Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

FELÂKETİN İYİ SATTIĞI ÇAĞDAYIZ

Yeni Şafak' ta Hatice Saka' nın yazısı:

Dünya yok olacak, insanlığın sonu geliyor gibi felaket senaryoları her daim dikkat çekiyor. Bu alanda yazılan kitaplar yok satıyor, filmler gişe rekoru kırıyor. Bu ilginin sebebini merak edip peşine düştük ve felaketten dehşetle bahsedenlere “Abartmıyormusunuz?” diye sorduk.

Fotoğraf: Arşiv

Bütün dünya sular altında kalacak, tek bir damla su için büyük savaşlar yapılacak, herkes açlıktan kırılacak, bozulan çevre dengesi yüzünden şehirleri hayvanlar istila edecek. Bu sözler size bir yerden tanıdık geliyordur. Koca bir nesil, Hollywood’un dünyayı bekleyen felaket senaryolarını anlatan dev bütçeli yapımlarını izleyerek büyüdü. Amerika’da küresel felaket konusu sadece filmlerle sınırlı kalmadı elbette. Özellikle son yıllarda iklim sorunları, genetiği bozulan gıdalar ve insanlığı bekleyen büyük felaketleri anlatan kitaplar, en çok satanlar arasında yer almayı sürdürüyor.

Türkiye’de de bu konularda çok sayıda kitap yazıldı ve yazılmaya devam ediyor. Biz de Prof. Dr. Levent Kurnaz, Prof.Dr. Tayfun Uzbay, Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta ve Dr. Yavuz Dizdar’a ‘gerçekten dünyayı büyük felaketler bekliyor mu? Yoksa insanların sadece kafası mı karıştırılıyor? ‘ sorusunu yönelttik. Prof. Dr. Tayfun Uzbay, “Bilim adamları akademik ortamda tartışacakları konuları halkın önüne getirmemeli” derken, Prof. Dr. Levent Kurnaz, “Bize düşen göre, iklim değişikliğinin varlığını kabul eden ama sebeplerini anlamayanlara elimizden geldiğince ve dilimiz döndüğünce sorunun kaynaklarını ve çözüm yollarını anlatmak” şeklinde konuşuyor. Dr. Yavuz Dizdar ise “Gıda kaynakları tükenir mi, dünya açlığa sürüklenir mi senaryosunun bir karşılığı yok.” diyor. Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta da gıdaların silahlar kadar tehlikeli olduğuna dikkat çekiyor.

  •    Tayfun Uzbay
  • ***
  •    Ahmet Rasim Küçükusta BİLİM KONGRELERİNDE TARTIŞSINLAR

‘Cehalet Bilimi’ kitabının yazarı Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı Prof. Dr. Tayfun Uzbay, genel olarak günümüz insanının kafa karışıklığına işaret ediyor. Farklı alanlarda farklı dezenformasyonlar olduğuna dikkat çeken Uzbay, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Buradaki temel sorun bilim insanlarının kongrelerde ve kendi aralarında tartışmaları gereken, henüz kesinleşmemiş konuları halkın önüne taşıması ve onların bilime olan güvenini sarsmasıdır. Bilgi yanılsaması ve onun verdiği özgüvenle, biraz da popüler olma uğruna ekstrem bir takım şeyleri söylüyorlar.” Bir sorunla ilgili zıt görüşler ortaya atan iki profesör arasından kendine iyi geleni seçmeye meyilli olanların çokluğuna vurgu yapan Uzbay, “Bizi bir çevre felaketinin beklediğini kestirmek mümkün. Çünkü nüfus hızla artıyor ve kaynaklarımız azalıyor. Asıl konuşulması gereken şey bunu nasıl önleyeceğimiz. İnsanlığı bekleyen felaketler konusunda kendi alanlarında uzmanlaşmış kişiler, bu konuları tartışacaklar ve makaleler şeklinde bilim dergilerinde yayınlayacaklar. Şu anda sokaktaki vatandaşın ise sadece daha sağlıklı nasıl yaşayabilirim konusuna odaklanması lazım” diyor.

KAFA KARIŞIKLIĞI YOK    Levent Kurnaz

“Son Buzul Erimeden” adlı kitabıyla adından söz ettiren iklim bilimci Prof. Dr. Levent Kurnaz ise küresel ısınma ve iklim konusunda aslında bir kafa karşıklığı olmadığına dikkat çekiyor ve ekliyor: “Bugün Türkiye’nin herhangi bir yerinde, sokağa çıkıp kişilere “havalar hep böyle miydi, yoksa iklim değişiyor mu?” diye sorarsanız, ağırlıklı çoğunluk “eskiden böyle miydi? Ocak ayına geldik daha doğru dürüst kar görmedik” diyecektir. Dolayısıyla, insanlar arasında iklim değişikliğinin varlığı konusunda bir kafa karışıklığı yok. Yalnız kişilere “Peki bu değişiklikler neden oluyor?” diye soracak olursanız, neredeyse herkesten farklı bir cevap alabilirsiniz.”

İklim bilimci profesör bu cevaplarla ilgili ise şunları dile getiriyor: ‘Şu yüksek binaları diktiklerinden beri bu değişiklik başladı’ veya ‘o barajı yapmadan önce buralar iyiydi’ ya da ‘bu kadar çok tüketimle elbette iklim değişir’ gibi sürüyle sebep duyabiliriz. Bunların çoğu da günlük hayatında verdiği kararların bu değişime neden olduğunu düşünmeyen insanlar. Ama bu değişimin kendi yaptıkları şeylerden olduğunu ve geri dönebilmek için de rahatlarından vazgeçmek zorunda olduklarını anlayanlar sorumluluktan uzaklaşmak için “iklim değişikliği abartılıyor” diyorlar.” Kurnaz , konuşmasını şu sözlerle noktalıyor: “Çünkü biliyorlar ki, eğer krizin büyüklüğünü kabul ederlerse değişim sorumluluğunu da üstlenmek zorunda kalacaklar. Bir de gerçekten art niyetliler var. Bunlar gayet güzel ne olduğunu ve neden olduğunu biliyorlar ama menfaatleri bilmemezlikten gelmelerini gerektiriyor. Neyse ki bu kesim ülkemize çok küçük bir azınlığı oluşturuyor. Bize düşen, iklim değişikliğinin varlığını kabul eden ama sebeplerini anlamayanlara elimizden geldiğince ve dilimiz döndüğünce sorunun kaynaklarını ve çözüm yollarını anlatmak.”

VÜCUD KENDİNİ YENİLER    Yavuz Dizdar

Bilimsel verilerle hastalık gıda ilişkisini anlattığı kitabı ‘Yemezler’ ve bu alandaki diğer çalışmalarıyla tanınan Onkolog Dr. Yavuz Dizdar ise gıdayla ilgili meselede, dünya açlığa sürüklenir mi senaryosunun bir karşılığı olmadığının altını çiziyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Burada kaliteli gıdadan bahsetmiyorum. Kaynak miktarından bahsediyorum. O miktar da şu an için mevcut olanakları sürdürülmesini sağlar gibi” diyor. İklimin kaymaları sonucunda bazı toprakların kullanılabilirliğinin azaldığına vurgu yapan Dizdar, “Bu kayma senaryosuna göre toplam yağış miktarı yine değişmiyor fakat yağışı tutma kapasitesi azalıyor. Elbette bu faktörler bir süre sonra tarım koşullarını ve ürün çeşitlerini etkileyecek. Aslına bakarsanız en yakın erime olayı ve göç hareketi Roma döneminde gerçekleşmiş. Günümüzde de bir iklim kaymasına ve göç dalgasına tanık oluyoruz. Bana göre orada bir senaryo yazdılar ve nüfusun yer değiştirmesini sağladılar.” diyor. Özellikle halk arasında konuşulan gıdaların genetiğiyle oynanması ve gelecek nesilleri bekleyen tehlikeler meselesinde olayların abartıldığını düşünen Dizdar, “Gıdaların içeriğinden çok, gıdanın içindeki ek maddeler nedeniyle bu olaylar yaşanabilir. İnsanlarda komplo teorisi yaratmak gibi bir yetenek var. Bu durum hoşlarına gidiyor. “Vücudumuz zehirlendi, mahvoldu, bittik, her şeyin genetiğiyle oynadılar” gibi ifadeler duyuyoruz. İşin aslı öyle değil. İnsan vücudu yavaş da olsa bir yenilenme hareketi yapar ve zaten bunu gerçekleştiremiyor olsa hayatta kalamayız” şeklinde konuşuyor.

FİZİKİ VE KİMYEVİ İŞLEMLER BOZUYOR

‘Biri Bizi Hasta Ediyor’, ‘Büyük Kolestrol Yalanları” gibi kitapların yazarı Prof. Dr. Rasim Küçükusta, gıdayı sadece beslenme bilimi penceresinden değil siyasi, ekonomik ve dini bakımlardan da ele almak gerektiğine dikkat çekiyor. Gıdaların tıpkı ilaçlar gibi stratejik ürünler ve endüstriyel silahlar olduğunu belirten Küçükusta, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Gıdaların işlenmesi ve katkı maddeleri sadece endüstrinin işine gelir. Sentetik katkı maddelerinden hiçbirinin o yiyeceğin besin değerini artırıcı etkisi yoktur. Gıdaların raf ömrünü uzatan katkı maddeleri insanların ömrünü kısaltır.” Tabiatta benzeri ve karşılığı olmayan fiziki ve kimyevi işlemlerin gıdaları bozduğunun altını çizen Küçükusta, “Obezite, diyabet, kalp krizi-felç, kanserler, astım-alerji, Alzheimer, depresyon… ve tüm diğer kronik enflamatuar hastalıklardaki artışla hazır gıdalardaki artış birbirine paralel gitmektedir” diyor.

  • 2019 yılına iklim konusu damga vurdu
  •    Fotoğraf: Arşiv
  • ABD’nin New York kenti 21-23 Eylül 2019 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’ne ev sahipliği yapmıştı. 2015’te imzalanan Paris İklim Anlaşması’na göre, 21. yüzyılın ikinci yarısında net sıfır emisyona ulaşılması ve küresel ortalama sıcaklık artış limitinin yüzyılın sonuna kadar 1,5 ile 2 derece arasında sınırlandırılması hedefleniyor. Bu hedefin karşılanabilmesi için 2030’a kadar karbon salınımının yüzde 45 azaltılması, 2050’ye kadar ise sıfıra indirilmesi gerekiyor. Almanya’da yayınlanan 2019 Dünya Risk Raporu’na göre ise iklim değişikliği suya erişimi doğrudan etkiliyor. Su kıtlığı yaşanan ülkelerin de olası doğal felaketlere karşı daha dayanıksız olduğuna dikkat çekiliyor.
  • Bursa Adana’ya, Adana Lefkoşe’ye benzeyecek
  •  
  • İsviçre’nin Zürih kentindeki ETH Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada iklim değişikliğinin 2050 yılına kadar dünyanın başlıca 520 kentini nasıl etkileyeceği incelendi. Araştırmaya göre ortalama hava sıcaklıkları açısından, “İstanbul Roma’ya, İzmir Adana’ya, Ankara ise Taşkent’e benzeyebilir”. Crowther Laboratuarı’nda yapılan, küresel sıcaklıklardaki 2 derecelik artışın dünyadaki kentleri nasıl etkileyeceğine yönelik araştırmaya bakılırsa 30 yıl içinde Bursa’nın havası Adana’ya, Gaziantep’inki Erbil’e, Adana’nınki ise Lefkoşa’ya benzeyecek. Londra’nın bugünkü Barcelona kadar sıcak olabileceği, Rio de Janeiro’da havanın Havana gibi hissedilebileceği, Moskova’daki havanın ise Sofya’yla kıyaslanabileceği belirtiliyor. Araştırmaya göre, sıcaklıklardaki en hissedilir değişiklikleri kuzey ülkeleri yaşayacak.Avrupa çapında, yaz mevsimi şimdikinden ortalama 3,5 derece, kışlar ise yine şimdikinden 4,7 derece daha sıcak olacak.

Kaynak: https://www.yenisafak.com/hayat/felaketin-iyi-sattigi-cagdayiz-3520599

Devamını Oku

ELLERİN SU İLE YIKANMASI EL DEZENFEKTANLARINDAN DAHA ETKİLİ

Grip virüslerinden korunmada ellerin akan su altında yıkanmasının etanollü dezenfektanlardan üstün olduğu bildirildi. Benzer durum, mutlak risk azalması sadece yüzde 1 kadar olan ticari grip aşıları için de geçerlidir. Mühim olan şahsi bağışıklığın adam gibi beslenme ve doğru hayat tarzı ile yerinde tutulmasıdır.

***

Elleri sabunsuz bile olsa basitçe su ile yıkamanın A tipi grip virüsünü öldürmek için kullanılan birçok el dezenfektanından daha tesirli olduğu bildirildi (1).

Araştırma, etanol bazlı dezenfektanların etkinliğini tayin eden ana faktörün virüsü çevreleyen mukus olduğunu, ıslak mukus varlığında dezenfektanın virüse ulaşmasının mümkün olmadığını, virüsün dezenfektan uygulamasından 120 saniye sonra hâlâ aktif kalabildiğini gösteriyor.

Buna karşılık, ellerin akan su altında 30 saniye yıkanması virüsü etrafı ıslak veya kuru mukusla çevrili olsun veya olmasın, etkisiz hâle getirebiliyor.

İlgili resim

Araştırma nasıl yapıldı?

Araştırma için önce mukusun fiziki hususiyetleri incelendi ve etanolün kalın, yapışkan mukus içinde sade suya benzer özelliklere sahip olan tuzlu suya nazaran daha yavaş ilerlediği tespit edildi.

Sonra A tipi grip virüsü bulaştırılmış olan hastaların salgıları toplandı ve bu salgı deneklerin parmaklarına sürüldü.

Parmaklar 2 dakika etanollü dezenfektana maruz bırakıldıktan sonra A tipi virüslerin parmaktaki mukus içinde hâlâ aktif oldukları, virüsün ancak 4 dakika sonra deaktive olduğu görüldü.

Ellerin su ile yıkandığından virüsün 30 saniye sonra inaktive olduğu belirlendi. Buna göre dezenfektanların virüsü bertaraf etme süresinin su ile yıkamaya göre 8 misli uzun olduğu anlaşılıyor.

Buna karşılık, dezenfektan uygulanmadan önce deneklerin parmakları iyice kurutulduğunda, dezenfektanın virüsü hızla etkisizleştirdiği belirlendi.

Bu sonuçlar, CDC ve WHO gibi kuruluşların virüslerden korunmada etanollü dezenfektanlarının 15-30 saniye uygulanmaları tavsiyesinin yeterli olmadığını, ellerin su ile yıkanmasının gripten korunmada en etkili yöntem olduğunu bir kere daha gözler önüne seriyor.

Triklosan gibi antibakteriyel kimyasallar ihtiva eden el dezenfektanların da işe yaramadığı gibi başta antibiyotiklere dirençli bakterilerin gelişimi olmak üzere birçok yan etkisi olduğunun gösterilmesiyle bunların kullanımı yasaklanmıştı.

hand washing ile ilgili görsel sonucu

Grip aşıları da koruyucu değil

Benzer durum ticari grip aşıları için de geçerlidir.

Aşıların, gribe karşı yüzde 50 koruma sağlaması, aşı olan 100 kişiden 50’ sinin gribe yakalanmayacağı şeklinde anlaşılmamalıdır.

Aşıların, gribe karşı sağladığı mutlak risk azalması sadece yüzde 1-2 kadardır.

80 binden fazla kişiyi kapsayan önemli bir meta-analize göre; sağlıklı bir insanın grip olmasını önlemek için en az 70 kişinin aşılanması gerekir (2, 3).

Gripten korunmada en etkili yöntem şahsi bağışıklığın adam gibi beslenme ve doğru hayat tarzı ile yerinde tutulmasıdır.

hand washing sanitizer ile ilgili görsel sonucu

Gelelim neticeye

Grip ve diğer solunum yolları virüslerinden korunmada ellerin akan su altında beyaz sabunla yıkanmasının en etkili, en ekonomik ve hiçbir yan tesiri bulunmayan yöntem olduğu bir kere daha ispatlanmış oluyor.

El dezenfektanları ancak hastane, ameliyathane ve diğer özel mekân ve durumlarda kullanılabilir.

Kaynaklar:

1.https://msphere.asm.org/content/4/5/e00474-19

2.http://ahmetrasimkucukusta.com/2019/10/23/yazilar/tip-yazilari/grip-tip-yazilari-yazilar/grip-asilari-grip-riskini-mutlak-olarak-ancak-1-2-azaltiyor/

3.http://ahmetrasimkucukusta.com/2019/10/20/yazilar/tip-yazilari/grip-tip-yazilari-yazilar/grip-asilarinin-koruyuculuklari-yok-denecek-kadar-az/

Devamını Oku

SARS YENİDEN MI HORTLUYOR

Çin’ de bugünlerde 2003’ de görülen ve 800 kişinin ölümüne yol açan SARS hastalığına benzer bir salgın var. 27 kişinin virüs pnömonisi şüphesiyle hastaneye kaldırıldığı, 7’ sinin durumunun ağır olduğu bildiriliyor. O zamanlar nasıl olduysa olmuş, tüm dünyaya yayılacağı söylenen salgın hastalık bir süre sonra kendiliğinden azalmış ve kaybolmuştu. Bakalım bu sefer neler olacak?

***

Bundan 15 sene kadar önce Uzak Doğu' da başlayan ve SARS adı verilen viral bir hastalığın tüm dünyayı saracağı korkusu vardır, daha doğrusu bilinçli olarak böyle bir korku yaratılmıştı.

Çin’ de bugünlerde 2003’ de görülen ve 800 kişinin ölümüne yol açan SARS hastalığına benzer bir salgın var.

Aralık ayında 27 kişinin virüs pnömonisi şüphesiyle hastaneye kaldırıldığı, bunların 7’ sinin durumunun ağır olduğu bildiriliyor.

Hastaların çoğunun şehir merkezinde bir deniz ürünleri marketini ziyaret ettikleri biliniyor ve hastalığın bununla münasebeti araştırılıyor.

Milli Sağlık Komisyonu üyeleri Wuhan şehrine giderek olayı inceliyorlar.

Hastalığa sebep olan etken henüz tanımlanmadı ama ilk laboratuvar sonuçları bunun bir virüs olabileceğini düşündürüyor.

Virüsün insandan insana bulaştığına dair bir veri bulunmuyor.

27 hastadan ikisi tamamen iyileşti ve taburcu edilmeleri bekleniyor.

Sosyal medyada hastalığın 2002 sonlarında ortaya çıkan ve hızla diğer şehir ve ülkelere yayılan SARS olabileceği konuşuluyor.

SARS ile ilgili görsel sonucu

SARS nedir?

SARS, Severe Acute Respiratory Syndrome kelimelerinin baş harflerinden türetilen bir akronimdir.

Hastalığın etkeni tek sarmallı bir coranavirüstür ve SARS-CoV olarak adlandırılır.

Coranavirüsler, insanlarda ve hayvanlarad üst solunum yolları enfeksiyonalrı ve mide-bağırsak iltihaplarına (enetero-kolit) yol açarlar.

SARS-CoV, grip gibi yani bir üst solunum yolları enfeksiyonu gibi yüksek ateş, halsizlik, kas ağrıları, öksürük... gibi belirtilerle başlar ve bazı hastalarda birkaç gün içinde de zatürre ve solunum yetersizliği tablosu gelişir.

Zatürre, özellikle alt loblarda yerleşir ve tipik bir viral zatürreden farklı değildir.

Kesin teşhis için virüs RNA' sının PCR testi ile gösterilmesi gerekir.

ELİSA ve IFA gibi testlerle de ilk gün ve 3 hafta sonra alınan kan örneklerinde antikorların ölçümü ile de teşhise varılabilir.

Hastalığın etkinliği ispat edilmiş bir tedavisi yoktur; zatürre ve akciğer ödemi gelişen hastaların takip ve tedavilerinin yoğun bakım bölümlerinde yapılması icap eder.

Tedavide ribavirin ve interferon denenmiştir. Kortizon da faydalı olabilir.

 WHO’ ya göre SARS 8 binden fazla insanın hastalanmasına ve 775’ inin ölümüne yol açmıştı.

SARS ile ilgili görsel sonucu

Gelelim neticeye

O zamanlar nasıl olduysa olmuş, tüm dünyaya yayılacağı söylenen salgın hastalık bir süre sonra kendiliğinden azalmış ve kaybolmuştu.

Bakalım bu sefer neler olacak?

Kaynak: https://www.independent.co.uk/news/world/asia/china-illness-outbreak-sars-pneumonia-sick-virus-wuhan-health-a9265506.html

Devamını Oku

FAZLA KİLO KANSER TEDAVİSİNE MÜSPET KATKIDA BULUNUYOR

Akciğer kanseri için atezolizumab uygulananlardan vücut kitle endeksi yüksek olanların tedaviye daha iyi cevap verdikleri ortaya çıktı. Fazla kilo adam gibi beslenmenin neticesi ise faydalıdır ama sağlıksız beslenmenin eseriyse çok zararlıdır. Madem “şişmanlık” iyiymiş diyerek kilo almaya kalkışmak ise akılsızlığın şâhikasıdır.

***

Sağlıklı gıdalarla adam gibi beslenmek ve hareketli olmak kaydıyla fazla kilolu ve obez olmanın birçok hastalığa karşı koruyucu olduğu ve hastalıkların kolay atlatılmasını sağladığı iddiasını destekleyen yeni bir delil daha elde edildi.

JAMA Onkoloji’ de yayınlanan araştırmada, küçük hücreli dışı akciğer kanseri için atezolizumab uygulanan hastalardan vücut kitle endeksi yüksek olanların tedaviye daha iyi cevap verdikleri ortaya çıktı (1).

4 klinik çalışmada küçük hücreli dışı kanseri olan 2261 hasta üzerinde yapılan değerlendirmeye göre atezolizumab VKE yüksek olanlarda ölüm oranını anlamlı miktarda azaltıyor.

Daha önce de melanomlu hastalarda VKE yüksekliğinin hayat süresini diğer faktörlerden bağımsız olarak artırdığı tespit edilmişti.

obesity paradox ile ilgili görsel sonucu

VKE doğru bir parametre değildir

Araştırmada, VKE gibi hem bilim hem akıl ve mantık dışı bir parametrenin esas alınmasına şaşırmadım.

VKE, sadece boy ve kilodan hesaplanan bir değerdir; vücuttaki yağın birikmiş olduğu yeri dikkate almadığı gibi kilonun ne kadarının su, kemik veya yağdan oluştuğu ile de ilgilenmez.

Buna göre de VKE’ e dayanarak bir kişinin sağlığı üzerine bir değerlendirme yapmak kahve falı bakmak gibidir, abesle iştigaldir.

VKE’ nin ideal sınırlar arasında olması o kişinin sağlıklı olduğunu göstermediği gibi ideal sınırların üzerinde olması da sağlığının risk altında olduğu şeklinde yorumlanamaz.

Hakikatte, sağlıklı gıdalarla adam gibi beslenen ve yeteri kadar hareketli olan birinin kilosunun fazla veya biraz obez olması onun daha sağlıklı olduğu manasına gelir.

Bu durum tıpta “obezite paradoksu” adıyla bilinir (2, 3, 4, 5).

İlgili resim

Gelelim neticeye

Bu araştırmada VKE yüksek olanlarda tedaviden daha iyi cevap alınması bana göre tesadüfidir.

Fazla kilo adam gibi beslenmenin neticesi ise faydalıdır ama unlu, şekerli, katkı maddeleriyle dolu işlenmiş gıdalar yiyerek ortaya çıkmışsa aksine çok zararlıdır.

Madem “şişmanlık” iyiymiş diyerek kilo almaya kalkışmak ise akılsızlığın şâhikasıdır.

Kaynaklar:

1.https://jamanetwork.com/journals/jamaoncology/article-abstract/2757521

2. http://ahmetrasimkucukusta.com/2013/01/06/yazilar/tip-yazilari/beslenme/terazilerinizi-cope-atin/

3.http://ahmetrasimkucukusta.com/2013/01/02/yazilar/tip-yazilari/beslenme/fazla-kilolu-olanlar-daha-uzun-yasiyor/

4.http://ahmetrasimkucukusta.com/2013/08/26/yazilar/tip-yazilari/beslenme/vucut-kitle-endeksi-yanlis-bir-olcudur/

5. http://ahmetrasimkucukusta.com/2018/05/27/yazilar/tip-yazilari/obezite-tip-yazilari/fazla-kilo-ve-obezite-enfeksiyonlardan-olumu-onluyor/

Devamını Oku

BİZİ HASTA EDEN TRANS YAĞLAR DEĞİL, İŞLENMİŞ GIDALARDIR

Bugün dedem de trans yağlar zararlı der, marifet değil. Trans yağ düşmanlığı artık dostlar alış-verişte görsün kapsamındadır, beyhude bir iştir. Gerçekten mevzubahis olan halk sağlığı ise ve gerisi teferruat ise karşı çıkılması gereken trans yağlar değildir, tüm işlenmiş gıdalardır.

***

Bugüne kadar "trans yağların" adını bile ağzına almayan bilim dünyasının birden "transa geçmesini", gaddar bir trans yağ düşmanı kesilmesini tebessümle takip ediyorum.

Günaydın beyler!

Trans yağların insan sağlığı için zararlı olduğu geçen sene ortaya çıkmadı, bu acı hakikat en azından 50-60 seneden beri biliniyordu.

Bugün dedem de trans yağlar zararlı der, marifet değil.

Trans yağ deposu hazır gıdalar yıkanıp yağlanıp parlatılırken nerelerdeydiniz acaba?

Trans yağ düşmanlığı artık dostlar alış-verişte görsün kapsamındadır, beyhude bir iştir.

Gerçekten mevzubahis olan halk sağlığı ise ve gerisi teferruat ise karşı çıkılması gereken trans yağlar değildir, tüm işlenmiş gıdalardır.

Sinekleri tek tek öldürerek bir yere varılamaması gibi tek tek besin ögelerine karşı çıkarak bu iş olmaz.

İşlenmiş un, mısır şurubu, rafine şeker, glutamat, propiyonat… say say bitmez.

Yapılması gereken şey aslında çok basittir, bataklık kurutulmalıdır.

Bizi hasta eden trans yağlar değil, işlenmiş gıdalardır.

Gücünüz yetiyorsa tüm işlenmiş hazır gıdalara karşı çıkın!

Kaynak: http://ahmetrasimkucukusta.com/2017/06/03/yazilar/tip-yazilari/kolesterol/trans-yaglara-karsi-kahramanca-savasan-fred-kummerow-oldu/

market shelves with foods ile ilgili görsel sonucu

***

Medimagazin' in haberi.

Prof. Dr. Serkan Topaloğlu başkanlığında önceki gün toplanan Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu trans yağ kullanımının sağlık üzerine olumsuz etkileri ve bu konuda alınması gereken önlemleri gündemine aldı.

Toplantıda trans yağ konusu akademisyenler, Tarım ve Orman Bakanlığı, Dünya Sağlık Örgütü Türkiye Ofisi, Türk Kardiyoloji Derneği (TKD), TÜSEB Türkiye Sağlık Politikaları Enstitüsü (TÜSPE), Ankara Şehir Hastanesi Kardiyoloji Kliniği, Sağlığa Evet Derneği ve Mutfak Ürünleri ve Margarin Sanayicileri Derneği (MÜMSAD) temsilcilerinin yaptıkları değerlendirmeler ile geniş bir perspektiften ele alındı.

TEHLİKENİN BOYUTU ENDİŞE VERİCİ: YILDA 500 BİNDEN FAZLA ÖLÜME NEDEN OLUYOR

Toplantıda ilk olarak trans yağ konusunda kamuoyunda yaşanan bilgi kirliliğine değinildi. Trans yağ, sanılanın aksine zeytinyağı, tereyağı, ayçiçek yağı gibi bir yağ türü değil. Trans yağlar, gıda endüstrisinde kullanılan yağların daha ucuz ve kolay kullanımı için çeşitli işlemlere tabi tutulması sırasında ortaya çıkabiliyor. Ayrıca, evlerde ve restoranlarda kızartma yağlarının birden fazla kullanımı ve yanlış pişirme yöntemleri de bitkisel yağları trans yağa dönüştürüyor.

Bazı pastane ürünleri, bisküvi, gofret, kek gibi atıştırmalık ürünlerde, hazır soslarda, fast food ürünlerinde, kavrulmuş kuru yemişlerde üretim sırasında oluşan endüstriyel/yapay trans yağlar pek çok sağlık sorununu da beraberinde getiriyor.

Uzmanlar trans yağ tüketiminin dünyada her yıl 500 binden fazla kardiyovasküler hastalık kaynaklı ölüme sebep olduğunu, ayrıca diyabet, obezite, kanser gibi diğer önemli hastalıkların riskini artırdığına dair veriler olduğunu belirttiler.

Gıda endüstrisinin üretim sürecinde yapacakları değişikliklerle, evlerde veya toplu yemek üretimi yapılan işletmelerde sağlıklı pişirme yöntemlerinin tercih edilmesiyle, trans yağların zararlı etkilerinden korunmak mümkün.

GIDA ve BESLENMENİN SİGARASI: SİGARADAN SONRA SIRA ARTIK TRANS YAĞLARDA

Trans yağlar, kardiyovasküler hastalık riskini artırmasından dolayı sigaraya benzetilmekte olup, toplantıda “GIDA ve BESLENMENİN SİGARASI” olarak nitelendirilmiştir.

Toplantıda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın halk sağlığını ilgilendiren konularda gösterdiği hassasiyet de vurgulandı. Cumhurbaşkanının kararlı tutumu sayesinde tütün ürünleriyle mücadele ve nişasta bazlı şeker konusunda yürütülen başarılı politikaların trans yağın kısıtlanması konusunda da dünyaya örnek olacak şekilde sürdürüleceği ifade edildi.

DSÖ’nün trans yağ eliminasyonu konusunda çizdiği yol haritası niteliğindeki “REPLACE-YERİNE KOY” Raporu da 2023 itibariyle tüm dünyada trans yağların eliminasyonunun kalp ve damar hastalıklarının önlenmesinde etkinliği yüksek, maliyeti düşük ve kolay uygulanabilir bir müdahale olduğunu belirtiyor.

Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulunun önerisiyle başlatılan ve Dünya Sağlık Örgütü ile TÜSEB Türkiye Sağlık Politikaları Enstitüsü tarafından yürütülen EVIPNet projesi kapsamında, DSÖ’nün “Trans Yağsız 2023” hedefi doğrultusunda hazırlanmakta olan Türkiye’de trans yağların eliminasyonuna yönelik politika belgesinin Mart 2020’de açıklanması bekleniyor. Rapor, DSÖ ülkeleri arasında trans yağ konusunda hazırlanmış kanıta dayalı ilk politika belgesi olma özelliği taşıyor.

TÜRKİYE BU KONUDA HAREKETE GEÇMİŞ DURUMDA

Dünyada bu konuda ilk harekete geçen ve 2003 yılında paketli gıdalarda trans yağ miktarını yasal düzenlemelerle %2 ile sınırlayan ülke olan Danimarka ile birlikte Kanada, Şili, Avusturya, Macaristan, Norveç, İzlanda ve ABD’nin bazı eyaletleri de en iyi uygulama örnekleri olarak gösteriliyor.

Türkiye ise herhangi bir yasal düzenleme bulunmamasına rağmen, Mutfak Ürünleri ve Margarin Sanayicileri Derneğinin 2007 yılında gönüllü olarak ürünlerinde trans yağ miktarını %2’nin altına indirmesi ile DSÖ raporunda dikkat çeken ülkeler arasında yer alıyor.

TRANS YAĞ İÇERİĞİ YÜZDE 2’Yİ GEÇEMEYECEK

Tarım ve Orman Bakanlığınca hazırlanan ve son aşamaya gelinen yeni Türk Gıda Kodeksinin yayınlanmasıyla ülkemizde de gıdalarda trans yağ içeriği DSÖ’nün de önerdiği gibi %2’yi geçemeyecek.  Böylece şimdiye kadar sektörün önemli kısmının gönüllü olarak yaptığı düzenleme, yasal olarak da zorunlu hale gelmiş olacak.

MEDYAYA BÜYÜK GÖREV DÜŞÜYOR

Toplantının sonunda Prof. Dr. Serkan Topaloğlu, toplum sağlığının her şeyden önemli olduğunu belirterek, “Vatandaşlarımızın sağlıklı ve güvenilir gıdaya ulaşması, toplum sağlığının korunması Kurulumuzun öncelikli konuları arasında yer alıyor. Ben hem bir kardiyoloji uzmanı olarak hem de Kurulumuz adına, trans yağların kısıtlanması ile ilgili mevzuat çalışmalarının bir an önce tamamlanması için konunun takipçisi olacağım. Bu konuda gıda endüstrimizin pek çok gelişmiş ülkeden erken davranarak gönüllü olarak kısıtlamaya gitmesini ülkemiz için çok büyük bir fırsat.” dedi.

Paketli gıdalarda “Trans Yağ İçermez” ibaresi bulunan ürünlerin tercih edilmesini öneren Dr. Topaloğlu, bu konuda medyaya da büyük sorumluluk düştüğünü söyledi. Televizyonlardaki sağlık programları ve özellikle gündüz kuşağı kadın programlarında da trans yağ konusunda halkımızın bilinçlendirilmesinin, politikaların hedefe ulaşmasındaki önemine dikkat çekti.

Kaynak: https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-cumhurbaskanligi-gundemine-aldi-sigaradan-sonra-simdi-buyuk-mucadele-trans-yagda-basliyor-11-681-84908.html

Devamını Oku

İYİ DOKTOR HASTALIĞI, BÜYÜK DOKTOR HASTAYI TEDAVİ EDER

Modern tıbbın babası W. Osler 100 sene evvel bugün hayata veda etmişti. 

Onun da tıpkı Hipokrat gibi tüm etıbbanın çok iyi bilmesi gereken her biri üzerine kitaplar yazılabilecek, saatlerce konuşulabilecek aforizmaları var.

İşte bunlardan bir demet:

Resim

-İyi doktor hastalığı, büyük doktor hastayı tedavi eder.

-Hastanı dinle, o sana teşhisi söyler.

-Tıp uygulaması bir sanattır, ticaret değildir.

Devamını Oku

VİTAMİN D YOĞUN BAKIMDA DA İŞE YARAMIYOR

Yoğun Bakım Ünitesi’ ne alınan ve vitamin D eksikliği olan ağır hastalara yüksek dozda vitamin D verilmesinin 90 günlük ölüm oranı ve diğer önemli sonuçları önlemediği ortaya çıktı. Esas mesele sağlıklı gıdalarla adam gibi beslenmektir, hap şeklindeki vitaminlerden medet ummanın manası yoktur. Vitamin D meftunlarına duyurulur.

***

Yoğun Bakım Ünitesi’ ne alınan vitamin D eksik ağır hastalarda yüksek dozda vitamin D vermenin 90 günlük ölüm oranı ve diğer önemli sonuçları önlemediği ortaya çıktı.

Kısa adı VIOLET olan çalışmada bir grup hastaya ilk 12 saat içinde tek doz 540.000 Ü vitamini D diğer gruba ise plasebo verildi.

Vitamin D verilen grupta vitamin D eksikliği giderilmesine rağmen 90 günlük ölüm oranı ve klinik olarak önemli sonuçlar bakımından plasebo verilen grupla bir farklılık tespit edilmedi.

Üstelik sepsis, pnömoni, ARDS gibi bazı alt gruplarda ölüm oranı vitamin D verilenlerde daha yüksek idi.

İlgili resim

Gelelim neticeye

Vitamin D’ nin sağlıklı yaşamak ve diyabetten kalp krizi, felçler ve kanserlere kadar birçok kronik hastalığın önlenmesinde önemli olduğuna şüphe yok ama vitaminin ilaç şeklinde alınmasının işe yaradığını gösteren kuvvetli bir delil de bulunmuyor.

Bu araştırma sayesinde kritik hastalara yüksek doz vitamin D verilmesinin de beyhude olduğu anlaşılmış oldu.

Esas mesele sağlıklı gıdalarla adam gibi beslenmektir, hap şeklindeki vitaminlerden medet ummanın manası yoktur.

Kaynak:  https://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1911124

Devamını Oku

MAALESEF, HASTALAR TEKNOLOJİ İLE İYİLEŞMİYORLAR

Kardiyolog E.T.' nin Medimagazin' deki yorumu:

Teknolojiye gereğinden fazla güvenmek, anamnezin pas geçilmesine sebep oluyor. Hastayı düzgün dinleyerek, konuşarak onda ne olduğunu-olmadığını kafanızda büyük ölçüde şekillendiremediyseniz, hiçbir teknoloji veya laboratuar sizi bir yere götüremez.

Kendi branşımdan hareketle söyleyeyim; kişinin sağlam tetkiklerin bozuk veya bunun tersinin olduğu o kadar çok olgu var ki; iyi diyaloğa zaman ayırmazsanız en ileri test sonuçlarıyla bile hiçbir yere varamaz, faydalı olamazsınız.

Maalesef, hastalar teknolojiyle iyileşmiyorlar. Öyle olsa teknoloji geliştikçe hastalıkların ve başvuruların azalması gerekirdi. Hastayı dinleyip anlamaya hiç çalışma, daya baştan aşağı bütün laboratuar taleplerini.

Çarpıntısı mı var? Acaba çok basit bir izahı var mıdır, anlamak için konuşmakla uğraşma, zira performans için hızlı, hem de çok hızlı olman lazım!! İste hemen holteri !!. Hasta holter için dört dönsün, çok muazzam bir şeymiş de neyi var neyi yok hepsini söyleyecekmiş zannettiği bir EKO için haftalarca sıra beklesin.

Bacakları şişmiş bir hasta için, ne çıkıp ne çıkmayacağı zaten baştan belli olan kıytırık bir Doppler uykusuna girip kabusu olsun, ucuza nerede çektirebilir diye varsın fellik fellik dolansın sürünsün ortalarda.

Göğsü sırtı ağrıyan birine bu nasıl bir ağrıdır, ne şekilde oluyor filan diye sorup anlamaya çalışmak da neymiş? İste hemen anjiyoyu olsun bitsin; değer mi değmez mi, endike mi değil mi, acaba anjiyo olsa bile şikayeti geçecek mi, hiç karıştırma oraları.

İlgili resim

 Hem hasta “anjiyo ve sonra stent oldum ama iyi olmadım” diyerek geri geldiğinde zaten büyük ihtimalle seni değil başka Dr’u bulacak karşısında, artık ona anlatır derdini.

Anjiyoda bir yerlerde darlıklar bulursan da öyle medikal tedaviye filan çok fazla kafa yorma; tak stentini öyle en yüksek fark ücretlisinden. Olmadı ver damar cerrahlarına. Çekinme yav, ver ver..

Sadece özeldeki patron değil, kamudaki CEO’lar bile zil takıp oynamıyor mu yüksek ameliyat sayılarıyla. Devlet hastaneleri bile artık kaç kişiyi ameliyattan stentten kurtardığıyla değil de ne kadar çok ameliyat yaptığıyla övünmüyor mu?. Vs vs..

Sağlık yönetiminin bu sakatlıkları görmediğine inanmıyorum. Tedbirler aslında basit ama ciddi oy kaybettirici.. Bu yüzden gerekeni yapmaktan imtina ediliyor. Allah sonumuzu hayreylesin..

Kaynakhttps://www.medimagazin.com.tr/hekim/tr-tipta-teknolojinin-ilerlemesi-her-zaman-hasta-yararina-mi-2-681-65138.html

Devamını Oku

KORONANOYA, KORONA VİRÜSTEN DAHA TEHLİKELİDİR

Uğur Dündar diyor ki: “Amaç çok net: ABD ve Batı’nın korkulu rüyası Çin’i dünyadan izole edip ekonomisine ağır darbe indirmek. Bunun için de korkutmak! Öyle korkut ki, insanlar bırak virüse yakalanmayı, Çinli görünce korkudan ölecek hale gelsinler!.. Sonra da aşı üret ve sat!”. Ben de bilinçli bir “koronanoya” yaratıldığını düşünüyorum.

***

Bir ay kadar önce Çin’ de ortaya çıkan ve artık dünyanın birçok ülkesinde de görülen corona virüslerin sebep olduğu hastalığın yarattığı korku, hastalığın önüne geçti.

Dünya Sağlık Örgütü’ nün acil durum ilan etmesi de olayın üzerine tüy dikti.

Tüm dünyada bilinçli veya bilinçsizce bir "koronanoya" başladı, aldı başını gidiyor.

Virüslerin yayılma hızı felâket haberlerinin yayılma hızına yetişemez oldu.

corona virus fear ile ilgili görsel sonucu"

İnşallah hasta sayısı bildirilenden kat be kat fazladır

Çin sağlık otoritelerinin son açıklamasında bir ay içinde hasta sayısının en son 7711 ve ölü sayısının da 170 olduğu bildirildi (1).

Hasta sayısının doğru olduğunu hiç sanmıyorum, gerçek hasta sayısı bundan kat be kat fazla olmalıdır diye düşünüyorum ki inşallah da öyledir.

Çünkü virüsü alanların çok büyük bir kısmının hastalığı ayakta hafif belirtilerle ve hatta hiçbir belirti göstermeden atlatıyor olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Virüsü alanların sayısı ne kadar fazla ise ölüm oranı da o kadar düşük olacaktır.

Korona virüs yüzünden hayatını kaybedenlerin çoğunun ileri yaşlarda ve altta yatan ciddi hastalığı olan kişiler olması, erişkinler ve hele de gençler ve çocuklarda ölüm vakası bildirilmemesi de insanı umutlandırıyor.

Bu arada da Çin' lilerin ölü sayısını müsamaha sınırlarının ötesinde düşük göstermediklerini temenni ediyorum.

corona virus fear ile ilgili görsel sonucu"

Çin’ de her sene gripten 130 bin kişi ölüyor

CDC’ nin son araştırmasına göre her sene gripten tüm dünyada 291 ila 646 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor (2).

Buna göre dünya nüfusunun beşte birini oluşturan Çin’ de her sene 60 bin-130 bin kişi grip yüzünden ölüyor olmalıdır.

Grip sezonunun 4 ay olduğunu kabul edersek bu bir ay içinde Çin’ de grip yüzünden en az 15 bin kişinin ölmüş olması beklenir.

170 ölüm nerde, 15 bin ölüm nerde?

Amaç çok net: ABD ve Batı’nın korkulu rüyası Çin’i dünyadan izole edip ekonomisine ağır darbe indirmek.

Değerli gazeteci büyüğümüz Uğur Dündar’ ın şu tweeti corona virüsün "para-medikal" kısmını çok güzel özetliyor (3):

Amaç çok net:
ABD ve Batı’nın korkulu rüyası Çin’i dünyadan izole edip ekonomisine ağır darbe indirmek.
Bunun için de korkutmak!
Öyle korkut ki, insanlar bırak virüse yakalanmayı, Çinli görünce korkudan ölecek hale gelsinler!..
Sonra da aşı üret ve sat!”

Meksika’ da kimse Corona birası içmez olmuş.

Bizde de maske takalım mı, çocukları okula gönderelim mi diye soranların haddi hesabı yok.

Yakında Çin böreğinden bile şüphelenenler çıkarsa şaşırmam.

People Search For 'Corona Beer Virus' Amidst the Coronavirus Epidemic Reveals Google Search Trends

Gelelim neticeye

Bilinçli bir korona virüs paranoyası yani “koronanoya” yaratıldığına, bunun ise tüm dünyaya korona virüsün kendinden çok daha kötü tesirleri olacağına inanıyorum.

Korona virüsü mü koronanoya mı daha tehlikeli?

Kaynaklar:

1.https://www.bbc.com/news/world-asia-china-51305526

2.http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(17)33293-2/fulltext

3.https://twitter.com/ugurdundarsozcu/status/1222853768578043904?s=20

Devamını Oku

VİRÜSLERİN YAYILMA HIZI FELÂKET HABERLERİNİN YAYILMA HIZINA YETİŞEMEZ

Çin’ de başlayan corona virüs salgınıyla ilgili felaket haberleri hızla yayılıyor. Bunlara inanmayın, bu bilgiler gerçek olsaydı dünyada ne Çin’ li ne Fin’ li ne Filipin’ li ne de Arjantin’ li kalırdı. Virüslerin yayılma hızı, sosyal medyada felaket haberlerinin yayılma hızına asla ulaşamaz.

***

Çin’ de başlayan ve artık dünyanın birçok ülkesinde de görülmeye başlayan corona virüs salgını ile ilgili korkutucu bilgiler hızla yayılıyor.

Bunlardan en çok rağbet gören bir habere göre, corona virüsle karşılaşan her 100 kişiden 83’ ü hastalanacak ve bunların da yüzde 15’ i ölecekmiş (1).

Bu bilginin kaynağının, 41 vakadan 6’ sının öldüğünü yani ölüm hızının yüzde 15 olduğunu bildiren bir makale yayınlayan dünyanın en muteber tıp dergilerinden Lancet olması ise çok düşündürücü (2)!

Bakın, bu bilgi doğru ise bu dünyada ne Çin’ li ne Fin’ li ne Filipin’ li ne de Arjantin’ li kalır.

Bu tür salgınların ilk günlerinde enfeksiyona yakalanma oranı ve ölüm hızının çok yüksek bulunması gayet normaldir çünkü bu hesaplamalarda sadece hastaneye başvuran hastalar dikkate alınır.

Benzer bir durumla 2009’ daki domuz gribi salgınında karşılaşılmıştı (3).

corona virus epidemic ile ilgili görsel sonucu

Salgının ilk günlerinde hesaplamalar toplumun tamamı üzerinde değil sadece hastanelere gelenler ve hastane ölümleri üzerinden yapıldığı için çok yüksek rakamlar ortaya çıkmıştı.

Şu anda da bu virüsü alan ama hastalığı çok hafif geçirenler ve hatta hiçbir hastalık belirtisi göstermeyenler de vardır ama bunların kesin sayısını bilmek hiçbir şekilde mümkün değildir.

Kesin olan, bu dolaşan rakamların doğru olmadığıdır.

Bugün itibariyle hasta sayısının 2.744 ölü sayısının ise 80 olduğu bildirildi ki buna göre de ölüm hızı yüzde 3 kadardır (4).

Lâkin gerçek rakamların bunun binlerce misli olması kuvvetle muhtemeldir ve bunlar ne kadar yüksekse o kadar iyidir fakat bunu çok sonra öğrenebileceğiz.

corona virus epidemic ile ilgili görsel sonucu

Çin’ de her sene gripten 130 bin kişi ölüyor

CDC’ nin son araştırmasına göre her sene gripten 291 ila 646 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor (5).

Buna göre dünya nüfusunun beşte birini oluşturan Çin’ de her sene 60 bin-130 bin kişi grip yüzünden ölüyor olmalıdır.

Corona virüse bağlı ölümlerle her sene gripten olan ölümleri lütfen bir kıyaslayın.

corona virus epidemic ile ilgili görsel sonucu

Bu salgınlar kullanılmaya müsaittir

Bu tür salgınlar, çeşitli “çevreler” tarafından kendi menfaatleri doğrultusunda mutlaka “kullanılacak” ve pire deve yapılacaktır, hiç şüpheniz olmasın.

Nitekim medyada salgının ekonomiye olan etkileri şimdiden konuşulmaya, yazılmaya başlandı (6).

SARS ile çok fazla sarsılmayan Çin ekonomisi bakalım Wuhan virüsü ile buhrana sokulabilecek mi?

Tıp, artık sadece tıptan ibaret değil

Deniz Ülke Arıboğan 2009’ daki domuz gribi salgını sırasında Akşam gazetesindeki “Sağlık sektörü ve ikilemlerimiz” başlıklı köşe yazısında şunları yazmıştı:

Sonunda insan sağlığının da kapitalizmin metalaştırdığı alanlardan bir tanesi olduğu açıkça görüldü. Tıp, artık yalnızca tıptan ibaret bir konu değil. Zira insan sağlığı, büyük bir endüstrinin var oluşunu ve gelişimini sağlayan, milyarlarca dolarlık ekonomik büyüklükleri yaratan bir araç niteliğini de taşıyor. Hastalıklarımız, ölüm korkularımız, mikroplarımız, bakterilerimiz olmasa, milyonlarca insanın işsiz, aşsız kalması işten bile değil. Hastaneler, sağlık çalışanları, ilaç üreticileri, dağıtıcıları, bu şirketlerin reklam ve iletişimini yapan kuruluşlarda çalışanlar, kısaca devasa bir topluluk bu işten hayatını kazanıyor.

…Binlerce komplo teorisi etrafta kol geziyor. Kimilerine göre her yıl yenisi piyasaya salınan virüsler, tıpkı bilgisayar virüsleri gibi, koruyucu ilacı ya da aşısı ile birlikte üretiliyor. Yani hastalığı yaratan ve iyileştiren merkez, aynı. Sağlık alanı sadece insanlığa hizmet etmeyi değil, bir yandan da iyi para kazanmayı hedefleyenlerin bir arada bulunduğu bir sektör. Bir mikrobun aşı içi mi hastalık yaymak için mi üretildiğinin fazlaca bir önemi kalmamış durumda. Şartlar bu ve içerisinde yaşıyoruz.”

Gelelim neticeye

BİR: Mutasyona uğradığı için hiç kimsenin bağışık olmadığı bir corona virüs salgını ile karşı karşıyayız.

İKİ: Bu salgın her geçen gün ilerleyecek, dünyanın birçok ülkesine yayılacak, binlerce kişiyi hasta edecek ve ölümlere yol açacaktır.

ÜÇ: Bir gün bir çekik veya badem gözlü biri ile bize de gelecektir amma ben bu corona virüs salgının 18 sene evvelki SARS ve 7 sene evvelki MERS salgının boyutlarına ulaşmayacağını "tahmin ediyorum"; belki buna "temenni ediyorum" demek daha doğru da olabilir.

DÖRT: Şunu da biliniz ki, korona virüsün yayılma hızının felâket haberlerinin sosyal medyada yayılma hızına yetişmesi asla mümkün değildir.

Kaynaklar:

1.https://www.naturalnews.com/2020-01-25-hundreds-of-thousands-of-chinese-fled-wuhan-by-road-as-quarantine.html

2.https://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(20)30183-5/fulltext#%20

3. http://ahmetrasimkucukusta.com/2010/02/03/kitaplar/yeni-kitaplar/bu-iste-bir-domuzluk-var/

4. https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-corona-virus-bilancosu-yukseliyor-can-kaybi-80-enfekte-sayisi-2-bin-744-11-681-85540.html

5. http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(17)33293-2/fulltext

6. https://www.independentturkish.com/node/123851/ekonomi%CC%87/koronavir%C3%BCs-k%C3%BCresel-ekonomiyi-nas%C4%B1l-etkileyecek#.Xi7rz_lvJmc.twitter

Devamını Oku