Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Kürt Sorununa Adaletle bakmak

 

 

 

 

Hafta sonu Özgür-Der Diyarbakır Şubesi’nin düzenlediği Kürt Sorunu Forumu’na katılmak için, Kürt kardeşlerimle daha bir yakın olabilmek için, onları ve sorunları daha iyi anlayabilmek için, ateşin düştüğü yerlerde, ateşe verilmek istenen bir dilin konuşulduğu merkezde, Diyarbakır’da idim. Sur ilçesinde kaldım. Dört gün oralarda dolaştım. Başta surları olmak üzere camileri, medreseleri, hanları, kervansarayları, kiliseleri, hamamları, evleri, çeşmeleri, kapıları, taşları derken ne yana baksan bir tarih sayfası..  Abartı mütevazı kalacak, şehir tuğla gibi bir ‘medeniyetler tarihi kitabı’ adeta. Sokakların beni böylesi çekeceğine ihtimal vermezdim. Sur’un o sokakları aklımı başımdan aldı! Her yerden bir hikaye saçılıyor etrafa, dili farklı, kokusu, dokusu.. İnsanlardaki o dinginlik, biraz mazlum biraz mahcup o mütevekkil halleri, sözü alıp size bir şey diyecek gibi bakışları, çocukları, çokça ve çokça kendinden emin, hayat dolu, adam gibi, kadın gibi çocukları, cana yakın.. Havasını ayrı, çocuklarını ayrı, sokaklarını ayrı yazılarda anlatmalı. Bunları şimdilik geçelim..

 

Forum iki gün sürdü, dört oturumda konuyla alakalı 30’dan fazla yazar, konuşmacı fikirlerini ortaya koydu. Bölgeden, Irak’tan, Kürdistan’dan katılımcıların ağırlıklı olması, yaşananların, sıkıntıların birinci ağızdan dinlenmesi bu buluşmayı daha bir önemli kılıyordu.

 

Orada şunu net olarak gördüm: bu ülkenin insanları birbirini tanımıyor. coğrafyasını, ülkesini, insanlarını tanımıyor. Birbirine kulak vermiyor, misafir olmuyor, komşu olmuyor, arkadaş, ahbap, dost, kardeş olmuyor. Anlamak üzere bakmak, dinlemek hiç de zor değil oysa. En kuzeydeki, en güneye, en doğudaki en batıya gitsin bu ülkede, boynunda dürbün gibi bir fotoğraf makinesi, sırtında çantasıyla Japon turist edasıyla gezmiyorsa eğer, bir ‘Selamun Aleyküm’ deyip tabureye, sedire oturmaya erinmiyorsa eğer, kısa sürede anlayacak ki oradaki insan bir diğer kendisi! Farklı bir lehçe, hatta farklı bir dil kullansa da aynı kavruk kelimelerle, aynı kaygılarla, aynı dualarla, benzer masallarla, deyişlerle büyümüşler farklı/aynı yerlerde.

 

Ben 17 yaşına kadar Trabzon’da yaşadım ve o tarihe dek ne bir Kürt ne de bir Ermeni gördüm. Sonradan gördüm, dinledim anladım ki benim hiç biriyle sorunum yok, onların da benimle sorunu yok, olmaz, olamaz, halkların birbiriyle ne meselesi olacak! Ama ne; yalanlara, nifaklara, fesatlara, gizli ve aşağılık çıkar anlaşmalarına inanıldığında, Batıdakiler bilmem ne oluyor, Doğudakiler bilmem ne, Ermeni öyle, Kürt şöyle.

 

Resmi ideolojiye kulak verdiğinde kesinlikle ve kesinlikle kandırılacaksın ey halk! Televizyonlara, gazetelere, basın denen yalan krallığına tabi olduğunda zihnin ve yüreğin iğfal oldu, artık zehirlendin, bunu bil ey halk!

Sadece doksan yıldır bu ülkede yaşadığımızı var sayalım, Allah için Adaleti ayakta tutan, hakikatin şahitleri olarak, “Ben Müslümanlardanım” demenin getirdiği sorumlulukla Kürt meselesinde artık kesin olarak tavır almalı ve siviller olarak hükümet/ler/i çözüme zorlamalıyız.

 

Bu itibarla 2010 yılı Diyarbakır Kürt Forumu Sonuç Bildirgesinin arkasında durmalıyız diye düşünüyorum. Söylediğimiz ve söyleme imkanımız varken söylemediğimiz, yaptığımız ve yapma imkanımız varken yapmadığımız her şeyden hesaba çekileceğine inanan insanlar olarak, dikkatinizi çekerim, lütfen derim!

 

 

KÜRT SORUNU FORUMU SONUÇ BİLDİRGESİ

Özgür-Der Diyarbakır Şubesi'nin 24–25 Temmuz 2010 tarihlerinde Diyarbakır'da gerçekleştirdiği Kürt Sorunu Forumu sonuç bildirgesi şu şekildedir:

TESPİTLER

1-Kürt Sorunu, Kemalist kadrolar tarafından tepeden inmeci, jakoben bir anlayışla dayatılan, inkâr ve uluslaştırma politikalarının bir sonucudur

2-Milliyetçi-Militarist bir paradigma üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden bu yana, homojen laik bir ulus toplum hedefiyle, farklı gördüğü ve dönüştüremediği tüm unsurlara yönelik asimilasyon ve imha amaçlı şiddet politikalarına başvurmuştur.

3-Devletin Kürt sorununa güvenlik merkezli yaklaşması, sorunu; sosyo-ekonomik geri kalmışlık, bölücülük, eğitim eksikliği gibi dar bir perspektifle değerlendirmesi, sorunun en temelde bir kimlik sorunu olduğu gerçeğinin üstünü örtmek için başvurulan söylemlerdir.

4-Kürt sorunu bağlamında yürütülen inkâr ve imha amaçlı tüm faaliyetlerin, akıtılan kanların, yaşanan göçlerin, faili meçhullerin ve dayatılan her türlü acının birincil sorumlusu devlettir.

5-PKK, Kürt sorununun bir parçası olmakla birlikte, esasında Kürt sorununun doğurduğu bir sonuçtur. PKK, şiddetin çözümü noktasında muhataptır; Kürt sorununun çözümü noktasında ise muhatap bütün kesimleriyle Kürt halkıdır.

6-Hükümetin çözüm çabası olarak deklare ettiği "açılım" süreci olumluluklar arz etmesiyle birlikte; AK Parti zihniyetinin resmi ideolojiyi aşamaması ve sistemi sorgulayamaması gibi handikaplar nedeniyle oldukça cılız ve zaaflı kalmıştır. Yükselen milliyetçi söylem karşısında oy kaybetme, tabanını yitirme gibi endişelerle, güvenlik merkezli söyleme geri dönülmüştür.

7-Son dönemde yoğunlaşan çatışmalar ve derinleşen şiddet sarmalı, sorunu salt güvenlik zafiyeti olarak gören ve akan kandan nemalanan milliyetçi-militarist odakların söylemini güçlendirmektedir. Çatışmaların tırmandırılması, sorunun çözümüne yönelik geliştirilen sivil çabaları ve özgürlükçü yaklaşımları boğmaktadır.

8-Birinci Dünya Savaşı sırasında tüm Ortadoğu emperyalist güçler tarafından işgal edilmiş, savaş sonrasında bu bölge sömürgeci devletler eliyle yeniden dizayn edilmiştir. Emperyalist güçler çekildiklerinde, geriye işbirlikçi iktidarlar ve ulus devletler bırakmışlardı. Bölgedeki Kürt sorunu, sınırları sömürgeci güçler tarafından tayin edilen İran, Türkiye, Suriye ve Irak devletlerinin, Kürt halkını yok saymaları ve inkâr etmeleri üzerine şekillendirdikleri politikaların bir sonucudur.

ÖNERİLER

Bizler Müslümanlar olarak Kürt sorununa yol açan zihinlerin, adaletsizliklerin öncelikle İslami kimlik İslami hukuk ve ümmet bilincinin reddedilmesinin, tehdit ve düşman ilan edilip dışlanması sonucunda Türk ulus kimliğinin ve laik sistemin dayatılması olduğuna ve mevcut laik Kemalist sistemle topyekûn hesaplaşmadan hiçbir sorunun kalıcı manada çözülebilmesinin mümkün olmadığına inanıyoruz.

Bununla birlikte mevcut sistem içinde dahi görece daha özgürlükçü bir vasatın tesis edilebilmesi ve Kürt halkına yönelik zulmü azaltmak üzere aşağıdaki önerilerde bulunuyoruz.

1. TSK, yürüttüğü operasyonları durdurmalıdır. PKK, eylemsizlik kararı almalıdır. Bununla birlikte PKK'nin silahı bırakması için gerekli şartlar sağlanmalı, ayrım gözetilmeden tüm siyasi tutuklular serbest bırakılmalıdır.

2. Cumhuriyet dönemi boyunca Kürtlere yapılan tüm zulüm ve haksızlıklar için resmi düzeyde özür dilenmelidir.

3. Şüphesiz ki tüm diller, Allah'ın ayetlerindendirler. Bu nedenle Kürtçe üzerinde devam etmekte olan resmi, gayrı resmi tüm yasaklar, sınırlandırmalar kaldırılmalıdır. Anadilde eğitim başta olmak üzere Kürtçe, her alanda koşulsuz biçimde serbest bırakılmalıdır.

4. İlköğretim öğrencilerine okutulan "Andımız" kaldırılmalıdır. Muhtelif yerlerde yazılan "Ne Mutlu Türküm Diyene" gibi yazılar silinmelidir.

5. Başta vatandaşlık tanımı olmak üzere, anayasa ve sistemin bütün resmi literatürüne hâkim olan Türklük esaslı dışlayıcı ve ayrımcı söylem terk edilmelidir.

6. İsimleri değiştirilen yerleşim yerlerinin eski adları tümden iade edilmelidir.

7. Bölgede çok yönlü sorunlara yol açan koruculuk sistemi derhal lağvedilmelidir.

8. Binlerce kayıp ve faili meçhulün akıbeti açıklanmalı, soruşturmalar ciddiyetle yürütülmeli ve sorumlular bulunup cezalandırılmalıdır. Köy yakma v.b olayların hesabı sorulmalıdır. Ergenekon yapılanmasının bölgede yaptığı hukuksuzluklar derinlemesine soruşturulmalıdır.

9. Yapılan operasyonlarda, seçilmiş Kürt siyasetçilerinin soyut suçlamalarla tutuklanmaları, halkın siyasi tercihine ipotek koymak anlamına gelmektedir. Kürt siyasetçilerin maruz kaldığı bu hukuksuzluğa son verilmeli ve tutuklular bir an önce serbest bırakılmalıdır

10.             Tüm siyasi mahkûmların cezaevi şartları iyileştirilmeli, bu bağlamda Öcalan'ın cezaevi şartları da düzeltilmeli ve normal bir cezaevine nakli sağlanmalıdır. PKK de, Öcalan'ın yaşam koşullarını şiddete başvurmak için bahane kılmaktan vazgeçmelidir.

11.             AK Parti Hükümeti BDP'yi görmezden gelen tavrından vazgeçmeli, BDP ile diyaloga geçmelidir. BDP ise çözüme yönelik çaba sarf eden sivil siyasetin elini güçlendirici adımlar atmalıdır.

12.             Bir bütünlük arz etmesi nedeniyle; Irak, İran, Suriye ve Türkiye'deki tüm Kürtlerin sorunlarının çözümü için çaba gösterilmelidir.

13.             Başta Şeyh Said olmak üzere Kürdistan'da kıyam hareketlerine katılan önderlerin ve Saidi Nursi'nin mezarları tespit edilmeli, Şeyh Said kıyamının Diyarbakır ve Elazığ arşivlerinin açılması gerekir.

14.             JİTEM'i hatırlatan "özel ordu" fikrinden kesinlikle vazgeçilmelidir.

 

 

 

Devamını Oku

TSK’ye Yardım Edin!

 

 

 

 

/Türk Silahlı Kuvvetleri bu çağrıya uyarak vatandaşlık görevini yerine getirenlere minnettar olduğunu beyan eder!

 

Vereceğiniz bilgiler Türk Ordusu'nun iş yükünü ciddi oranda azaltacak, buradan tasarrufla kazanılan zaman ve enerji ülke savunması için harcanacaktır. Bundan emin olabilirsiniz!

 

Şimdi lütfen uyarıları dikkate alarak soruları yanıtlayınız. Sonra da bu formu size en yakın Askerlik Şubesine teslim ediniz./

 

1)  Türklere ait olan Türkiye’de doğduğunuza göre Türk olmalısınız. Her Türk asker doğar. Her Türk’ün bebek doğacağı kara propagandasına sakın ola kanmayın. Gayrı Türk olabileceğiniz yönündeki tahriklere aman ha kapılmayın. Kürt olduğunuzu düşündüğünüz oluyor mu?

 

 

2)  Türklükten başka bir kimliğiniz var mı, varsa nedir? Kimlik bunalımı yaşıyor olabilirsiniz, ne olur ne olmaz, siz yine de bir doktora görünün.

 

 

3)  Namaz kılıyor musunuz? Namazlarınızı cemaatle mi kılarsınız?

 

 

4)  Doğum günü kutlar mısınız? Peki, Kutlu Doğum Programlarına katıldığınız oluyor mu?

 

 

5)  Ücretsiz Yaz Kursları açılsa, bu kurslar içinde Yüzme Kursu ve Kur’an Kursu olsa, çocuğunuzu hangisine gönderirdiniz?

 

 

6)  Atatürk’ü mü daha çok seviyorsunuz yoksa Humeyni’yi mi?

 

 

7)  Gün içinde ağzınızdan ortalama kaç kez ‘Allah’ kelimesi çıkıyor?

 

 

8)  Müslümanların peygamber olarak kabul ettikleri Muhammed’in adı anıldığında salat veya selam ediyor musunuz?

 

 

9)  Tarikat, cemaat veya STK olarak anılan örgütlerden herhangi birine üyeliğiniz var mı? Varsa bir zahmet isim veya isimlerini yazınız. Bu konuda son derece dikkatli olmanızı tavsiye ederiz. Atatürk ilke ve inkılablarını benimsemeyen yapılar sizi muasır medeniyetler seviyesine ulaşma kutsal güzergâhından alıkoyabilir.

 

 

 10)    Bilindiği üzere, Mustafa Kemal olmasa Türkiye  Cumhuriyeti, Laik Türkiye Cumhuriyeti olmasa bizler olamazdık. Cennet vatanımız yabancıların olurdu.  Bu bilimsel gerçeğe rağmen mütareke basını gibi konuşan kimileri,  ‘Osmanlı olmasaydı da Mustafa Kemal olmazdı’ diyerek gerici bir tezi dillendiriyorlar. Olacak iş mi Allah aşkına? Böyle düşünülür mü? Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

 

 

11)     Bilindiği üzere laiklik, ‘peygamber ocağı’ olan ordumuzun güvencesi altında olsa da şeriat her zamanki gibi bir numaralı tehdittir. Bu ahval ve şerait içerisinde “ordu göreve” desek yeridir yani, öyle değil mi?

 

12)   Bilgilerinizi bizimle paylaşarak vatani görevinizi yerine getirirken içinizde ‘acaba fişleniyor muyum?’ gibi bir his uyanmış olabilir. Böyle düşünmenizi gerektirecek bir şey yok! Ancak yine de bu düşünceden kendinizi alamıyorsanız, yanınıza şöyle bir düşünce alın: “Fişlenmek Güzeldir. Şöyle ağız tadıyla fişlenmedikten sonra, bu ülkede yaşadığımızı kim iddia edebilir ki! Hem fişleme işlemini yapanlar da, kendisi için istediğini kardeşi için istediğinden fişlenmiş değiller mi?”

 

/Uyarıları dikkate alıp soruları eksiksiz yanıtladığınıza eminseniz, baştan sona okuyarak bir kez daha kontrol ediniz!

 

Anlamamış olabilirsiniz, tekrar tekrar okuyun.

Anlamamış olabilirsiniz, tekrar tekrar okuyun.

Anlamamış olabilirsiniz, tekrar tekrar okuyun!

 

Yaptığımız darbeleri  -becerip- yapamadıklarımızın göstergesi olarak sunup TSK’yi eleştirenleri dinlemeyin. Oturup kalktığınız insanlara dikkat edin: Bizi sorgulamaya kalkanlarla konuşmayın.

 

TSK insanlardan oluşur, insanlar hata yapar, hata yapanlar cezasını çekmeli gibi bir mantık yürütme kesinlikle doğru değildir. Bu şuna benziyor: Gerçekler acıdır, baklava tatlıdır, dolayısıyla baklava gerçek değildir. Hayır, baklava gerçektir, kilosu ortalama 15 liradır.

 

TSK halen vatandaşlarımızın en çok güvendiği kurumdur. Bütün vatandaşlarımız her gece başını yastığa koyduğunda, uykuya dalmadan önce 33 kere söylemelidir:

 

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!

TSK hata yapmaz, hesap vermez!/

 

 

 

 

 

 

mehmet ali başaran

m.ali.b@hotmail.com

Devamını Oku

Neresi vatan, vatan haini kim?

 

 

 

 

 

Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkum eder, diyor Kur’an.

30 yıldır devam eden bir iç savaş var.

‘Bu kirli savaş artık sona ersin’ çağrıları yapılıyor.

Çağrı yapanlar da çağrının yankıları da artıyor bir yandan.

Öte yandan aynı tas aynı hamam!

‘Ateş düştüğü yeri yakıyor’ sözünü, ateşin düştüğü yerde olmayanların çoğu yazık ki şurdan çay söyler gibi söylüyor, akletmiyor.

Başka evlatlar ölmesin diye feryat eden ana-babaların yürekleri sökülüyor.

 

Oralı mısınız?

Orası Adalet’in ‘kara’ sularıdır!

Karadır adaletin suları şimdi

Bedeli var adil olmanın çünkü

Karalığı ‘taşlanmak’tan gelir

‘Vatan haini’ yaftasını yemek var

Olsun, siz yine de oralı olun.

Daha fazla karalar bağlamasın ‘vatan’

Gözümüz aydın olsun!

 

Elimizi yüzümüzü yüreğimizi zihnimizi yıkayalım, pırıl pırıl olalım.

Bunun için diyorum, samimi olalım, açık konuşalım:

Siyasetçilere sayıp dökerken aslan kesilenlerin büyük bir kısmı, söz, haklı olarak TSK’yı eleştirmeye gelince üç maymunu oynuyor!

Oysa PKK’yı yerden yere vurmaya gelince ne kadar da işitensiniz, görensiniz, bilensiniz, hayret doğrusu.

Sanki askerin başına gelenden, tabutunun başındaki komutan sorumlu değilmiş gibi yapmayı, kendinizi kandırmayı bırakın.

Bu ülkede Ordu ‘putu’nun ardından sızan kirlerin neler olduğu gün yüzene çıkıyor.

Olmuş, olamamış, olduğu ortaya çıkmış, çıkmamış onlarca darbe ile, cunta ile, suç ile, ahlaksızlık ile resmi kayıtları, belgeleri, kararları ortada.

 

Ordu ‘putu’ dedim de, deyim yerindeyse, putu devrilsin, değilse “kanun koyucu” hakkını helal etsin.

 

40 binden fazla beden toprağa düşmüş, ülkenin milyarlarca doları dağa taşa atılırken yeryüzünü fesada veren silah tüccarları palazlanmış, milletçe felaha ve refaha yürüyüşümüz engelleniyorken neden böyle oluyor, nerde hata yapılıyor, askerlik nedir, halk ne yapmalı, dünyada bu işler nasıl hallediliyor, silahtan başka söz yok mu, söz biter mi, sözün bittiği yer neresidir, biz nerdeyiz diye soramayacak, adam akıllı eleştirip çözüm yolları sunamayacağız

 

Neden?

Böyle dersen halk askerlikten soğur.

 

Halkı askerlikten soğutmak diye bir suç var çünkü (TCK 318)

Neresinden tutarsan tut, elinde kalan bir kanun daha:

Yine de şöylece eleştiri getirebiliriz bu yasadışı yasaya karşı:

Yasadışı çünkü hem anayasanın 25 ve 26. maddelerine aykırı, hem de uluslar arası hukuka. –zaten böyle içine ne bulursan doldurabileceğin kadar geniş ceza yasası yapmak da çağdışı ya-Ne var ki bunların da üstünde Adalet var, Hakkaniyet var, Vicdan var, bu yasa başta bu gibi yüksek değerlere, insanlığın ortak çıkarlarına aykırı.

 

Yasa koyucu, bu ülkede yasa yaparken, çoğunluğu müslüman olan halkın inançlarına saygı duymuyor olabilir ancak bilinmeli ki müslümanlar ‘inandım’ demeden önce Allah’ı dahi sorgularlar: Acaba Allah var mıdır?

 

Allah’ı dahi sorgulayanlara askerlik gibi basit, dünyevi bir devlet müessesesini sorgulama hakkını vermemek ne anlama geliyor?

 

Allah kadar/gibi “rahat” olun, güvenin kendinize.

 

Kimin kime neye soğuyacağına veya ısınacağına karar verebileceğinizi nasıl düşüyorsunuz, hayret!

 

Halkı askerlikten soğutan bir şey varsa o da Askeriye’nin şeffaf olmamasıdır, adalet karşısında hesap verir olmayışıdır.

 

‘Öldürelim’ demek kadar ‘öldürmeyelim’ demek hakkını kullanmak isterim,

‘militarizmi’ körüklemek kadar ‘dindirmek’ hakkını kullanmak isterim, ‘Ordu millet el ele, yürüyelim Kandil’e’ demek yerine, eski Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın da itiraf ettiği gibi ‘Bütün orduyu Kandil’e göndersek bile terör örgütünü bitiremeyiz’ demek hakkını kullanmak isterim.

 

Buradan bakmak dünyanın altının üstüne gelmiş olduğunu görme imkanı sunmuyor mu?

 

Ve neresi vatan, vatan haini kim?

 

 

 

 

Devamını Oku

Mavi Marmara Beyaz Sayfa

 

 

Bildiğim bütün güzel kelimeleri yola çıkaracağım bu yazıda, Hak adına, bâtılın karşısına. Mavi Marmara Gemisi’ni anlamak başka türlü mümkün olmayacak.

Başta mavi, beyaz ve siyah olmak üzere, içinde insanlığın her rengini barındıran bu kıssayı anlatsın anneler kızlarına, dedeler torunlarına. Dilden dile yayılsın, hisseler alınsın ve yüreklere salınsın.

Yeryüzünde kuzey, güney, batı ve doğu varmış, böylece yönler ayarlanırmış. Bir de yukarı varmış, aşağı varmış. İnsan denen canlı adaleti bir kenara koyunca aşağıya, aşağıya derken, inmiş aşağıların aşağısına! Hal böyle olunca zulüm doğmuş, büyümüş, almış yürümüş ve nihayet gelip doğunun ortasına kurulmuş!

Takvimler 1948 yılını gösterirken, siyonizm denen sapık bir zihniyetle İsrail kendini göstermiş. Karşı çıkmayıp seyirci kalan ve doğrudan destek olanlarla işgal ettiği topraklarda tecavüz, gasp, işkence vb her türlü pislikle en katliamlısından bir tarih yazarken kendini dev aynasında görmüş.. Bir de ne görsün; gözleri normal değilmiş, dönmüş!

İnsanlık utanç içinde sızlanadursun, aklı başından alınmış milyonlarca Yahudi ile yerlerinden yurtlarından edilmiş, açlığa ve ölüme mahkum edilmiş milyonlarca Müslüman, İsrail’in elinde esirmiş.

Yeryüzünde ne kadar kötülük varsa bulup buluşturmuş ve kendisine yakıştırmış Siyonist çete karşısında kanun namına, insanlık ve ahlak namına, Allah adına, ne pahasına olursa olsun bir şeyler yapmak gerekiyormuş.

Bunun için yüce değerlere sahip, olanca iyiliği ile cesur, inanmış, kararlı insanlara ihtiyaç varmış. Ama bu da yetmezmiş, çünkü düşman küresel bir zorba, şeytansı bir azmanmış! Bu yüzden, dünyanın dört bir yanından, değişik değişik milletlerinden, müslümanı, yahudisi, hristiyanı, ateisti ve diğerleriyle, vicdanı büyük yüzlercesi bir araya gelmiş. Bir gemiye binilecek, içinde dua, umut, tebessüm ve selam olan bir filo dolusu yardım malzemesi Filistin’e taşınacakmış.

Başta Mavi Marmara Gemisi olmak üzere, insanlığın haysiyetini taşıyan barış filosu, düşmanın tehditlerine aldırmadan, hak ve hukuk güzergâhında ilerliyormuş. Haksızlığı iş edilen şebeke, hakkın gelmesinin ne anlama geldiğini iyi bildiğinden, şafak sökmeden saldırıya geçmiş. Karşısındaki, sivil, silahsız ve masum insanların bulunduğu uluslar üstü yardım gemileri, bulundukları yer ise uluslar arası sularmış. Ne gam! Zorbalıkla ‘devletleşmiş’, akıl ve izan kriterlerini yitirmiş bir terör örgütüymüş bu, dünya sahnesine çıktığı gibi kontrolden çıkmış.

Tarih böyle bir ‘savaş’ görmemiş daha evvel. Akdeniz’de Alçaklık ile Yükseklik, İyilik ile Kötülük, Güzellik ile Çirkinlik, Şeref ile Şerefsizlik karşı karşıya gelirken, 31 Mayıs 2010 gecesi gündüzü kucaklarken, aralarında meleklerin olduğuna inanılan insanlardan dokuz tanesi şehit olurken, yırtılan sadece takvimden bir yaprak değil, aynı zamanda, İsrail denen, içi karanlıklarla dolu bir maske, bir imajmış.

Akdeniz’de o sabah Mavi Marmara Gemisi’nin yol açtığı adalet dalgası çok geçmeden yeryüzünün büyün kıyılarına vurmuş, vicdana kıyısı olanlarla olmayanları, hakikate kıyanlarla kıyamayanları ortaya koymuş, edilen duaların kabulü, evrensel bir kıyamın ilk evresi olmuş.

Başta mavi, beyaz ve siyah olmak üzere, içinde insanlığın her rengini barındıran bu kıssayı anlatsın anneler kızlarına, dedeler torunlarına. Dilden dile yayılsın, hisseler alınsın ve yüreklere salınsın.

 

 

Devamını Oku

İsrail denen terör örgütü

 

 

1948 yılında organize bir terör çetesi olarak dünya sahnesine çıkan İsrail, geride kalan 62 yılda sayısız katliamla, adalet, hak, hukuk, vicdan, akıl, izan, onur, namus gibi insanlık değerlerini ayaklar altına alarak yüzyılın en büyük utanç kaynağı olmuştur.

İşgal ettiği Filistin topraklarında, kin ve ölüm kustuğu Gazze halkına 3 yıldır korkunç bir ambargo uygulan İsrail, insanlığın yüz karası eylemlerine bugün bir yenisini daha eklemiştir.

Gazze’ye, uluslar arası hukuka uygun biçimde sadece insani yardım taşıyan gemilere askeri operasyon yapan söz konusu terör şebekesi ‘Birleşmiş Milletler’i, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Devletleri’nin seyirci kaldığı bir vahşet gerçekleştirmiştir. Gemilerde yer alan silahsız, sivil ve masum yardım gönüllülerinden kaçını öldürdüğü, kaç tanesini yaraladığı henüz netlik kazanmış değilse de, haberler durumun “ağır “olduğu yönündedir.

Son saldırılarda şehit olanlara Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır, yaralananlara ise acil şifalar diliyoruz. İslam ümmetine, Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılmanın elzem ve acil olduğunu hatırlatıyoruz. İsrail’i kınamakla birlikte, zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bakmasını, örneğin ‘Firavun- Hz. Musa’ kıssasından ders almasını tavsiye ediyoruz. İsrail’in suçlarına destek veya susmakla ortak olan devletleri ise, savaş suçlusu olmamaya, en azından, savunucusu oldukları değerlerde samimi olmaya çağırıyoruz.

 

 

Devamını Oku

Böyle Ayrılık Olmaz

 

  

İlk cümle her zaman önemlidir. Bir filmin açılış sahnesi gibi. Size zamanını ayırmış muhatabınızdan, karşılığında istediğiniz, dikkatse, işte şimdi en taze yerinde!

Türkiye’de ‘Ayrılık’ adıyla gösterime giren iki saatlik dram filmi, ilk sahneden hüp diye içine çekiyor seyirciyi. Eline, pimi çekilmiş bir merak verip kaçıyor!

Avusturyalı ve altı çizili kadın yönetmen Feo Aladağ’ın yazıp yönettiği film, deyim yerindeyse bir Alman-Alamancı ortak yapımı. Ancak hemen itiraf edelim ki deyim yerinde değil! Zira filmde Almanlar ve yeni bir “kavim” olan Alamancılar olduğu doğrudur, ne var ki bir ortaklık söz edemeyiz! Çünkü biri ortağına bu kadar haksızlık yapmaz, yapamaz. Buna ayıp denir, argoda keleklik, literatürde ötekileştirme, daha ‘bilmiş’ bir ifadeyle, oryantalizm!

Söylemeye gerek var, altını çizmiştik, edindiğimiz bilgiye göre yönetmenimiz feminist. Sindirilmiş, bir tür çakma aydın gibi, ‘saygı duyarım efendim’ diyerek gardımızı alsak mı? Öyle ya, her şeye saygı duy; özgürlükçü, modern bir insan ol çık –işin içinden!-

Hayır, bu düşünceye saygı duymuyoruz, zira, ne kadar haklı da olsa gerekçeleri, son kertede haktan bir şaşma olarak kendini gösteriyor.  

Umay, Almanya’da doğmuş olduğundan olsa gerek, kendisini çevreleyen İslam temelli Türkiye gelenek göreneklerine, güzelim Almanya’da gettolaşmış Alamancı yaşam tarzına rağmen, ‘Tanrı’ya  şükürler olsun ki Batı’dan yansıyan aydınlanmadan nasibini almış, ‘özgür’, modern bir kadındır! Ama kendisiyle evlendiği, kendisi için Türkiye’de yaşamaya razı geldiği genç adam öyle mi? Psikopatın teki olduğu, eşini dövmesinden, 5 yaşındaki çocuğunu boşa yere karanlık oda hapsine mahkum etmesinden belli.

Garibim Umay ne yapsın? Adama bir şans versin, zamanla düzelir inşallah, diyeceksiniz! O da sizin gibi düşünüyor; evlilikleri sürsün istiyor lakin kendisi üzerinde, yakın ve orta doğu sporlarının en meşhuru olan ‘pata küte vurma’yı iletişim modeli olarak deneyen ve yanılmayan ve üstelik de yılmayan biriyle nereye kadar devam edebilir ki! Valizini ve şirin mi şirin ufaklığı kaptığı gibi, doğğru ailesinin yanına..  

Film daha çok Almanya’da geçiyor. Ne kadar Türkiyeli (Doğulu) varsa geri, ne kadar Alman (Batılı) varsa ileri ve iyi insanlar! Ortası yok mu diyeceksiniz?  Var. Umay gibiler de çıkıyor arada ama herkesin onun kadar anlayışlı, ‘çağdaş yaşamı destekler’ nitelikte olması kolay değil! Ciddi ciddi zincirleri kırmak, özgürleşmek gerek, yiğitlik gerek, “aklı” kullanmak gerek! Din gibi, gelenek gibi, töre gibi kaka, öcü, kötü, geri şeylerden kurtulmadıktan sonra Batılı nasıl sana hidayet nasip etsin ki! Her şeyi devletten bekleme ya.

Film yer yer alt yazılı fakat tamamıyla yukarıda çizdiğim bilinç altıyla yazılı, kaliteli, etkili bir yapım.

 

Değerlerimiz ‘dökme kurşun’ gibi eleştiri bombardımanına tutuluyor ve doğrusunu söylemek gerekirse parça parça baktığında çoğunu hak ediyoruz fakat.. İşte gözden kaçan fakat bütünlük, fakat ahlak, fakat hakikat!  

Yönetmenin düştüğü hataya düşüp, genellemeci, silip süpürücü bir yaklaşımla haksızlık yapmamalı, iğneyi başkasına çuvaldızı kendimize batırmalıyız.

Namus’u sadece kadının üzerinde durması gereken bir nitelik olarak görüp, erkeğin -amiyane tabirle- “her türlü fışkıyı yemesi”ne ses çıkarmamak büyük bir ikiyüzlülük olarak eksi hanemize yazılmalı.

Değerler farklı olduğundan ‘kadına değer verme’ de doğal olarak farklı görülüyor, doğru ama bizim de eşitlik yerine adaleti her daim tesis etmeye özen göstermemiz gerekmez mi? Erkek değil hak egemen bir toplum olmayı öğütlemiyor mu bize inançlarımız?

Devamını Oku

Robin Hood Bugün Yaşasaydı?

 

 

Hakkında kötü konuşana rastlamadım şu ana dek. Zalimlere karşı mazlumun yanında yer alan, adalet konusundaki hassasiyeti ile ün yapmış, zenginden alıp fakire vermeyi tam zamanlı iş edinmiş, dürüst ve cesur bir büyüğümüz kendisi.

Son olarak geçen hafta sinemalarda karşımıza çıktı. ‘Öldükten sonra efsane olmuşum, ne önemi var’ diyerek, yaşarken efsane olmuş İngiliz yönetmen Ridley Scott sağlam bir ekiple yola çıkmış. Yine ve yine ve yine bir Robin Hood hikayesinin yepyeni bir hikaye olarak karşımıza gelmesi kolay iş değil! Dolayısıyla senaryoya çok dikkat; yanına da Russell Crowe ve Cate Blanchett gibi ödüllü iki klas oyuncu aldık mı, başlayabiliriz!

Yıl 1199. Kahramanımız orduda görevli okçudur, attığını vurur, attığını vurur! Bir gece asker arkadaşıyla itiş kakış esnasında, ordusunun başında fedakâr komutan görünümlü kral bunları yakalar. Ne yaptıklarını sorar. Bakar ki bu askeler lafı eğip bükmüyorlar, dürüst efendi çocuklar, açık açık cesurca konuşuyorlar, sevdim sizi demeye getirir! Böylelerini bulmuşken içlerinden Robin’e tarihi bir soru sorar:

-     Sence Haçlı seferinden dolayı Tanrı bizden hoşnut olacak mı?

Kahramanımız adildi dedik ya, hayır dedi, orda katliam yaptık!

Kralın edeceği iş: bizimkileri cezalandırır! Almıştır yine mazlumun ahını ve aheste aheste değil ertesi gün aniden çıkar! Kuşatma esnasında gelen bir düşman oku kendisini öbür tarafa yollarken, bizimkiler vakit kaybetmeden esir tutuldukları yerden tüyerler!

Ne kadar doğru bilmiyorum ancak yönetmenin hanımı müslümanmış ve bu diyalog bir anlamda Batı’nın haçlı seferleri için Doğu’dan özür dilemesi anlamına geliyormuş.

Kahramanımızın zalim kralın ordusundan kaçışı ve sonra başına gelenler Kuran’da (Kasas suresi 23-28) anlatılan Musa kıssasına o kadar benziyor ki, bilenlerin bağ kurmaması mümkün değil.

Şimdiden klasikler arasında yerini almış bu Robin Hood hikayesi asla klasik bir anlatım içermediği gibi, Robin’in namının alıp yürüdüğü dönemin öncesine odaklanıyor. Efsane nasıl doğmuş, onu seyrediyoruz.

Ruha dokunan sözler misali görüntüler eşliğinde, içindekiler bölümünde sevda olan, iktidar kavramı olan, baba oğul ilişkisi olan, hak batıl mücadelesi olan, inanmışlık olan, saran, sarmalayan, içine alan bir hoş seyirlik film. Az da değil, 140 dakika sürüyor, sürüklüyor seyirciyi.

Teknik anlamda bir kusur bulsam da yazsam, eleştirmen havası atar mıyım diyenler boşuna çabalamasın bence, her şey harika ya da yakın harikaya! Adamlar yapmış arkadaş, budur! Onlar daha iyisini yapana kadar bizden birileri “sanat altın bileziktir” deyip kuyumcuya gidecek, bilezik alıp yastık altına zula edecek; birileri bilmem nerenin şivesiyle bu filme dublaj yaparak dünya sinemasına katkılarını sunacak, başka birileri de olanca fedakarlıkla imkanlardan sanat devşirmek için debelenecek.

Onlarla bizim aramızdaki farkları saymaktan ayrı bir zevk alıyor gibi görünmek istemem, ezilmeye de gerek yok, uzun bir süre sonra beş alan öğrenciye öğretmeninin dediği gibi, ‘çalışınca oluyor demek’le yetinelim özetle. Biz çalışmıyoruz hepsi bu. Sinema denilen bu yeni sanata voleyi vurmak için dadananlarımız da az kalabalık yapmıyor hani, değinmeden geçmeyelim. Ne diyorduk?

Bu filmdeki savaş sahneleri öyle ihtişamlı ki mesela, bir ok yesem ölsem şuracıkta, gam yemem diyorsun. Bizim setlerde bunun sadece benzerini çekmeye çalışsan Tuzla Tersanesi’ne döner ortalık, ölümler yaşanır harbi harbi! Milyar dolarlık film çekeceksindir, sette sigortasız işçi çalıştırırsın ve alman gereken önlem için sana verilen ödenekten yapmadığın harcama, cebe indirdiğin para, birkaç garibanın “sinema şehidi” olarak tarihteki yerini almalarına neden olur!

Robin Hood da üzerine pek bir yakışmış, kavga gürültülü filmlerin adamı Russell Crowe’a  sormuşlar:

“Robin Hood bugün yaşasaydı ve siyasi bir rolü olsaydı, Wall Street ve mali skandallarla mücadele eder miydi?”

Russell Efendi şöyle cevap vermiş:

“Bence esas ve en büyük güç, enformasyon dağıtım gücü, en büyük düşman medya tekellerine karşı mücadele ederdi!”

Bence bugün yaşıyor olsa Türkiye denen bu kaos A.Ş’de, tefeci, kan emici bankalara ve onların siyasetteki, bürokrasideki, askeriye içindeki kankalarına savaş açardı!

Dün, 28 Şubat sürecinde bankaları hortumlayan âdilerden hesap sorardı!

Yine bugün, anti emperyalist ve anti kapilalist bir adalet neferi olarak “semiren” milyoner müslümanların malikanelerine girer ve onlara şunu derdi:

“Allah zenginliği biraz da Tarlabaşı’ndaki, Gazi Mahallesi’ndeki şu kardeşlerinin üzerinde görse ya!”

Bugün yaşıyor olsa, evet, ilk ziyareti TÜSİAD’a sonra da MÜSİAD’a yapardı!

Ama ne, Robin Hood öldü,  imdi yürek yırtılır mı?

Hayır, gerek yok, mehdi de beklemiyoruz elbet.

Bugün hakikatin şahidi olarak, adaleti tesis için sesini yükseltenler var. Bütünlüklü bir ahlak ve dürüstlük mücadelesi yürütenler var. Buralı olan ama vicdanı ve hakkı evrene yaymaya bakanlar var.

Bu selam onlara!

 

mehmet ali başaran 

 

Devamını Oku

Deniz Baykal Ahlak Dedi!

 

 

 

 

Tezgâhlar vardır, ucuza kıyafetler satılır.

Kalitesiz, bayağı, defolu mallar, oraya atılmış, yığılmıştır.

Tezgâhtar bağırır: “Seçin ayırın!..”

Türkiye’nin gündemi de böyle; seviyesizlikler, günübirlik hesaplar, basitlikler yığını.

 

 

Gündemi takip edeceğim diye uzun uzun dalıp gitmek sağlığa zararlı.

Mekdanıls’ta yemek yediğini düşün. (aman, aklından bile geçirme!)

Yapılması gereken ahlak ve ilkeler gözlüğü ve giderek gözü ile bakmak bakılması gerekli yerlere, gerektiği kadar.

Yoksa yazıktır, vakit önemli, ömür kısa, boş işlerden kesinlikle yüz çevirmeli.

 

 

TBMM mesela, önemli bir yer ve oradaki konuşmaları dinlemek gerek, ancak, ne yazık ki yapılan konuşmalardan 10’da 7’sini dinlemek, açıkça, israf demek.

(Bu oran son anayasa değişikliklerinde ortaya çıktı!)

Ondan sonra da Cumhuriyet Halk Partisi gündeme geldi, mâlum!

Statükodan kopuş anlamına gelecek son değişikliği/gelişmeyi de engellemek adına değil üstelik; kimsenin aklına gelmeyecek bir şekilde!

 

 

Koltuğunda ilânihâye kalacağını sandığımız Deniz Baykal’ı, ölüm değil bir komplo aldı aşağıya. Bir zaruri istifa..

Söz konusu Türk tipi bir istifa idi.

Önce tırnak içindeydi, sonra sonra tırnakları söküldü!

(istifanın son durumu merak ediliyor!)

Bu gelişmeleri takip ederken, bir yandan şaşırmaya devam ediyor, diğer yandan biriken şaşkınlığımı gizliyordum.

 

Sonunda dayanamayıp sormaya karar verdim işte:

İnsanları enayi yerine koymak rutin işlerden biri mi bu ülkede?

Halktan biri olarak, bir nevi sahici ‘halk partili’ olarak, hep aynı CHP’nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, özenle hazırlanmış istifa konuşmasını dinlerken ağzım açık kaldı doğrusu. Öyle ifadeler kullandı ki, dedim: yok artık!

Samimiyetsizlik timsali sözleri bir insan bu kadar mı ‘inanarak’ söyler aman Allah’ım!

 

 

“Kara kampanya” dedi Baykal!

Bu ülkedeki en büyük kara kapmayanın en ateşli savunucusuna bakar mısınız, neler de söylüyor!

Haklı, ona karşı yapılan bir kara kampanyaydı. Tıpkı “irtica irtica!” diye diye, “laikliğe saldırı, laikliğe saldırı” diye diye yürüttükleri kampanya gibi kara!

 

 

“Hz Peygamber” dedi Baykal!

Son peygambere, o güzeller güzeli insana bağlı olarak yaşamak isteyen insanlara, onların inançlarına karşı saygısızdı sözlerinden ziyade eylemleriyle!

 

 

“Ahlak” dedi Baykal!

Evet, ona yapılan ahlaksızlıktı ancak Hz. Peygamberin de halkın da kabul ettiği gibi, kendi eylemi (zina) de ahlaksızlıktı; ne var ki kendisi bundan ötürü mahcup bile değildi!

 

 

“İnşallah” dedi Baykal!

‘Allah’ın izni ile’ derken, bir ömür Allah’ın emrettiği buyrukların bir kısmının yaşanmasına izin vermeyen yasakçılığı savundu cansiperane!

Allah’a sadece göklerde, camilerde izin veren, kamusal alan’da “izin vermeyen” kişiydi kendisi!

 

 

“Hileye ve şerre dayalı bir kalleşlik politikasına dur demek zorundayız” dedi Baykal!

Zulüm üreten bu ‘sistem’ değiştirilmek istenirken yıllarca neye dur demişti, neye geç demişti Baykal?

 

 

“Hakkınızı helal edin’ dedi Baykal!

İnşallah bu ülkede mağdur edilmiş milyonlarca insan, zalimlere verdiği desteğe rağmen, sonuçta kendisini affeder, hakkını helal eder.

 

 

Yaşayanların helal ettiğini kabul edelim, peki ya hayatta olmayanlar?

 

 

 

 

 

mehmet ali başaran 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku

Bal Gibi Hakikat

 

                                                    

 

 

                                   

  

     "Sonra yine sana döneceğim ey çocuk!" Sema Erdoğan

 

 

Fotoğrafı ve’l asr ile açıkla derdi babam

Kuyulardır, derindir, içinde adam vardır

Yusuf bile düşmüştür Aleyhisselam!

Ah Muhsin Ünlü

 

 

       Sesleri dinlemeyi kendine öğret; şunu anla ki sütün çıkardığı ses, suyun   çıkardığı sesten farklıdır. Fakat nedense bu hakikate dikkat etmeyiz.

A.  Tarkovsky

 

 

 

Semih Kaplanoğlu Yusuf Üçlemesi’nin son filmi Bal’ı da hediye etti.

Seyrettik, yolculuk ettik, tefekkür ettik, teşekkür ettik..

Söylenecek o kadar çok söz var ki, üçleme, özelde de son film üzerine..

Yine de, bir kitap tasarlamadığıma göre, değini olup kalmalıyım.

 

Yönetmenin tercih ettiği okuma sırası uyarınca kahramanımız Yusuf’un orta yaşlı halini gördük ilkin ‘Yumurta’ ile, ergenlik yıllarına geldik ‘Süt’ ile ve nihayet ‘Bal’ ile de çocukluğuna vardık.

 

Üçleme bittiğinde üç sonuç ortaya çıkmıştı: Bu, çağdaş ve ‘öznel’ Yusuf kıssası zihnimizde ve yüreğimizde büyük oranda tamamlanmıştı; kıssanın anlatıcısı yönetmenimiz zirve yapmıştı; bu topraklarda sinema anlamında en kaliteli iş ortaya çıkmıştı.

 

İslam’a ait olan, kamerayı kaleme çeviren ve şiiri yazan ve yöneten Semih Kaplanoğlu’nu eksiği var fazlası yok bir coşku ile selamlarken onun yaptığı gibi Kuran’dan mülhem bir açılış yapıyorum.

O da Kuran’ı açan Fatiha gibi önsöz niteliğinde sahnelerle başlıyor ya filmlerine..

O da son filminde, sessizlik sürüp giderken, loş bir ortamda babasının oğluna ilk sözü ile “oku” diye başlıyor ya serüvene...

O da asr suresindeki gibi zamanın akıp gidişini düşünüyor, düşündürtüyor ya bizlere...

O da ‘inanmanın sanat olmaktan çıkartıldığı’, gerçeğin maneviyattan kopartıldığı uyarısında bulunuyor ya seyirciye...

O da hakikati arama mecburiyetinde olduğumuzu hatırlatıyor, öze dönüşü, fıtrata yönelişi önceliyor ya işte,.. öyle!

 

Gerek kardeşleri diğer iki filme, gerekse de evrenin kendisine derin göndermeler içeren Bal, babası Yakup’un Yusuf’a “oku” buyruğu olan ilk söz ile başlar. Neyi nasıl nerden okusun sorusu, sorulmuş muazzam bir sorudur ve yanıt da içinde!

Yusuf zamanı okur sanki inzal olduğu zaman!

Önündeki takvimden okur. Tarihi okur, takvimde yazan hadisi okur:

“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin”

 

Yusuf rüya görür babasına anlatır

Yakup oğlunu kucağına alır uyarır:

“Rüyalarını kimseye anlatma!”

 

Gerçek dediğin nedir ya, biraz rüya biraz da dua!

Korku ile umut arasında bulunmak ya da!

Kul olmak ile anlamak diyelim a!

 

Yusuf babasına bakıyor

Seyirci babasına bakıyor

Yusuf annesine bakıyor

Seyirci annesine bakıyor

Kendi babasına, kendi annesine...

Yusuf oluyoruz ama kendimize doluyoruz.

 

Zamanın terlediğini anlıyoruz, gözeneklerinden sızıyor an!

Gerçekten rüyaya, rüyadan gerçeğe an veriyoruz; kan uyuşmazlığı olmadığı gibi, sanki etle tırnak gibi.

 

Sesin rengini, doğanın tenini, sezmenin tadını, sözün kokusunu, görmenin dokusunu soluyoruz, hem oluyoruz, hâl oluyoruz, hemhâl oluyoruz!

Rüya anlamından öte gerçek anlamında dönersek sana ey çocuk, aşk olsun sana,

o nasıl bir oyunculuk!

Yönetmen değerlendirsin:

“Üçleme'deki diğer Yusuf'ları tamamladı. İstedi, hissetti, nasıl oldu bilmiyorum, bir şeyler oldu ve tamamladı. Sabırla... Sekiz hafta çekim yaptık, çocuk tüm yaz tatilini bizimle geçirdi. Dağlara çıktı, indi, konuştu, yürüdü, gık demedi. Bu filmin bu film olmasında en büyük pay onun.”

 

 

Devamını Oku

Ermeniler ve aldatanlar

 

 

 

 

Bir süredir Ali Şükrü Bey’den bahsetmek istiyordum.

Birinci Meclis’te mebus olan muhalif delikanlıdan; onu öldüren Topal Osman’dan; onu Topal Osman’a öldürttükten sonra Topal Osman’ı da öldürten Mustafa Kemal’den..

Buradan resmi tarihe gelecektim.

 

Tarihe şirk koşmadan resmi tarihe varılamaz ya, ben de yaygın “aydın” tavrını takınıp ikinci cümlemin sağına soluna “iddia edildiğine” ilişkin ibareler ekleyeyim:

Efendim, işin ucu “ulu önder”e dayanıyor ve bu cinayetler ululamaya mani oluyor ve bu türlü iddialar var!

Yeri gelmişken, cumhuriyetle birlikte ümmetten millet/ulus yaratıldığı ile övünenler için Ernest Renan’ın iddiası da şu yönde:

 

“Tarihi unutmak -ve cesaretle söyleyebilirim- yanlış anlamak, bir ulus yaratmada temel etkendir.”

 

Tarihe bakmakla resmi tarihten bakmak arasında uluslar kadar fark var!

Birazcık sükunet, kıyas, aklı selim ve izanla yaklaştığında insan, ‘öyle değil de böyle’ olabileceği ihtimali beliriyor.

Dahası, dahası geliyor ve gerçek çiçek gibi açıyor kendini.

 

Ben hiç de bilimsel olmayan, son derece avam bir akıl yürütme ile diyorum ki bu ülkede, daha düne kadar, her türlü teknoloji ile kayıt altına alınıp yarın hesabı sorulabilecekken ne Darbeler, ne Diyarbakır Cezaevleri, işkenceler, faili ‘meçhul’ cinayetler, banka hortumlamaları oldu.

Bunlar olmuşken, bu zulümleri yaşamış çoğu Kürt olmak üzere milyonlarca vatandaşlarımız halen hayatta ve bunları anlatıyor iken,

Daha eskide, Dersim’de bir katliam gerçekleşmişken,

Daha eskide aynı sapık zihniyetin ‘ata’ları Ermenilere özel bir katliam uygulamış olamazlar mı?

Üstelik bu insanlık dışı işleyiş zihniyetini tespit ve ifşa edecek bir teknolojiden uzakta, 1915’te, bir ‘kaos’ ortamında...

 

Gerçek Hayat Dergisi’nin adı ile kopmaz bağa sahip harika bir sloganı vardır,

Adının üzerinde yazıyor: Gerçeğe sadakat şerefimizdir.

Biz insanlar da gerçeğe sadık kalmadıklarında adımızın üzerinde yazacak: kandırıldı!

Şayet bile bile gerçekleri ters yüz etmiş, yalanları bilinçli biçimde, bir kasıt ile dillendirmiş, ayakta tutmuşsak, yazacak: Aldattı!

Bizi aldatanın Biz’den olamayacağını şüpheye yer bırakmayacak kadar net ifade etmiş adalet timsali –son- peygamberin ümmetiyiz.

 

İnsanlara, gerçek insanlara sormak istiyorum:

Eğer şeref sizin için önemli ise, neden yapmadığınız, sizden önce gelip geçmiş, hesabı kendilerine ait olan gerçek veya tüzel kişilerin yapıp etmelerinin ‘günahı’na sahip çıkıp hakikate sırt çeviriyor, şerefi elinizin tersiyle itiyorsunuz?

 

İddia ediyorum:

 

Çingenelerden nasıl özür dilemişsek, Kürtlerden nasıl diliyorsak, Ermenilerden de dileyeceğiz.. Hatta Müslümanlardan da (nam-ı diğer ‘irticacılar’) özür dileyeceğiz.

 

Bugün İnkılap Tarihi derslerinin bir ünitesi olarak 'Şu Çılgın Türkler'i' ele alan, 'Dersimiz Atatürk' veya 'Veda' gibi "öğretici" filmleri seyretmeye gönderilen bu ülke evlatlarının, yarın ziyaret edeceği yerler olacak Özür Anıtları.

 

  

Bu devlet tarihin kuytu köşesinde çürümeye niyetli değilse bunu yapacak.

Şeffaflaşacak ve adalete doğru adımlarını hızlandıracak.

 

 

mehmet ali başaran

Devamını Oku