsaydı mesele kolayca halledilirdi.

Halkı antibiyotiklere her solunum yolu enfeksiyonuna, her ateşi olana, her sık idrara çıkana şakır şakır antibiyotik yazarak biz doktorlar alıştırdık.

Bunun için de önce halkın değil, biz doktorların eğitilmesi gerekiyor.

Değerli sosyolog Mümtaz Turhan' ın "Türkiye' nin geri kalışının sebebi halkının cehaleti değil, aydınlarının gerek nicelik gerek nitelik bakımından yetersiz oluşudur" sözüyle çok güzel ifade ettiği gibi önce kendi kusurlarımızı görmemiz, bilmemiz ve düzeltmemiz lâzım; sonra başka yerlere bakmalıyız.

Halka "gripten korunmak için aşı yaptırın" fetvası verirken mutlaka aşı olmaları gerektiğini bildirdiğiniz -içinde doktorların da bulunduğu- sağlık çalışanlarının sadece yüzde 4.3' ü grip aşısı yaptırıyorsa aşıyı halka benimsetmenin mümkün olmaması gibi, antibiyotik direncini de halkın ısrarına bağlayarak çözmeye çalışmak aynı neticeyi doğuracaktır (3). 

"Antibiyotik tedavisine başlamadan önce mutlaka kan kültürü testlerinin yapılması" genellemeniz ne kadar doğrudur, hangi durum ve şartlarda geçerlidir, üzerinde tekrar düşünmenizi tavsiye ederim.

antibiotic overuse ile ilgili görsel sonucu 

Antibiyotik direncinin esas sebebi

Antibiyotiklere dirençli bakterilerin ortaya çıkmasında, tıptaki yanlış ve gereksiz antibiyotik kullanımı kadar, besi hayvancılığında üretim artışı amaçlı antibiyotik kullanımı da suçludur.

Antibiyotikler besicilikte, veterinerler tavsiyesiyle hayvanlardaki bir hastalığı tedavi etmek veya önlemek için değil, düşük dozlarda sağlıklı hayvanların yem veya suyuna karıştırılarak daha etli olmalarını ve fabrika ortamındaki şartların üstesinden gelmelerini sağlamak için kullanılıyor.

USA' da satılan antibiyotiklerin yüzde 80' inin besi hayvancılığında kullanıldığı dikkate alındığında antibiyotik direncinde halledilmesi gereken esas meselenin bu "ticari antibiyotik kullanımının" engellenmesi olduğu da kolayca anlaşılacaktır (4, 5). 

Nitekim Dünya Sağlık Örgütü (WHO), çiftçiler ve gıda endüstrisinin sağlıklı hayvanlarda büyümeyi teşvik ve enfeksiyon hastalıklarının önlenmesi için rutin antibiyotik kullanımını durdurması gerektiği ikazında buluyor (6).

İlgili resim

Antibiyotik direncinin oluşumu ve artmasında diğer etkenler

Esas amaçları daha çok ilaç satmak olan endüstrinin gereksiz antibiyotik yazılmasındaki payını ve pazarlama faaliyetlerini de görmezden gelmek doğru olmaz.

Eksik ve yanlışlarından dolayı mesleğinin gerektirdiği bilgi ve tecrübeye sahip olmayan doktorların yetişmesine sebep olan, endüstrinin etkisi altındaki tıp eğitiminin de bu probleme katkısı dikkate alınmalıdır.

Bana göre, antibiyotik ve ilaçların gereksiz yazılmasında "defansif tıbbın" tesiri de hafife alınamayacak kadar büyüktür.

Diş macunu, şampuan, kozmetik, el dezenfektanı gibi yüzlerce üründe bulunan antibakteriyel kimyasalların antibiyotik direnci gelişimindeki rolleri de unutulmamalıdır (7).

Antibiyotik direncinin önlenmesinde işe yarayacak tavsiyeler

Bilim dünyasının antibiyotik direncinin önemini ve bunun halka anlatılmasını iki sene önce gündemine alması, halktan önce tıp aleminin kendisinin farkındalık kampanyalarına ihtiyacı olduğunu düşündürmektedir.

Ben seneler evvel şunları yazmıştım (8):

Hiç kimse doktor tavsiyesi olmadan antibiyotik kullanmamalı.

Doktorlar antibiyotik yazarken iki kere düşünmeli.

Antibiyotikler mutlaka reçete ile satın alınabilmeli.

Eczacılar reçete olmadan antibiyotik vermemeli veya tavsiyede bulunmamalı.

Hastalar antibiyotik yazdırmak için doktorlara baskı yapmamalı.

Antibiyotikler mutlaka hekim tarafından yazılan doz ve sürelerde alınmalı.

Hayvanlardaki antibiyotik kullanımı mutlaka kontrol altına alınmalı.

Yeni antibiyotiklerin geliştirilmesi için çalışmalara destek olunmalı ve teşvik edilmeli.

Antibiyotik yazdırma ısrarı ile suçlanan halkın da platforma soruları var

Halkın platforma aşağıdaki soruları yönelttiğini ve cevap beklediğini iletiyorum:

-Platformun ve faaliyetlerinin maddi kaynakları nelerdir, ilaç endüstrisi ile münasebetleri var mıdır, onlardan "destek" alıyorlar mı?

-Ülkemizde besi hayvancılığında ne kadar antibiyotik kullanıldığı ile ilgili bilgi ve çalışmaları var mıdır, bu meseleyi ne kadar önemsiyorlar?

-İlaç şirketleri ile doktorlar arasındaki menfaat münasebetleri hakkındaki görüşleri nelerdir? Doktorlara antibiyotik ve genel anlamda "ilaç tanıtımı" hakkında ne düşünüyorlar; gereksiz antibiyotik, ilaç yazımında endüstrinin de etkisi var mıdır? 

-Defansif tıp da gereksiz antibiyotik yazılmasını teşvik ediyor olamaz mı?

-Biz köprülerin "gelip geçmek" için yaptırıldığını bilirdik, hatta bunun için türkü de yakmıştık. Hastalıklarla ilgili farkındalık yaratılması ve bu problemlerin çözümünde köprü ışıklandırmaları kimin fikridir, bunun etkisini gösteren randomize-kontrollü bir çalışma (RCT) var mıdır?

Bu vesile ile ben de soruyorum: Eritromisin isimli antibiyotiğin ülkemizde neredeyse 10 senedir bulunmaması ilgi alanlarına giriyor mu, bununla alakalı düşünceleri nedir, herhangi bir girişimleri var mıdır (9)?

stop antibiotic overuse ile ilgili görsel sonucu

Gelelim neticeye

BİR: Antibiyotiklere direnç hem de çok mühim küresel bir meseledir, itiraz istemem.

İKİ: Tabii ki halkın "antibiyotik ısrarı" asla kabul edilemez ama bunun antibiyotik direncindeki etkisi oldukça azdır. Esas mesele besi hayvancılığında antibiyotik kullanımının zapturapt altına alınmasıdır.

ÜÇ: Bizde de bir "Choosing Wisely" türü hem doktorları hem halkı bilgilendirecek, eğitecek kampanyalara çok ihtiyaç vardır (10).

DÖRT: Doktorlar ve endüstri arasındaki menfaat münasebetleri (conflict of interest) "sıfırlanmalıdır". Doktorlara ilaç tanıtımı ayıptır, tıp eğitimine hakarettir.

BEŞ: Tıp eğitimi yeniden düzenlenmelidir; endüstrinin etkisi sıfırlanmalıdır. Doktorların hastalarını dinlemek, muayene etmek ve bilgilendirmek için yeterli zamanları olmalıdır. Defansif tıbbı ortadan kaldıracak tedbirler de şarttır.

ALTI: Halk, kendini tenkit etmeden suç veya kabahati doğrudan başkalarında arayanlara ne inanır ne de güvenir, "hadi oradan" der, güler geçer.

NOT: Platforma kamu spotu sloganı ve müziği teklifim var, çalıp söylemesi benden: Köprüler ışıklandırdım, antibiyotik direncini ezip geçmeye, halkım.

antibiotic resistance ile ilgili görsel sonucu

Kaynaklar:

1.https://www.cnnturk.com/2008/saglik/09/24/kalbini.sev.kirmizi.giy/494640.0/index.html

2.http://www.milliyet.com.tr/bogazici-koprusu-mavi-renge-diyabet-1969281/

3.http://www.milliyet.com.tr/saglikcilar-grip-asisindan-gundem-2579469/

4.https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4638249/

5.https://www.theguardian.com/society/2017/dec/05/over-use-of-antibiotics-in-farming-is-a-major-new-threat-to-human-health-says-un

6.https://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(17)32900-8/fulltext

7.http://ahmetrasimkucukusta.com/2012/08/14/hakkimda/antibakteriel-sabun-ve-dis-macunlarindaki-buyuk-tehlike/

8.http://ahmetrasimkucukusta.com/2011/11/26/yazilar/elestirel-yazilar/ilaclar/butun-dunya-bu-ilaclari-yanlis-kullaniyor/

9.http://ahmetrasimkucukusta.com/2019/10/28/yazilar/elestirel-yazilar/ilaclar/eritromisin-10-seneden-beri-bulunmuyor/

10.http://www.choosingwisely.org/doctor-patient-lists/american-academy-of-pediatrics/

***

Milliyet gazetesinin haberi:

Antibiyotik direnci farkındalığı yaratmak için Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim köprüleri kırmızı büründü. Konuyla ilgili konuşan Hasta ve Sağlık Çalışanı Güvenliği Platformu Lideri Prof. Dr. Serhat Ünal "Gerekmediği halde hastanın doktoruna antibiyotik yazması için ısrarcı olması, antibiyotik direncini olumsuz yönde etkiliyor. Bu sebeple öncelikle vatandaşların bu konuda bilgilendirilmesi gerekli" dedi.

Bakterilerin neden olduğu hastalıkların tedavisi için antibiyotiklerin kullanılması, enfeksiyon hastalıklarının tedavisi ve halk sağlığı açısından dönüm noktası olurken yoğun kullanım ile birlikte gelişen antibiyotik direnci, günümüzde acil çözüm bekleyen küresel bir halk sağlığı sorunu haline geldi. Hasta ve Sağlık Çalışanları Güvenliği Platformu, dünyada her yıl 700 bin insanın antimikrobiyal dirence bağlı oluşan komplikasyonlardan dolayı yaşamını kaybetmesine ve 2050 yılına gelindiğinde bu sayının 10 milyona ulaşmasına neden olacak antimikrobiyal direnç konusunda kamuoyu farkındalığı yaratmak amacı ile Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim köprülerinin kırmızı renkte aydınlatılmasını sağladı.

İlgili resim

'Kanserden daha fazla can alacak'

Konuyla ilgili konuşan Hasta ve Sağlık Çalışanı Güvenliği Platformu Lideri Prof. Dr. Sehat Ünal, “Antimikrobiyal direnç hızla artan küresel bir sorun. Direncin 2050 yılında dünya genelinde kanserin günümüzde yol açtığı ölümlerden daha fazlasına sebep olacağı öngörülüyor. Bu sorun ile mücadelenin ilk adımı olarak öncelikle toplumsal bir bilinç geliştirmeliyiz. Daha sonra ise organize bir şekilde tüm enerjimizi ortaya koyarak güçlü bir aksiyon planıyla hareket etmeliyiz. Gerekmediği halde hastanın doktoruna antibiyotik yazması için ısrarcı olması, antibiyotik direncini olumsuz yönde etkiliyor. Bu sebeple öncelikle vatandaşların bu konuda bilgilendirilmesi gerekli. Önce toplumsal bilinci artırmalıyız. Hekimler olarak bizler de doğru ve hızlı tanı koymak için gerekli tüm prosedürleri yerine getirmeliyiz. Antibiyotik tedavisine başlamadan önce mutlaka kan kültürü testlerinin yapılması ve sonuca göre doğru etken maddeli antibiyotik tedavisine başlanması gerekir. Platform olarak antimikrobiyal direnç senaryosunu tersine çevirmek için 2017’den beri çeşitli çalışmalar yürütüyoruz. Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim köprüleri gibi ikonik yapıları, durumun ciddiyetini ve tehlikenin boyutunu göstermek için kırmızı renkte aydınlatarak bu konudaki kamuoyu farkındalığına katkıda bulunmak istedik" dedi.

Kaynak: http://www.milliyet.com.tr/pembenar/kopruler-antibiyotik-direnci-farkindaligi-icin-kirmiziya-burundu-6094441

Devamını Oku

PANKREAS KANSERİNDE YENİ TEDAVİ UMUDU

PJ34 adı verilen bir molekülün kanser hücrelerinin çoğalmaları sırasında bir anomaliye yol açtığı ve bunun da hücrenin hızla ölümüne sebep olduğu gösterildi. Fareler üzerinde yapılan deneyler günümüzde bilinen etkili bir tedavisi olmayan ve hastaların çok az bir kısmının beş sene yaşayabildiği pankreas kanseri için yeni bir umut oluşturuyor.

***

Tel Aviv Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada, küçük bir molekülün pankreas kanseri hücrelerinin kendi kendilerini harap etmelerini sağlayabileceği ortaya çıktı.

Araştırma insan pankreas kanseri hücrelerinin bağışıklığı baskılanmış farelere nakledilmesiyle gerçekleştirildi.

Tedavi ile bir ay sonra kanser hücrelerin yüzde 90 azaldığı görüldü.

Farelere PJ34 adı verilen ve özellikle insan kanser hücrelerini etkileyen bir molekül verildi. Bu molekül kanser hücrelerinin çoğalmaları sırasında bir anomaliye yol açıyor ve bu da hücrenin hızla ölümüne sebep oluyor.

pancreas cancer ile ilgili görsel sonucu

Farelere 14 gün boyunca PJ34 enjekte edildikten bir ay sonra kanser hücresi nakli yapılan farelerde bu hücrelerin yüzde 90’ ının öldüğü tespit edildi, bir farede tümör tamamen kayboldu.

Farelerde herhangi bir yan etki görülmedi, davranış bozukluğu veya kilo değişikliği olmadı.

Gelelim neticeye

Pankreas kanseri, bugün uygulanmakta olan tüm tedavilere dirençli bir kanser türüdür. Bu hastalar içinde beş yıl yaşama şansı sadece yüzde 6 kadardır.

Farelerde elde edilen bu sonuçların insanlar üzerinde  de gösterilmesi bu hastalığın tedavisinde devrim yaratabilir.

Kaynak:

http://www.oncotarget.com/index.php?journal=oncotarget&page=article&op=view&path[]=27268&path[]=87898

Devamını Oku

OBEZ GENÇLERİN BEYİNLERİNDE HASAR OLUŞTUĞU GÖSTERİLDİ

Obez gençlerin beyin MR’ larında enflamasyonla alâkalı hasar tespit edildi. Şaşırmadım. Ben, asıl, başlıca sebebi işlenmiş gıdalarla sağlıksız beslenme ve hareketsizlik olan obeziteye ilaç, aşı ve genetik müdahalelerle çare bulmaya çalışan bilim adamlarının beyin MR’ larında ne tür bir hasar var, onu görmek isterdim.

***

Radiological Society of North America (RSNA) senelik toplantısında sunulacak olan bir araştırmaya göre, obez gençlerin beyinlerinde MR görüntülemesinde enflamasyonla alâkalı olması muhtemel hasar tespit edildi.

Araştırmada, yaşları 12-16 arasında değişen 59 obez ve 61 sağlıklı gencin beyinleri MR difüzyon tensor tekniği (DTI) ile incelendi.

DTI’ de beynin beyaz cevherinin durumu ile korelasyon gösteren fraksiyonel anizotropi (FA) adı verilen değer hesaplandı; FA’ daki azalma beyaz cevherde hasar olduğu anlamına geliyor.

Araştırmada obezlerde beynin sağ ve sol yarısını bağlayan sinir demetlerinden oluşan korpus kallozum ve orta orbitofrontal beyin kıvrımı bölgesinde FA değerlerinde azalma olduğu tespit edilirken beynin hiçbir bölgesinde artmış FA gösterilemedi.

MRI, obesity ile ilgili görsel sonucu 

Araştırmanın uzmanlarından P. Bertolazzi “Obez gençlerin beyinlerinde değişiklik belirlediğimiz bölgeler iştah, heyecan ve bilişsel fonksiyonlarından mesul idi” diyor ve ilave ediyor:

Bu hasar örnekleri yağ hücreleri tarafından sentez edilen ve enerji seviyeleriyle yağ depolarını düzenleyen leptin gibi bazı enflamasyon belirteçleriyle korelasyon gösteriyordu.

Bazı obezlerde beyin leptine cevap vermiyor ve bunlar uygun veya fazla yağ depoları olmasına rağmen yemeye devam ediyorlar. Leptin direnci olarak bilinen bu durum yağ hücrelerinin daha fazla leptin üretmelerine yol açıyor.

Beyaz cevherdeki hasar insülin seviyeleri ile de ilişkili bulundu. Obezlerde insülin direncine sıklıkla rastlanıyor ve vücut buna cevap vermiyor.

Beyin haritalarında beyin değişiklikleriyle leptin ve insülin hormonları arasında müspet bir korelasyon belirledik”.

MRI, obesity ile ilgili görsel sonucu

Gelelim neticeye

Her geçen gün 7’ den 70’ e her yaş grubunda çığ gibi artan obezitenin yarattığı kronik enflamasyon tepeden tırnağa tüm organ ve dokuları etkiliyor; beyinde de hasara yol açmasında şaşıracak bir şey yok.

Ben, asıl, başlıca sebebi işlenmiş gıdalarla sağlıksız beslenme ve hareketsizlik olan obeziteye ilaç, aşı ve genetik müdahalelerle çare bulmaya çalışan bilim adamlarının beyin MR’ larında ne tür bir hasar var, onu görmek isterdim.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/11/191125100405.htm

Devamını Oku

İŞLENMİŞ GIDALAR SADECE GIDA DEĞİLDİR, AYNI ZAMANDA BİRER STRATEJİK SİLAHTIR

Kellogg gıda şirketinin LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel) temalı yeni bir kahvaltı gevreğini piyasaya sürdüğü haberini okuduğumda işlenmiş gıdaların ticaretle, daha çok para kazanmakla, insanları hasta etmekle sınırlı olmadığını, çok daha başka ve büyük boyutları olabileceğini düşünmeye başladım.

***

İndependent Türkçe' deki yazım:

Vegan diyet, son senelerde birçok ülkede giderek daha çok taraftar buluyor; erişkinler tarafından benimsenmesi yanında aileleri tarafından bebeklerine bile uygulanıyor.

Diyabet, kanser ve damar sertliği gibi birçok hastalığı önleyen ideal bir beslenme modeli olarak sunulması yanında, hayvanlara ve onların hayatlarına saygı, küresel ısınmanın önlenmesine katkı gibi gerekçelerle de teşvik edilen vegan diyet hakikatte sağlıklı bir beslenme şekli değildir.

İnsanoğlunun gelişmesi, büyümesi ve sağlıklı yaşayabilmesi için hem bitkisel hem hayvansal gıdalara ihtiyacı vardır.

Bir başka ifade ile insanlar hem etobur hem otoburdur; yani hem hayvansal hem bitkisel ürünleri makul miktarda yemek zorundadır.

Vegan beslenmede hayvanlara ait hiçbir hayvan eti veya hayvandan elde edilen hiçbir ürün yenmez ve içilmez.

Sütün, hayvanların kendi yavruları için olduğuna inanılır ve bu sebeple de süt içilmediği gibi sütten yapılan peynir, yoğurt, tereyağı, kaymak, hayvan yumurtaları, bal ve havyar da yenmez.

Yiyeceklerinde hayvanlardan elde edilen jelatin, karmin böceğinden elde edilen kırmızı boya gibi maddelere de müsaade edilmez.

Hayvanların öldükten sonra post, kemik, yağ ve tüm diğer parçaları da hiçbir şekilde kıyafet, ev eşyası vs. şeklinde kullanılmaz.
 

vegan pinterest.jpgFotoğraf: Pinterest

Bu beslenme modelini uygulayanlar sağlıklı olabilmek için başta B12 olmak üzere, D vitamini, uzun zincirli omega 3 yağ asitleri, iyot, demir kalsiyum, çinko gibi besin ögelerini besin desteği olarak almak zorundadırlar.

Vegan beslenenler için önemli bir tehlike de hayvani gıdalarda bulunan kolini yeteri kadar alamamalarıdır.

Kolin, vücutta karaciğer tarafından da yapılır; ama sentez vücudun ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır, mutlaka diyetle de alınması icap eder.

Kolinin, beyin sağlığı için, bahusus da ana rahmindeki bebeğin beyin gelişimi için kritik ehemmiyeti vardır.

Kolin, karaciğer fonksiyonlarını da etkiler, azlığında çok fazla serbest radikal hücresel hasarı yanında yağ metabolizmasında düzensizlikler de ortaya çıkar.

Kolin kaynağı temel besinler kırmızı et, yumurta, süt ürünleri, balık ve kümes hayvanlarıdır; kuruyemiş, bakliyat ve brokolide de vardır, ama miktarları vücudun ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. 1

“Veganlık bir dindir” diyen de var

Vegan diyet, Evanjelik Yedinci Gün Adventist Kilisesi tarafından teşvik edildiği bilinen bir uygulamadır, bilimsel bir altyapısı bulunmamaktadır ve altında başka hesaplar yattığına da hiç şüphe yoktur. 2

Batı dünyasına soya gıdaları, et alternatifleri, buğday glüteni, diyet lifi, yer fıstığı yağı ve kahvaltı gevrekleri gibi işlenmiş hazır gıdaların tanıtılmasında Yedinci Gün Adventistleri'nden başka hiçbir örgüt veya insan grubu daha önemli bir rol oynamamıştır.

Yedinci Gün Adventistleri’nin yüzlerce hastane, kolej ve ilkokulu, dünyanın her tarafında binlerce kilisesi vardır.

Bu diyetin arkasında “big food” olarak adlandırılan bazı dev hazır gıda şirketleri yer alır.

Bunlardan biri kahvaltı gevrekleriyle meşhur olan Kellogg’dur.

“Veganlık bir bilim değildir, aşırı işlenmiş gıda ve besin desteği endüstrisi tarafından desteklenen bir dindir” diyen İngiliz kardiyolog Dr. Aseem Malhotra’ya hak vermemek mümkün değil. 3

Vegan Diyetin arka bahçesi

Önceleri Vegan Diyeti teşvik edenlerin esas amaçlarının, insanları binlerce senedir afiyetle yiyip içtikleri et, yumurta, süt ürünleri gibi gerçek gıdalardan uzaklaştırarak kendi şirketlerinin ürettikleri, işlenmiş hazır gıdaları ve besin desteklerinin satışını artırmak ve daha çok kazanmaktan ibaret olduğunu sanırdım.

Bilindiği gibi, dünyadaki en büyük yiyecek ve içecek markaları sadece 10 şirket tarafından kontrol ediliyor: Nestlé, PepsiCo, Coca-Cola, Unilever, Danone, General Mills, Kellogg’s, Mars, Associated British Foods, ve Mondelez. 4 

Her biri on binlerce kişi çalıştırıyor ve milyarlarca dolar kazanıyor; ama mesele aslında bu kadar basit değil.

Giderek, işlenmiş gıdaların insanları sağlıklı beslenmeden uzaklaştırdığına ve kronik hastalıkların bir numaralı müsebbibi olduğuna kanaat getirdim.

Günümüzde adeta salgın gibi yayılan ve başını obezite, diyabet, kanser, kalp krizi ve felçlerin çektiği kronik hastalıkların aşırı işlenmiş gıdalar var olduğu müddetçe önlenemeyeceğine inanıyorum.

Bu endişeyi endüstri ile menfaat münasebetleri bilinen Dünya Sağlık Örgütü ve akademi aleminin de dile getirmek zorunda kalmış olmaları çok önemlidir. 5, 6 

LGBT temalı kahvaltı gevrekleri çıktı

Kellogg gıda şirketinin LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel) temalı yeni bir kahvaltı gevreğini piyasaya sürdüğü haberini okuduğumda işlenmiş gıdaların ticaretle, daha çok para kazanmakla, insanları hasta etmekle sınırlı olmadığını, çok daha başka ve büyük boyutları olabileceğini düşünmeye başladım. 7

“All Together Cereal” adı verilen özel ürün, şirketin halen piyasada olan kahvaltı gevreklerini bir araya getiriyor ve 19,99 dolar gibi çok yüksek bir fiyatla satılıyor.
 

Kellogg Together.jpegGörsel: Kellogg Store

LGBT ve onları savunan GLAAD’a 50 bin dolar da bağış yaptığını da açıklayan Kellogg sözcüsü şunları söylüyor:

Bu kutu meşhur Kellogg maskotları ve gevreklerini aynı pakette nasıl göründüğünün, nereden geldiğinin ve kimi sevdiğinin önemli olmadığının bir kabul sembolü olarak bir araya getiriyor.

Uzun zamandır LGBTQ çalışanlarının, ailelerinin ve toplumun müttefikleri ve destekçileriyiz.

Kellogg 100 seneden fazla zamandır gelişip büyüyebilmeleri için aileleri besledi ve şirket herkesi masaya çağırmaya devam ediyor.

Gelelim neticeye;

Kapitalist sistemin sembolü olan işlenmiş gıdaların sadece sağlık bakımından değil ekonomi, siyaset, sosyoloji, din, hukuk, kültür başta olmak üzere birçok bakımdan tartışılması şarttır. 

Beslenme üzerinden büyük oyunlar oynanıyor, sadece sağlığımız değil “değerlerimiz” de çok büyük bir tehdit altındadır.

Ben işlenmiş gıdaların sadece gıda olmadıklarını, bunların stratejik birer silah olarak da kullanıldıklarını düşünüyorum.

Kaynaklar:

1.https://www.bmj.com/company/newsroom/suggested-move-to-plant-based-diets-risks-worsening-brain-health-nutrient-deficiency/

2.https://www.mdpi.com/2077-1444/9/9/251/htm

3.https://twitter.com/DrAseemMalhotra/status/1132935375364796416

4.https://www.newsbud.com/2017/04/09/monopoly-global-food-supply-controlled-by-ten-companies/

5.https://www.sabah.com.tr/saglik/2015/06/23/obez-cocuk-sayisi-artiyor

6.http://www.thelancet.com/series/obesity-2015

7.https://www.pinknews.co.uk/2019/10/17/kelloggs-lgbt-themed-cereal-all-together-gay-frosties-corn-flakes/

Kaynak: https://www.independentturkish.com/node/98186/t%C3%BCrkiyeden-sesler/i%C5%9Flenmi%C5%9F-g%C4%B1dalar-sadece-g%C4%B1da-de%C4%9Fildir-ayn%C4%B1-zamanda-birer-stratejik

Devamını Oku