Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

SURİYE DEVRİMİ

Suriye halkının despot rejime karşı başkaldırışının üzerinden bir yıl geçti.Deraa kentinde, gençlerin duvarlara yazdığı rejim karşıtı sloganlarla başlayan ve büyük bir hızla tüm ülkeye -hatta tüm dünyaya- yayılan bu hareket hala canlılığını korumakta.

Arap Baharı'nın önemli halkalarından olan ve bu hareketin de esinlendiği Tunus, Libya ve Mısır'da demokrasiye geçiş yolunda önemli adımlar atıldı.

Suriye'deyse bu geçiş hala sağlanabilmiş değil.

Bunda, Suriye'nin kendine has yapısının etkisi olduğu kadar bazı önemli bölgesel güçleri arkasına almasının da etkisi oldu.

***

 

Beşşar Esad, uzun bir süre “oyalama politikası”yla ülkedeki durumu idare etmeye çalıştı.Birçok kere reform sözü verdi.Ancak bunların hepsi havada kaldı.Attığı bazı adımlarsa kimseyi tatmin etmedi.

Bir yandan “reform”dan bahsederken, diğer bir yandan da halkını katletmekten çekinmedi.

Hem de tüm dünyanın gözü önünde.

Suriye halkının artık tek dayanak noktası vardı; uluslararası camia.Yani Birleşmiş Milletler.Ancak BM, bu noktada Suriye halkının beklentilerini karşılayamadı.

Libya müdahalesinde tam mutabakat sağlanırken, Suriye konusunda bu mutabakat sağlanamadı.

Uluslarası camidaki bu çelişkinin sebebini BBC diplomasi muhabiri Jonathan Marcus, hazırladığı analizde iki temel gerekçeye bağlıyor:

“İlki, Suriye'deki durumun, Libya'da yaşananlardan önemli farklılıklar göstermesi. Libya'ya kıyasla Suriye'de muhalefet daha bölünmüş durumda, hükümete bağlı güvenlik birimleri daha güçlü ve Suriye'nin hava savunma sistemleri çok daha etkili.İkinci olarak, Cumhurbaşkanı Beşar Esad'ı devirmenin, bölgede Suriye'nin de ötesinde çok daha geniş kapsamlı bir istikrarsızlık yaratması olasılığı.Libya'nın aksine, Suriye, Arap dünyasında hem siyasî hem de coğrafî olarak, çok daha merkezî bir aktör. Suriye'nin içine düşeceği bir mezhep çatışması ya da siyasî istikrarsızlık Lübnan ve Irak'ı da etkileyecektir.”

Marcus'un bu gerekçelerine İran faktörünü de ekleyebiliriz.İran, en başından beri Suriye'nin arkasında duruyor.Suriye'ye yapılacak olası bir saldırıya da müdahil olacağını belirtti.

***

 

Rusya ve Çin'in, Suriye'ye “askeri müdahale” girişimini BM'de veto etme sebebi Marcus'un belirttiği iki gerekçeden çok, özel politik çıkarlara dayanıyor.

Rusya ve Çin, Suriye'ye cephe alarak önemli çıkarlara sahip olduğu İran'la ilişkilerini bozmak istemeyecektir.

Ayrıca Rusya'nın, Suriye'ye silah satışı yaptığını ve bundan önemli miktarlarda kazanç sağladığını da unutmamak gerekir.

***

 

ABD'nin bu konuda duruşuna bakarsak; net birşey söylemek zor.

ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, askeri seçenekler de dahil olmak üzere tüm seçeneklerin göz önünde bulundurulduğunu söylerken, ABD Başkanı Barack ObamaSuriye'ye askeri operasyon hata olur” açıklamasını yaptı.Bu, ABD içindeki önemli bir çelişkiyi gösteriyor.

***

 

Şimdi, askeri operasyon kararı kadar önemli bir soruya gelelim: “Olası bir askeri operasyon başarılı olur mu?

Marcus, analizinde Libya'daki gibi hava saldırılarının işe yaramayacağını düşünüyor: “Suriye'ye düzenlenecek bir askeri operasyonun, Libya'daki harekattan çok daha büyük ölçüde olması gerekiyor.Öte yandan, Amerikan ordusunun yaptığı değerlendirmeler, Suriye'nin hava savunma sistemlerini hedef alacak bir hava operasyonunu, bu sistemlerin bulundukları noktalar nedeniyle, çok sayıda sivil can kaybına neden olacağını ortaya koyuyor.”

İkinci seçenek muhalifleri silahlandırmak.

ABD Dışişleri Bakanı Clinton, “çok riskli” diyerek bu konuya olumlu bakmadığını gösterdi.

Bu arada küçük bir not: Clinton, her ne kadar böyle bir açıklamada bulunsa da, geçen sene ortaya çıkan Wikileaks belgeleri farklı sonuçlar ortaya koyuyordu.

Devam edelim...

Türkiye, bu seçeneğe pek de olumsuz bakmıyor.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'na, Esad karşıtlarının silahlandırılması konususunda geçtiğimiz günlerde bir soru sorulmuş ve o da şöyle cevaplamıştı:

“Uluslararası topluma düşen görev bu vahşetin sürdürülemeyeceği konusunda en kararlı mesajı Suriye yönetimine iletmesidir.Bu kararlı mesajın hangi yöntemlerle iletileceği konusu bahsettiğiniz hususlar(silahlandırma) dahil olmak üzere Suriye yönetimince bilinmeli ve bu vahşet durdurulmalıdır.”

Katar ve Suudi Arabistan'ın da muhaliflerin silahlandırılması fikrine sıcak baktığını ekleyelim.

Üçüncü seçenekse denizden abluka yoluyla Suriye askerlerine silah akışının kesilmesi.Ancak pek de uygulanabilir bir yol değil.Çünkü, Suriye'ye silah akışının önemli bir kısmını Rusya sağlıyor.Bu durum Rusya'nın karşıya alınması demek.Uluslararası camia böylesine bir krizin oluşmasına asla izin vermez.

***

 

Şu bir gerçek ki; Esad gün geçtikçe eriyor.

Bu zulme ortak olmak istemeyen birçok asker ordudan kaçıyor.Bunların arasında üst düzey askerler de var.Şu anda 7 general Türkiye'de.

Buna ek olarak Petrol ve Madeni Zenginlikler Bakan Yardımcısı Obdo Hüsamettin'in hükümetten ayrılıp direnişçi güçlere katılması da Esad rejiminin durumunu gösteriyor.

Ordu ve hükümetten kaçışların bunlarla sınırlı kalmayacağı kesin.

 

mertd_34@hotmail.com

Devamını Oku

TÜRKİYE VE GÜNEY KORE

Ekonomik büyüme, bir ülkedeki mal ve hizmet üretiminin zaman içinde artmasıdır.

Daha teorik bir şekilde tanımlamak gerekirse de; GSYH'deki (Gayri safi yurtiçi hasıladaki) artıştır.

Son zamanlarda ülkemizin "büyüme rekorları" kırmasından ötürü kulaklarımız bu kavrama fazlasıyla aşina.

Makro iktisadın vazgeçilmez konularından olan ekonomik büyüme, aynı zamanda devletlerin de en başta gelen hedeflerinden biridir.

Bu kavram genellikle "bol iktisadi terimler" yüklenerek açıklanır ve bu da konunun anlaşılmasında sıkıntılara neden olur.

Bizse, teknik terimlerle boğuşmayıp güzel bir karşılaştırmalı örnekle bu konu üzerine eğilelim.

Bu örnekteki aktörlerimizse; Türkiye ve Güney Kore.

*

1960 yılında Güney Kore tipik bir tarım ülkesiydi ve kişi başına düşen milli geliri 79 dolardı.

Buna karşın Türkiye'nin kişi başına düşen milli geliriyse 358.6 dolardı.

Türkiye, Güney Kore'ye bu alanda 4 kattan daha fazla bir fark atmıştı.

İki ülkenin birçok kaderi gibi darbelerle olan kaderi de birdi.

Velhasıl 1960 yılında iki ülkede de darbe yaşanmıştı.

Bu darbeden sonra Güney Kore, önemli bir karar almış ve planlı kalkınma modeline geçmişti.

Bu doğrultuda da 1962 yılında Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı yürürlüğe sokulmuş; bunu ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü, beşincisi ve altıncısı takip etmişti.

Türkiye de Güney Kore'den bir sene sonra planlı kalkınma modeline geçmişti.

1963 yılında Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanmış ve bunu ardılları izlemişti.

*

Bu atılımlar sonucunda 1980 yılındaki vaziyet ise şöyleydi: Güney Kore'nin kişi başına düşen milli geliri 1597 dolar, Türkiye'nin kişi başına düşen milli geliri 1539 dolar.

Bu rakamlar, Güney Kore'nin 20 sene sonra aradaki farkı kapatıp Türkiye'yi geçtiğini gösteriyordu.

Ve bu geçiş öyle bir geçişti ki, Türkiye'nin bir daha Güney Kore'yi değil yakalaması yanından bile geçmesi mümkün olmadı.

Bugün Güney Kore'nin kişi başına düşen milli geliri 20 bin dolar civarındayken, Türkiye'nin kişi başına düşen milli geliri 10 bin dolar civarındadır.

Yani Türkiye, 1960'larda milli gelir bakımından Güney Kore'den 4 kat öndeyken bugün 2 kat geride.

Oldukça üzücü bir durum.

Birçok konuda kader birliği yapmış ve ekonomide büyüme hamlelerini hemen hemen aynı zamanlarda gerçekleştirmiş bu iki ülke arasındaki fark nasıl böylesine açılmıştı?

Şüphesiz, ekonomik büyüme konusunda izlenen stratejilerin ve iç dinamiklerin büyük önemi vardı.

*

Güney Kore, izlediği strateji gereği yatırım mallarına ağırlık verdi.

Dünya pazarına yeni ürünler ortaya koyabilmek için yoğun çaba sarf etti.

Bu nokta da hükümet, önemli miktardaki teşvikleriyle özel girişimcileri destekledi.

Yerli markaların oluşmasını sağladı.

Teknolojik gelişmelerden hiç kopmadı.

Kaliteli üretim için işçilerin teknik eğitimlerine de büyük önem verdi.

Hepsinden de önemlisi hiçbir zaman disiplinden taviz vermedi; böylelikle de yayımladığı kalkınma planlarını havada bırakmadı.

*

Güney Kore'nin stratejisini, Eski TÜBİTAK Başkanı Prof. Namık Kemal Pak ve Prof.Dr. Ergun Türkcan "Türkiye-Güney Kore Kalkınma ve Teknoloji Politikaları" adlı çalışmasında çok güzel açıklıyordu: "G.Kore çok hızlı sanayileşerek, tarımsal bir hammadde ihracatçısı olmaktan çıkarak, bir kuşak içinde 5 milyon dolarlık demir cevherinden 24 milyar dolarlık elektronik malzeme ihraç eden, toplam ihracatı 100 milyar dolar(NOT:Bu çalışmanın yayımlandığı 2000 yılı itibariyle) civarında bir ekonomi haline dönüşmüştür.Bu nasıl gerçekleşmiştir.Bu tablo, çok bilinçli bir sanayileşme politikası, belirlenmiş hedeflere uyarlı bir teknoloji politikası ile birlikte devlet ve üreticiler tarafından uygulanırken, diğer yardımcı politikaların bu sistemi desteklemesiyle ortaya çıkmıştır."

*

Türkiye ise bilinen klasik metotlarla üretim yapmayı sürdürmüş, oluşturduğu kalkınma planlarına büyük oranda uymamış ve ithalata dayalı büyümeyi tercih etmişti.

Bunların yanında Türkiye'deki hükümetler, özel sektöre yeterince teşviklerde de bulunmamıştı.

*

Yine "Türkiye-Güney Kore Kalkınma ve Teknoloji Politikaları" adlı çalışmada iki ülke arasındaki farkın sebebi net olarak ortaya konuyor: "Türkiye yaygın (ekstansif) bir sanayileşme modeli ile ithal ikameci, daha çok sermaye-yoğun, nispeten geri (kullanılmış) tekniklerle bol düz emek istihdam eden bir üretim yolu seçerken (geç sanayileşmenin ilk aşamalarında bu belki de tarihsel bir zorunluluk olabilir), G. Kore, belli bir süre sonra Dünya rekabetine girme zorunda olduğunu bilerek, ihracata yönelik yani dışa açık, sermaye-yoğun (az sayıda büyük çeşitli üretim yapan firma bunun göstergesidir), derinlemesine (entansif) bir sanayileşme yoluna girmiştir. Bunun doğal sonucu, ilerde teknoloji üretiminin ön hazırlığı olarak, selektif ve kitlesel "teknoloji transferi" yapmak, bunu kurumsallaştırmak ve kolaylaştırmaktır. Bu telif haklarından mesleki eğitime değin pek çok yeni hukuki düzenleme yaparak yeni kurumlar ve mekanizmalar oluşturmak anlamına gelir. Bunun için her ülke, kendi legal sistemine ve amaçlarına uygun araçlar yaratmıştır."

*

Sonuç olarak(örnekten de anlaşılacağı üzere) ekonomik büyüme demek; markalaşmak, dış pazara odaklanmak, disiplin ve zamanın ruhunu yakalamak demektir.

Ekonomik olarak büyüme ve büyüyememe üzerine içimizi acıtan bir örnek oldu bu.

Üzülerek söylemek gerekir ki; dün sağlam ve öngörülü ekonomik politikalar uygulansaydı, bugün Türkiye'nin durumu çok daha farklı olabilirdi.

mertd_34@hotmail.com

Devamını Oku

UNUTULMAYAN SİYASET ADAMI ADNAN KAHVECİ

Cemal Süreya der ki: "Her ölüm erken ölümdür."

Gerçekten de öyleydi; her ölüm erkendi.

Ülke olarak bu durumu az mı tecrübe etmiştik?

Özellikle de, birçoğumuzun "kara yıl" olarak adlandırdığı 1993'te...

Bu topraklarda yaşayanlar iyi bilir; kayıpların ve ayrılıkların yılı olan 1993'ü.

Kimleri kaybetmemiş, kimlerden ayrılmamıştık ki?

Turgut Özal, Uğur Mumcu, Adnan Kahveci, Eşref Bitlis, Bahtiyar Aydın ve ismini sayamadığım daha niceleri...

En çalışkan siyasetçilerimizi, en cesur gazetecimizi ve en donanımlı askerlerimizi bu "kara yıl"da kaybetmiştik.

Pazar günü, bu isimlerden Adnan Kahveci'nin ölüm yıldönümü.(5 Şubat 1993)

Adnan Kahveci, bundan 19 sene önce bir trafik kazası sonucu eşi ve kızıyla birlikte hayatını kaybetmişti.

Bu vesileyle onu hatırlayalım ve hatırlatalım.

 *

Adnan Kahveci, unutulmaz bir siyaset adamıydı.

Trafik kazaları üzerine az kafa yormamıştı.

Trafikte suç işleyenlerin "anında ceza ödemesi" sisteminin mucidiydi.

Bu yasayla birlikte trafik kazalarının azalmasını umut ediyordu.

Ancak ne hazindir ki, kendisi bir trafik kazası sonucu yaşamını yitirdi.

Kaza mıdır, değil midir?...

Suikast olabileceği yolunda ciddi kuşkular vardı.

Ancak tüm soruşturmalara karşın suikast iddiası delillendirilemedi.

Yine de birçoğumuzun kafasında soru işaretleri yok değil!

 *

O, tüm kesimlere kendini sevdirmeyi başarabilmişti.

Gazeteci Necati Doğru, farklı siyasi görüşleri paylaşmasına ve Kahveci'nin bakan olduğu hükümetin sıkı muhaliflerinden biri olmasına rağmen onun ölümünden sonra köşesinde şu satırları yazmıştı:

"Oysa sosyal vicdanı vardı.

Dubleciliğe karşı çıktı.

Sülüklüğe karşı çıktı.

Kıyak Emekliliğe karşı çıktı.

Rüşvete karşı çıktı.

Lojman sefasına karşı çıktı.

Kara ekonomiye karşı çıktı."

Açıkçası, Kahveci'yle aynı siyasi mecradaki kişiler bile onu bu kadar net ve güzel anlatamazdı.

*

Aslında daha okul sıralarında belliydi; zekiliği ve çalışkanlığı.

1966'da Kabataş Lisesi'ni birincilikle bitirmiş ve aynı yıl girdiği üniversite sınavında Türkiye birincisi olmuştu.

ABD'deki Purdue Üniversitesi'nde Elektrik Mühendisliği bölümünden mezun olmuş, Missouri Üniversitesi'nde de doktorasını yapmıştı.

Ayrıca üç yabancı dil biliyordu.

Başarı, başarı, başarı...

Adnan Kahveci demek; başarı ve durmadan çalışmak demekti.

Turgut Özal, bu yeteneği görmede gecikmemişti.

1983'te ANAP'ı kurduğunda onu da yanına almıştı.

1987'de Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı, 1988'de de Maliye Bakanı oldu.

Bakan olmasına rağmen seçmen bölgesi olan İstanbul Kartal'dan hiç ayrılmadı.

Bölgesinde birçok kahveyi bizzat dolaşır ve ayrım gözetmeksizin birçok siyasi görüşten kişiyle istişare ederdi.

 *

1991'de yeniden seçilen 130 milletvekili, ikinci kez 40'ar milyon lira maaş alacaktı.

O dönem, "duble maaş" olarak bilinen bu duruma en çok karşı çıkan vekillerden oldu.

Bu duruma şu sözlerle tepki göstermişti: "Ben; Ekim, Kasım, Aralık ayı maaşlarımı aldım.İkinci kez aynı aylar için maaş almak, kanunen hakkım olsa da vicdanen kendimde öyle bir hak görmüyorum."

Böyle de vicdanlıydı.

 *

Meclis Lojmanları'nın yerine Merkez Bankası Lojmanları'nda kaldı.Gerekçesiyse; Meclis Lojmanı'nın devlete ayda 12 milyona, kendi kaldığı lojmanınsa 1 milyona mal olmasıydı.

"Makam şoförü uygulamasından vazgeçilmeli.Herkes kendi taşıtını kendi kullanmalı, benzin fişini kendi doldurmalıdır.Şoförleri başka alanda istihdam etmeliyiz." derdi.

Böyle de tasarrufluydu.

Onu birçoklarından farklı kılansa tasarrufa halktan değil, yöneticilerden başlama stratejisiydi.

 *

Milli Emlak arazisini ucuza kapatmaya çalışanların karşısında dimdik durdu.

Kara ekonomiyi bitirmek için esnafa yazar kasa uygulamasını zorunlu hale getirdi.

Elektronik oy sayım cihazı ve mini yazar kasayı icaat etti.

Bu icatlarının patentlerini de aldı.

Böyle de mucitti.

 *

En sonki mucidi; "enflasyona çözüm" olacaktı.

Üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyordu.

Ancak uygulaması nasip olmadı.

Seçim sistemi üzerine de projeleri vardı; yürürlüğe koyamadığı.

Mesela bugün birçok partinin tartıştığı, aday belirleme sistemi.

Kahveci, yürürlükte olan sistemin lider sultasını oluşturduğunu savunuyordu.

Buna çözümüyse adayların, halkın katılımıyla ön seçim sonucunda belirlenmesiydi.

Bugün bile hala tartışılan bir mevzu değil mi?

 *

Elinin altında hep bir hesap makinesi vardı.

Bilinen politikacı tipi değildi.

Her yönüyle farklı bir siyasetçiydi.

Gazeteci Taha Akyol, bir anısını köşesinde şöyle paylaşmıştı: "Cebinde daima taşıdığı hesap makinesini çıkarmış, 'ehliyet cüzdanı' yerine 'sürücü kartı' vermenin ne kadar tasarruf sağlayacağını hesap ediyordu."

 *

Özal'ın direktifiyle Kürt sorunu üzerinde de çalışmalar yaptı.

Ülkemizde sayılı olan Kürt sorunu raporlarından biri ona aitti.

Bunun için bölgeye de sık sık gitti

Hatta bir keresinde PKK'nın pususundan son anda kurtuldu.

 *

Talana, kaçağa, rüşvete karşıydı.

Sevmeyenleri de bu yönlerini bilirdi.

Öyle ki yıllar sonra bir bakan kaçak yapılaşmanın üzerine gittiğinde, "Adnan Kahveci'yi sakın unutma" sözleriyle tehdit edilecekti.

 *

Siyasetin kıvraklıklarını ve inceliklerini bilmezdi.

Tek bildiği ve yaptığı; çalışmak ve üretmekti.

Onu, popülizmle suçlayanlar da oldu.

Ancak onu biraz tanıyanlar, bu iddiaları dikkate değer bulmadı.

Öldükten sonra ismi sokaklarda, caddelerde, parklarda,okullarda yaşadı.

Sağ görüşe mensup belediyeler de, sol görüşe mensup belediyeler de onun ismini vermekten hiç çekinmedi.

Dedik ya; herkes tarafından sevilen bir isimdi.

 *

İşte böyle güzel adamdı, Adnan Kahveci.

Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.

NOT:

Namuslu insanları anlatmak zordur.

Muhakkak, anlatırken atlanmış ya da eksik bırakılmış yerler olur.

Bu yüzden affola.

mertd_34@hotmail.com 

 

 

 

 

 

Devamını Oku

NASIR-ORTADOĞU-ERDOĞAN

    1517 yılından 1882 yılına kadar uzun bir süre Osmanlı Devleti'nin yönetiminde bulunan Mısır, 1922'ye kadar da İngilizlerin idaresi(!) altında bulundu.Ülke, İngiliz idaresinden kopup bağımsızlığını kazandıktan sonra monarşi ile yönetilmeye başlandı.Monarşi ise uzun yıllar hüküm sürememiş ve 1952'de askeri bir darbeyle devrilmişti.Bunun sonucunda kurulan yeni yönetimin lideri General Necip olmuştu.General Necip liderliği aldıysa da darbeciler arasında çekişmeler hep devam etti.Bu çekişmeler ise yeni bir darbeyi beraberinde getirdi.İktidarı ele geçirmek için büyük uğraşlar veren Cemal Abdülnasır sonunda amacına ulaşmış ve 1954'te Mısır'ın yeni lideri olarak tarihe geçmişti.Yönetime geldiğinde ilk işi de, (darbelerin geleneği üzere) rakiplerini çeşitli yollarla bertaraf etmek oldu.

    Onun yönetimindeki Mısır, bir nevi üstündeki ölü toprağını atmıştı.Buna karşılık halk da inanılmaz bir sevgiyle kendisine sahip çıkmıştı."Kardeşim, başını dik tut; çünkü utanç günler geçmiştir." Bu söz, Mısır'ın dört bir yanına asılan pankartlarda yazıyordu ve halkın Nasır'a olan güvenini açıkça ortaya koyuyordu.

    Nasır, siyasi kariyeri boyunca aktif bir dış politika izledi.Süveyş'i millileştirmesi, Bağdat Paktı'na karşı olması ve herşeyden öte İsrail'in kurulmasına yardımcı olan Avrupa'ya kafa tutması Arap halkları tarafından sevilmesine neden olmuştu.Böylece, İngiltere ve ABD'yi arkasına alarak Arap dünyasının liderliğine soyunan Irak'ı alaşağı etmişti.

    Nasır'ın en büyük hayali, Mısır'ın liderliğinde(!) tüm Arapların birleştiği sosyalist bir Arap devleti kurmaktı.Bu yöndeki hedefi belirlemişti; "Bir bayrak, bir Cumhurbaşkanı, bir milli marş ve bir başkent" temelinde bir Arap devleti.Bu fikir, Nasır'ı olduğu kadar Arap halklarının da birçoğunu heyecanlandırmıştı.Bunun üzerine bu fikrini uygulamaya koymada gecikmedi.

    1 Şubat 1958'de Mısır ve Suriye'yi birleştirerek Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin kurulmasını sağladı.(Nasır'ın yükselen gücünün önüne geçmek için 1957'de Suudi Arabistan, Ürdün ve Irak bir ittifak oluşturdu.Nasır'da buna karşılık Suriye ile birleşerek gücüne güç katmıştı.)Nasır; bunu bir kıvılcım olarak görüyor ve diğer Arap ülkelerinin katılımlarıyla, Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin tüm Arap coğrafyasına yayılmasını umut ediyordu.

    Nasır hızını kesmedi.Gözüne kestirdiği sıradaki ülke, sınırlarının dayandığı Irak'tı.14 Temmuz 1958'de Irak'taki Nuri Said yönetimini yıkarak başbakanlık koltuğuna oturacak olan Kasım'ı ihtilalden önce büyük ümitlerle desteklemişti.Kasım'ın Irak'ı, Birleşik Arap Cumhuriyeti bünyesine katacağını umuyordu.Ancak işler Nasır'ın istediği gibi gitmemiş ve bu isteğini gerçekleştirememişti.Kasım yönetimindeki Irak, Birleşik Arap Cumhuriyeti'ne katılmamış ve Nasır'ı büyük hüsrana uğratmıştı.Nitekim, verdiği demeçlerle bu üzüntüsünü belirtmişti.Nasır'ı tek üzecek Irak değildi.Bundan 4 sene sonra (28 Eylül 1961 yılında) Suriye(muhaliflerin askeri bir operasyonla yönetimi ele geçirmesinin hemen ardından) Birleşik Arap Cumhuriyeti'nden ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.Bunun en önemli nedeni şüphesiz Nasır'ın güttüğü politikalar olmuştu.Suriyeliler, ülkelerinin Mısır'a bağımlı olduğunu ve ekonomik bakımdan destek görmediklerini belirterek Nasır'a karşı ayaklanmışlardı.Gerçekten de Nasır, hizmette eşitlik sağlayamamıştı.1963 yılında Suriye ve Irak ile Birleşik Arap Cumhuriyeti kurulması fikri tekrar ortaya atılmıştı.Ancak Suriye ve Irak'taki Baasçı yönetimler, Mısır'ın başkanlığında kurulacak bir devleti kabul etmediler.Her ne kadar 1963'ün sonlarına doğru Nasır taraftarlarınca Baasçıların iktidardan uzaklaştırılmasıyla Irak'la birleşme yeniden gündeme gelmişse de bu umut kısa sürmüştür.Ayrıca Nasır Lübnan'ı da yanına çekme noktasında büyük uğraşlar verdiyse de, bunda da başarılı olamamıştır.

    Bundan sonraki yıllarda ise Araplar arasındaki ayrışmalar her daim sürdü.Bir kıvılcım sanılan Nasır'ın başlattığı bu akım bir sonuç getirmemiş, aksine Araplar arasındaki ayrılıkların daha da artmasına neden olmuştu.Özellikle de Arap liderlerin koltuklarını kaybetme korkusu, Birleşik Arap Cumhuriyeti'ne bakışlarını olumsuzlaştırmıştı.Sonuçta, Mısır'ın lider olma tutuculuğu ve diğer Arap ülkeleri yöneticilerinin Soğuk Savaş ortamı sonucunda kamplara ayrılması bu fikrin gerçekleştirilmesini mümkün kılmamıştır.(Nasır'ın ardından gelen Enver Sedat'ta Birleşik Arap Cumhuriyeti fikrini hayata geçirmek için birtakım uğraşlar vermişti.Ancak, bunlardan sonuç alınamamıştı.Birliğin dağılmasından sonra Mısır, Birleşik Arap Cumhuriyeti adını 2 Eylül 1971'e kadar bir ümit korumuştu.)

    Nasır, İsrail ile verilen mücadelede de fiilen başarısız olmuştur.İsrail karşısında Arapların ilk yenilgisini "düzene" bağlayan Nasır, kendi iktidarı döneminde İsrail'e iki kez yenilmiştir.Arap ordularını,Altı Gün Savaşı'nda Tel Aviv'de buluşmaya çağırmış ve bir birliktelik oluşturmak istemişti ancak öyle bir yenilgi almıştı ki az kalsın Moşe Dayan(tek gözünü kaybetmiş İsrailli askeri lider) Kahire'ye kadar gelecekti.Nasır'ın Birleşik Arap Cumhuriyeti fikrindeki ve İsrail'e karşı savaşlardaki başarısızlıklarına Yemen'deki macerasını da eklemek gerekir.

    Nasır'ın bu saydığımız başarısızlıkları olduğu kadar başarıları da yok değildi elbette.Özellikle de, Araplar arasında bir kalkışmayı sağlamasından dolayı tarihte önemini hep korudu ve bundan sonra da koruyacaktır.Nasır'ın birtakım başarılarındaki en önemli etkenler; kendine olan güveni, halkın içinden gelmiş olması ve Arap coğrafyasındaki dar kalıpları kıran bir siyasi vizyona sahip olmasıydı.Başarısızlıklarındaki en önemli etkenler ise; diğer Arap ülkelerine abilik(!) yapma hevesi, reel sorunlara reel çözümler getirememesi ve her ülkenin kendi dinamikleri olduğu gerçeğini gözardı etmesiydi.

    Bugün, birçok yerli ve (özellikle de) yabancı medya mensubu Başbakan Erdoğan'ı, Nasır'a benzetiyor.Arap coğrafyasındaki kalıpları(belli ölçüde) kırmaları ve Arap coğrafyasının sevgisini kazanmaları bakımından birbirine benzedikleri doğrudur.Ancak, Nasır'ın Arap coğrafyasına bakışı ile Erdoğan'ın Arap coğrafyasına bakışı arasında büyük farklar var.İkinci olarak Nasır; kendi hayalindeki Ortadoğu'yu inşa etmek için(daha açıklayıcı bir ifadeyle rejimini ihraç etmek için) gerektiğinde demokratik kurallar dışına çıkmış ve askeri-kanlı darbelerin hazırlayıcısı olmuşken, Erdoğan ne olursa olsun demokrasiyi ağzından düşürmemiş ve kendi rejimini ihraç etme gayretinde olmamıştır.Yine Erdoğan, Ortadoğu politikasında ayakları daha yere basan bir mücadele vermesi bakımından Nasır'dan ayrılıyor.Sonuç olarak iki liderin farklılıkları, benzerliklerinden bir hayli fazla ve bu durumda iki lideri birbiriyle ilişkilendirebilmek çok zor.

mertd_34@hotmail.com

 

Devamını Oku

MİLLİLEŞME YOLUNDAKİ SAVUNMA SANAYİMİZ

1985 yılında dönemin Milli Savunma Bakanı Zeki Yavuztürk, "Silahlı Kuvvetlerimizin ihtiyaç duyduğu tüm silah, araç ve gereçlerin ülkemizce üretilmesi için çalışacağız." diyerek bu konuda kamuoyunu bir hayli heyecanlandırmıştı.Çünkü, ABD'nin Kıbrıs'ı bahane(!) ederek uyguladığı silah ambargosu sırasında yaşanan durum hala hafızalarda tazeliğini koruyordu.Bu yüzden kendi kendine yeterli(dışa bağlı olmayan) bir savunma sanayiine ülkece büyük ihtiyacımız vardı.

Zeki Yavuztürk'ün bu kadar cesur ve kararlı sözler sarf etmesinin ardındaki en önemli etken, kuşkusuz Turgut Özal'dı.Çünkü, savunma sanayiinin gelişmesi ve millileşmesi, Turgut Özal'ın en büyük hayallerinden biriydi.Dönemin Savunma Sanayi Müsteşarı Vahit Erdem'in, "Cumhurbaşkanımız savunma sanayi projelerini seviyor.Bu tip konulara özel ilgi duyuyor.Sayın Cumhurbaşkanımız kendisine iki ayda bir brifing verilmesini istedi." sözleri Özal'ın savunma sanayii projeleri noktasındaki hassasiyetini gösteriyor.

15 Mayıs 1984'te Türkiye Havacılık ve Uzay Sanayii'ni(İbrahim Doğan'ın deyimiyle, bir tarla üzerinde temellerini atarak) kurması, bu yolda attığı ilk adımlardan biriydi.Bu adımın ardından 1985 yılında Savunma Sanayii Müsteşarlığı'nı kurmasıyla da bu sürecin hayati adımını atmıştı.Hatta ve hatta bu adım, Özal'ın siyasi hayatındaki en önemli işlerden biri desek mübalağa etmiş olmayız.Özal hükümetinde çeşitli bakanlıklar yapmış olan Vehbi Dinçerler Aksiyon dergisine verdiği mülakatta bu adımı şöyle açıklıyordu: "Sermaye ile askeriye sınıfını yan yana getiren en önemli hadise silah alımıdır. Silah alımı meselesinde sivil iradenin hiçbir gücü yoktu eskiden. Turgut Bey Savunma Sanayii Müsteşarlığı'nı kurdu. Kanun çıkardı. Savunma Sanayii Müsteşarlığı silahları alıyor artık. Talimat veren heyette genelkurmay başkanı ile başbakan da var. Askeriyenin silah alım işlemlerine müdahaledir bu. Çok büyük bir reformdur. Bu ister hayali, ister organize deyin ama etkili üçgenin, kırılması yolunda atılmış çok önemli bir adımdır. " Gerçekten de Özal(sivil iradenin elini bu noktada güçlendirerek) ardından geleceklere, Türkiye'nin savunma sanayiini geliştirmesi için büyük bir yol açmıştı.

    Ancak, Türkiye bu adımların meyvelerini kısa vadede bir türlü alamadı.En önemli somut gelişme, yerli ve yabancı firmaların ortaklığında yürütülen çalışmalardı.Yani yüzde yüz yerli üretim, ne 80'lerde ne de 90'larda gerçekleştirilemedi.Yavaş yavaş bandı ileriye saralım ve günümüze doğru uzanalım...

    Türkiye, 2001 yılında savunma sanayii sistemlerinin %80'ini ithal yoluyla karşılıyordu.Bugün ise, bu oran %48...10 yıllık bir süreçte ithalatta neredeyse yarı yarıya bir düşüş söz konusu.Bunun sonucunda da, bir Türk şirketi dünyada ilk 100 savunma sanayii şirketleri arasına ismini yazdırdı.Bu bize, savunma sistemlerimizin millileşmesi yolunda büyük bir gelişme gösterdiğimizi apaçık ortaya koyuyor.

    Savunma sanayiinin millileşmesinin ekonomik yönden önemi olduğu kadar güvenirlilik noktasında da büyük önemi var.Yıllardan bu yana savunma araçları için dış ülkelere bu kadar yüksek meblağlar ödemeyip yerli üretimi hayata geçirebilseydik, bugün kişi başına 10 bin dolar olan milli gelirimiz belki de 15-20 bin dolar olabilirdi.Güvenirlilik noktasında ise milli yazılım kavramı üzerinde durmak gerekir.Özellikle de (çeşitli yazılımlarla) bilgisayarlar vasıtasıyla uçakların ve füzelerin kontrol edildiği çağımızda milli uçak, milli füze gerekli olduğu kadar milli bir yazılım da gereklidir.Bu noktada İngiltere ile Arjantin arasında gerçekleşen Falkland Savaşı ibret alınması gerekli bir savaştır.Hem milli bir yazılımın gerekliliği noktasında, hem de herhangi bir savaş anında yaşanabilecek silah ambargosu noktasında.Bu savaşa kısaca değinelim.

Falkland Adaları üzerinde her iki ülkede hak iddia ediyordu.Bu uzun bir süre devam eden hak iddia etme faslı sonunda savaşı beraberinde getirdi.Nitekim, 19 Mart 1982'de Arjantin kuvvetleri Güney Georgia adasına çıkarak burayı işgal etti.İngilizler de hemen harekete geçmiş ve Arjantin denizaltısı Santa Fe'yi batırmışlardı.Arjantin ise buna cevap olarak Fransız yapımı Exocet füzeleriyle İngilizlerin Sheffield destroyerini batırdı.İngilizlerin kaybı her geçen gün daha da artıyordu.İngilizler, ilerleyen günlerde 4 gemi, 2 fırkateyn, 1 yük gemisi ve 1 destroyer daha kaybetti.Arjantin'i burada öne çıkartan en büyük gücü "Super Etendard" uçaklarından attığı Exocet füzeleriydi.Ancak zamanla Exocet füzeleri hedefleri vurmuyordu/vuramıyordu.Peki, ne olmuştu?Birkaç gün öncesine kadar hedefleri yüzde yüz başarıyla vuran füzelere ne olmuştu da hedefleri şaşırmıştı?Bugüne kadar bu konuda herhangi bir açıklama yapılmasa da(ki bu konuda açıklama beklemek ne kadar mantıklı) İngilizlerin, Fransızlarla anlaşıp füzelerin kodlarını aldığı ve kodlara müdahale ederek füzelerin hedefleri vurmasını engellediği yolunda güçlü kanaatler mevcut.Aerospetiale (Exocet füzelerinin üreticisi)sözcüsü Patrick Mercillon “herhangi bir bilgi transferi olmuşsa bu hükümetten hükümete olmuştur; ben bunu teyit edemem, inkar da edemem” demeci olayı daha da şüpheli hala sokmuştu.Ayrıca, Arjantinliler'in Fransızlardan sipariş verdiği Exocet füzelerine, Fransızların İngilizlerle anlaşıp ambargo koyması da savaşın İngilizlerin lehine dönmesinde büyük öneme sahiptir.

    Nurullah Aydın'ın İstihbarat ve İstihbaratçı adlı kitabında milli yazılım ve milli savunma araçlarının önemi konusunda örnek teşkil edecek şu saptaması oldukça önemli: "Bir Türk Yunan Savaşı ihtimalinde Amerika istemezse ne Türk ne de Yunan Harpoon'ları hedefe varabilir.Amerika, Harpoon füzelerini üreten ülke olması sebebiyle, kaynak kodlara da sahiptir.Bu düşüncemiz dünya silah firmaları arasındaki rekabet şartlarında ve her ülkenin daha fazla silah sistemi satma gayreti içinde olduğu dünyamızda fazla afaki gelebilir.Ama teorik olarak doğruluğu, akılda tutulmasını gerektirir.Tek silaha bağlanmanın riski büyüktür.Şöyle ki; bizim deniz kuvvetlerimizdeki vurucu unsurlarımızın(gerek fırkateyn, hücumbot gerekse denizaltılarımızın) gemi-savar füzesi Harpoon'dur.Oysa Yunanistan Deniz Kuvvetleri; Harpoon yanında Exocet ve Penguen füzelerini de kullanmaktadır.Böylece savaş gücünü tek ülkenin tutumuna bağlı olmaktan kurtarmaktadır."

    Milli yazılımın ve milli silah sisemlerinin önemini anlamak için şüphesiz daha birçok örnek var ancak (sanırım) bunlar şimdilik doyurucu.Milli yazılım ve milli silah sistemleri, yıllardan bu yana kanayan yaramız.Başlattığımız bu çalışmaların devamını mutlaka getirmeliyiz.Bu yolda elbette ki, yolumuzu kapatmak isteyenler(!) olacaktır.Nitekim, 3 genç mühendisimizi "Milli Yazılım" üzerine çalıştıkları sırada kaybettik.Ancak ne olursa olsun bu çalışmaların başarıya ulaşacağına dair inancımız kuvvetli.

mertd_34@hotmail.com

 

Devamını Oku

BİR GARİP MECLİS HİKAYESİ

Malumunuz, anayasa oylamaları sırasında Meclisimiz yorucu ve zor bir süreçten geçti.

Neyse ki,bu süreç (iyi/kötü) bir şekilde atlatıldı.

Ancak, bu süreç içerisinde anayasa paketi kadar TBMM'de yaşananların da hafızalarda uzun bir süre yer edineceğine eminim.

TBMM, son yıllarda hiç bu kadar ilginç görüntülere sahne olmamıştı.

Öyle ki; kahkalarda gördük,bağırışlarda gördük,tehditlerde gördük ve muzipliklerde gördük.

Tabii ki, yaşananlar bizlere de yansıdı.

Nasıl yansımasın ki?

Oylamalara arkadaşının yetişebilmesi için bazı milletvekillerimizin kestiği oyunları izleyip tebessüm de ettik,birbirinin boğazına sarılan milletvekillerini görüp sitem de ettik.

*

Böyle gariptir bizim meclisimiz.

Eşini,benzerini bulmak zor.

Meclis'teki hali/vaziyeti izlediğinizde bazen İsveç,İngiltere gibi ülkelerin meclislerini izliyor sanıyor,bazen ise Tayvan Meclisi'ni izliyor sanıyorsunuz.

İşte bizim meclisimiz, bu tip zıt durumların çok ani şekilde yaşandığı bir meclis.

Peki,Meclisimizdeki bu gariplikler yeni mi?

Tabii ki hayır.

Bunun en güzel örneklerinden biri 1997 yılında yaşandı.

Nasıl mı?

İşte o, kurnazca ve gülünç olayın hikayesi...

*

Refah Partisi, 1997 Şubatı'nın başlarında sıkı bir şekilde "İlçelerin imar yetkisini büyükşehir belediyelerine devreden" yasa teklifi üzerinde çalışıyordu.

Bu yasa üzerinde önemle duruyorlardı.

Ne yapıp edip yasalaştırılması sağlanacaktı.

Ancak, bu tekliften muhalefet partileri pek hoşnut değildi.

Bunun üzerine ANAP-CHP-DSP'li ilçe başkanları yoğun bir kulis başlattılar.

Peki, RP boş durur muydu?

Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek ile İstanbul Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'da teklifin yasalaşması için kulis yapıyordu.

Nihayet tüm kozlar oynandı ve oylama vakti gelmişti.

Görüşmeler 23.45'te tamamlandı.

Oturumu yöneten Başkan Uluç Gürkan, "Çok sayıda milletvekilinin kişisel söz talebi var. Gruplar anlaşıp, kişisel söz taleplerinden vazgeçilirse teklifin maddelerine geçilmesini oylayacağım yoksa oturumu kapatacağım, yarın devam edilir" duyurusu yaptı.

Muhalefet, ilginç bir şekilde söz hakkından vazgeçtiğini belirtti.

RP'de söz hakkından vazgeçecek miydi?

RP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz,genel kurula göz attığında DSP ve ANAP'tan az sayıda milletvekili olduğunu gördü.

Çoğunlukta olduklarını gören Kapusuz'da söz hakkından vazgeçtiklerini belirtti.

Böylece oylamalara geçilecekti.

Ancak, tam bu sırada beklenmedik(!) bir gelişme yaşandı.

Yerlerinde olmayan ANAP'lı muhalefet milletvekilleri bir anda salonu doldurmaya başladı.

RP telaşlanmıştı.

Çünkü,az önce gördükleri manzaradan eser yoktu.

Muhalefet, sayıca üstünlüğü ele geçirmişti.

Ne kadar da DYP'den milletvekillerine haber verdiyseler de başarılı olamadılar, çünkü oylama başlamıştı.

Nitekim oylama sonucunda teklif yasalaşmadı.

Şüphesiz bunda muhalefetin birlik olup akıllıca bir oyun/tuzak kurmasının payı büyüktü.

RP'liler itirazda bulunurken,muhalefet ise "Gol...Gol..." diye bağırıyordu.

Bu olay medyaya RP'nin yediği ilk büyük gol olarak yansımıştı.

Ancak bu, RP'nin yediği ilk büyük gol kadar TBMM'de yaşanan garip ve bir o kadar da tebessüm ettiren bir olay olarakta tarihe geçti.

 

                             FARKINDA MISINIZ?

     

"Vahşet rejimi insanlığı asıyor." diyerek İran'a göndermelerde bulunuldu.

İran'da diyemediklerini burada dediler.

Üstelik vahşetin ve ihanetin birer simgesi olmuş PKK'ya ve onun elebaşısına sevgi gösterilerinde bulunularak.

Eline aldığı mikrofonla BDP Milletvekili(!)(!)Nezir Karataş'da,BDP Diyarbakır İl Başkanı Nijad Yakut'ta coşmuş.

Ülkemizin ayrılmaz parçası olan bölgelerimizi, bir başka ülkedeymişçesine gösteren,ülkemizi tehdit eden sözde siyasiler,sözde köşe yazarları,sözde aydınlar giderek çoğaldı.

Farkında mısınız?

Tüm savcıları göreve çağırıyoruz.

Burası muz cumhuriyeti değil!

mertd_34@hotmail.com

 

 

Devamını Oku

İNGİLTERE VE BİZ

Geçtiğimiz hafta İngiltere’de yapılan genel seçimler beklendiği gibi çok çetin geçti.

Özellikle iktidardaki İşçi Partisi’yle muhalefetteki Muhafazakâr Parti arasında sıkı bir mücadele yaşandı.

Çok gerilerden ise bu iki partiyi, televizyon tartışmalarında gösterdiği başarılı performansla dikkatleri üzerine çeken Liberal Demokratlar izliyordu.

Dikkatleri üzerine çekmesine çekmişlerdi ancak bunu sandığa yansıtamamışlardı.

Seçim sonuçlarına göre Muhafazakârlar 306,İşçi Partililer 258,Liberal Demokratlar 57 sandalye aldı.

Kuzey İrlanda, Galler ve İskoçya’dan olan partiler ise 28 sandalye elde etti.

Bu sonuç kimseyi memnun etmemişti.

Çünkü bu sonuçlara göre hiçbir parti hükümet kuramıyordu.

İngiltere’deki seçim sistemine göre, bir partinin hükümet kurabilmesi için 326 sandalyeye ulaşması gerekiyor.

Bu durumda iş başa düşmüştü.

Koalisyona gidilecekti.

Bu amaçla Muhafazakâr Parti lideri David Cameron ile İşçi Partisi lideri Gordon Brown, Liberal Demokratların kapısını çaldı.

İngiltere’de ki seçim sistemindeki kural, her ne kadar da hükümeti kurma görevini Gordon Brown’a verse de Liberallerle uzlaşamadıktan sonra hükümet kurmak imkânsızdı.(Hiçbir siyasi parti hükümeti oluşturacak çoğunluğa ulaşamayınca, seçimlerde ikinci olsa da anayasal hakkı gereği hükümeti kurma görevi Başbakan olması sebebiyle Gordon Brown’undu.)

İki liderde Liberallerle, koalisyon kurabilmek için müzakerelerde bulundu.

Ancak bu müzakereler uzun sürmedi.

Tüm çabalarına rağmen Brown, Liberal Demokratlarla anlaşmaya varamadı.

Bu, 13 yıldır iktidarda olan İşçi Partisi’nin muhalefete düştüğünü gösteriyordu.

Brown, bu hezimetten sonra bize şaşırtıcı(!) İngilizlere ise doğal gelen bir çıkış yaparak Başbakanlık görevinden istifa etti.

Şüphesiz, 3 yıl önce iktidarda aldığı partiyi (her ne kadarda aldığı dönemde halkın, Tony Blair liderliğindeki İşçi Partisi’ne Irak’ta ki başarısızlıklar sebebiyle sempatisi aşırı düşük olsa da) bugün muhalefete düşürmesi onun için büyük bir başarısızlıktı.

Kendi başarısızlığını bizlere yabancı gelse de bizzat kendisi cezalandırıyordu istifasıyla.

Tıpkı halefi Tony Blair gibi.

Blair’da, Irak’ta ki başarısızlık ve üzerine halkın da tepkisi eklenince istifasını vermişti.

Tony Blair ve Gordon Brown nasıl oluyor da, başarısızlıklar üzerine gözünü kırpmadan istifasını verebiliyor?

Bu sorunun cevabını Cengiz Çandar çok güzel bir şekilde vermiş:”İngiliz demokrasinin yazılı olmayan centilmenlik kuralları öyle gerektiriyor da ondan.”

Çandar, bu istifalara centilmenlik kuralları diyor.

Peki, bu centilmenlik kuralları bizim ülkemize çok mu?

Yıllardan beri yerinde sayan parti liderlerinin bu centilmenlik kurallarından ne kadar haberi var?

Bizdeki siyasi liderler tüm yerinde saymalara ve halk tepkisine rağmen 404 gibi koltuğa yapışmaktan ne zaman vazgeçer?

Brown gibi ceketini alıp başkalarının önünü açmaya ne zaman başlar?

....

 

 

mertd_34@hotmail.com

Devamını Oku

KISKAÇTAKİ KIBRIS

KKTC halkı seçimini yaptı ve UBP’nin adayı Derviş Eroğlu’nu Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturttu. 

Zaten seçimden önce yapılan birçok ankette ivme Eroğlu’nu gösteriyordu. 

Sadece ilk turda işi bitireceğine pek ihtimal verilmiyordu. 

Ancak Eroğlu beklenenin aksine ilk turda işi bitirdi.

 

                                   

Bu seçimde birbirleriyle kıyasıya yarışan Eroğlu ve Talat ikilisi KKTC için şüphesiz önemli isimlerdi.

İki adayda KKTC’ye yıllarca hizmet etmiş önemli siyasetçilerdi.

Nitekim Eroğlu daha önceden çeşitli bakanlıklarda görev almış ve başbakanlık deneyimi olan biri, Talat ise yine Eroğlu gibi çeşitli bakanlıklarda görev almış ve Cumhurbaşkanlığı yapmış bir isimdi.

                                             

Benim de dâhil olduğum büyük bir çoğunluk bu seçimi dönüm noktası olarak görüyordu.

Zaten seçimde böylesi bir kampanya üzerine oturtuldu.

Müzakereler için ya tamam ya devam niteliğindeydi.

Peki, bundan sonra ne olacak?

Kıbrıs halkı kadar bizi de en çok meraklandıran soru bu.

Burada en çok “Kıbrıs’ta çözüm isteyen” AKP ile bir dönem “Çözümsüzlük Çözümdür.”düşüncesindeki  Eroğlu’nun uyumu önemli.

Ancak Eroğlu bugün hala bu düşüncelerini taşıyor mudur?

Orasını ilerleyen günlerde daha net göreceğiz.

Ancak Eroğlu, hakkında yapılan “Gelirse Kıbrıs’ta çözüm ümidi biter” yaygaracılarının aksine müzakere masasından kaçmayacağını ifade etti.

En kısa zamanda da Hristofyas ile önkoşulsuz görüşmelere başlayabileceğini belirtti.

                                             

Hristofyas ise seçimlerden önce (2008 yılında Denktaş’a benzettiği) Talat’ı destekliyordu.

Bu sebeple Eroğlu’nun seçilmesinin Hristofyas’ı memnun ettiği söylenemez.

Ama Hristofyas’ın işi pek belli olmaz.

Az önce dedik.

2008’de Talat’ı, Denktaş’a benzetip (kendince) müzakerelerde anlaşılabilir biri olmadığını ifade eden Hristofyas, bugün Talat’tan kopamıyor.

Talat ise bu açık desteğin kendisine çok zarar verdiğini söylemişti.

Seçim sonucuna bunun etkisi ne kadardır?

Kestirmek zor.

                                    

 

Eroğlu'nu biraz olsun tanıyabilmek adına geçen yıl yaptığı şu açıklamayı dikkate almakta fayda var:”Tarafların uzlaşamadığı noktalarda 2004'de olduğu gibi BM Genel Sekreteri'nin devreye girmesi gerektiğine inanıyoruz. Hedefimiz; varılacak çözümü en geç 2010 yılı bahar aylarında referanduma götürmek olmalı. Ancak 2004'te olduğu gibi, Rum uzlaşmazlığı yüzünden yine çözüm bulunamazsa KKTC'nin uluslararası alandaki statüsünün normalleştirilmesi artık ertelenemeyecek zorunluluk haline gelecek. Bu nedenle, müzakerelerin ilânihaye devam edemeyeceğinin, mevcut fırsat penceresinin sonsuza kadar açık kalamayacağının idrak edilmesi gereklidir.”

Eroğlu, kısaca anlaşamazsak masaya tekrar oturmam diyor.

                                    

Evet, Eroğlu belki müzakerelere devam diyerek birçok kesimi hem şaşırttı hem de sevindirdi.

Ancak bir şey var ki; Eroğlu,Talat kadar inatçı olmayacak.

Talat kadar şartlarını diretmeyecek.

Olursa olur olmazsa olmaz düşüncesinde.

Bu şu andaki gördüğümüz görüntü.

Eroğlu, geçen yıl Başbakanken taşıdığı bu düşünceleri, Cumhurbaşkanıyken aynen taşır mı?

Onu da ilerleyen zamanlarda göreceğiz.

Ancak şu bir gerçek ki: Eroğlu’nun işi oldukça zor.

 

                           TERÖR

Terör namussuzluğunu ve şerefsizliğini her daim sürdürüyor.

Dün Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinde mayın patlaması sonucu Komando Er Ahmet İnce Şehit oldu.

Hepimizin başı sağ olsun.

 

mertd@haberx.com

 

 

Devamını Oku

DİPLOMATİK SAVAŞ FİİLİ SAVAŞA DÖNÜŞÜR MÜ?

Suriye ve İsrail ilişkileri tarihten bu yana gerginliğini daima korumuştur.

Özellikle 1967’deki Altıgün Savaşı ve 1973’deki Arap-İsrail Savaşı ile gerginliğin had safhaya ulaştığı ilişkiler günümüze kadar inişli çıkışlı olarak süregelmiştir.

Altıgün Savaşı demişken üzerinde durmakta fayda var.

Bugün İsrail-Suriye ilişkilerinde sık sık gündeme gelen ve kulaklarımızın da pek aşina olduğu Golan Tepeleri sorunu bu savaş ile başlamıştır.

Dile kolay 43 senelik bir sorun.

Golan Tepeleri’nin, (Ortadoğu’nun en büyük problemlerinden biri olan) su kaynaklarının yoğun olduğu tepelik bir bölge olması 43 yıldır süregelen bu sorunun en büyük sebebiydi.

Zaman zaman Suriye ile İsrail arasında başlayan barış görüşmeleri özellikle Golan Tepeleri noktasında tıkanıyordu.

Nasıl tıkanmasın ki?

Suriye kaybettiği bu büyük stratejik öneme sahip bölgesini geri almak istiyor, İsrail ise özellikle su problemini çözdüğü Golan Tepelerini bırakmaya yanaşmıyordu.

 

                                               

 

1973’te ki Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra ise iki ülke arasında tam bir soğuk savaş süreci başlamış oluyordu.

Günümüze değin bu soğuk savaş, fiili gözdağılarla yer yer gerginleşmiş yer yer ise yumuşamıştır.

 

                                                

 

 

Son derece çalkantılı olan bu ilişkiler son zamanlarda ise iyice bozulmakta.

Her iki ülke birbirine tehditler yolluyor.

İlk tehdidi İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman “İsrail’e meydan okursanız iktidarınızı kaybedeceksiniz. Sen(Beşşar Esad) ve ailen iktidarı kaybedecek.” Diyerek yolladı.

Son derece diplomatik üslubu aşan haddini bilmez bir tehditti bu.

Ama yapan İsrail olduktan sonra artık normal geliyor!

Suriye ise bu yakışıksızlığa cevap vermekte gecikmedi.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad dün

“İsrail'in Lübnan'a yönelik herhangi bir saldırısında Suriye hükümet ve halk olarak Lübnan'ın yanında olacaktır.”  Açıklamasını yaptı.

Bu açıklamayla Suriye kendisini süper güç olarak gören İsrail’in maksadını aşan sözlerine yerinde bir misilleme yapmıştı.

 

                                              

Neler oluyor?

Bu gelişmeleri bir işaret olarak mı yoksa sıradan bir hadise olarak mı görmek gerek?

Londra’da yayımlanan Kudüs ül Arabî gazetesinin genel yayın yönetmeni Abdulbari Atwan, bu gelişmeler ışığında yaptığı değerlendirmede yeni bir savaşın yaklaştığına işaret ediyor.

Gerçekten bu işin sonu yeni bir savaşa yol açar mı?

Şu an için Suriye’nin tek başına böyle bir savaşı göze alması zor.

Olası bir savaşta eskisi gibi Arap Dünyası’ndan destek görür mü?

Zor bir ihtimal.

İhtimaller zor ama olmaz değil.

İlerleyen günlerde bu ikili ilişkide yaşanan gelişmeleri izleyeceğiz ve bu sorularımıza daha net cevaplar bulabileceğiz.

 

                                    SİZ MİSİNİZ ANTİ SÖMÜRGECİ?

 

Bu nasıl bir gösteridir?

Bu nasıl bir sömürgeciliğe karşı olmaktır?

Her şeyden de öte bu nasıl bir insanlıktır?

Siz mi sömürgeciliğe karşısınız?

Orda durun işte!

Bir polis memurunun parmağını kopartacak kadar kin ve nefret dolu olanlar asla ama asla sömürgeciliğe karşı olamazlar.

Buradan Başkomiser Turan Çelik’e en içten geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

 

mertd@haberx.com

Devamını Oku

KAZAKİSTAN VE ABD

ABD ile Kazakistan arasındaki ilişki uzun bir zamandan beri sessiz sedasız ilerlemekte.

Kazakistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla beraber başlayan bu ilişki özellikle de G.Bush döneminde doruk noktasına ulaşmıştı.

Öyle ki; bağımsızlığını kazandığı günden bu yana Kazanistan’ın başında bulunan N.Nazarbayev zamanında yaptığı açıklamalarda, G.Bush ve uyguladığı politikanın arkasında yer aldığını sık sık ifade ediyordu.

Nitekim,N.Nazarbayev bu niyet ve ifadelerini sözde bırakmamıştı.

Irak’a asker göndererek ve Afganistan işgali boyunca Kazak hava sahasını ABD uçaklarının serbestçe kullanımına açarak ifadelerinin ciddiyetini göstermişti.

Yine bu ciddiyetin göstergesi olarak Afganistan işgaliyle beraber faal hala geçen ABD üssünü de gösterebiliriz.

Bush’da Kazakistan’ın desteğinden duyduğu memnuniyeti zaman zaman dillendiriyordu.(Bush’un varisi Obama’nın da Kazakistan’a olan memnuniyetini Dışişleri Bakan Yardımcısı Robert Blake ile öğrenmiştik...)

Bush,yaptığı açıklamalarda ABD liderliğinde Afganistan ve Irak’ta yürütülen (işgallerde) mücadelelerde yardımları için Kazakistan’a teşekkürlerini iletiyordu.

                                                

Kazakistan, artık bir bakıma ABD’nin Orta Asya’da sağlam bir karakoluydu.

Peki bu yakınlığın sebebi ve amacı neydi?

Kazakistan’ın bu yakınlıktaki amacını anlayabiliriz.

Yıllardır Ruslar’ın nefesini ensesinde hissediyorlar.

Bu baskıya karşı ABD’ye yakınlaşma politikası güdüyor olabilirler.

Peki ABD?

...

Kazakistan,dünya’nın önde gelen petrol rezervlerine sahip.

Uranyum üretiminde de yine dünya’nın önde gelen ülkelerinden biri.(2009 itibari ile bu alanda liderliği kaptı...)

Ancak ABD Orta Asya’nın önemli ülklerinden biri olan Kazakistan’da ki petrol ve uranyum kokusunu almakta gecikmemişti.

Yıllarca Rusya ve Çin’in hegemonyasındaki bu pazarı bırakmaya hiç niyetli değildi.

Nitekim;10 sene öncesine kadar Rus ve Çin hegemonyasında olan petrol kuyuları zamanla ABD ve AB ülkelerininin hegemonyasına geçti.

Sözün Özü;bugünkü ikili ilişkiden Kazakistan’da ABD’de gayet memnun...

Bugün gündeme gelen ABD-Kazakistan ilişkisinin iskeleti budur.

TÜRKMENİSTAN SAHADA

Kazakistan ile ABD birbirine yaklaşırken Orta Asya’nın bir diğer önemli ülkesi olan Türkmenistan’da son yıllarda İran ve Çin ile ekonomik alanda bir yakınlaşma içerisindeydi.

Ve bu yakınlaşmaya yeni bir ülke daha dahil oldu.

Rusya...

Türkmenistan,Rusya’ya 2010 yılında 30 milyar metreküpe kadar gaz satmayı planlıyor.

Ancak;Türkmenistan, yakın bir zamana kadar Rusya’nın "bizzat bize karşı yapılmıştır" dediği, Nabucco projesine dahil olmuştu.(Ne kadar Rusya sonradan aksi açıklamalar yapsa da Rusya kendi hegemonyasını alaşağı edebilecek bu projeden hoşnut değil...)

Şimdi ise küçük küçük Rusya ile ekonomik yakınlaşmalar...

Burdaki en önemli iki soru şu;

Birincisi:bu yakınlaşmadan ABD memnun olur mu?

İkincisi:Rusya, Kazakistan gibi Türkmenistan’ı da tamamen kaptırır mı?

 

 

Devamını Oku