Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

NİŞASTA BAZLI ŞEKER KANSERE ZEMİN HAZIRLIYOR

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu, seneler önce nişasta bazlı şekeri temize çıkarmıştı.

Demek ki güneş balçıkla sıvanmıyormuş!

***

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu, günlerdir tartışılan nişasta bazlı şeker ile ilgili raporunu kamuoyu ile paylaştı. Bakanlığın internet sitesinde yer alan raporda; “Sakkaroz ve NBŞ içeren besinlerin fazla tüketimi metabolik hastalıkların yanı sıra obezite ile ilişkili çeşitli kanser türlerinin (kolon kanseri, pankreas, karaciğer ve meme kanseri gibi) gelişimine de zemin hazırlamaktadır” denildi.

“Bakanlığımız Bilimsel Kurulu’nun konuyla ilgili bilimsel çalışmalar ve ilgili raporların da dikkate alındığı değerlendirmeleri neticesinde vatandaşlarımızın sağlığının korunması için Nişasta Bazlı Şekerler (NBŞ) ve şeker kullanımı konusundaki görüş ve tavsiyeleri aşağıda sunulmaktadır” diye başlayan raporda nişasta bazlı şekerin insan sağlığı üzerindeki etkilerine ilişkin şu ifadeler yer aldı:

"Sofra şekeri veya çay şekeri olarak bilinen sakkaroz (sukroz) %50 glikoz ve %50 fruktozdan oluşmaktadır. Dünyada yiyecek ve içeceklerde sakkaroz (sükroz) yani sofra şekerinden sonra ikinci büyük kullanım payına sahip tatlandırıcı türü ise Nişasta Bazlı Şekerlerdir (NBŞ). Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu olarak da bilinen NBŞ, en çok ve ucuz olarak mısırdan, ayrıca patates, buğday, kasava (tapioka) gibi bitkilerden elde edilir. NBŞ’in içeriğinde değişen oranlarda fruktoz ve glukoz bulunmaktadır(%58 glikoz-%42 fruktoz veya%45 glikoz-%55 fruktoz,). Sakkaroz yani sofra şekerindeki glukoz ve früktoz moleküler düzeyde bağlı iken, NBŞ'de yer alan fruktoz ve glukoz sıvı formda serbest yüzer haldedir.

Son zamanlarda artan obezite ve kronik hastalıkların nedenlerini araştıran bilimsel çalışmalarda şeker metabolizması özellikle de sofra şekeri ve NBŞ’in yapısında bulunan früktoz metabolizması üzerinde yoğunlaştığı gözlemlenmektedir.

OBEZİTEYİ TETİKLİYOR

Metabolizmada glikoz uyarısı ile salgılanan insülin tokluk hormonu olan leptini uyarır ve açlık hormonu grelini ise baskılar. Bunun sonucunda tokluk merkezi uyarılarak yeme davranışı sonlanır. Fruktoz ise insülini çok az uyarmaktadır. Bu durumun fazla şeker tüketimini, insülin salgılanamamasını, tokluk hissi gelişmemesini ve yeme davranışı devam ettiği için obeziteyi tetiklediği ileri sürülmektedir.

KARACİĞERİ YAĞLANDIRDIĞI VE SİROZA YOL AÇTIĞI YÖNÜNDE ÇALIŞMALAR VAR
Fruktozun karaciğer içindeki metabolizması da glukozdan farklıdır. Fruktozun yıkımı glikozdan daha hızlıdır ve hızla yağ asitlerine dönüşmektedir. Bu durumun Karaciğer yağlanması, fibrosis ve siroz gelişebildiği yönünde çalışmalar bulunmaktadır.

BAĞIRSAK FLORASI VE MİKROBİYATASI DEĞİŞİKLİĞİNE NEDEN OLABİLİR

Fruktoz glikoza göre daha tatlıdır ve beyinde iştah artırıcı hedonik yolakları uyaran etkisi olduğu yönünde de çalışmalar bulunmaktadır. Fruktozlu ürünlerin tüketimi özellikle bebeklik ve çocukluk yaşlarında damak tadının şekerli ürünler doğrultusunda gelişmesini kolaylaştırmaktadır.

Fruktozun bağırsak florası ve mikrobiyatası değişikliğine neden olduğu yönünde de çalışmalar bulunmaktadır. Fruktoz, glikozdan farklı olarak kanda ürik asit artışına da neden olmakta, gut hastalığını tetikleyebilmekte ya da var olanları şiddetlendirmektedir.
Şekerli (sakkaroz ve NBŞ) besinlerin aşırı tüketilmesi sonucunda (yüksek früktoz içeren -%55 ve üzeri-mısır şurupları daha tatlı oldukları için daha fazla tüketilebilmektedir) gereğinden çok yeme davranışı, insülin direnci gelişmesi ve obezite, diyabet, kalp damar hastalıkları ve eşlik eden hastalıklara yol açtığı yönünde çalışmalar bulunmaktadır.

KOLON, MEME VE PANKREAS KANSERİNE ZEMİN HAZIRLIYOR

Sakkaroz ve NBŞ içeren besinlerin fazla tüketimi metabolik hastalıkların yanı sıra obezite ile ilişkili çeşitli kanser türlerinin (kolon kanseri, pankreas, karaciğer ve meme kanseri gibi) gelişimine de zemin hazırlamaktadır.

Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA), yüksek şeker alımının ve yüksek şeker içeren gıdaları kullanımının vücut ağırlığının artışına etki edebileceğini vurgulamıştır.

ŞEKER TÜKETİMİ AZALTILMALI

Avrupa Birliği tarafından sağlıklı beslenmenin teşvik edilmesi ve özellikle endüstrinin şeker azaltma yolunda reformülasyon yapması önerilmektedir.

Obezite ve ilişkili hastalıklar tüm ülkelerde olduğu gibi ülkemiz için de giderek artan bir problemdir. Ülkemizde 15 yaş üzeri yetişkinlerde obezite sıklığı %32, fazla kilolu birey sıklığı %34.8 ve diyabet prevalansı %12.1 (STEPS 2017, ön sonuçlar) bulunmuştur.

Çocukluk çağında obezite oranı 7-8 yaş grubunda %9.9, fazla kilolu çocuk oranı aynı yaş grubunda %14.6 iken, ortaokul çocuklarında obezite sıklığı %12.4’e ve fazla kilolu çocuk sıklığı %21’e yükselmektedir.

ŞEKER GÜNLÜK KALORİ MİKTARININ %10’UNU GEÇMEMELİ

“Türkiye Beslenme Rehberi”nde ve DSÖ ile diğer uluslararası önerilerde; tüm serbest şekerlerden alınan enerjinin, günlük enerji (kalori) miktarının % 10'unu geçmemesi ve bazı ülkelerde ise daha da azaltılması önerilmektedir.

BİLİM KURULUNUN ÖNERİLERİ

Yapılan değerlendirmeler ışığında Bilim Kurulu tarafından geliştirilen aşağıdaki öneriler kamuoyu dikkatine sunmaktadır:
• Her türlü şeker tüketiminin azaltılması için gerekli tüm tedbirlerin alınması sübvansiyonların gözden geçirilmesi, vergilendirme, bilgilendirme ve farkındalık girişimleri vb.)
• Halen %10 olan NBŞ kotasının (üretiminin) artırılmaması ve gıdalarda kullanımının sınırlandırılarak sıkı denetiminin sağlanması,
• Yiyecek ve içecek etiketleri üzerindeki şeker içeriğinin, elde ediliş kaynağı ve früktoz oranı belirtilmek suretiyle Türk Gıda Kodeksi şeker tebliğine uygun şekilde “şeker”, “glikoz şurubu”, “yüksek früktoz mısır şurubu”, “invert şeker” vb şeklinde açık olarak yazılmasının sağlanması,
• Sağlıklı beslenmenin teşvik edilmesi çalışmaları kapsamında; endüstri tarafından reformülasyon yapılarak, yüksek fruktozlu mısır şurubu kullanım miktarının asgari düzeye indirilmesine destek olunması,
• Toplumumuzda şeker tüketiminin azaltılması için tüketicinin bilgilendirilmesi, tüm topluma bebeklik ve çocukluk çağından itibaren sağlıklı beslenme kültürünün tesis edilmesi konusunda dengeli beslenme politikaların geliştirilmesi,
• Sağlık Bakanlığı’nın koordinatörlüğünde ilgili tüm sektörlerle ve kamu kuruluşlarıyla işbirliğinin sağlanması gerekmektedir.”

Devamını Oku

İLAÇLAR KUTUYLA DEĞİL TANE TANE SATILSIN

Sağlık Bakanı Ahmet Demircan' ın "ilaçlar kutuyla değil tane tane satılsın" tavsiyesini ben de seneler önce "İlaç israfının sebebpleri nelerdir, önlenmesi için neler yapılabilir" başlıklı makalemde dile getirmiştim.

İlaç israfı nasıl önlenir?

İlaç israfı tüm dünya ülkelerini ilgilendiren 'küresel ekonomik' bir problemdir. Çözümü de ülke bazında alınacak tıbbi veya polisiye tedbirlerle mümkün değil ama gene de yapılabilecek pek çok şey vardır.

BİR: Her şeyden önce önleyici ve koruyucu hekimliğe önem verilmeli, birçok hastalığın ilaç kullanmadan hayat tarzı değişiklikleriyle düzeleceği gözden kaçırılmamalıdır.

İKİ: Sağlık Kurulu raporlarıyla ilaç kullanımında, teşhislerin doğruluğu, tedavilerin gerekliliği, hastalar tarafından uygulanıp uygulanmadığı çok sıkı denetlenmelidir.

ÜÇ: Sosyal Güvenlik Kurumu, eşdeğeri olan faz 4 ilaçları ve orijinal ilaçları ödeme kapsamına almamalıdır. Yeni ilaçların her zaman en etkili ve en zararsız ilaç olmadıkları unutulmamalıdır.

DÖRT: Tüm ilaçların parasız olması doğru değildir; bu ancak sınırlı sayıda ilaç için geçerli olabilir. Az da olsa hastanın gelir durumuna göre katkı payı alınmalıdır.

BEŞ: Bitkisel ilaçlar, besin destek ürünleri Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmalı ve sadece eczanelerde satılmalıdır.

ALTI: Hastalarını az ve ucuz ilaçla tedavi eden doktorlar ödüllendirilmelidir.

YEDİ: İlaçlar kutu ile değil, tane ile verilerek ilaç ve ambalaj tasarrufu yapılmalıdır.

SEKİZ: Kullanılmayan ilaçlar mutlaka değerlendirilmeli; yan etki sebebiyle tüketilemeyen ilaçlar iade edilebilmelidir.

DOKUZ: İlaçlar mutlaka reçete ile satın alınabilmeli ve eczane dışında ilaç satışına izin verilmemelidir.

ON: Açık veya gizli ilaç reklâmı önlenmelidir.

Kaynak: http://ahmetrasimkucukusta.com/2011/10/09/yazilar/elestirel-yazilar/ilac-endustrisi/ilac-israfinin-sebepleri-nelerdir-onlenmesi-icin-neler-yapilabilir/

***

Akşam gazetesinin haberi:

Evlerin kutuyla alınan ancak tüketilmeyen ilaçlar nedeniyle adeta eczaneye dönüştüğünü belirten Bakan Ahmet Demircan, bu sorunun ilaçların ihtiyaç duyulduğu sayıda satılacağı bir sistemle önlenebileceğini vurgulayarak şunları söyledi:

EVLER ECZANEYE DÖNMÜŞ

Toplum olarak kutuyla ilaç kullanmaya alışmışız. Vatandaş eczaneye gittiğinde, 'yeşil kutuyu', 'kırmızı renkli kutuyu' istiyorum diyor. Kutuyla alınan ilaç, tedavi için ihtiyaç duyulandan fazla olduğu zaman evde bir kenara atılıyor. Evler adeta eczaneye dönüşmüş durumda. İlaçların ihtiyaç duyulduğu sayıda satılması bu israfı önler. Bakanlık olarak daha önce bu konuda bir çalışma yapılmış. Ancak bugün itibarıyla tek başımıza böyle bir çalışmamız yok. Çünkü bu konuda tek başımıza değiliz. Böyle bir düzenlemeyi hazırlayıp yapacak taraflar arasında eczacılar, ilaç firmaları, SGK da var. Bu kararı süreç içinde hep birlikte vermek lazım. Şeker ve tuz kullanımına yönelik sınırlamalar da toplum hazırsa mümkün olur. Bütün mekanizmalar üzerinde çalışır, toplum kendisini hazırlar ve bu bilinçlenme bu talepleri doğurur.

SİSTEM TALEPLERLE OLUR

Böylece bu talepler toplumun yasal sistemine de dahil olur. Yasalarla insanları buna mecbur etmek doğru değil. Önce talep gerekiyor, yani toplumun bunu istemesi, sahiplenmesi gerekiyor, ondan sonra düzenleme yapılır. Ama sonuçta hepimizin bir ömrü var, bunu herkes biliyor. Biz bu ömrü sağlıklı yaşamak istiyorsak dikkatli yaşamak zorundayız. Yanlışlarımızı geriye gidip düzeltmek mümkün değil. Olumsuz kazanımlarımız bize fatura olarak geri dönüyor.

Bilim adamlarına 'tartışmayın' diyemeyiz

Kaya tuzu mu, deniz tuzu mu tartışmaları bilim adamlarının konusu. Bilim adamları, tıpla ilgili ilaçla ilgili gıdayla ilgili görüşlerini söylerler. Bu konular tartışırlar, olgunlaştıktan sonra bu konuda bilim son sözü söyler. Böyle bakmak lazım. Bu siyasi bir konu değil, tamamıyla bilimin konusu. Bilim adamları kendi görüşlerini serbestçe söyler, haklarıdır. Sonunda konuyla ilgili bilim kurullarını vereceği kararlar önemlidir. Ama bence ihtiyaçtan fazla her şey zararlıdır, sadece tuz değil...

Devamını Oku

KARDİYOLOGLAR KONGREYE GİDİNCE ÖLÜM ORANLARI DÜŞÜYOR

Journal of the American Heart Association’ de (JAHA) yayınlanan yeni bir araştırmada, önde gelen kardiyologlar akademik toplantılara gittiklerinde hastanelerindeki ölüm oranlarının azaldığı ortaya çıktı.

Harvard Tıp Fakültesi araştırmacıları, dünyanın en büyük girişimsel kardiyoloji toplantılarından biri olan 5 günlük Transcatheter Cardiovascular Therapeutics sırasında USA’ da gerçekleşen 3.153 kalp krizi vakası ile uzman kardiyologlar hastanede iken ortaya çıkan 31.156 kalp krizi vakasının 30 günlük ölüm oranları karşılaştırıldı.

Genel olarak, toplantı günlerinde kalp krizi ile hastaneye başvuran hastaların 30 gün içinde yüzde 15.3’ ünün, toplantı dışı günlerde başvuranların ise yüzde 16.7’ sinin öldükleri belirlendi.

Stent ihtiyacı olmayan hastalarda başvurudan sonraki 30 gün içindeki ölüm oranı kardiyologlar hastanede görev yaparken yüzde 19.5, toplantıda olduğu dönemde 16.9 olarak bulundu.

Kalp krizi sebebiyle hastaneye başvuran ve stent konan hastalarda 30 günlük ölüm oranı kardiyologlar hastanedeyken de toplantı sırasındayken de yüzde 16.7 idi.

Bu sonuçlar hayatta kalma oranlarındaki en büyük artışın girişimsel bir kardiyolog tarafından görülen ama stent takılmayan hastalarda gerçekleştiğini gösteriyor ve toplantı günlerinde kalp krizi geçiren hastaların fazladan yüzde 1.5’ in hayatta kaldıkları anlamına geliyor. 

Araştırmada, toplantıya katılan kardiyologların daha fazla stent taktıkları, araştırma yayınlamaya daha fazla odaklandıkları ve klinik araştırma yürütmeye daha çok eğilimli oldukları da belirlendi.

Araştırmacılar, bu sonuçları dikkatlerini belirli bir girişime yoğunlaştıran doktorların, hastalara bütüncül yaklaşmamalarıyla ve hastaların akıbetini etkileyen diğer maharetlerden uzak kalmalarıyla açıklıyorlar.

Aynı araştırmacının daha önceki bir çalışmasında, kalp yetersizliği ve kalp durması olan yüksek riskli hastalarda 30 günlük ölüm oranlarının doktorların kardiyoloji toplantılarına gittikleri günlerde daha düşük olduğu ortaya çıkmıştı (2, 3).

Gelelim neticeye

BİR: Gözleme dayalı bir çalışmadan kesin hükümler çıkarmak elbette doğru değil ama bu sonuçlar doğrusu bana çok mantıklı geldi.

Hatta benzer bir duruma diğer uzmanlık dallarında rastlanması da hiç şaşırtıcı olmayacaktır.

İKİ: Son senelerde çok farklı sebepleri de olsa hem teşhis hem tedavi amaçlı “tıbbi müdahalelerde” aşırı bir artış var ve bu yüzden zarar görenlerin sayısı giderek artıyor.

ÜÇ: Hekimler de hastalar da “fazla tıbbın iyi tıp demek olmadığını” akıllarından çıkarmamalılar.

Önce zarar verme” prensibini tüm hekimlerin her gün işlerine başlarken tekrarlamalarında fayda var.

Kaynaklar:

1. http://jaha.ahajournals.org/content/7/6/e008230

2. https://jamanetwork.com/journals/jamainternalmedicine/fullarticle/2038979

3. http://ahmetrasimkucukusta.com/2015/09/06/yazilar/elestirel-yazilar/doktorlar/kardiyologlar-kongreye-gidince-olumler-azaliyor/

Devamını Oku

Obezite cerrahisi uygulananlarda enflamatuar bağırsak hastalıkları riskinin artığı bildirildi.

Alimentary Pharmacology & Therapeutics’ de yayınlanan araştırmaya göre, obezite cerrahisinden 4 sene sonra ülseratif kolit, Crohn gibi bağırsak hastalıkları riski 2 misli artıyor.

BARİATRİC SURGERY ile ilgili görsel sonucu

Uzmanlar, bu ilişkinini mekanizmasının ne olduğunu bilmemekle beraber bağırsak bakterilerindeki değişikliklerin, D vitamini ve safra tuzları eksikliklerinin rolü üzerinde duruyorlar

Kaynak: https://www.eurekalert.org/pub_releases/2018-03/w-wls030518.php

Devamını Oku

ELEKTRONİK SİGARA TÜTÜN SİGARASI GİBİ ZARARLIDIR

Elektronik sigara içenlerde aldehit-detoksifikasyonu ve oksidatif stresle ilgili proteinlerde, sigara içmeyenlere oranla daha fazla artış tespit edildi.

Elastaz ve matriks-metaloproteinaz gibi KOAH ile ilişkisi bilinen solunum yolları savunmasında rolü olan proteinlerinde de artış olduğu görüldü.

Elektronik sigara içenlerin balgamlarında nötrofillerde belirgin bir artış olmadığı halde, myeloperoksidaz, azurosidin ve protein-arginin deiminaz gibi enzimler de anlamlı artma olduğu belirlendi.

Sigara içenlerin kanlarındaki nötrofillerin forbol-12 mristat 13-asetatla indüklenen NET-osise duyarlılıklarının arttığı görüldü.

Hem elektronik sigara hem tütün sigarası içenlerde havayolları mukusundaki MUC5AC konsantrasyonları yüksek bulundu.

Gelelim neticeye

Bu sonuçlar, elektronik sigaranın havayolları salgılarındaki savunma proteinlerini tıpkı tütün sigarası gibi değiştirdiğini, masum gibi gösterilen elektronik sigaraların ne kadar zararlı olduklarını gösteriyor.

Teröristin iyisi kötüsü, sizdeni bizdeni olmayacağı gibi sigaranın da tütünü veya elektroniği olmaz, sigara sigaradır.

Kaynak: https://www.atsjournals.org/doi/abs/10.1164/rccm.201708-1590OC

Devamını Oku

POŞET ÇAYLARDA KANSER RİSKİ

Çayı sever miyim?

Hem de nasıl, çay içmeden duramam.

Poşet çay içiyor muyum?

Evet ama her zaman değil, sadece mecbur kalınca.

Peki, bunlar gerçekten kanserojen mi?

Poşet çay kanser yapar demek tabii ki mümkün değil, elimizde böyle bir bilgi yok.

Bu habere güvenelim mi?

Güvenmemek gerekir, haber poşet çay üreticileri tarafından yazdırılmış havası taşıyor.

Demleme çaydan vazgeçmem, size de tavsiye ederim.

***

Poşet çaylar, demleme kolaylığı, kişiye göre ayarlabilen demi, tadı, rengi ve kokusu nedeniyle inanılmaz derecede rahatlık sağlıyor. Fakat son zamanlarda bu çayın sağlığı zedelediği noktasında söylentiler de var. Modern çağda, çok yoğun geçen gündelik ve iş yaşantısının bir parçası olan poşet çayın tahtı kolay kolay sarsılacağa benzemiyor. Böyle de olsa, çok kısa sürede sıcacık çay içebilme lüksünü bir kenara bırakıp, içerik olarak sağlığı tehdit edip etmediğinin araştırılması gerekir..

POŞET ÇAYDA SÖYLENTİLER

Bazı sosyal medya mecralarında sallama poşet çayların zararlı olduğu, kanserojen maddeler içerdiği, böcek ilaçları barındırdığı, hatta üretimde plastik maddeler kullanıldığı hakkında paylaşımlara rastlıyoruz. Bunları okuyan insanlar hiç araştırmadan bu bilgiyi internette yaymaya devam ediyor. Bu tip paylaşımlar bilerek ya da bilmeyerek insanların poşet bitki çaylarından dolayısıyla da doğal yaşamdan uzak durmasına sebep olabiliyor.

ÇAYDANLIK MI, SALLAMA MI?

İnsanların bitki çayı içeceği zaman bitkiyi alıp çaydanlıklarda demlemek yerine daha kolay ulaşılabilir olan bu yönteme başvurması çok mantıklı.

Yanlış bilgiler yayarak poşet çaylardan uzak tutmak, insanların bitki çaylarından göreceği

faydaları da engelliyor. Çaydanlıkta siyah çay, bitki veya meyva çayı demleme imkanınız var ise tabii ki alıp demleyin ama zaman probleminiz varsa sallama poşet çay kullanmaktan da çekinmeyin.

POŞET ÇAYLAR KANSER RİSKİ TAŞIYOR MU?

ÇAY TORBALARI MUZ AĞACINDAN

Poşet çaylarda kullanılan torba hammaddesi bildiğimiz kağıt değildir. Öyle plastik ya da kanserojen içeren maddeler de barındırmaz. Böcek ilacı ihtiva etmesi de mümkün değil çünkü sıkı denetimden geçiyor. Çayların bulunduğu torbacıklar, bir muz ağacı türü olan Abaka (musa textilis) ağacının yapraklarının kalın saplarından elde edilen liflerden yapılmakta. Bu lifler çok dayanıklı olduğundan örneğin gemilerdeki halat yapımında bile kullanılmakta.

Bu tip muz ağaçların yetiştiği bölge Filipinler. Torbaların yüzde 90 üretimi bundan dolayı burada gerçekleşiyor. Bu lifleri beyazlatmak için de hidrojen peroksit kullanılmakta. Hidrojen peroksit, zararlı bir madde değil, bildiğimiz oksijenli su. Bu madde, torba üretiminde kullanılacak lifleri beyazlatır ve kalıntı da bırakmaz.

TEL ZIMBALARA DİKKAT

Poşet çaylar ilk piyasaya çıktığında ip kısmını tutturmak için tel zımbakullanılabiliyordu. Son yıllarda piyasada böyle tel zımbalı çaylar azaldı. fakat yine de bu konuya dikkat edin rastlarsanız asla kullanmayın. Çünkü tel zımbalar suya girince zararlı olabilmekte. Kaliteli çay markaları, torbacıkları bahsettiğim ağaç lifinden elde ediyor. Poşet çay alacağınız zaman güvenilir markaları tercih edin bu nedenle. Gönül rahatlığıyla çayınızı için.

POŞET ÇAYLAR KANSER RİSKİ TAŞIYOR MU?

ÜLKEMİZDE BOLLUK VARKEN NEDEN İTHAL?

Bizim burada yapmamız gereken insanları poşet çaylardan uzak tutmak olmamalı. Sallama meyve çaylardaki kuru meyvelerin kaliteli standartlarda üretimini yapıp, yurt dışından ithal etmek zorunda kalmamalıyız. Ülkemizde her türlü doğal bitki ve meyve var ama poşet çaylarda kullanılan bitkilerin çoğu belirli standartlar tutturulamadığı için maalesef yurtdışından alınıyor.

PLASTİK BARDAKTA İÇMEYİN

Biraz dikkat edersek tehliklerle karşılaşmamız mümkün olmaz. Benim bir başka önerim; kesinlikle plastik bardaklarla çay içilmemesi. Çünkü çayın sıcaklığı bardaktaki kimyasal ve diğer zararlı maddeleri açığa çıkarabilir. Cam bardaktan şaşmayalım

Kaynak: https://www.ahaber.com.tr/saglik/2018/03/14/poset-caylar-kanser-riski-tasiyor-mu

Devamını Oku

DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ AÇIKLADI: X SALGINI

Dünya Sağlık örgütü açıklamışsa korkmayın.

X salgınının aşısı hazır demektir.

Salgın bize vız gelir tırıs gider.

***

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından hazırlanan salgın tehditleri listesine yeni bir ekleme daha yapıldı. Bilim insanları, listede yer alan 9 salgın hastalığın yanına "X" adını verdikleri bir salgın senaryosunu ekledi.

“X Salgını”, henüz tıp dünyası tarafından bilinmeyen bir patojenin yayılarak milyonlarca insanı etkilediği bir senaryoyu göz önünde bulunduruyor. WHO yetkilileri resmi site üzerinden yaptıkları açıklamada, “Bu salgın, nasıl savaşılacağı bilinmeyen, belki de biyolojik bir mutasyon sonucu oluşmuş patojenin yayılma ihtimalini göz önünde bulunduruyor” ifadelerini kullandı.

Salgın listesindeki diğer hastalıklar ise, Ebola, Marburg, Zika, Lassa Humması, Rift Vadisi Humması, Kırım Kongo Kanamalı Hastalığı ve Nipah Virüsü.

Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/2018/dunya/dunya-saglik-orgutu-acikladi-x-salgini-2286318/

Devamını Oku

PİJAMA HASTALIK SÜRECİNİ UZATIYOR

Pijama giyen hastalarla gömlek kravat ceket giyen hastaları kıyaslayan bir araştırma olmadan buna inanmam.

Pijama düşmanı birinin işin arkasında olmadığını kim bilebilir.

***

İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi tarafından yapılan araştırma, hastalıkta pijama giymenin psikolojiyi olumsuz etkilediği ve hastanede geçirilen süreyi uzattığını ortaya çıkardı.

Çalışmaya göre, hastaların pijamalarını çıkarıp gündelik rahat kıyafetleri giymesi, ülkedeki hastanelerde geceleme sayısını bir yılda 92 bin azaltıyor. Araştırma ekibi başkanı Prof. Jane Cummings, pijama giymenin hastanın psikolojik olarak direncini zayıflattığı, bu nedenle de vücudun bağışıklık sisteminin düştüğünü söyledi.

Gazete Habertürk'te yer alan habere göre; Prof. Cummings’e göre gündelik kıyafetler iyileşme sürecini de hızlandırıyor. İngiltere’de 2016’da yapılan araştırmada, hastane yataklarında 10 gün geçirmenin bedende “10 yıl yaşlanma etkisi” yarattığı belirlenmişti. 

Hasta yatağında 10 gün geçirmek bacak ve kas gücünü yüzde 10, kalp ve akciğer fonksiyonlarını ise yüzde 12 azaltıyor.

Kaynak: http://www.haberturk.com/pijama-hastalik-surecini-uzatiyor-1877232

Devamını Oku

11 BÜYÜK MARKANIN SUYUNDA PLASTİK MADDELER BULUNDU

Mikroplastikler, sadece içme suları şişelerinde değil başka birçok yiyecek ve içecekte hatta soluduğumuz havada bile var.

Bu petrol ürünü sentetik maddelerin şu an için sağlığa zararları hakkında elimizde yeterli bilgi olmaması, zararsız oldukları anlamına gelmez.

Vücudumuzda herhangi bir işlevi olmayan mikroplastiklerin zararlı olduklarının ispatı için senelerce sürecek geniş kapsamlı araştırmaların yapılması icap eder.

Zararlı oldukları ispatlandığında ise hem kişi hem çevre temelinde iş işten geçmiş olur.

İnsanlar ve çevre hastalanmıştır ve bunların temizlenmesi ve geriye dönüş mümkün değildir.

Tedbirlerin araba devrildikten, bina göçtükten sonra değil araba devrilmeden, bina yıkılmadan önce alınması gerekir.

Mikroplastikler, küresel bir meseledir.

Kişisel olarak yapabileceklerimiz -mesela "ambalajlı su içmemek" gibi- çok sınırlıdır ve etkisi de şüphelidir.

Mikroplastikler meselesinin devletler katında ele alınması gerekir.

***

İçme suyu markalarının şişelerinde yapılan testler, hemen hemen hepsinde plastik parçacıklar bulunduğunu ortaya koydu.

Dokuz farklı ülkeden 250 plastik su şişesinin incelendiği araştırmayı gazetecilik kuruluşu Orb Media yaptı.

Araştırma sonucunda her bir litre suda ortalama 10 plastik parçacığının bulunduğu, her birinin de insan saçından daha kalın olduğu anlaşıldı.

Test edilen markalar, BBC'ye açıklamalarında şişeleme tesislerinin yüksek standartlarda olduğunu söyledi.

Şişe sular, Fredonia'daki New York Devlet Üniversitesi'nde incelendi.

Araştırmaya katılan üniversitenin kimya profesörü Sherri Mason, "Peş peşe her şişede, her markada plastik bulduk" dedi ve ekledi:

"Bu, herhangi bir markayı doğrudan suçlama amaçlı değil, araştırma plastiğin her yere tesir ettiğini gösteriyor. Plastik toplumumuzun her yerine yayılan bir madde ve sularımızı da istila ediyor. Bunlar her gün tükettiğimiz en temel ürünler."

Mikroplastik olarak bilinen küçük plastik parçalarını yutmanın sağlığa zarar verdiğine dair bir kanıt yok ama olası etkilerine dair bilimsel çalışmalar yürütülüyor.

11 büyük markanın suyunda plastik maddeler bulundu

 

Araştırmanın sonuçlarına ilişkin Prof Mason, "Felaket değil ama sayı olarak bakarsak kaygı verici" dedi.

BBC'ye konuşan uzmanlara göre, musluk suyunun kirli olabileceği bazı gelişmekte olan ülkelerde, plastik su şişesi tüketimi devam etmeli.

'GÜVENLİK VE KALİTE STANDARTLARINA UYUYOR'

Araştırmada incelenen şişe su markaları ise ürünlerinin güvenlik ve kalite standartlarına uyduğunu söylüyor.

Firmalar ayrıca, mikroplastiklerle ilgili yönetmelik olmadığına ve suların test edilmesi için standart yöntemler kullanılmadığına dikkat çekiyor.

11 büyük markanın suyunda plastik maddeler bulundu

Prof Mason, geçen sene musluk suyunda plastik parçalar bulurken diğer araştırmacılar da, deniz ürünlerinde, birada, deniz tuzunda, hatta havada bile plastik maddelere rastlandığını duyurmuştu.

Bu testler, şişe sularda bugüne kadar yapılan en büyük araştırma olarak kabul ediliyor.

BBC'nin Blue Planet II belgesel dizisi de, plastik tüketiminin yaygınlaşmasıyla doğada oluşan zarara dikkat çekiyordu.

 

Araştırmada 11 farklı küresel ve ulusal şişe su markası test edildi. Bu şişeler, nüfus olarak yüksek ve şişe su tüketiminin de nispeten fazla olduğu ülkelerden alındı.

Uluslararası markalar:

Aquafina
Dasani
Evian
Nestle Pure Life
San Pellegrino
Önde gelen ulusal markalar:

Aqua (Endonezya)
Bisleri (Hindistan)
Epura (Meksika)
Gerolsteiner (Almanya)
Minalba (Brezilya)
Wahaha (Çin)
Kirlenme ihtimaline karşı su şişelerinin mağazalardan satın alınma süreci ve kurye şirketlerine nakil süreçlerinin görüntüleri kaydedildi.

Plastik maddelerin tespiti için, İngiliz bilim insanlarının ürettikleri Nile Red (Nil Kırmızısı) adı verilen bir boya kullanıldı. Bu boya daha önce deniz suyundaki plastikleri tespit etmek için kullanılıyordu. Boya, şişedeki sulara damlatıldı.

Boyalar, suda yapıştıkları plastik parçacıklarını florasan ışığına dönüştürdü.

Prof Mason ve araştırmacılar boyalı örnekleri ayırıp, insan saçının bir telinin çapına denk gelen 100 mikrondan büyük olan parçacıkları saydı.

Bazıları tek tek ele alınabilen bu parçacıklar daha sonra kızılötesi spektroskopisi ile incelendi, plastik oldukları teyit edildi ve hangi polimerler olduklarının tespiti yapıldı.

Aralarında 6.5 mikron boyutunda olanların da bulunduğu 100 mikrondan daha küçük olan parçacıkların sayısının diğerlerinden daha fazla olduğu anlaşıldı. Bu parçacıklardan her bir litrede ortalama 314 adet bulunuyor.

Parçacıklar, astronomide gece yıldızların sayısının hesaplanmasında kullanılan bir teknikle sayıldı.

Parçacıkların bileşenleri teyit edilmedi ama Prof Mason 'plastik olduklarını' düşünmenin akla yatkın söyledi.

Bunun nedeni de Nil Kırmızı boyasının plastik dışı maddelere de yapışabiliyor olması. Bir deniz kabuğu parçasına, lipid (yağ) içeren yosunlarda boyaya takılabiliyor ama bu maddelerin şişe sularda bulunması düşük bir ihtimal.

UZMANLAR: İYİ BİR ARAŞTIRMA

Araştırma herhangi bir bilimsel makalede yayımlanmadığı için BBC konuyu uzmanlarına sordu.

Nil kırmızı boyasında uzmanlaşan East Anglia Üniversitesi'nden Dr Andrew Mayes, bu maddenin 'çok yüksek kalitede bir analitik kimya' olduğunu söyledi ve araştırma sonuçları için de 'çok muhafazakâr' dedi.

 

İngiltere Gıda Standartları Kurumu kurucu üyesi Michael Walker da araştırmanın 'çok iyi yapıldığını' ve Nil kırmızısı boyası kullanımının doğru bir tercih olduğun ifade etti.

Uzmanlar, 100 mikrondan küçük parçacıkların plastik olarak tanımlanamayacağını ama alternatiflerinin de plastik su şişelerinde bulunma ihtimali düşük olduğundan en doğru ifadenin 'büyük ihtimalle plastik' olduğunu söyledi.

PLASTİKLER NEREDEN GELİYOR?

Soru işaretlerinden biri de 'bu plastik parçalarının' nereden geldiği.

Plastik şişe kapaklarındaki polipropilen maddesinin miktarı göz önünde bulundurulduğunda, yanıtlardan biri, şişenin kapağı açılırken suyun içine düşen parçacıklar olabilir.

Testler boyunca suya plastik karışmasını önlemek için Prof Mason, suyu arıttı ve Nil boyasının çözülmesi için aseton kullanıldı.

Bu maddeler de incelendi ve içlerinde az miktarda plastik bulundu ama bunların da havadan geldiği düşünülüyor. Bu veriler de araştırma sonuçlarından çıkarıldı.

Test edilen 259 şişeden 17'sinde plastik madde kanıtları bulunmadı ama diğerlerinin hepsinde vardı.

Birkaç şişede binlerce parçacık bulundu, birçoğunda da 'büyük ihtimalle plastik' olduğu düşünülen maddeler çıktı.

FİRMALARDAN YANIT

BBC'nin görüştüğü markalardan Nestle, şirket içinde mikroplastik testlerine iki yıl önce başladıklarını ve 'izleme düzeyinin üzerinde maddeler tespit edilmediğini' söyledi.

Coca-Cola, endüstri içinde en yüksek standartlara sahip olduklarını belirtip 'çok adımlı filtreleme süreci' kullandıklarını açıkladı. Ama firma aynı zamanda mikroplastiklerin 'her yere yayıldığını bu nedenle en yüksek standartlara sahip ürünlerinde bile çok az miktarda bulunabileceğini' söyledi.

Danone, 'araştırma metodu yeterince açık olmadığı için' yorum yapmayacaklarını, şişe sularında da 'gıda seviyesinde ambalajlama' yapıldığını vurguladı.

Garolsteiner de son yıllarda sularında mikroplastik testleri yaptıklarını ve sonuçların da, ürünlerindeki mikroplastiklerin ilaç bilimi şirketlerinin belirlediği seviyelerin çok daha altında kaldığını söyledi.

PepsiCo, kendi adlarına açıklama yapması için Amerikan İçecek Derneği'ne talepte bulundu.

Firma, mikroplastiklerle ilgili araştırmaların devam etmesi gerektiğini ifade edip şişe sularının standartlara uyduğunu duyurdu.

Kaynakhttp://www.hurriyet.com.tr/dunya/11-buyuk-markanin-suyunda-plastik-maddeler-bulundu-40772549

Devamını Oku

KADINLARDA DA PROSTAT KANSERİ OLABİLİR

Başlık ilk anda absürt gelebilir ama bu ifade doğrudur.

Evet, kadınlarda da prostat kanseri olabilir.

Bakın neden?

Kadınlarda erkeklerdeki gibi prostat adı verilen bir organ olmamakla beraber onun benzeri olarak kabul edilen Skene bezleri vardır.

Bu bezler kadın idrar yolunun (üretra) alt ucunda, G-noktası yakınında yerleşmiştir.

İlk defa 1880 senedinde Alexander Skene isimli bir jinekolog tarafından tarif edilmiştir.

Bu bezlerin, prostat ile birçok benzerlikleri vardır ve bunlardan biri de Skene bezlerinde de PSA (prostat-spesifik-antijen) ve PSA fosfataz bulunmasıdır.

Skene bezleri tarafından üretilen ve kadının boşalması (ejekülasyon) sırasında salgılanan sıvı idrar yolu ağzının kayganlaşmasını sağlar, bu salgının aynı zamanda antimikrobiyal etkileri de vardır.

Çok ender de olsa kadın prostat bezlerinde kanser gelişebilir veya komşu olduğu idrar yolundan Skene bezlerine de geçebilir.

Adenokanser türünden olan bu kanser tüm kadın üro-genital kanserlerinin bir milyonda birini oluşturur.

Skene bezlerinin iltihap, enflamasyon ve kistleri idrar yollarının diğer enfeksiyonlarıyla karıştırılabilir.

Skene bezleri kanseri hastalığın ilk evrelerinde herhangi bir belirti vermez ama ilerlediğinde idrar yollarında kanama, ağrı, yanma, kaşıntı ve cinsel ilişkide çeşitli zorluklara sebep olabilir.

Devamını Oku