Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Hadi Millet İzleyelim

 

   Her şey sürekli bir değişim içerisinde iken önemli olan bu değişime katkıda bulunmak ve hatta değişimin başladığı nokta olmaktır. İster kişisel ister memleket bazında olsun dinamiklerimizi değişim ve değişim içerisinde ilerleme, yükselme amacına hizmet etmek için kullanmak mecburiyetindeyiz. Aksi taktirde karşılaşacağımız şey hazin bir son olacaktır.

 

   Bakınız, memleket olarakta büyük bir değişimin içindeyiz. Değişim iyidir yada kötüdür orası sizin bakış açınıza kalmış ancak kesin olan bir şey var ki bu memlekette bazı şeyler değişiyor. İlk göze çarpan değişimlerden birisi Türkiye' nin küresel rolü. İran konusunda arabuluculuk, ABD' nin Ortadoğu' dan uzaklaştığı şu günlerde Rusya ile stratejik ortaklık, teröre destek veren devletlerden sadece Almanya ve Fransa' nın desteğini sürdürmesi, diğer Türk devletleri ile yakın temas, komşular ile sıfır sorun politikası, Azeri kardeşlerimiz ile daha sıkı birliktelik ve daha bir çok olumlu gelişme yaşanıyor.

   İçeride ki değişimler ise bizlere aslında biraz daha detaylı ve çok farklı bakış açılarını barındırabilecek bir tablo sergiliyor. Daha fazla demokrasi isteyenler demokratikleşme için çaba verenleri mecliste tek bırakıyor. Darbe maruzları darbe anayasasının taraftarı oluyor. Sadece terör sorunu için kurulmuş ırkçı ve bölgesel bir parti terör sorununun çözümlerinden kaçıyor.

   Kısacası içeride ve dışarıda baş döndüren bir değişim sürecindeyiz. Bu süreci ''iktidar yönlendiriyor'' demek pek mümkün değil açıkçası. Çünkü iktidar partisi bile bu değişimin içinde yer alıyor. İktidar partisi kendi içinde sürekli değişiyor, değiştikçe değiştiriyor. Türkiye olarak değişiyor ve Türkiye olarak doğruluyoruz. Şimdi asıl nokta sokaktaki vatandaş olarak bizim rolümüz.

   Bu değişim sürecinde biz ne yapacağız? Dinamiklerimizi neye harcayacağız? Bilhassa genç arkadaşlarıma sesleniyorum. Türkiye' ye hizmet edebilmek için ne düşünüyorsunuz? Memleket olarak hepimiz genciz, koşuşturacak gücümüzde var. Bu gücümüzü neye sarfedeceğiz?

   Değişime, demokrasiye, memlekete sarfedeceğiz. Ama nasıl? Liderlerin(!) ortaya çıkan porno filmlerinin peşinden koşarak değil. 1927 yılından bugüne kadar o köhnemiş zihniyet sahiplerinin ''demokrasi ve değişim'' hikayeleri ile oyalanarak değil. Gandi' lerle gundilerle bu iş olmaz.

   Avrupa' da demokrasi nasıl işliyor? Venedikte yargı ne durumda? Ortaasya' da kardeşlerim ne halde? Nükleer enerji için memleketin konumu ne? Komşularım benim düşmanım mı yoksa ortağım mı? Ortadoğu' da ne yapabilirim? Terörü nasıl kurutabilirim? Avrupa' nın önde gelen bir üniversitesine nasıl sahip olabilirim? Bunları düşünelim, bunlara kafa yoralım.

   Tüm dinamiklerimizi ''Hey, millet gelin siyasilerin pornosunu izleyelim. Sonrada bir gundinin liderliğini izleyelim.'' cümlesine harcarsak değişimi ıskalar, olduğumuz yerde sayarız.

 


 

 

   SORUN:

Değişime inat küflenmişlik

   ÇÖZÜM:

Küflenmişliğe inat değişim



                       anadolu_yurdu@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku

Tecavüz edilmek mi istiyorsunuz?

 

 

   BDP' li bir Karabaş gelir, '' Kürt halkı yaşamı cehenneme çevirecek.'' der. Birileri de çıkar ''Sen kimsin?'' der. Demeli. Demek zorunda. Bu yaşamda hakkı olanlar bunu demeli. Bu utanmaz tehditlere karşı tepkisiz kalmamalı.

 

 

   Sevgili okurlarım anladınız neyi kastettiğimi. Nezir Karabaş isimli bir şahsın yaptığı açıklamadır kastım. Bu açıklamaya karşı sessiz kalmak, tepkisiz kalmak mümkün değil. Bende sessiz kalamazdım ve kalmadım da. Karabaş demiş ki; '' Türkiye Cumhuriyeti ordusunun üçte ikisi bugün kürdistan dağlarındadır.'' Bende Karabaş' a diyorum ki, sayı saymayı bilmiyorsanız gelin öğreteyim. Dağda kaç askerimiz varmış bir görelim, toplam askerlerimize göre oranlayalım. İlk okulda matematik hocanız kimdi?

   Hadi diyelim matematiğiniz kötü ama sizin coğrafyanız da kötü. Sizin ''kürdistan dağları'' diye hittap ettiğiniz yer Türkie Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alıyor. Bakın size bir kötü süpriz daha. Kürdistan diye bir devlet yok. Mantık dersinizde mi zayıf yoksa Karabaş? Mantıken bir devlet yoksa sınırları da yoktur.

   Karabaş' ın sözcük yığınlarını okumaya devam edelim; ''90 yıldır süren inkara boyun eğmeyen, 30 yıldır süren savaşa, katliama boyun eğmeyen, bedel ödeyen Kürt halkına eğer bu politikayı sürdürürseniz, yemin ediyoruz ki Kürt halkı yaşamı cehenneme çevirecek.'' 90 yıldır kim kimi inkar ediyor Karabaş? Ömrünüzde hiç tarih dersi de mi görmediniz? 30 yıldır süren ise savaş değildir. Savaş olması için karşılıklı iki ordunu olması gerekir. İç mücadeleler savaş olarak değerlendirilemez. Siz milli güvenlik dersi de görmediniz anlaşılan.

   Ayrıca 30 yıldır bir kan akıyorsa eğer, bunun tek sebebi sizin gibi eğitimsiz cahillerin cehaletlerine olan sadakatidir. Eğitilmek istemiyor musunuz?

   Ortada bir katliam varsa eğer Karabaş, bu katliam dağda ki hainlerin bebekleri öldürmesidir. Köyleri basmasıdır. Pırlanta gibi gençlerimizi kandırıp dağa götürmesidir. Zihinleri çökertmesidir. Ortada bedel ödeyen varsa eğer Karabaş; bunlarda şehitlerdir, gazilerdir. Şehit aileleridir, şehit yakınlarıdır. Sizin ihanetinize karşı bedel ödeyen Tüm Türkiye' dir.

   Kürt halkı yaşamı cehenneme mi çevirecek Karabaş? Kürt' lerin yaşamını cehenneme çevirdiniz de doymadınız mı? Bölgeyi kalkındırmamak için elinizden geleni yaptınız. Çocukları, gençleri kandırdınız. Kadınların akıllarına girdiniz. Zorla kepenkler indirttiniz. Yetmedi mi? Siz sadece kendi yaşamınızı cehenneme çevirebilecek kadar kudretlisiniz. Ancak bende yemin ediyorum ki bu Türkiye bütün ihanetlerin bedelini ödetecektir.

   Karabaşı' ın açıklamasına devam edelim. ''Kürt halkı Ortadoğu' da yaşamı kilitleyecek. Artık Kürt halkının verdiği mücadele gerilla ile sınırlı kalmayacak. Kürt halkı milyonlarla kentleri, yolları, yaşamı tıkayacaktır.'' demiş. Boş konuşmuş...

 

   Ortadoğu' da huzursuzluk olacaksa, orada birileri yaşamı tıkayacaksa zaten bunu İsrail yıllardır yapıyor, hiç merak etmeyin Karabaş. Terör eylemleri, katliamlar, ihanetler dağdaki soysuzlar ile kalmayacak dediğinize göre. Daha başka kimleri kandırmayı planıyorsunuz? Başka kimlerin canlarını gözden çıkardınız? Başka nasıl terör estirmeyi planıyorsunuz? Daha fazla leş vermek mi istiyorsunuz? Yoksa çöküyorsunuz da son atacağınız mermi bu tehditler mi? Kentleri, yolları, yaşamı tıkamak gibi bir girişimde bulunduğunuz zaman neler ile karşılacağınızı en az benim kadar sizde biliyorsunuz. Buna cesaret edebilir misiniz? Sanmıyorum.

   Karabaş efendi çok konuşmuşsun, boş konuşmuşsun. Bu memlekette demokrasi var diye her önüne gelen eline mikrofon alıp tehditler savuramaz. Önce ilk okul eğitimini baştan almalısın Karabaş efendi. Yoksa bu boş tehtilerinizi okuyanlar içinden geçirdikleri dilekler ile hakkınıza(!) tecavüz ederler. Size tecavüz edilmesini istemezsiniz diye düşünüyorum. Ne dersiniz?

 

   SORUN:   

Haddini bilmez tehditçiler

   ÇÖZÜM:                                     

Tehditlere karşı tepki

 

 

             anadolu_yurdu@hotmail.com

Devamını Oku

Donlu Sapıktan Donkişota Bir Baykal Öyküsü

   Yazıma bu olayın hangi noktasını ele alarak başlayayım bilemedim. Kronolojik açıdan sıraya koyup gidelim isterseniz. Bir video yayınlanıyor internetten. Video dönüyor, haber sitelerinden video paylaşım sitelerine kadar dönüyor. Tam bir rezaletin, tam bir skandalın videosu. Koskoca bir lider ve koskoca bir vekil skandalın başrolünü oynuyor.

   Madem zamana göre adım adım gidiyoruz o halde adım adım sorguya çekelim. Kahramanlardan biri siyasi parti lideri bir diğeride liderin yakın kurmaylarından. Siyaset, bu ikili için acaba ne anlama geliyor? Her ikisi de milletin vekili. Acaba millet bunlara vekalet verirken böyle bir skandala da izin mi veriyor? Ben milletimin ''namus'' kavramı noktasında herhangi bir zayıflık içerisinde olduğuna inanmıyorum. Sorun milletimde değil vekaleti alanlarda. Milletim ahlaksız değil ki ahlaksızlığa vekalet versin.

   Hadi diyelim ki görüntüler tamamen bir komplo. Baştan aşağı bir kumpas, bir oyun. Eğer bir komplo ise bu oyunu kuranlar insan olamamış hilkat garibeleridir. Eğer bu video bir komplo ise bu kompluyo kuranlar şeref kavramından nasibini almamıştır. Ancak eğer komplo değilde hakikat ise acaba Sayın(!) Baykal neden ''özel hayata müdahele'' değil de ''iftira'' olduğuna dair bir dava açmıyor? Neden açık bir dille bu video yalanlanmıyor?

   İşin dava kısmı da ayrı bir rezalet. Özel hayata müdahale diye mahkemeye gidildi. Pardon ama eğer böyle bir durum varsa bu özel hayata girmez. Özel hayat kişinin eşidir, ailesidir, yaptığı tatili, gittiği evidir. Aldatma dediğimiz kavram vekiller için özel hayat alanına girmez. Milletin vekilleri milletten aldıkları vekalet ile asla böylesi bir skandala imza atamaz. Bunun hesabını millete vermek zorundadırlar.

   Bunların dışında işin en çarpıcı tarafı ise skandala imza atan CHP Eski Lideri bu videoyu unutturup adeta kahraman olma noktasına ilerliyor. Muhafazakar kesime ''Sizde biat kültürü var, siz intisapçısınız.'' diye haykıranlar bugün Sayın(!) Baykal' a dokunabilmek için adeta çırpınıyor. Bir skandala imza attığı için adeta kahramanlaştırılııyor. Bir rezaletin videosunda başrolde oynadığı için neredeyse kurtarıcı ilan edecekler. Sayın(!) Baykal bir skandalın videosu ile kahramanlığa yürümeye çalışıyor. Pes doğrusu...

   Kahraman ikiliyi de tek tek ele almak lazım. Sayın(!) Baykal' dan başlayalım. Yaşı 70' i aşmış, torun toprak sahibi olmuş, yıllardır bir siyasi fikrin liderliğini yapmış bir isim. (Kırkından sonra azanı teneşir paklar demiş ceddimiz. Ya yetmişini aşanı?) Eşine, çocuklarına, siyasi fikrine, sevenlerine, yandaşlarına, tabanına karşı hiçbir sorumluluk hissetmiyor mu da böylesi bir skandala imza atabiliyor? Açıkçası anlamak mümkün değil.

   Peki ya Nesrin Baytok? O bir kadın, o bir anne... Sorumlu olduğu bir kocası, bir çocuğu ve kendisine vekalet veren tabanı var. Onlara karşı acaba nasıl bir sorumluluk duygusunu üstlendi ki bu skandala imza attı?

   Bir başka soru da kadın hakkı savunucusu olduğunu iddia edenlere. Hani sizler daha dün ''Bakanın eşi ayrı bir masada yemek yedi. Bu kadına karşı bir aşağılamadır.'' diyordunuz ya, bugün Nesrin Baytok isminin bu şekilde anılması kadın hakları açısından bir aşağılama değil mi? Bugün Sayın(!) Baykal' ın yaptığı acaba bir kadını aşağılamak olmuyor mu? Nerde sizin kadın hakları dediğiniz kavram? Hadi o kadar hak savunucusu iseniz hodri meydan. Şimdi Sayın(!) Baykal' ı savunmayında görelim.

   Sevgili okurlarım yazıya devam edelim. Videonun nerede çekildiği, nasıl çekildiği hakkında bir çok söylenti var. Biz gerçeklerden gidelim. Video ortaya çıktığında ne hikmettir Ankara basınında şok etkisi yaratmadı. Bilinen bir durummuş gibi son derece normal karşılandı. Kulislerden sokaklara kadar Ankara basını bu skandalın daha önceden bilindiğine dair bir izlenim verdi.

   Evet sevgili okurlarım, şuda bilinen ap ayrı bir gerçek ki o videonun çekildiği ev Ankara' da yer alıyor. CHP kadrosundan sadece bir kaç kişinin bildiği bir ev. Sadece bir kaç kişi o eve girip çıkıyor. Merak ediyorum acaba bu durumu o bir kaç kişi de daha önceden biliyor muydu? O evde öyle medyaya düştüğü gibi şifreli girişi olan bir ev değil. Bildiğiniz anahtarı olan, kale kapısı gibi kapısı olan bir ev. Ancak ''Yoldan geçerken gördüm, evler hoşuma gitti. Değişik bir dizaynı ver, çatıları farklı farklı renklerde. Bir gidip bakayım, belki bir ev alırım.'' diyipte evlere bakmaya kalkarsanız içeri giremezsiniz. Giriş park tarafından yapılıyor. Asansöre bindiğinizde evinizin kapısında iniyorsunuz.

   Videoya tekrar dönersek iki kameranın da konulduğu yerler oldukça ilginç. Hadi salondaki anlaşılır ancak neden yatak odasına da konuldu? Üstelik çok iyi saklanılmış. Belli ki kamerayı koyan yada koyanlar evi daha önceden görmüş. Evin içini gezmiş, dolaşmış. Evi bilen kişiler. Yoksa kameraları o noktalara koymak evi bilmeyen bir kişi için mümkün değil.

   Hazır bu konuya değinmişken suskun kalmamak ve tepkimi göstermek adına Kanal D Ana Haber Bültenini açık bir dille kınamak istiyorum. Yerel seçimler öncesinde Sayın Kılıçdaroğlu ana haber bülteni canlı yayınına bağlandığında haberin sunan Sayın Birand ''Hoş geldiniz efendim. Biliyorsunuz Sayın(!) Baykal sizi aday gösterdi. İnşallah kazanacağız.'' diyerek tarafsızlığını yitirdi. Askere sivil mahkeme için atılan ilk adımlarda ''Askeri mahkemeye AKP tırpanı'' şeklinde bir haber başlığı vererek haber sunmak yerine eleştiri yapmayı tercih etti. Ancak bardağı taşıran asıl nokta ise habercilik adına yaptıkları bir rezaletti. Malum video hiçbir yetkili kurum tarafından ''Gerçek değil'' şeklinde yorumlanmamasına rağmen bu durumu haber jeneriğinde ''Çirkin Komplo'' şeklinde sunarak skandalı korumaya, kollamaya çalıştı. Habercilik bu olamaz...

   Daha söylenecek çok söz, yazılacak çok satır var ancak şimdilik burada kesmek gerek. Malum, olurda birileri başımıza tazminat açmaya kalkabilir. E uzun yazılar da siz değerli okuyucular için sıkıcı olabilir. Yazıyı burada bitirmekte fayda var.

 

 

   SORUN:

Skandal

   ÇÖZÜM:

Skandalı korumamak

 

            anadolu_yurdu@hotmail.com
Devamını Oku

Bu MHP Bu Mecliste Fuzuli

   Yazımın hemen başında şunu söylemek isterim ki her devletin meclisinde az yada çok sandalyeli ancak mutlaka bir milliyetçi parti bulunmalıdır. İktidar olmaktan ziyade milliyetçi partilerin muhalifliği çok daha önemlidir. İçeriden veya dışarıdan gelebilecek her türlü bölücü harekete, emperyalist harekete, memleketi toz duman edecek fikir akımlarına karşı muhalif bir milliyetçi parti her zaman bir emniyet sibobu konumundadır. Nitekim bunun örneğine 80 darbesine giden acı yolda şahit olduk. Tabi ki o mücadele yılları böyle kötü bir son ile bitmemeliydi. Ancak oyun bu ya, eller oynar masadakiler kaybeder.

   Konuyu fazla dağıtmadan MHP' nin amel defterine gelelim. 2007 seçimlerinde %14 ile meclise girdi. Her ne kadar iktidar olamasalarda tekrardan mecliste yer alacak olmanın haklı sevincini yaşadılar. Ancak o dönemde zaten çekişmenin üç siyasi parti arasında geçtiğini ve bunun sonucunda MHP' nin mecliste yer aldığını kimse söylemedi. Bu oyların güçlü bir alternatif milliyetçi parti olmamasından dolayı MHP' de yığıldığı o dönem konuşulsaydı belki işler çok daha farklı olabilirdi.

   Mecliste ikinci muhalif parti olarak koltuklarına kurulan MHP grubu türban noktasında iktidara verdiği destek ile hem oy verenleri memnun etti hemde memlekete hizmet ile her vatandaşın takdirini kazandı. Ancak bu güzel başlangıç günbegün sihrini kaybetti.

   Önce türban konusunda iktidarı yarı yolda bırakarak adeta''sattılar.'' Mecliste bulunduğu süre içerisinde herhangi bir konuyu (buraya dikkatinizi çekmek istiyorum. İlla bir konu değil, herhangi bir konuyu) köklü bir biçimde ele alıp, soruşturup araştırıp iktidara sunacakları bir çözüm üretmediler.

   Uluslaralası alanda ''ilişkiyi kesin, ziyarete gitmeyin, selam vermeyin'' diye ahkam kesmek dışında hiçbir girişimde bulunmadılar.

   Parti içinde yeni bir yapılanmaya gitmediler. Değişim rüzgarı estirmektense statükoyu korudular. Siyasi yapı olarak kendilerine daha yakın olan Ak Parti' ye karşı ''Ben yapamıyorsam sanada yaptırmam.'' anlayışı ile yaklaşarak taban tabana zıt oldukları CHP ile bir oldular.

   CHP' nin köhnemiş zihniyeti ile aynı safta yer alarak geçmişine, tarihine, davasına, ülkücü şehitlere, üç hilale, milliyetçiliğe, tabanının önemli bir kesimine ve Türkeş' e ihanet ettiler.

   Kendi tabanının desteklediği anayasa değişikliğine yine ''yapamıyorsam yaptırmam'' gibi bir yaklaşım ile ele alarak karşı çıktılar.

   Daha bir çok örnekleri sıralanabilir ancak bu kadarı yeterlidir. Peki, bu parti meclise girdiği günden bu güne hiçbir iş yapmadı mı?

   Yaptı...

   İki noktada başarılı iş yaptı.

   Ülkü ocaklarını, parti teşkilatını kısacası bütün tabanını Ergenekon gibi terör örgütlerinden, kışkırtmalardan, sokak kavgalarından uzak tuttu. Ortalığı karıştırmak isteyenlerin oyununa gelmedi, tabanını bu oyunlardan korudu. Bunu yaparak belki de e-muhtıra olayının daha da kötü noktalara gitmesine engel olan çok önemli bir adım attı.

   Yaptığı ikinci iş ise sağ ile solu yaklaştırdı(!). CHP gibi artık küflenmiş bir yolun yolcuları ile aynı türküyü söylemeye başladı. Kendi tabanını sola daha fazla kaydırarak, milliyetçi çizgiden iyice çıkartarak, ocakları ''niteliksiz yığınlar'' haline getirerek sol ile arada ki farklılıkları kaldırmayı başardı.

   Tabi bunun sonucunda muhafazakarlık ile milliyetçilik kavramları arasında bir ayrışmaya sebep oldu.

   Kısaca toparlamak gerekirse meclise girdiği günden bu güne kadar kendi tabanını kavgadan korumak dışında hiç bir halt yapmayan, çamur atarak ve CHP' nin adeta kuyruğu gibi tavır takınarak bugünlere gelen bir milliyetçi parti seçim günü geldiğinde oy istemeye yüz bulamaz.

   Milliyetçilikten, İslam' dan uzaklaşmış ve CHP ile el ele vermiş bir siyasi parti milliyetçi kimliği ile ''yüzsüzce'' oy istediği zaman sandığa gömülmeğe mahkum kalır. Nitekim bu millet yeri geldiğinde DYP' yi yeri geldiğinde ANAP' ı sandığa ve tarihe gömmüştür.

 

 

   SORUN:

   Sağını solunu şaşırıp yolunu kaybeden partiler

   ÇÖZÜM:

   Yüzsüz liderler grubunun tasfiyesi

 

 

        anadolu_yurdu@hotmail.com

Devamını Oku

İmralı - MHP El Ele, Hep Beraber Köstekliğe

   BDP' nin yani eski adı ile DTP' nin meclise girmesine karşı en sert muhalefette bulunan parti MHP idi. Hele parti lideri Bahçeli ve bastonu Oktay Vural. Astılar, kestiler, biçtiler... Adeta gittikleri yerde tufanlar estirdiler. 

   Ancak bugün nerede o asıp kesen milliyetçi parti? Nerede o sağcı parti? Nerede o BDP ile aynı çatıda olmamak için yırtınan parti? BDP ile aynı safta... Aynı cephede... Aynı konumda...

   Bir dönüp geçmişlerine bakmıyorlar mı diye merak ediyorum doğrusu. Nasıl baksınlar? Bakarlarsa eğer bir daha aynaya bakamazlar. Bunu bile bile nasıl baksınlar? Hadi kendi yüzlerini geçtim. Aynaya da baksınlar, kendi yüzlerine de baksınlar.

   Peki, kendi tabanına nasıl bakacaklar? Onlara ne diyecekler? Ne hesap verecekler?

   Daha dün bunlar değil miydi ''DTP varsa biz yokuz.'' diyen? Daha dün bunlar değil miydi BDP milletvekilleri ile göz göze gelmemek için köşe kapmaca oynayan?

   BDP ile muhattap olmuyor ve BDP ile aynı mekanda olmamak için elinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Çünkü MHP' nin lider kadrosu da biliyor ki BDP bir çok konuda İmralı' dan emir alarak hareket ediyor. Kendisine milliyetçi diyen bir partinin İmralı' da ki mahlukla aynı kafa yapısına sahip insanlar ile bir araya gelmesi elbette zordur.

   Ancak MHP bugün bu zorluğu yendi. Kendi safının dışına çıkmakla, tabanına yüz çevirmekle ve hatta üstlendiği davasını bir kenara bırakıp CHP zihniyeti ile aynı safta yer almanında ötesine geçti. BDP ile aynı tavrı sergilemeye başladı. Dolayısıyla İmralı' nın hoşuna giden işler yapmaya başladı.

   Tabanını unuttu. Bir dönüp baksa görecek ki kendi tabanının %80 gibi güçlü bir kesimi bu anayasa değişikliğine destek veriyor. Ancak en başta kendi tabanının ve milletin çoğunluğunun desteklediği anayasa değişikliğini desteklemeyen milletin vekilleri, sokaktan ne kadar kopuk bir siyaset izlediklerini adeta itiraf ediyor.

   Geçmişini unuttu. MHP değil miydi 12 Eylül 1980 darbesinin en ağır tokadını yiyen? Sayısız ülkücü canından olmadı mı 80 darbesinde? Onlarca ve belki de yüzlerce ülkücü sırf siyasi görüşlerinden dolayı sokaklarda, okullarda, evlerinde şehit edildi. Cengiz Baktemur isimli ülkücü idam masasına gitmeden önce annesinden gelen son mektupta ''Başını dik tut ve ipi boynuna sen geçir. Onlar senin imanından korktular.'' yazıyordu. Dursun Önkuzu isimli ülkücünün ise kırılmadık kemiği, patlatılmadık bir yanı kalmayana kadar dövüldükten sonra tüm bunlar yetmezmiş gibi ağzından bisiklet pompası ile hava verilerek ciğerleri patlatıldı. Bununla da yetinmeyen gözü dönmüş insan bozmaları Önkuzu' yu okulun üçüncü katından aşağı attı.

   Bunlar gibi daha nice ülkücünün hikayesi mevcut. Bunu en iyi bilenin MHP lider kadrosu olması gerekir. Ancak ben MHP içerisinde ülkücü şehitlerin sadece on tanesinin bile ismini sayamacak vekiller olduğuna inanıyorum. Ancak ben ülkücü yeminini edemeyecek, Türkeş' in yazdığı dokuz ışığı sayamayacak vekiller olduğuna inanıyorum.

   Eğer ki MHP geçmişine sahip çıkan bir parti olsaydı, eğer ki MHP tabanına daha yakın bir parti olsaydı, eğer ki MHP dava şehitlerine sahip çıkan bir parti olsaydı, eğer ki MHP milliyetçi - sağcı bir parti olsaydı bugün acısını tattığı o 80 darbesinin en acı izi olan, demokrasi ve hukuk rezaleti olan 82 anayasasını korumak gibi gaflete ve kendi özüne karşı bir ihanete girişmezdi.

   Şimdi, tekrar soruyorum. Ellerini vicdanlarına (tabi varsa) koysunlar ve cevap versinler. Hani siz milliyetçiydiniz, neden bir katilin görüşü ile aynı çizgidesiniz? Hani siz sağcıydınız, neden CHP gibi artık köhnemiş bir zihniyetin peşine takıldınız? Hani siz Türklük adına mücadele ediyordunuz, neden Türk Milleti için daha fazla demokrasi yerine ''Madem ben yapamıyorum başkasıda yapmasın.'' düşüncesine sahipsiniz?

   Yoksa sizde ''Önce partim sonra devletim.'' diyenlerden misiniz? Eğer önceliğiniz parti değilde devletse sırf oy kaptırmama adına nedir bu hainlerle bir duruşunuz?

   Millete gitmekten, referandumdan korkan bir parti milliyetçilikten söz edemez. PKK' nın siyasi kanadı olarak anılan bir parti ile aynı çizgide olanlar milliyetçilikten söz edemez. Devrim, sosyalizm gibi çağ dışı fikirlere sahip olanlar ile aynı çizgide yer alan parti sağcılıktan, çağdaşlıktan söz edemez. ''Yapamıyorsam yaptırmam.'' diyen bir parti millete hizmetten söz edemez.

   Anayasa süreci içerisinde ihanet tayfası ile aynı karede poz veren MHP ve lideri Devlet Bahçeli bu referandum sürecinde başını iki elinin arasına alıp düşünmeli. Geçmişini, bugününü, rolünü ve milletini düşünmeli. Yoksa Abdullah Gül' ün cumhurbaşkanlığı seçimindede aynı gaflette bulunan DYP ve ANAP' ı hem sandığa hem de tarihe gömen bu millet, MHP' yi de sandığa ve hatta tarihe gömme kudretine sahiptir.

 

   SORUN:

Önce parti sonra devlet zihniyeti

   ÇÖZÜM:

Millet olarak, sokaktaki vatandaş olarak demokrasi adına bütün kamburlardan kurtulmak

 

 

                    anadolu_yurdu@hotmail.com
Devamını Oku

Ne Mozaiği Ulan?

   Sevgili okurlarım hepiniz çok iyi biliyorsunuz ortaçağda Avrupa' nın nasıl da kan gölüne döndüğünü. Berlin' in sokaklarında, Londra' nın varoş merkezlerinde, Paris' in harabelerinde nasıl kanlar aktığını eminim çok iyi biliyorsunuz. Bakınız Avrupa hâlâ kan kokuyor. O pis kan kokusu o sokaklardan çıkmazda. İstedikleri kadar şekil verip ışıklandırsınlar yine de döktükleri kanın pis kokularını gizleyemezler.

   Ne kanı? Mezhep kanı... Mezhep savaşları dorukta değil miydi Avrupa' da? Doruktaydı. Halk, asiller (ki sadece isimeleri asil kendileri değil) tarafından ezilmiyor muydu? Eziliyordu. Açlık, rezillik, cahillik ve daha nice kara leke bilhassa ortaçağda Avrupa Tarihine eklenmedi mi? Eklendi.

   Peki, o günlerde biz ne haldeydik? Çağın en gelişmiş, en ahlaklı, en azimli, en özgür, en, en, en... Her iyi olanın en' i bizdik.

   Gelelim konunun özüne. Avrupa, dinleri bir olmasına rağmen farklı mezhepteler diye birbirlerinin kanlarını dökerken aynı savaş Osmanlı içerisinde yaşanmadı. Üstelik şanı büyük Osmanlı Devleti bünyesinde farklı farklı milletler ve dinler vardı, farklı olan sadece mezhep değildi. Ancak yine de Osmanlı' da din savaşları yaşanmadı. Osmanlı içerisinde farklı milletlerin savaşı yaşanmadı.

   Neden?

   Neden Avrupa aynı dinde olmasına rağmen mezhep savaşındayken farklı din ve milleti barındıran Osmanlı için böyle bir sorun yoktu?

   Çünkü Osmanlı Devleti, Avrupa' nın yapmadığını yaptı. Bugün Avrupa için ağıza sakız olanı yaptı. 

   Ne yaptı?

   ''Özgürlük'' verdi...

   Fethedilen topraklarda kiliseler yıkılmadı. Osmanlı bünyesinde ki Hıristiyan milletler çoğunlukta oldukları bölgelerde ibadetleri için kilise istedikleri zaman bu talepleri geri çevrilmedi. Osmanlı sınırlarında ki yabancı milletlere ticaret hakkı tanındı ve üstelik destek bile verildi.

   Hiçbir millete asimile politikası uygulanmadı. Yaşadıkları yerlerin isimleri değiştirilmedi. Dillerini konuşmalarına izin verildi. Hiçbir milletin kültürüne müdahale edilmedi. Aralarında ki davalar üstün İslam hukuku çerçevesinde mensubu oldukları milletin örfüne göre çözüldü. Türk olmayan milletlere karşı Türk örfüne göre kararlar alınmadı.

   Yani mozaiklik, denildiği gibi bütün kültürlerin kaynaşması noktasında asla yoktu. Mozaiklik sadece ve sadece kültür çeşitliliği noktasında vardı. Yoksa farklı kültürler birbirleri ile köklü bir kaynaşım sürecine girmedi.

   Türk erkeği Ermeni kızıyla, Ermeni erkeği Rum kızıyla, Rum erkeği Kürt kızıyla, Kürt erkeği Arap kızıyla yada buna benzer farklı soydan gelenlerin evliliği çoğunluğa bakıldığı zaman oldukça azdı. Her millet evliliğini kendi milleti içerisinde yaparak milli benliğini koruma yolunu tercih etti. Bu nedenledir ki farklı milletten olan aşıkların hikayeleri destanlaşmıştır.

   Osmanlı Devleti büynesinde ki her millet, ''haklı olarak'' milli benliğini korumaya çalışırken asla bir başka milletin örfüne karışmazdı. Osmanlı Devleti kültürlere saygı noktasında bizlere Türkü ile Boşnağı ile çok güzel bir örnek yaşam bıraktı.

İslamiyet şerefini Balkan topraklarına ulaştırdığımız zaman milli kimliğimiz İslam dini ile o kadar bütünleşmişti ki Boşnaklar, Müslüman ile Türk kelimesini eş anlamlı zannettiler. Bugün bile Bosna' da ''Müslüman mısın?'' sorusuna ''Elhamdulillah Türk'üm.'' şeklinde cevap veren Boşnaklar ile karşılaşmak mümkün.

   Sadece bununla kalmadı. Irkçılıktan bucak bucak kaçtı. Evet, devlet yönetiminde Türk olmayan kimseyi görevlendirmedi ancak devşirme sistemi uygulandı.

   Bunun sebebi ise; devletin üst kademesinde bir Türkün olması, o kişinin mensubu olduğu boyun devlet yönetiminde etkin hale gelmesine sebebiyet verecektir. Buna engel olmak için hangi milletten geldiğine bakılmaksızın Müslüman ve Türk olmayan yetenekli çocuklar enderunda eğitilip tam bir Müslüman tam bir Türk haline getirilerek devlet kademesinde görevler verildi. Bu sayede devletin sokakla mesafesi her vatandaş için aynı seviyede oldu.

   Araplar azınlık statüsüne konulmadı. Hatta parçalanma döneminde Araplar, Müslüman olduklarından dolayı devlet kademesinde ''Osmanlı halkı'' şeklinde anıldı.

   Ermenilere millet - i sadıka yani sadık millet dendi. Ticaret ile zenginleşmelerine göz yumuldu ve hatta destek bile sağlandı. Son dönemlerde ki Osmanlı Devleti' nin kağıt parasında yer alan dillerden bir taneside Ermeni diliydi. Ancak tabi o zamanda bu milletin sadakatlerinin devlete değil de paraya oluğunu kestirmek oldukça güçtü.

   Evet, Osmanlı Devleti bütün Müslümanların hamisiydi ancak korumasına aldıkları sadece dindaşları ile sınırlı kalmadı. Gayri-müslim bir çok millete yardım elini uzattı. Buna en çarpıcı örnek ise Yahudilere karşı yaptığı yardımdır. İspanya zulmünden bir çok dindaşıyla beraber Yahudileri de kurtararak canlarını güvenlik altına aldı.

   Osmanlı Devleti öyle büyük bir devletti ki fethettiği topraklarda İslam hükmünü, Türk bayrağını, huzur rüzgarlarını, özgürlük çiçeklerini sonuna kadar yaşattı. Oysa, torunları olduğumuz için gurur duyan bizler ne yapıyoruz?

 

   SORUN:

   Derin tarih cehaleti

   ÇÖZÜM:

   Kendi tarihimizi başkasından değil kendi kaynaklarımızdan öğrenmek

 

                                             anadolu_yurdu@hotmail.com

Devamını Oku

Sahi, Osmanlı neden ''BÜYÜK''?

   Evet, işte aynen böyleydi. Şanı büyük Osmanlı Devleti bu kavramların hiçbirini bir diğerinden ayırmadı. Hepsini bir tuttu. Bu kavramları devlet politikası edindi.

   Muhafazakardı... Çünkü İslam dinini koruyor, kolluyordu. İslam için kıymetli olan her şeyi muhafaza ediyordu. Halkını İslam ahlakına göre yaşamaya sevk ve teşvik ediyordu.

   Milliyetçiydi... Çünkü sağladığı bütün özgürlüklere rağmen''Devletin sahibi Türk milletidir.'' anlayışından vazgeçmedi. Mehter marşında ''Türk Milleti, Türk Milleti. Aşk ile sev milliyeti.'' diyerek milliyetçiliği de teşvik etti.''Kişi kavmini sevdiği için suçlanamaz.'' şeklinde ki Peygamber buyruğunu sonuna kadar yaşadı, yaşattı.

   Türkçüydü... Ticarette, tarımda, esnaflar arasında her milletten her dinden insanın çalışmasına göz yumdu. Hatta bazen bünyesinde ki başka milletlere destek bile sağladı. Ancak devlet yönetiminde yer almak için Türk olmayı şart koştu. Yavuz gibi bir padişah Asya topraklarında yer alan Türk Devletleri' ne olan hasretini dile vurdu. Olabildiğince fazla yerde Türk' ün bayrağını dalgalandırmak için asırlar boyu at sürdü.

   İslamcıydı... İslam için kalklar, İslam için yürürdü. Bilhassa hilafet makamı ile dünyanın her köşesinde ki Müslüman' ın derdine ortak oldu. Her Müslüman' ın hamisi oldu. Her Müslüman' ın evi, yurdu oldu. Bütün kainata İslam dinini yaymak için fetihler yaptı. Din kardeşlerini ırkdaşlarından ayrı tutmadı.

   Turancıydı... Bütün Müslüman Türk Devletlerini kendi çatısı altında toplamak istedi. Don - Volga kanal projesi ile Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa bu hedefe oldukça yaklaştı. Eğer ki dönemin Kırım Hanlığı adeta bir ihanet içerisinde bulunmasaydı Sokullu bütün Türkleri Osmanlı çatısında buluşturabilecek ve Turan dediğimiz devletin sınırlarını çizebilecekti.

   Ümmetçiydi... Bünyesinde, korumasında sadece Türk Milleti değil ''Allah birdir.'' diyen herkesi bulundurmak istedi. Her Müslüman için bir dayanak olmaya çalıştı. İslam alemini korumak için her an her cephede mücadele etti. Hiç bir Müslüman' ı mensubu olduğu ırka göre değerlendirmeye almadı.

   Sadece bunlar mı?

   Tabi ki hayır...

   Her şeyden önce çok iyi bilinmesi gerekir ki Osmanlı Devleti ''mozaik'' değildi... Ancak bunun ispatını bir sonraki yazıma bırakalım ve bu yazıyı burada noktalayalım.

   Tarihimiz gün yüzüne çıktıkça, hakikatler bilindikçe gideceğizim yol, izleyeceğimiz rota da belli olacaktır. Bizim huzura giden yolumuz yine bizden geçiyor.

 

   SORUN:

   İslamcılık - Turancılık, Muhafazakarlık - Milliyetçilik, Türkçülük - Ümmetçilik kavramlarının bizlere ayrıymış gibi sunulup aynı dava erlerinin ayrışması

   ÇÖZÜM:

   Tüm dayatmalara ve yanlış saptamalara rağmen tarihimize yakışır bir biçimde atalarımızın izinden gidip birlik ve beraberlik oluşturmak.

 

                 anadolu_yurdu@hotmail.com

Devamını Oku

Türk'ün Devleti Sırtını Hangi Güce Yaslamalı?

   Her şeyden önce Türk Devleti gücünü nelerden almalı? Türk Devleti yönetimde neye dayanmalı?

   Hunlardan Göktürklere, Karahanlıdan Osmanlıya kadar tüm devletlerimizin yönetim şekillerine bir bakalım.

   Orta Asya' da bulunduğumuz tarihlerde kurduğumuz tüm devletler Türk örfü ve Göktanrı inancına göre şekillenmişti. Yasalarımız törelerimizdi. Yasalarımız inançlarımızdı. Yaptığımız tüm yasaları kültürümüze ve inancımıza göre şekillendirdik.

   Aynı soydan gelen Türk boyları arasında ayrı-gayrı söz konusu değildi. Her boy kendi içerisinde törelerini sonuna kadar yaşar ancak devlet noktasında tek bir merkezin emrine itaat ederdi. Bu durum özgürlük ruhumuzu daha da geliştirdiği gibi teşkilatçı yapımıza da katkı sağladı.

   Gün geldi, Talas Savaşı yapıldı. İslamiyet ile şereflendik. İlerleyen zamanlarda Karahanlı Devleti' ni kurduk. Bu devletimiz de tıpkı önceki devletlerimiz gibi Türk kültürüne ve inancımıza yani İslam' a dayanıyordu. Türk - İslam noktasında ki çoğu başyapıtlarımızın bu dönemde meydana gelmesini sağlayan zemin işte budur. Bir Kutadgu Bilig Türk Tarihi için yeri doldurulamayacak kadar kıymetli eser ise bunu sağlayan milletin yaşama ve devletin yönetme biçimidir. Tüm okularıma tavsiyem, bu eseri muhakkak okuyunuz. Devlet yönetimi nasıl olur atalarımızdan bir görelim. Ders çıkaralım.

   Zaman ilerledikçe farklı coğrafyalarda sayısız Türk - İslam devletleri kurduk. Günü geldi Büyük Selçuklu, günü geldi Anadolu Selçuklu olduk. Ancak devleti yönetim biçimimiz asla değişmedi. İslam dinine ve Türk örfüne göre devletimizi yönettik. İşte bu sebeple asla özümüzü kaybetmedik.

   Selçuklu dağıldı, yenisini kurduk. Osmanlı Devleti olduk. Büyüdük, ilerledik. ''Büyük'' Osmanlı olduk. Bir çok hadisin müjdelediği millet olma şerefine ulaştık. Maide suresi 54. ayette müjdelenen millet olduğumuzu tüm cihana ispatladık. Çağ açıp çağ kapattık.

   Tüm bu destanları yazarken dahi yine özümüzü kaybetmedik. Çünkü devlet yine İslam dinine ve Türk örfüne göre yönetildi. Çünkü ayrı ayrı olan ama tek noktaya tabi olan şerri ve örfi hukukumuz vardı.

   Tarih içinde akışımız devam etti. 1923... Yeni devlet, yeni yasa...

   Doğrudan 2010 yılına gelelim ve bugünden 1923 yılına kadar bir göz atalım.

   Bir türlü adam gibi oluşturulamayan hukuh rezaleti anayasamız...

   Sık sık darbelerle, muhtıralarla lekelenen demokrasimiz...

   Çözüme kavuşamayan azınlık, Ermeni, laiklik yada lâiklik, türban gibi bir yığın sorunlar...

   Tarihte bir benzerini görmediğimiz yozlaşma...

   Batının etkisinde kaldığımız kültür emperyalizmi...

   Farklı coğrafyalarda ki din ve ırk kardeşlerimizden korkup kaçmamız...

   Peki, mevcut devletimizin tarihteki diğer devletlerimizden farkı ne? Neden Türk Tarihinin en sorunlu devleti? Acaba bu devlet neye göre yönetiliyor? Yönetimi tek bir şahsın yada bir ideolojik tayfanın fikirlerine mi dayalı yoksa koca milletin din ve örfüne mi? Kastım ne hükümet nede muhalefet. Devletin temeline inin...

   Daha bir çok utanç verici durumlar sıralanabilir. Ancak sorunları göstermek marifet değildir. Aslolan çözüm üretmektir.

   Gelelim işin çözüm kısmına. Mevcut Cumhuriyet rejimi... Evet, çağın gerekliliğidir bu tarz bir demokrasi. Çağın gerekliliğidir bu tarz bir yönetim.

   Ancak...

   Bu çağ sana demiyor ki İslam ahlakını bir köşeye bırak. Bu çağ sana demiyor ki binlerce yıldır sahip olduğun örfünü bir kenara bırak. Bu çağ sana demiyor ki Müslüman toplumlardan, diğer soydaşlarından ayrı yaşa.

   Küresel bir dünyada yaşıyoruz. Tabi ki çağa ayak uydurmak zorundayız. Dinimizde bunu emrediyor. Ancak biz 1930' lu yıllardan itibaren uzun bir süre çağdaş olmayı içe kapanmak olarak idrak etmiş ve küreselleşmeyi ıskalamışız.

   Yetmemiş sonradan küresel dünyaya bağlanalım derken tüm bağlarımızı din ve kültür açısından bize zıt olan Avrupa ile kurmuşuz. Türk Devletlerini unutmuşuz. İslam coğrafyasını unutmuşuz. Tarihimizi, kültürümüzü unutmuşuz.

   En acı nokta ise millet olarak idealsiz kalmışız. Tutturmuşuz bir muasır medeniyetler seviyesi diye...

   Halbuki öyle bir şeyin olması mümkün değil. Muasır medeniyetler kavramı tamamiyle yanlış. Her millet için gelişmişlik ölçütü farklıdır. Hangi millet kime göre muasır? Millet sayısı kadar kültür var. Bütün milletler ve tabi bütün kültürler bir ölçüt ile değerlendirilip aralarında bir kıyaslama yapılamaz.

   Bu kıyaslama ekonomide, sosyal yaşamda, askeriyede ve bunlar gibi küresel ölçütü olan belli başlı noktalarda olur.

   Tüm bunların dışında Kerkük, Musul, Grozni, Kudüs ve daha bir çok Türk ve İslam topraklarına karşı duyarsız kalmışız.

   Eğer biz Müslüman olduğumuzu iddia ediyorsak, Türk olduğumuzu iddia ediyorsak derhal kendimize gelmek ve özümüze dönmek zorundayız. Millet olarak bunu başarırsak çorap söküğü gibi bütün problemler bir bir çözülecektir.

   Unutulmamalı ki önce millet sonra devlet sonra rejim. Rejimler ve demokrasiler milletin huzuru için araçtır. Asla amaç olamazlar. Devlet ise milletin en büyük hizmetkarıdır, efendisi değildir.

   Bunun farkına varılmalı ve çözümün ilk adımı olan sokaktaki vatandaşım günlük yaşantısını tarihine, atalarına yakışır bir biçimde İslam ahlakı ve Türk kültürü ile şekillendirmelidir.

   Bunun sonucunda devlet, milletine uygun bir kıyafet giyecek ve diğer Müslüman Türk toplumları ile birlik oluşturacaktır. Tıpkı Özal' ın yapmak istediği gibi...

   Eğer Pazartesi gününe çıkabilseydi bunu başarabilecekti. Bir çok Türk devleti ile tek bir çatı altında buluşacak ve tıpkı tarihte olduğu gibi federatif bir yapıda özgürlüğümüzü de sonuna kadar koruyacak, kullanacaktık. Nüfusun %85'i nin Türk olduğu o yıllarda Kuzey Irak topraklarında halk Bağdat' mı yoksa Ankara' mı diye sandık başına gidecekti ve hiç şüphesiz sandıktan Ankara çıkacaktı.

   Bu kadar yaklaşmışken o kahrolası 1993 yılında Özal gibi sayısız Özallar, Eşref Bitlis gibi sayısız Eşrefler biraz ideoloji biraz da yurt dışı yapılanma kurbanı oldu.

   İşlerine gelmedi bu koca Türk Devleti.

   Bakınız daha dün bu kadar yaklaştık. Bugünde yaklaşabiliriz. Neden olmasın?

   Bir sonraki yazımda muhafazakarlık-milliyetçilik, Türkçülük-İslamcılık, Turancılık-Ümmetçilik kavramlarını tek bir kavram olarak gören ve yaşayan Osmanlı Devletinin bunu nasıl başardığını ele alacağız.

 

 

   SORUN:

Çözüm yollarından korkmamız ve zihni uyuşukluğumuz

   ÇÖZÜM: 

Özümüze layık bir yaşam biçimi, özümüze layık bir hedef ve tabi biraz daha cesaret

                  anadolu_yurdu@hotmail.com

Devamını Oku

Kapital Atatürk

   Atatürk' ün ekonomi politikası ve hatta Atatürk tarafından uygulanan ''devletçilik politikası'' bugün mevcut olan ''devletçilik'' ile taban tabana zıttır.

   Her şeyden önce Atatürk asla özelleştirmelere ve küresel sermayeye karşı olmamıştır. İspat mı? Buyrun İzmir İktisat Kongreleri.

   1. İzmir İktisat Kongresinde kimler vardı dersiniz. Uluslararası sermaye kuruluşları temsilcileri, CEO' lar, ulusal sermaye güçleri ve devlet yöneticileri. Hemen ilk adımda ilk sorumuzu soralım. Eğer Atatürk özelleştirmelere ve küresel ekonomiye karşı olsaydı CEO' ları, uluslararası sermaye kuruluş temsilcilerini neden kongreye çağırsın?

   Peki, bu kongrenin içeriği neydi? ''Uluslararası sermaye için nasıl bir nasıl bir ekonomi oluşturulacağını bildirmekti.'' Pardon ne için? ''Uluslararası sermaye için.'' Hani Atatürk uluslararası sermaye karşıtıydı?

   Yolculuğa devam edelim. Eee, nasıl bir ekonomi oluşturulması planlanıyordu? ''Cumhuriyet kurulduktan sonra özel sektörün yatırımları doğrultusunda iktisat politikaları geliştirilecek ve yatırım ile tüketim mallarından devlet tekeli kaldırılarak özel yatırımlar teşvik edilecek.'' Görüyor musunuz? Kongre 17 Şubat 1923 tarihinde yani Cumhuriyet öncesinde yapılıyor ve daha devlet kurulmadan devletin özel sektörü teşvik edeceği açıklanıyor. Hani Atatürk özel sektöre karşıydı? Hani Atatürk' ün ekonomi politikasında üreten şirketler devlet elinde olmalıydı?

   Daha bitmedi. Acaba bu İş Bankası ne zaman kuruldu? Kongrede alınan kararlar sonrası kuruldu. Ne için kuruldu? Tabiki İş Bankasını koruduğunu zanneden zihniyetin ''devlet üretir'' safsatasını yıkmak için... Özel sektörlere kredi vermek için... Hatta bu alandaki düzenlemelere ''Sanayii Teşvik Kanunu'' ile hemen hız verildi.

   Cumhuriyet' in karayollarını da Atatürk döneminde İtalyan şirketlerin yaptığını bakınız tarihimiz haykırıyor.

   Hatta sizlere Atatürk' ün sadece yaptıklarından değil söylediği sözlerden bir kaçını da örnek göstereyim. Olur ya bana inanmayanlar olabilir. Atatürk' ün sözüne de ''Hayır! Sen böyle söylemedin. Biz söylemedin sayıyoruz. Yoksa çıkarımız zedelenir.'' diyemezler heralde.

   ''Fertlerin inkişafına mani olmamak, onların her bir noktai nazardan olduğu gibi, bilhassa iktisadi sahadaki hürriyet ve teşebbüsleri önünde devlet kendi faaliyetiyle bir mani vücuda getirmemek demokrasinin en mühim esasıdır.''

   Demek ki neymiş? Demokrasinin güzelliklerinden bir tanesi de özel sektöre devlet darbesinin vurulmamasıymış. Yoksa bu çıkarcı zihniyet ''demokrasi'' kelimesini de tıpkı ''Atatürk'' gibi kendisine sığınak mı edinmiş? Hani demokratikliğiniz?

   Kongreye giderken Balıkesir Paşa Camii minberinde halka söylediği ayrı bir söz daha. İşte buyurun: '' Kaç milyonerimiz var? Hiç. Bundan dolayı biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Tersine memleketimizde birçok milyonerlerin hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız. Sonra işçi gelir...''

   Evet sevgili okurlarım. ''Atatürk devlet üretimini istedi... Atatürk ekonomide devletçiydi... Bu adamlar devleti satıyor, bakın Atatürk özelleştirmeye karşıydı. Kapitalizm ile emperyalizm aynı şeydir, bakın Atatürk emperyalizm düşmanıydı...'' gibi sözler ile sadece gününü kurtarmaya çalışan, siyasi demagojiler yapıp oy toplamaya çalışan, kendilerini bir şey biliyormuş gibi gösterip ceplerini doldurmaya çalışan bir çok siyaset ve fikir bozmalarına ders olmuştur diye umuyorum.

   Atatürk' ü sevmek onun adını kullanmak değildir. Atatürkçü Düşünce sahibi olmak ''iktidarda karşıt görüş var'' diye Atatürk' ün yaptıklarını bile gözü görmez hale gelmek değildir.

   İktidara özelleştirmelerden dolayı ''vatan satıyor'' diyenler şimdi Atatürk' e de yaptığı özelleştirmelerden dolayı''vatan satıyor'' desinler. Kapital ekonomi yandaşlarını ''emperyalist'' diye karalayanlar şimdi Atatürk' ü de ''emperyalist'' diye karalasınlar.

   Ülkemizde bu Kemalist zihniyeti bolca mevcut. Bunlar, Atatürk adına konuşmadan önce oturup Atatürk' ün hayatını okusunlar. ''Annesi kimmiş, hangi okulda okumuş, kaç yaşında asker olmuş?'' bunlar işin teferruat kısmı. ''Ekonomi de ne yapmış, siyasette nasıl bir rol oynamış, diğer devletler ile nasıl bir münasebeti varmış?'' bunları okusunlar.

   Tartışılması gereken temel soruları yazmaya bir sonraki yazımda da ''Türk Milleti için ideal devlet nasıldır?'' sorusuyla devam edeceğim. Siz, değerli okuyucularımın da katkılarını her zaman bekliyorum.

 

   SORUN: 

   Atatürk adı kullanılarak çıkarcılık peşinde koşulması

   ÇÖZÜM:

   Çıkarcıların oyununa alet olmamak için milletimin tarihine sahip çıkması

 

                       anadolu_yurdu@hotmail.com

Devamını Oku

Devlet Nedir?

   Türkiye' de mutlaka gündeme gelmesi gereken sorular içinde en önemlisidir bu soru. Bugün kargaşasını yaşadağımız bir çok konunun çözüme daha yatkın bir biçimde ele alınması için zemin oluşturacak cevapları içinde barındırıyor.

   Peki, devlet ne yapar, ne eder? Bunun hukuku, yasası nasıl olur? Ekonominin neresinde yer alır? Bireye müdahelesi hangi şartlar altında olur?

   Her şeyden önce devlet, birey suç işlemediği taktirde, bireyin hayatına karışamaz. Her bireyin kendi yasası, hukuku, düzeni, özeli kısacası şahsi hayatı vardır. İşte devlet dediğimiz kavram tam bu noktada oluşuyor. Tek bir milletin bireylerinin haklarını, özelini tek tek temsil eden bir örgüttür. Her bireyin yasasını ''toplum düzenini sağlayacak tarzda'' bünyesinde barındırır.

   Bir örnek vermek gerekirse; evinize hırsız girdiği zaman sizden çaldıkları karşısında hırsızı cezalandırma hakkını elinizde bulundurursunuz. Siz bu ceza hakkınızı hırsızı döverek kullanırsınız bir başkası ise hırsızın canına kasteder. Kimi merhamet edip bir ceza vermezken kimisi ise kısas uygular.

   Bu noktada devlet; bireylerin arasında ki şahsi hukuk farklılığını ortadan kaldırmak, her bireyin hakkını korurken toplumsal düzenide sağlamakla görevli bir örgüt olarak devreye girer. Çünkü halkın arasında ki bu uyuşmazlığı ortadan kaldırmak için yine halkın vicdan özgürlüğü ile haklarını ''korunması amacıyla'' teslim ettiği üst düzey bir kurumdur devlet.

   İşin ekonomi cephesine gelince, içinde bulunduğumuz çağı göz önüne almak lazım.  2000 yılında evrensel anayasa kurmak amacıyla hukuk adamlarının toplandığını da hatırlayalım. 2010 küresel dünyasındayız. Yani bu çağda devlet, dünya içerisinde ayrı bir dünya olmaktan çıkıyor. Ekonomi için devlet sınırları sadece teferruat olarak kalıyor. Vizeler artık çağ dışı uygulama olarak görülüyor.

   İşte bu küresel dünya içinde siz devleti ''üreten'' noktasına taşırsanız ya o devletin kalkınmasını istemiyorsunuz yada eğitiminizi sadece 1900'lü yılların başıyla sınırlandırmışsınız.

   Devlet üretmez. Devlet üreteni sonuna kadar destekler, tüketeni ise üreten karşısında ezdirmez. Devlet üreten - tüketen arasında denetimci rolünü oynar. Karşılıklı hakları korur. Tıkanıklık olduğu zaman gerekli yardımı her iki tarafa da yapan can simidi olur.

   Bugün dünya üstünde ekonomisini devletçilik üstüne kurmuş birinci sınıf bir devlet var mı? Çin bile özel sektörün desteği ile kalkınıyor. 2005 yılından 2007 yılına gelindiğinde Çin'in 6 katına çıkan borsasını bu aradaki yıllar içinde açılan binlerce özel sektöre bağlamamak heralde Çin'e gökten para yağdığına inanmaktır.

   Bugün kendisini Atatürkçü addedenler dahi siyasi görüşlerine olan körü körüne bağlılığını bir kenara bırakıp adını kullandıkları Atatürk'ün ekonomisine göz atarlarsa küresel ekonominin Atatürk tarafından da desteklendiğini göreceklerdir.

   Bir sonraki yazımda Atatürk'ün Türkiye'yi global bir ekonomiye kavuşturmak için neler yaptığını adım adım ele alacağım.

 

   SORUN:

   Küreselleşmenin ve dünya ile entegre olmanın ''emperyalist olmak yada emperyalizme teslim olmak'' şeklinde algılanması

   ÇÖZÜM:

   Emperyalizm ile kapital ekonomi hakkında sağlam bir eğitim

                                   anadolu_yurdu@hotmail.com

 

Devamını Oku