Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

METİN ACIPAYAM ARSLAN BALTA MÜLAKATI

BİR CEMAAT PORTRESİ CEMAAT ‘İN’ İKTİDAR MÜCADELESİ

 

Metin Acıpayam: Karargâh Anadolu… Anadolu’nun yeniden İslam’ın çağını başlatabileceği idealine inanıyor musunuz? Takriben bir asırdır bu coğrafyada yaşanan çatışmaların, savaşın ve rahat bırakılmayışın sebepleri sizce nelerdir?

 

Arslan Balta: Tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Anadolu toprakları, dili, dini, etnik kökeni birbirinden ayrı olsa da, insanlığın, farklılıkları bir arada barış içinde yaşatma tecrübesinin en güzel örneklerine sahne olmuştur. Üzerinde yaşadığımız topraklar, ayrılıklar üzerinden siyasetin, farklılıkları yok sayarak ya da yok ederek var olmanın hayat bulamayacağı topraklardır.

 

İki yüz yıllık devlet eliyle modernleştirme sürecinde ve özellikle Cumhuriyet dönemi ulus devlet yaratma projesinde, bu toprakların tarihe mal olmuş birlikte yaşama tecrübesi görmezden gelinerek, sun’i çatışma alanları oluşturulmuştur. Cumhuriyet tarihi boyunca, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, laik-anti laik, sağcı-solcu gibi çatışmalar, yeri ve zamanı iç ve dış işbirlikçileri ile belirlenerek topraklarımız üzerinde sahneye konulmuştur. Ülkeyi yöneten siyasetçiler, bu çatışma alanlarının özüne inerek meseleyi anlama yerine, yok sayma, inkâr etme gibi yöntemlerle üstünü kapatmıştır. Bu hassasiyet noktaları, bir başka zamanda kullanılmak üzere adeta dondurulmuştur.

 

Var olan problemlerinizi kendiniz çözmediğiniz, topraklarınızı müdahaleye açık halde bıraktığınız sürece, hali hazırda olduğu gibi, bu çatışma alanları kullanılacak, hatta yenileri üretilecektir.

Vaki olan da budur. Sözü edilen çatışmalar gerekçe gösterilerek, halkın devrede olabileceği tek meşru alan siyaset kurumu baskı altına alınmıştır. Bu baskı, siyasetin sorun çözme imkânını yok etmiş, siyaset yapma alanını daraltmıştır. Çözülmeyen tüm sorunların suçlusu siyasetçiler olmuş, ona vesayet kuranlar gerçekte olmasa dahi algıda temiz kalmayı başarmıştır. Çok partili döneme geçtikten sonra, neredeyse her on yılda bir teşebbüs edilen ya da yapılan darbeler bu vesayetin açık kanıtlarıdır. Bu mücadelenin aynı zamanda bir iktidar mücadelesi olduğu da aşikârdır.

Bu topraklarda ya büyük devlet olup, tarihi siz yazacak, siz yönlendireceksiniz; ya da edilgen bir devlet olup emir bekleyeceksiniz. Yaşadığımız sancılar gerçekleşecek olan büyük doğumun sancılarıdır. Tarihe müdahalede pasifize edilmiş bir milletin, kendine gelme, dik durma, tarihi birikim ve tecrübesine, kendi medeniyet köklerine dayanarak ona uygun bir dünya kurma iddiasının ve gayretinin yansımalarıdır. Toynbee’nin farklı değerlendirmeler olsa da, Osmanlı medeniyeti için “durdurulmuş medeniyet” tanımlaması dikkate alınmalıdır. Ontolojik anlamda, deist, ateist, agnostik, ideolojik anlamda sömürgeci, emperyalist ekonomik manada kapitalist, epistemololojik manada pozitivist, ahlaki anlamda nihilist bir dünyaya eğer bir itiraz yükselecekse o itiraz İslam ümmetinden gelecektir. Çünkü alternatif üretebilecek tek medeniyet İslam medeniyetidir. Bu medeniyete liderlik potansiyeli de kuşkusuz bu millette, bu topraklardadır. Ümmetin gözü bu milletin üzerindedir. Bu bir hamaset değil, realitedir.

 

Metin Acıpayam: 15 Temmuz 2016 tarihinde yapılmak istenen darbe kalkışmasından sonra ayan beyan görüldü ki; hala bu tür teşebbüsler yapılabiliyor. Bunu değerlendir misiniz?

 

Arslan Balta: Çok fazla geçmişe gitmeden, Ak Partinin son on beş yıllık iktidarında yapılıp edilenler, 21. yüzyılın Türkiye’sinin de hala darbe girişimlerine açık olduğunu göstermektedir.

Her iktidarın kendine özgü siyaset yapma yöntemi, ekonomi politikaları, dış siyaset anlayışı, sorun çözme becerisi vs. olabilir. Bu politikalar da eleştiriden vareste değildir. Vesayetin devam etme eğilimine rağmen, Son on beş yıllık süreçte siyaset üretmede, sorun çözmede, ekonomi politikalarında, dış siyasette belirleyici aktör siyaset kurumu olmuştur. Bu durum, Türk siyasetinin gelişimi, demokrasinin ve millet iradesinin anlamlı hale gelmesi açısından ciddi bir aşama olarak görülebilir. Siyasetçinin ülke yönetiminde daha aktif olması, siyasetin kendi alanına sahip çıkması, bürokrasiyle vesayetçi zihinlerde çok alışık olunmayan bir hal olsa da, kurumların kendi alanlarına çekilmeleri açısından ümit verici gelişmeler olarak değerlendirilebilir. Merkez çevre (halk) arasındaki mesafenin kalkması ve normalleşme sürecine girmesi, halkın, ortaya koyduğu iradeye sahip çıkıldığına şahit olması ve yetki verdiği siyasetçilerin insan merkezli bir siyaset yapma anlayışıyla hareket ettiğini görmesi bir başka kazanım olarak görülebilir.

 

Siyaset kurumunun son yıllardaki bir diğer başarısı da devlet içerisindeki anti demokratik yapılarla mücadelesidir. Özellikle Ergenekon ve balyoz davaları siyaset üzerindeki vesayetin kırılması açısından önemli davalar olarak görülmektedir. Bu davalar, daha sonraki zamanlarda ve özellikle bu günlerde, bu davayı yürütenlerin vatana ihanetleri apaçık ortaya çıkınca hukukilik ve dava süreçlerinin yönetimi bakımından eleştirilmiş ve bu eleştiriyi hak etmiştir. Özellikle balyoz, ay ışığı vs. gibi davaların ordu içinde egemenlik mücadelesinin aracı olarak tasarlandığı anlaşılmaktadır. Oysa bu davalar siyaset üzerinde var olan vesayetin yok edilmesi açısından göreceli olarak, siyaset ve halk iradesine vurulan prangalardan kurtulma ümidi olarak görülmüştü. Bu davalar, özellikle darbelerden zarar görmüş çevrelerde heyecanla karşılanmış, süreç darbelerle hesaplaşma olarak tanımlanmıştı. Kadim zamanlardan beri süren asker vesayeti hukuk önünde hesap verebilir hale gelebildi diye sevinçle karşılanmıştı.

Bu davaların sulandırılması, bizleri şu yanılgı içerisine sokmamalıdır. 15 temmuz sürecinde kemalist ideoloji haklı çıkmıştır, bu ideolojinin tarikat ve cemaatler üzerindeki baskıları haklıdır. Bunlara fırsat verildiği zaman darbe dahi yapabilme cüretini gösterebilir şeklindeki toptancı bir yaklaşımın şehvetine kapılmamak gerekir. Ülkemizde bir askeri vesayet her zaman olmuştur ve hala vardır. Bu vesayet bir zamanlar askeriyenin sol freksiyonu tarafından yapılırken, şimdi de bir cemaatin etkisinde olanlar tarafından yapılmıştır. Yani, fetö tarafından yapılan darbe bahane edilerek, geçmiş darbelere ve darbe teşebbüslerine bir meşruiyet kazandırma, bir süreliğine nadasa bırakılmış laikçiliği kutsama gibi bir çabanın içerisine girmemek gerekir. Maalesef çok basit bir çıkarım yapılarak, ehl-i sünnet ve tasavvuf günah keçisi ilan edilmiştir.

Metin Acıpayam: Ak partinin bu süreçte sizce eleştiri konusu olabilecek eksiklikleri ne olmuştur?

Arslan Balta: Ak Partinin her türlü şartta halkın iradesine dayanarak ülkeyi yönetme gayretine karşılık, bürokratik atamalardaki özensizliği, gelir adaletinin sağlanması konusunda ciddi mesafelerin alınamaması, ihale ve bazı siyasi ilişkilerdeki yolsuzluk iddialarını haklı çıkaracak uygulamalar, kendini muhafazakâr olarak tanımlayan yeni bir burjuvaziyi oluşturma hırsı açılarından eleştirilebilir. On beş yıllık süreçte bürokratik atamalarda ehliyet ve liyakata dayanan objektif bir sistemin kurulamaması, bürokratik uygulamalardaki adaletsizliklerin önünü kesememiş, aksine iktidar, kendi atadığı bürokratlar tarafından hizaya çekilmek istenmiştir.

 

Metin Acıpayam: Ülkemizde ülkeyi idare edecek mecra siyaset olması gerekirken başka taliplerin de olması -ki bu bir zamanlar askeri vesayetti şimdi cemaatin buna girişmesi, sizce şaşırtıcı değilmidir? Dini bir cemaat örgütlenmesinin bu davranış biçimini tahlil edermisiniz?

 

Arslan Balta: Siyaset ülkeyi yönetmede aktif ve temel belirleyici olma mücadelesi veredursun, ülkemiz 17 Aralık süreciyle birlikte hem farklı bir çatışma türüyle, hem de farklı bir vesayet ve darbe girişimiyle karşı karşıya kalmıştır. Daha yaşananlar anlamlandırılmaya çalışılırken, kurtulduğumuzu düşündüğümüz vesayetin boşluğunu bir başka vesayetin aldığına şahit olduk. Bu vesayetin aktörlerinin ve yönteminin diğerlerinden farklı olduğu görülmektedir. Yapılan eylem, siyasi tarihimizin yabancısı olduğu bir kalkışma olarak nitelendirilebilir. Devlet ve siyasi yetkililer, hatta halk, bu kalkışma karşısında büyük bir şaşkınlık ve şok yaşamıştır. Çünkü mücadele edilecek yapı, karşısında görünmemekteydi. Eylemler ortada, failler silikti. Eylemlerin hukukçular eliyle yapılması, siyasi iktidarın ve yöneticilerin bir bakıma elini kolunu bağlamakta, Cumhuriyet tarihinin mücadele edilmesi açısından en çetin darbe girişimiyle karşılaşılmaktaydı. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık söyleminin cuk oturduğu bir durumdu bu. Devletin hâkim ve savcılarının genel teamüllere aykırı dava açma süreçleri, siyasi iktidar tarafından karşı reflekslerle alt edilmeye çalışılsa da, bir kısım çevreler nezdinde bağımsız yargıya müdahale suçlamasına maruz kalınmakta idi.

Kısa bir zaman sonra bu kalkışmayı gerçekleştirenlerin arkasında dini bir cemaatin olduğu iddia edildi. İnsanlar duyduklarına ve gördüklerine inanmakta zorlansalar da, bu iddiayı haklı çıkaracak emareler de yok değildi. Kendini hizmet hareketi olarak tanımlayan bu yapı; karşımıza cemaat kimliğini gizleyerek devletin tüm kurumlarına yerleşmiş, dünyanın birçok ülkesinde okullar açmış, Türkiye’deki dershanelerin %30’una sahip, özel okulları ve özel üniversiteleri olan, ekonomik anlamda holdingleşmiş, finans kurumlarına sahip devasa bir organizasyon olarak çıkmaktaydı. Bu yapının alışılagelmiş bir dini cemaatten öte bir oluşum olduğu ise ortadadır.

 

Bu sosyolojik yapılanmanın medeniyet tarihimizde var olan cemaat yapılanmalarından çok farklı olduğu anlaşılmaktadır. Ast –üst ilişkileri, kurumların içerisine kendini gizleyerek yerleşmeleri, takiyyenin çokça kullanılması, hedefe ulaşmak için tüm yolların meşru sayılması, hatta günah işlemeye dahi bir cevaz/meşruiyet bulunması, bu yapılanma şeklinin kaynağının başka kültürlerden esinlendiği intibaını uyandırmaktadır.

 

Cemaate mensup insanlar ya da cemaate dışarıdan bakanlar, bu süreçte farklı bir ahlakla karşılaşmışlardır. Cemaatin beslendiğini iddia ettiği Kur’an ve Peygamber Ahlakında karşılığı olmayan bir ahlak. Amaca ulaşmak için, dinin araçsallaştırılması, ortaçağ kilise papazlarının kendilerini yeryüzünde Tanrının temsilcisi olarak görmelerine benzer uhrevi bir ilişki iddiası, İslam peygamberini rüyalar aracılığı ile kendi amaçları çerçevesinde pervasızca kullanmak akla gelen ilk örneklerdendir.

 

Kendilerini hizmet hareketi olarak tanımlayan bu grup, yukarıda ifade ettiğimiz siyasi, ekonomik, eğitim ve bürokratik gücün verdiği özgüvenle, kendi dışındaki cemaat ve yapılarla görünüşte iyi ilişkiler kursa da, aslında kendilerini en doğru olarak gören ve karşılarındakilere, hizmete ilgileri oranında değer veren bir psikolojiye sahiptirler. Mensuplarında görünüşte var gibi gözüken tevazuun, kibirden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Öyle bir ahlak geliştirmişler ki; insani, vicdani, milli, manevi her bir değeri, içini boşaltmak suretiyle kendi lehlerine kullanabilmişlerdir. Bu süreç bize, bu yapının hizmet adına her türlü kılığa girebileceğini, şantaj, montaj ile kul hakkı, özel hayatın gizliliği, kişi ve aile mahremiyeti gibi doğal/temel insan hakları konusunda en küçük bir hassasiyet taşımadıklarını göstermiştir.  Bu olaylar cemaatin kendinden menkul bir ahlaka sahip olmadığını ortaya koymaktadır. Cemaat, her ne kadar yaptıkları kendilerini bağlasa da, Müslümanlara yapılan eleştiriler konusunda İslam karşıtlarına ciddi bir koz vermiştir. Müslümanların güvenilirliğini tartışmaya açmıştır. Müslüman bir insanın ya da grubun nasıl bu kadar standartsız, ölçüsüz, sınırsız davranabildiği konusunda büyük bir şaşkınlık ve travma yaratmıştır. Başta bazı aile bireyleri olmak üzere, toplumda insanlar arasında kin ve nefretin oluşmasına sebep olmuştur. Egemen güçlerin İslam dünyası üzerindeki oyunu, Türkiye’de muhafazakâr bir iktidar ile dini bir grubun karşı karşıya getirilmesi şeklinde olmuştur. Bu zemini hazırlayan da cemaatin bizzat kendisidir. Cemaatin İslam dünyasında olup bitenlere karşı yıllardır sürdürdüğü duyarsızlık, Müslümanlara reva görülen yaşamın müsebbiplerine en küçük bir tepki göstermemesi, asıl niyetleri konusunda zihinlerde oluşan olumsuz imaj için yeterli olsa gerektir. Dünyanın her tarafına okul açma düşüncesinin gerçekleştirilmiş olması, acaba bu ses çıkarmadığınız egemen güçler sayesinde mi olmuştur?

 

Metin Acıpayam: 15 Temmuz kalkışmasının ilk hedefi kim ve kimlerdi?

 

Arslan Balta: Cemaatin kalkışmasında hedefin cumhurbaşkanının olması, oynanan tüm oyunların Cumhurbaşkanından kurtulma üzerine kurulması, kurgunun en zayıf tarafı ve kendini ele vermenin en belirgin işaretidir. Cumhurbaşkanının hedef olarak seçilmesi, üzerinde düşünmeye değerdir. Aynı zamanda cevabı bulunması gereken ciddi bir sorudur. Cemaatin bu soruya verdiği cevap, inandırıcı olmadığı gibi, kesinlikle ikna edici olmamıştır. O halde bu sorunun  daha ikna edici bir cevabı olmalıdır. Bize göre bu sorunun cevabı, Türk siyasetinin iç ve dış politikada ortaya koyduğu ezber bozan, özgüvene dayalı, kontrol edilemeyen, özgün ve yerli siyaset etme tarzıdır. Bu süreçte Türk siyaseti adeta insanlığın vicdanı olmuş, dünyanın hakim güçleri karşısında ezilen halkların ümit ışığı haline gelmiştir. Yerli siyasetin Osmanlı hinterlandı üzerindeki etki alanının genişlemesi, bu coğrafyada emelleri ve planları olanları tedirgin etmiştir. Öyle ki, halk iradesi ile göreve gelmiş bir iktidar, bu halkın alışık olmadığı gayri siyasi bir partnerle devrilmeye çalışılmıştır.

 

 

 

Metin Acıpayam: Bu ihanet hareketinin İslam anlayışını değerlendir misiniz?

 

Arslan Balta: Cemaat, kendi İslam anlayışını, tek doğru ve geçerli anlayış olarak görmesi anlamına gelebilecek ortodoksi; söylenene inanmayı gerektiren, sorguya açık olmayan düşünce sistemi anlamına gelebilecek skolâstik bir dogmaya dönüştürmüştür. Bundan dolayı devlet, bu cemaate dair toplumun katmanlarındaki ve kurumlarındaki izleri yok etmelidir.Geldiğimiz bu an itibariyle cemaatin Cumhurbaşkanına ve iktidara yönelttiği yolsuzluk iddialarının toplumda bir karşılığının olmadığı ortaya çıkmıştır. Cemaate düşen, özellikle cumhurbaşkanını hedef alan bu operasyonun asıl nedenini açıklamaktır. Hangi dünyevi ya da uhrevi vaat, yok olma pahasına sizi bu riski almaya zorlamıştır?

 

15 TEMMUZ SÜRECİ

 

Metin Acıpayam: Destan yazan bir millete şahitlik etti 15 Temmuz tarihi. Tankların önüne yatanlar, ölüm pahasına vatanını müdafaa eden kadınlar, vesaire… Bu millet o gece üzerinden tüm ölü toprağını atıp, zafere ve İslam’ı müdafaaya kilitlendi. Bu kadar muazzam bir hadiseyi göremeyenler ise her fırsatta bu kahraman milleti aşağılayan zümrelerdi. Bu güzergahta neler söylersiniz?

 

Arslan Balta: Gerçekleşen darbenin ülkemiz açısından ortaya çıkaracağı büyük tehlike ve yıkımı göz ardı ederek, darbeye karşı siyasetin ve halkın direnişini değersizleştirmek darbe kadar tehlikelidir. Ülkemizde her alanda belli problemler ve sıkıntılar yaşansa da bunun düzeltilmesi asla darbeciler eliyle olamaz. Bu yöntemi bir an bile çözüm olarak düşünmek sosyal, siyasal, psikolojik, kültürel yönlerden aklın, bilginin tükenmişliğinin ve çaresizliğinin göstergesidir.

 

Darbenin ve darbecilerin ve bunlara karşı yürütülen mücadelenin zihinsel, siyasal, tarihsel çözümlemesi üzerinde durmak gerekirse şunlar söylenebilir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Osmanlı’dan tevarüs eden ve bir kısmı da cumhuriyetle birlikte başlayan dini, siyasi, ideolojik kamplaşmaların mücadelesinin dinamik yaşandığı bir devlet olmuştur. Bu ideolojik ve siyasi güçler iktidarı ele geçirmek ya da ortak olmak için devamlı teyakkuz halinde olmuşlardır. Cumhuriyetin kuruluşundan 2000’li yıllara kadar Kemalist ideolojinin siyasete, topluma ve bürokrasiye hâkim olduğunu görüyoruz. Her bir ideolojik ve siyasi yapı devletin imkanlarını kendi lehine kullanmak için, çoğu zaman oportünist ve makyevelist bir ahlakla hareket etmiştir. Sahip olmak istediklerini elde etmek, sahip olduklarını korumak için her bir aracı meşru görmüşlerdir. Hatta bu konuda uluslararası ekonomik, siyasi ve istihbarî güçlerle iş birliği yapmaktan çekinmemişlerdir.  Türk siyasi hayatı 2000li yıllara kadar bürokratik oligarşinin ağırlığının üst düzeyde olduğu bir işleyişe sahne olmuştur. Seçilmişler, siyasi, ekonomik, kültürel, eğitim, iç ve dış siyaset alanlarını, halktan aldıkları yetkiye dayanarak belirleme yerine; bürokratik oligarşinin ve onları yönlendiren uluslararası güçlere tabii olarak belirlemek durumunda kalmışlardır. Seçilmişler görünüşte ülkeyi yönetiyor gibi algılansa da gerçek böyle değildir. Siyasetçiler sadece yönetme rolü oynamıştır. 2000’li yıllardan sonra Ak Parti ile başlayan siyaset yapma paradigması, demokratik siyasetin doğasına uygun hale getirilmeye çalışılmıştır. Son 15 yıllık süreç, milletin egemenliğine ve milli iradenin gücüne dayalı demokratik bir siyasi paradigma kurma mücadelesi ile geçmiştir. Tayyip Erdoğan’ın siyaset yapma biçimi ve liderliği, yaptığı işin hakkını verme üzerine kuruludur. Halkın ona verdiği yetkiyi sonuna kadar kullanmış, rol yapmamıştır. Halkın verdiği iktidarı halk için kullanmış, bunu kimseyle paylaşmamıştır. Anayasanın ve kanunların kendisine verdiği yetkiyi kullanmasına engel olacak tüm güçlerle mücadeleyi, yönettiği halka hizmet olarak görmüştür. Bunun için de her türlü siyasi riski almaktan çekinmemiştir. Tayyip Erdoğan’ın tavizsiz bu siyaset yapma biçimi, daha önce siyaseti kendi lehlerine kullanan ulusal ve uluslararası yapıları tedirgin etmiştir. 2000’li yıllardan sonraki siyasi mücadele, milletin iradesine sahip çıkma ve milletin verdiği yetkiyi kullananların mücadelesiyle, bu iradeyi hiçe sayan ve milletin verdiği yetkiyi siyasetçilerin kullanmasına engel olan siyasi ve ideolojik yapıların mücadelesidir. Aynı zamanda 2000’li yıllardan sonra Türk siyasetinde şahit olduğumuz şey, iktidar mücadelesi veren farklı siyasi ve ideolojik yapıların birbiriyle mücadelesi olmuştur. Bu mücadelede en dikkat çekici durum, mücadele edenlerin siyasi görüşü ve sosyal bünyemizdeki ideoloik duruşu farklı yerlerde olsa da, uluslararası desteği ortalama aynı merkezlerden almalarıdır.

 

Seksen yıldır Türk siyasetine hakim olan Kemalist ideolojinin, 2000’li yıllardan sonra uluslararası desteklerinin azaldığı, bu sebeple Türk toplumu ve siyaseti üzerinde etkisinin hafiflediği görüldü. Türk toplumu üzerinde gerçekleştirmek istedikleri emellerini Kemalist ideoloji üzerinden gerçekleştirenler, bu ideolojinin 80 yıldır halkın zihin dünyasında oluşturduğu kötü imajdan dolayı, yeni bir partner arama ihtiyacı duymuşlardır. Uluslararası güçlerin Kemalist yapıyla iş birliği içerisinde, Türk siyasi tarihi sürecinde gerçekleştirdikleri darbeler, bu iş birliğinin siyaset kurumunu nasıl baskı altında tuttuğunun açık delilleridir.

 

Uluslararası güçler, darbelerden mağdur olmuş özellikle muhafazakar insanların ikna olabileceği partneri Fethullah Gülen cemaatini keşfederek buldu. Çünkü bu yapı, Türk toplumunun dinamik bir gücü olan dindar insanlarının bir kısmını bünyesinde topluyor, diğerleri üzerinde de bir sempati oluşturabiliyordu. Hatta bu cemaate ulusal ve uluslararası çevrelerden sağlanan imkanlar, cemaate karşı, ulusal bünyede var olan diğer dini, siyasi, ideolojik yapıların da sempati duymasına yardımcı oluyordu. Ayrıca 160 kadar ülkede eğitim alanında örgütlenmelerine imkan sağlanmış, böylece cemaate karşı uluslararası bir sempatinin de zemini hazırlanmıştır.

 

Metin Acıpayam: İhanet örgütü hakkında en calib-i dikkat olanı, bu kadar güç ve kudrete rağen üç beş yılda pasifize edilmeleridir. Bu konu hakkında ne söylersiniz?

 

Arslan Balta: Cemaat yapılanmasının bizim medeniyet ve kültür dünyamızda var olan dini ve sivil örgütlenmelerin sahip olduğu işleyiş biçimine uymaması, uluslararası masonik, gizli örgütlenme biçimine benzetilmesi, toplumun cemaati tam anlamıyla çözmesine engel olmuş, ancak uluslararası güçler tarafından kullanılmalarına avantaj sağlamıştır.

 

Cemaatin Türk toplumunun tüm kurumlarına eğitim alanındaki avantajlarını kullanarak gizli bir şekilde girmeleri, sahip oldukları masonik yapılanma ve uluslararası istihbari destekle olmuştur. Bu çerçevede cemaat, Türk siyasi tarihinin son 30-40 yılında tüm siyasi aktörleri, devlet kurumlarını aldatmıştır. Toplumun tüm kurumlarında 30-40 yılda elde ettiği gücü, son 15 yılda, daha önce devletin kurumlarına ve siyasetine hakim olan Kemalist ideolojiyi tasfiye ederek kullanmaya başlamıştır. Bu tasfiye sürecinde, uluslararası partnerlerinden destek almış, bu anlamda Türk siyasetinde iktidarı da yönlendirebilmiştir. Amacı, Kemalist ideolojinin Türk toplum ve siyasi hayatındaki yönlendirme gücünü yok etmek ve onun yerine geçmektir. Uluslararası ve Ortadoğu’daki konjonktür, bu cemaat yapısının Türk toplumu üzerinde etkili ve avantajlı konuma gelmesini sağlamıştır. 2010 yılına kadar devletin kurumlarında elde ettikleri avantajı, tıpkı Kemalist ideoloji gibi Türk siyasetini baskı altına alarak kendi lehlerine kullanmışlardır. Askeri ve milli istihbarat düzeyindeki istihbari güçleri, siyasi iktidarı baskılamalarını kolaylaştırmıştır.

 

Metin Acıpayam: İhanet örgütünün tarihine bakıldığı zaman “güce boyun eğmeleri” “iktidarların karşısında boynu bükük” eda takındıklarını görürüz. Ak parti iktidarı döneminde neler oldu ki bu yapı, siyasi iktidarla çatışmaya başladı?

 

Arslan Balta: Her şey 2010 dan sonra milli istihbarat müsteşarının değişmesiyle farklı bir boyut kazanmıştır denilebilir. Bu tarihten sonra kısmen de olsa istihbarî bilgiler cemaatin hâkim yönlendirmelerinin dışına çıkabilmiştir. Tayyip Erdoğan devletin işleyişindeki farklı kozmik bilgilere muttali olmaya başlamıştır. Bu bilgiler Tayyip Erdoğan’a cemaatin iç ve dış ilişkileri ve devletteki güçlerinin boyutu hakkında bilgi de sağlamıştır. Son on beş yıllık Türk siyasi tarihini takip edenler, cemaat iktidar ilişkilerinin MİT müsteşarının Hakan Fidan olmasından sonra negatif yönde değişme eğilimine girdiğini gözlemleyebileceklerdir. Çünkü Tayyip Erdoğan o tarihlerden sonra cemaatle arasına, yanındaki ve yakınındaki örgüt mensuplarının tüm tazyiklerine rağmen mesafe koymaya başlamıştır. Tayyip Erdoğan’ın milli görüş camiasından gelmesi ve milli görüş camiası ile FETÖ örgütü arasında hep bir mesafenin olması, Tayyip Erdoğan’ın onları daha çabuk kavramasını kolaylaştırmış, tavır almasına yardımcı olmuştur.

FETÖ örgütüne vaat edilen şeyin, devleti yönetme vaadi olduğu anlaşılmaktadır. Bu vaat uğruna yapamayacakları çirkeflik ve aşağılıkların olamayacağını, son yıllarda, özellikle Tayyip Erdoğan’ın onlara mesafeli yaklaşmaya başladığı tarihten itibaren gördük ve şahit olduk. Vaat büyük ama bu vaadin gerçekleşmesi, Tayyip Erdoğan’ın yok olmasına, uluslararası güçlerin yörüngesine girip, onların istedikleri politikaları uygulamaya bağlıydı. Bu ihale yıllardır uluslararası istihbaratlar ve güçler tarafından beslenen FETÖ örgütüne verilmişti. Devleti ele geçirmek için yaptıkları hamleler Tayyip Erdoğan’ın Şahsında halk tarafından boşa çıkarılmış ve vakit azalmıştı. 15 Temmuz tarihi, verilen ihalenin, daralan bu vakitten dolayı son bir hamle olarak gerçekleştirme teşebbüsünün taarihidir. Bu kalkışma, bir cinnet halidir. İhanetin ta kendisidir. “Esfele safiline” savruluş ayetinin karşılığıdır. Bu kalkışım başarıya ulaşsaydı, FETÖ örgütünün devletin tüm işleyişine, imkânlarına hâkim olacağı, belki yüz yıl devam edecek bir sürecin başlangıcı olacaktı. Milletin derin basiret ve feraseti, Tayyip Erdoğan’ın güçlü liderliği ile bu musibet şimdilik bertaraf edilmiştir. Bilinmelidir ki, bu haşhaşiler, bu sinsi güçler, içerde ve dışarda boş durmayacaklardır. Ülkemiz uluslararası bir savaşın içindedir. Bu istiklal ve istikbal mücadelesi, Allah’ın yardımıyla milletimizin ve İslam âleminin zaferi ve kıyamı ile sonuçlanacaktır.Ülkemizde yaşanan bu alçaklığın sonucunda, hala Tayyip Erdoğan’ın cemaat tarafından aldatıldığının ifade edilmesi ve onun liderliğinin tartışılmaya açılması, son on beş yılda bu topraklarda yaşananların bana göre tam anlaşılmaması demektir.

 

Metin Acıpayam: Süreç içerisinde Tayyip beyi nasıl okuyorsunuz?

 

Arslan Balta: Benim bu süreci okuma biçimime göre Tayyip Erdoğan, son 30-40 yılda bu ülkeyi yöneten yöneticilerin en az aldananıdır. Tayyip Erdoğan kendinden önceki siyasetçiler gibi, ülkeyi yönetiyormuş gibi yapmadı. Birçok siyasetçi, farklı ideolojik, bürokratik oligarşinin devlet içerisindeki gücünün ve bunların dış bağlantılarının farkında olduğu halde, bu yapıyı ifşa ederek mücadele etme yerine, onlara teslim olmuş, kendilerine emanet edilen halkın iradesine sahip çıkma cesareti gösterememişlerdir. Tayyip Erdoğan durumun farkına varır varmaz, demokratik siyasi hayata ve halkın iradesine yapılan her bir müdahaleyi ifşa ederek halka şikâyet etmiştir. Halka şunu söylemiştir Tayyip Erdoğan; ben bana verdiğiniz emanete sahip çıkacağım, ülkeyi sizin yönetmeniz için, uluslararsı destekçileri olan bu bürokratik oligarşik yapıyla mücadele edeceğim, benimle bu mücadeleye var mısınız?

 

Tayyip Erdoğan’ı aldanmakla suçlayanlar, halkın bu aldanmış kişiyi, son on beş yıldır, Türk siyasetine vesayet edenlerin, siyaset kurumuna tehdit ve şantaj yapanların tüm baskılarına, algı operasyonlarına rağmen niçin desteklediğini düşünmezler mi acaba? Halk elindeki gücü kimseyle paylaşmak istemiyor. Bu gücü seçtikleri eliyle kullanmak istiyor. Ülkesinin tarihe müdahil olmasını istiyor. Eğer bu ülke tarihe şimdi müdahil olmazsa, fırsatın kaçacağını ve en az bir yüz yıl daha tarihe müdahale etmek için bekleyeceğini biliyor. Bunun için Tayyip Erdoğan’ın şahsında Türk siyasetine sahip çıkıyor.

 

Acaba asıl aldanan kim? Acaba asıl demokrat kim?

Metin Acıpayam: Sizce iktidar ve muhalefetin bundan sonraki tutum ve davranışı nasıl olmalıdır, önerileriniz nelerdir?

Arslan Balta: Yukarıda arka planını tahlil etmeye çalıştığımız bu iki çetin darbe kalkışmasından sonra siyasetin de, üzerine düşen görevleri hiç vakit geçirmeden yapması gerekir. Öncelikle yapılması gereken, iktidarı muhalefetiyle siyasetin kendi alanına sahip çıkmasıdır. Çok şükür 17-25 Aralık sürecinde olmasa da 15 Temmuz sürecinde bu gerçekleşmiştir.

 

Muhalefet, kendine iktidar imkânı doğar ümidiyle anti demokratik yöntemlere başvuranlarla birlikte hareket etmemeli, bu gibi girişimlerle arasına mesafe koymalıdır. Halkın iradesine hak ettiği değeri vermelidir. Devletin her bir kurumunun kendi alanında kalması ve kendi işini yapması hususunda gerekli özen gösterilmelidir. Yetki ve sorumluluk dengesi tüm kurumlarda ve yapılarda oluşturulmalıdır. Dini ve sivil tüm örgütlenmeler kendi işini yapmalı, siyasetin alanına girip iktidar paylaşımına yeltenmemelidir. Artık ülkemiz, yetki ve sorumluluk arasında dengesizlik üzerinden iktidar kavgaları kısır döngüsünü aşmalıdır.

 

Hiç vakit geçirmeden yapılması elzem bir başka husus, insan kaynağı bakımından güçlü denilebilecek ülkemizin, bu kaynağının nitelik gelişimine el atmaktır. Ana sınıfından başlayarak üniversiteye kadar tüm eğitim kademelerinde, bireylerin; nasıl bir insan, toplum, ahlak, eğitim felsefesi ile yetiştirileceği sorusuna cevap bulunmalı ve bu konuya yoğunlaşılmalıdır. Öyle anlaşılıyor ki, eğitim sistemimizde, bu soruların evrensel standartlarda cevapları yoktur. Eğitim sisteminde işler hala bilimsel ölçülerde değil de el yordamıyla yürümektedir. Kendi kararlarını kendi verebilen, aklını kullanabilen, bilgisini ve inancını kendisi inşa edebilen, iradesine sahip çıkan, soran, sorgulayan, kendine ait bir dünya görüşü, bir yaşam felsefesi üretebilen bireyler yetiştirilmelidir. Bunu yapmadığımız sürece; kendisine verilen yetkiyi istismar eden, başkalarının etki alanından çıkamayan, başkalarının kararlarını uygulayan, yetki ve sorumluluk dengesini kuramayan, hatta bir sabah herkesten erken kalkıp, iktidarı ele geçirme sevdasına kapılan bireylerle sürgit oyalanmaya devam edeceğiz. Ayrıca iktidar, kamuda ciddi anlamda bir swot analiz yaparak nitelikli, ehliyet ve liyakat sahibi insanları bulma çabasını sürekli kılmalı; bu vasıftakileri bulmalı, yetişmelerine imkân sağlayıp önlerini açmalıdır. Zira kem “alâtla kemalat olmaz”

 

Başta siyasi partiler olmak üzere, Türkiye’deki sivil toplum örgütlerinin ekseriyetinin değişmesi üzerinde mutabık kaldığı sivil bir anayasanın bir an önce yapılması gerekmektedir. İnsanı merkeze alan, katılımcı demokrasinin önünü açan, evrensel ölçülerde demokratik bir sistemin kurulmasını sağlayan; bu ülkede her bir bireyin benim anayasam diyebileceği bir anayasa artık geciktirilmemelidir. Yeni anayasada, devlet kurumlarının yetki ve sorumluluklarının sınırları apaçık belirlenmesi halinde, Siyaset- bürokrasi arasındaki yetki karmaşası ortadan kalkacaktır.

  

Metin Acıpayam: Teşekkür ederiz.

 

Arslan Balta: Rica ederiz.

                                               

 

 

Devamını Oku

KARARGAH TÜRKİYE

KARARGAH TÜRKİYE

Şartlar Türkiye’yi tarihi misyonuna zorlamakta… Bu misyon şüphesiz, İslam’ın liderliği idealidir. 1000 yıldır İslam’ın liderliği gibi ulvi bir mefkuresi olan Müslüman Türk, yaklaşık bir asırdır bu emelinden dahili ve harici düşmanlar tarafından uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır.

Tarih boyunca Türk’e Türklüğün şartı nedir diye sorsanız, İslam’ın şartını sayar, bununla beraber, kavmiyetini dininin emrine vermek suretiyle hayatını ikame ederdi. Türk’ü İslam’dan tefrik etmek isteyen mankurt kafalar, Türk’ü İslam’ın içinden çekip almak istemişler, bu sayede, Türk’ü İslamsız Türkçü edebilme yolunda baya mesafe kat etmişlerdir…

***

Bugün zahiri hadiseler muvacehesinde görmekteyiz ki, ümmetin karargah ihtiyacı fevkalede mühim yer teşkil ediyor. Bu ihtiyacı karşılayacak tek coğrafya Anadolu coğrafyasıdır.

 

Türkiye’nin Karargah Haline Gelmesi

Türkiye, ümmetin kalbi dünyasında her daim Karargahtır. Zira, asırlarca kahraman ecdadımız, ümmete abilik yapmış, bu abiliğin tabii neticesinde de, akli ve zihni dünyalarda sarsılmaz bir KARARGAH inşa etmiştir. Lakin bunu artık resmi manaya taşıma vakti gelmiştir. Suriye savaşının tabii neticesi olan mülteci meselesi, Türkiye’nin karargah olduğunun tüm dünyaya isbatı değil de nedir? Tek bir mazlum mülteciye dahi, kapılarını açmayan Batı (hayvan) uygarlığının tüm insani (!) söylemleri bir balon mesabesinde patlarken, bu necib milletin fedakarlığı ve merhametinden tezahür eden ahlakı, 3.5 milyon Suriyeli Müslümana bakabilmenin şuurunu göstermiş, böylece, Anadolu tarihi misyonunun icra edebilmenin ilk nümunesini muvaffakiyetle isbat etmiştir.

Türkiye Eski Türkiye Değildir

Türkiye’nin İslam coğrafyasına karargah olabilme ihtimali, bizlerin “Eski Türkiye” diye isimlendirdiği Kemalist Cumhuriyet umdelerinden gayretle kaçmasıyla mümkün olacaktır. AKP iktidarıyla beraber Kemalist umdeler, bidayetinden bu yana ilk defa derin manada sarsıntıya uğramıştır. AKP tarafından Kemalizmin Anadolu’da reaksiyonunun kırılması, Türkiye’nin “Eski Türkiye” kıskacından uzaklaşma yolunda tarihi bir vakıadır. 

***

Malum olduğu üzere, Cumhuriyet’le beraber idrak kanallarımız tıkanarak, akl-ı selimi kaybettik. Akl-ı Selim, selimiyet mecrasından, aklın doğru hamle yapabilme istidadını tetikleyen mahiyete sahiptir. Akl-ı Selim mümkün olmadığında, içtimai ve siyasi olarak şahsiyet krizine yakalanmak an meselesidir. Şahsiyet krizimizi kısmi olarak sona erdirici lider portresi Recep Tayyip Erdoğan’a kadar “nerdeyse yok denecek” miktardadır... Recep Tayyip Erdoğan’ın vehmettirdiği (hatta doğrudan tesir ettiği) hissiyat, Anadolu’nun karargah olabileceği/olabildiğidir. Karargahın merkezinden ümmete emirler yağdıran, yine ümmetin düşmanlarına (başta İsrail-İran-ABD-AB-Rusya) meydan okuyan yine O’dur, ve bütün bunlara KARARGAH’lık eden de tarihte olduğu gibi Anadolu havzasıdır.

 

Karargah Olmanın Fikri Altyapısı

Ümmete karargah olabilmenin fikri alt yapısını ilk etapta çeşitli neşriyat vasıtaları sağlayabilir. Bunlar; müşterek dergi, gazete, kitap çalışmalarından teşekkül etmelidir. Haki Demir’in Fikir Teknesi Yayınlarından çıkan İslam Birliğinin İçtimai Alt Yapısı eseriyle “İslam ve Teşkilat” kitapları, bu mevzu hakkında başvurabileceğimiz kaynak eserlerdir.

Karargah Olmanın Dirayet Ve Dayanıklılık Şartı

Dayanıklılık hali, ruhidir… İnsanın hayat karşısındaki dayanıklılığı ruhi istikametiyle doğrudan alakalıdır. İnsan, hususiyeti itibariyle nisyan içindedir, yahut insan demek nisyan; yani aldanan demek değil midir?

Dünya kelimesi “deni” kelimesinden türetilmiştir. Deni; alçak manasındadır. Alçak dünyada nisyan halinde olan insanın aldanması bir lahzadan ibarettir.

***

Dayanıklılık halini sarih şekilde ortaya koyan ise savaş zamanlarıdır. Savaş, mahiyeti itibariyle, insanların ve cemiyetlerin dayanıklılık haline projeksiyon tutan, “dayanabilme” yahut “dayanıksızlık” hallerini çıplak şekilde ortaya çıkaran gerçekliğe sahiptir. Bu sebepten savaşın nihai neticelerinden birisi de devletlerin dayanabilirlik testini ölçmek suretiyle bunu ortaya çıkarmasıdır.

İslam coğrafyasının karargahı Anadolu, türlü hile ve desiselerin de mekanıdır aynı zamanda… Düşmanın her türlü hilesine sabır ve ruhi mukavemetle karşılık veren Anadolu, Karargah olmanın dirayet ve dayanıklılık şartını her fırsatta dünyaya isbat ediyor.

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku

“MAHZEN-ÜL ULÛM” ‘DA İLİM TELAKKİSİ

“MAHZEN-ÜL ULÛM” ‘DA İLİM TELAKKİSİ

Eser hakkında yazılan bazı takrizler

 

   Seyyid Abdülzâde Muhammed Tâhir ve Serkiz Urpilyanın neşrettiği Mahzen-ül Ulûm isimli eser, ilimler ve marifetlerin her şahıs, her millet ve her kavim için birer saadet ve kurtuluş vesilesi olduğuna dair malümatlar vermesi açısından son derece öneme sahiptir. Mahzen-ül ulûm hakkında Ahmed Cevdet Paşa şu takrizi yazmıştır;

Latîf  kıymetli eserlerin yazıldığı Sultân Abdülhamîd hânın gönülleri cezb eden feyzli devrinde, yeni yazılan eserlere katılan bu eser, ilmleri ve fenleri birbirinden ayırmak ve kısımlarını göstermek, müelliflerinin ismlerini bildirmek husûsunda, geçmişde yazılan eserlere güzel bir ilâvedir. Meâdin-i hey’et-i fenniyyesi baflkâtibi Tâhir efendi ile Serkiz efendinin birlikde (Mahzen-ul-ulum) adıyla bir kitâb yazmaya teflebbüs etdiklerine dâir matbu ve uzun bir yazı ve kitâbın bir bölümü dikkatle okundu. Parçadan bütüne istidlâl ile takdîre flâyan görüldü ve beğenildi. Çünki, dahâ önce bu konuda (Mevduat-ul-ulum) ve (Keşif-uz-zunun) gibi ilmlerin ve fenlerin mevzû’ları ve isimlerine dâir kitâblar yazılmış ise de, sonra bu sâhalar terk olundu. Nice zemândan beri gelip geçen müelliflerin terceme-i hâlleri meçhûl kalmışlar idi. Böyle bir zemânda müelliflerin kısaca hayâtları ve eserleri, yukarıda adı geçen kitâbların muhtevâsı ile birleşdirilerek hepsinin, bu (Mahzen-ul-ulum) kitâbında toplanacağı, onlarda bulunmayan bilgiler de ilâve edileceği için, ulûm-i islâmiyyeyi [islâmî ilmleri] kendisinde toplayan çok fâideli bir eser olacağı anlaşıldı. Eser tamâmlanıp önceki kitâblarla karşılaştırıldığında üstünlük derecesi anlaşılacak ve “Öncekiler sonrakilere ne kadar çok şeyler bırakmışlar” denilecekdir. Allahü teâlâ bu eseri temâmlamayı nasîb eylesin! Bu duâ, kendisine duâ etmemiz üzerimize lâzım olan padişahımıza tekrâr dua etmeye vesîle oldu. Hakîm ve kadîr olan Rabbinin lütuflarına muhtâç

                                                                                                                         Ahmed Cevdet

 

   Alim ve fazıllardan Gelenbevîzade Hayrullah Efendi ise söz konusu eseri  şu sözlerle methetmiştir:

“Âlimlerin asırlardan beri, dünyâ kütübhânelerini süsleyen pekçok eserlerinden, ilmlere ve fenlere dâir bilgilerden bahs eden ve (Mahzenul-ulum) adı verilen bu kitâbın, pâdişahımızınterakkîyi teşvîk eden himâyelerinde yazılması teşekkürü mûcibdir. Bu kitâbın ilm ve ma’rifet sâhiblerine, araştırma yapanlara, talebelere büyük fâideler sağlayacağı akl sâhiblerince gâyet açıkdır. Kitâblarla alâkalı ilmlerin ehemmiyyetini herkesden evvel takdîr eden islâm âlimleri tarafından, vaktiyle bu sâhada ba’zı kıymetli eserler yazılmışdı. Ancak, bu eserlerin tertîblerindeki fâide sınırlı kalmıştır.. Ayrıca o zamândan şimdiye kadar yazılan kitâbların o eserlerde yer almadığı meydandadır. Bu bakımdan bu kitâb, o husûsdaki eksikliği gidereceğinden, müelliflerinin ortaya koydukları bu hizmetleri gerçekden takdîre lâyıkdır.

 

***

  

   Fazîlet ve kemâl erbâbının ma’lûmu olduğu üzere, ilmler ve ma’rifetler naklî ve aklî olarak, iki yoldan akan hâlis ve berrak bir ilm ve ma’rifet suyudur. Dünyâ ve âhiret se’âdetinin gülistânı, işte bu ilm ve ma’rifet suyu ile gelişir ve tâze kalır.

 

   İlimler ve ma’rifetler, her şahıs her millet ve her kavm için se’âdet ve kurtuluş vesîlesi olur. Âlemin nizâmının devâmı ve insanoğlunun intizâmının bekâsı, ilmin kâidelerine uymakla hâsıl olur. Heşeyde fâideyi elde etmek, zararı uzaklaştırmak, ilim ve ma’rifetle mümkün olur. Akıl aynasının cilâsı, ilm ve ma’rifet, insanın şeref ve meziyyeti fazîletdir. Ahlâkı güzelleşdirmek ve iyi terbiye, ancak ilm ve ma’rifet ile elde edilir. insanoğlunun akılları hayrete düşüren bunca buluşları da, ilm ve ma’rifet sebebiyledir. Hülâsâ, ilmlerin ve ma’rifetlerin fazîletini anlatmak husûsunda, insanın dili ve kalemi âcizdir. İlimlerin ve ma’rifetlerin uzun zemân zabt edilmesine ve korunmasına ve her asırda umûma yayılmasına hizmet eden en mühim vâsıtalardan birincisinin, yazılan kitâblar olduğu meydândadır. Binüçyüz bu kadar seneden beri ilm ve fazîlet ehli tarafından, ilm ve fenlere dâir tertîb ve te’lîf buyurulan kitâblar, gökdeki yıldızlar gibi sayısızdır.

 

 

İlimlerin Menşe’i (Kaynağı)

 

  

   “Ma’lûm olduğu üzere insan, his, hareket, gıdâ ve sâir zarûrî ihtiyâçları bakımından, diğer hayvanlar ile müşterek olduğu hâlde, sâhib bulunduğu fikir ve idrâk ile diğer hayvanlardan mümtâzdır. Bunun gibi, insanın dünyâya ve âhirete âid işlerinde, hem cinsi ile yardımlaşmaya ihtiyâcı olduğunu bilmesi, Allahü teâlâya îmân etmesi ve Enbiyâı i’zâmın [Peygamberlerin] Allahü teâlâdan teblîğ buyurduğu emirleri ve nehyleri kabûl ve tasdîk etmesi, fikir nûru ile hâsıl olur.

 

   Hayvanların hepsi, insana o fikir cevheri sebebiyle itâ’at edip, emrine girer. İnsanoğlu bu sebeble diğer mahlûkâtın pek çoğundan üstün ve fazîletlidir. Buna göre, insanın fikri, ilmlerin ve san’atların menşe’i [kaynağı] olur. Fikir, öyle bir mutlak idrâkdir ki, o idrâk, ona sâhib olanın, eşyayı his ve şuurundan [anlamasından] ibâretdir.

 

   Mutlak idrâk, bütün varlıklardan, hayvanlara mahsûs bir sıfat olup, bu sıfat, nebâtât [bitkiler] ve cans›z varlıklarda mevcûd değildir. Allahü teâlâ, hayvanlarda his ve idrâk için, beş adet hassâ-i zâhire [beşduyu organı] yaratmıştır. Fâideli şeyleri elde etmek ve zararı  şeylerden uzak durmak yolunu, bu hâssaların kullanılmas› ile ta’yîn buyurmuşdur. Havâss-ı  zâhire [beş duyu organı], semi’ (işitmek), basar (görmek), semi (koklamak), zevk (tatmak), lems (dokunmak) hâssalarından ibâretdir. (Mahzen-ül Ulûm, Hakikat Kitabevi, s.12)

 

   Hiss-i semi’ (işitme duyusu) ile ses ve sedâlar işitilir. Hiss-i basar (görme duyusu) ile eşyâ görülür. Hiss-i semm (koklama duyusu) ile kokular his edilir. Hiss-i zevk (tadma duyusu) ile yiyecek ve içeceklerin tatlılığı ve acılığı gibi özellikleri bilinir. Hiss-i lems (dokunma duyusu) ile de eşyanın sıcaklık ve soğukluk [yumuşaklık ve sertlik] gibi hâlleri his edilir.

 

   İnsanın hâvassı zâhiresinden [görünen his organlarından] başka dimâğında beş aded kuvve-i bâtınası [görünmiyen beş his organı] da vardır. Çünki, insan kendi zâhir bedeninde yerleştirilmiş ve mevcûd his uzuvlarıyla idrâk etdiği hâlleri, bâtınî kuvvetlerine teslîm edip, bildirip, bâtınî idrâkleri vasıtasıyla eşyanın hakîkatini tanıma ma’rifetini elde eder. Ülemâ-i muhakkikîne [hakîkati açıkça çıkaran âlimlere] ve hükemâya göre, insanın nefsi ve rûhu, madde olmayan ve kemâlâtı elde etmekde bedene ve bedende bulunan âlât-ı hissiyyeye [his organlarına], muhtâc olan rûhânî varlıkdır. [Nefs ve rûh ayrı ayrı varlıklardır. Nefs, bütün kötülüklerin menşe’idir.]

 

Rûh fermân sâhibi bir sultân derecesinde olup, beden bu sultânın memleketi gibidir. Havâss-ı zâhire [görünen his organları] ise, o memleketin a’yân ve erkânı gibidir. Havâss-ı bâtına [görünmeyen his organları], o sultânın yakınları gibidir. Sultân gibi olan rûh, a’yân ve erkânı güzel bir şekilde kullanarak, dünyâ ve âhirete âid işlerini yürütüp, se’âdet-i dâreyne [dünyâ ve âhiret se’âdetine] vâsıl ve nâil olur. Havâss-ı bâtına hakkında, ba’zı islâm âlimleri tarafından beyân buyurulan ma’lûmâtın hulâsâsı şöyledir: Havâss-ı bâtınanın [görünmeyen his organlarının] tamamı mahrûtî (elips) şeklinde olan dimâgda bulunur. Başın uzunlamasına olan kısmında üç aded boş yer bulunur. Bu yerlere butûn- ı dimâg denir.

 

Batn-ı evvel: Başın en üst tarafında olup, diğer bâtınlar›n en büyüğü ve en genişidir.

 

Batn-ı sani: Batn-ı evvel ile batn-ı sâlisin [birinci batn ile üçüncü batn-nın] arasında dehlîz [iki kapı arasında olan mahâl] gibi ortadadır. Birinci ve üçüncü batndan dahâ dardır.

 

Batn-ı salis: Başın en aşağı tarafından olup, birinci batndan dahâ küçükdür. Bu üç batnın herbiri de ayrıca üç tabaka olup, birinci tabakaya, “mukaddime”, ikinci tabakaya, “mutavassıt”, üçüncü tabakaya, “muahhar” denir.

 

Dimâgda sıralanmış olan üç batndan herbiri, kalbden dimâga çıkan rûh-ı nefsânî ile dolu olup, herbirinde bir çeşit his ve idrâk bulunduğundan, nefsin kuvve-i müdrikesi onlarda da mevcûddur. Dimâgda bulunan [görünmiyen] beş kuvvetin birincisi, (hiss-i müşterek), ikincisi (hayâl), üçüncüsü, (kuvve-i vâhime), dördüncüsü, (kuvvei hâfıza), beşincisi, (kuvve-i müfekkire) [mutasarrıfa]dır.

 

1– Hiss-i müşterek: Dimâgda, batn-ı evvelin önünde bulunan bir kuvvetdir. [Ya’nî, bu duygunun yeri beynin önündedir.] İnsan, beş duyu organlarından göz ile gördüğü eşyayı  kulak ile işittiği sesleri ve sözleri, dil ile tatdığı duyguları, burun ile kokladığı kokuları ve dokunma ile his ve idrâk etdiği eşyanın hâllerini bu kuvve-i hiss-i müflterek vâsıtasıyla idrâk eder. Zîrâ bedenin zâhirinde olan duyu organlarından her biri, sâdece bir duyuya mahsûs olan şeyin idrâkine vâsıta olur. Bir hâssa ile his olunan şey diğer bir hâssa ile idrâk edilmez. Meselâ görme organı [göz] ile sâdece [görme sahâsındaki] şeyler [ziyâ yardımı ile] görüldüğü gibi, işitme kuvvetiyle [kulak ile] yalnız sesler, harfler ve kelimeler işitilir. Yoksa göz ile işitilecek şeyler, kulak ile de görülecek şeyler idrâk edilemez. Fekat batn-ı evvelin önünde bulunan kuvve-i hiss-i müşterekde bunların tamâmı, bir ânda ve bir def’ada hâsıl olup, idrâk edilir. Havâss-ı zâhire [görünen his organları], sanki hiss-i müşterek denilen kuvvetin dışındaki câsûsları durumundadır. Bunlar hâriçden aldıkları, his edilen sûretleri hissi müştereke ulaştılıp teslîm ederler.

 

2– Kuvve-i hayal: Dimâgda, batn-ı evvelin son tarafında [beynin birinci boşluğunda] bulunan bir kuvvetdir. Hiss-i müşterekde resm edilen hissî sûretleri kaydederek korur. Hiss-i müşterekin hazînesi durumundadır. [Görünen] Duyu organları ile elde edilen ve zamânın geçmesiyle unutulan bu sûretleri insan, ihtiyâç duyduğu zemân, kuvve-i hayâl vâsıtasıyla hâtırlar. [Hayâl olmasaydı, herkes birbirini unutur, kimse kimseyi tanımazdı.]

 

3– Kuvve-i vahime: Dimâgdaki üçüncü batnın önünde ve birinci tabakasında bulunan bir kuvvetdir. Görünen his organlarıyla his edilerek bilinen eşyânın hâlleri, kendilerine mahsûs parçaları ve sıfatları bu kuvvet vâsıtasıyla idrâk edilir. Bir insanın diğer bir insandan kendine karşı muhabbet veyâ düşmanlık his etmesi, annenin babanın evlâdına ve evlâdında anne babaya meylini ve muhabbetini idrâk etmesi, koyunun karşılaştığı kurtdan kendisine düşmanlığı his ederek ondan sakınması, kuvve-i vâhimeye misâldir. Zîrâ, kuvve-i vâhime ile his olunanlar arasında vâki’ olan ahvâl-i cüz’iyye idrâk olunduğundan, hayvanlarda da bu kuvvet vardır. Fakat insan, kuvve-i vâhime ile cüz’i ma’nâları his etdiği, anladığı gibi, nefs-i nâtıkası ve kuvve-i akliyesi ile, küllî ma’nâları da idrâk eder. Meselâ mutlak düşmanlık ve muhabbet lafzlarının küllî ma’nâlarını insan aklıyla bilir. Hayvanlar ise, bundan gâfil olup, belki rastladığı çeşitli eşyanın hâlini görerek idrâk ederler. Yoksa insan gibi küllî ma’nâları ve mutlak hükmleri idrâkden tamâmen âcizdirler.

 

4– Kuvve-i hafıza: Dimâgdaki üçüncü batnın sonunda bulunan bir kuvvet olup, kuvve-i vâhime ile idrâk olunan cüz’i ma’nâlar orada muhâfaza edilir. Kuvve-i hâfıza, vehmî sûretlerin hazînesi makâmındadır. Bu sebeble hâfızada resm ve nakş edilen ma’nâlar, ihtiyâc hâlinde o hazîneden alınarak îcâb etdiği şekilde kullanılır.

 

5– Kuvve-i mufekkire [mutasarrıfa]: Dimâgın batınlarının ortasındaki ikinci batında bulunan bir kuvvetdir. Hiss-i müşterek ve kuvve-i vâhime ile idrâk olunan hissî sûretlerde ve cüz’i ma’nâlarda terkîb ve tahlîl sûretiyle tasarrûfda bulunur. Bu sebeble bu kuvvet dimâgda bulunan kuvvetlerin en üstünüdür. İnsana mahsûs hâssalardan, özelliklerden olan fikr, üç mertebe olup, her mertebe bir netîceyi hâsıl eder. Fikrin birinci mertebesi, hâricde tabi’î tertîb veyâ sonradan yapılmış bir tertîb ile tertîb edilmiş olan işleri düşünmekdir. İnsan önce bu işleri zihnen anlar ve düşünür, sonra yapmaya başlar. Kuvve-i fikriyyenin bu mertebesi ekseriyâ tasavvurât, düşünceler hâlidir. İnsan için fâideli şeyleri elde etmeye ve zararlı şeyleri uzaklaşdırmaya yarayan (akl-ı temyiz) bundan ibâretdir.

 

Fikrin ikinci mertebesi, öyle bir fikirdir ki insan, insanlarla olan mu’âmelesine ve işlerine âid üsûl ve âdâbı o fikr ile yürütür. Kuvve-i fikriyyenin bu ikinci mertebesi, ekseriyâ tasdîki hükmler olup, tecrübe yoluyla birer birer elde edilince, tam bir fâideye ve herkesin menfe’âtine vesîle olunur. Fikrin bu mertebesine (akl-ı tecribi) denir. Fikrin üçüncü mertebesi öyle bir fikr-i dakîkdir ki [ince bir fikrdir ki], bu da küllî bir matlûbu ya sırf ilmî veyâ sâdece zannî olarak ifâde etmekdir. Fikrin bu mertebesinin amel ile alâkası yokdur. Fikrin bu mertebesine (akl-ı nazari) denir. Eşyanın hakîkatleri ve hâriçde bulunan maddelerin hakîkatde var olduğu üzere, bunların cinslerini, fasıllarını ve sebeblerini ifâde eden fikrî kuvvet bu üçüncü mertebe ile temâm olur. İnsanın hakîkatının ma’nâsı olan mücerred akl, nefs-i müdrîkedir. İnsan ve diğer hayvanlardan meydâna gelen işler ve eserler, kendi kasd ve irâdeleri ve Allahü teâlânın onlarda yaratdığı kudret ile hâsıl olur. Bu işlerin ba’zısı muntazam ve tertîbli, ba’zısı ise, muntazam ve tertîbli değildir. Muntazam ve tertîbli olan işler, özellikle insana mahsûsdur. Muntazam olmayan işler ise, diğer hayvanlara mahsûsdur. İnsan, aklını ve fikrini kullanarak, birşey yapmak isteyince, o şeyin yakın ve uzak sebeblerini, illetlerini, parçalarını ve şartlarını ve diğer esâslarını düşünür. Sonra o şeyin başlangıcından nihâyetine kadar îcâb eden sebeb ve esâslarını tertîb ve takdîr ederek, lâyık olduğu şekilde maksadı olan işi tamâmlar.

 

Her fi’lin [işin], meydâna gelmesi, o işin parçalarının ve esaslarının toplanıp tertîb edilmesine bağlıdır. Bu sebeble o işin tamâmlanması ve sona ermesi illet ve esbâbından [sebeblerinden] sonra gelir. O işin parçaları arasında dahî takdim ve te’hîre [öncelik ve sonralığa] riâyet lâzım olduğundan, önce olan sebebi sonraya bırakmak, sonra gelmesi îcâb eden sebebi öne almak mümkün olmaz. Bir fi’lin [işin] başlangıcı ve sebebi de başka bir başlangıcı ile sebebe bağlıdır. Bu hâlde, birinci sebebin meydâna gelmesi ikinci sebebin meydâna gelmesinden sonra hâsıl olur. Aynı şekilde ikinci sebeb üçüncü sebebe, üçüncü sebeb dördüncü sebebe bağlı olur. Sebebler silsilesi iki üç mertebe veyâ dahâ çok mertebelerle illetlerin ve sebeblerin fikr vâsıtasıyla sonuna varılıp ve istenilen işin yapılmasına teşebbüs edilir. Böylece fikrin sonu olan son sebeb ile bizzat işe başlanır.. Sonra son sebebin sebeb olduğu ikinci sebebe ve ondan sonra üçüncü sebebe inilerek, işin başında düşünülen ilk sebeb ile iş son bulur. Meselâ bir ev yapmak istenince, o evin meydâna gelmesinin bağlı olduğu illet ve sebeblerden önce, duvarlar hâtıra gelir. Sonra duvarların temeline geçilerek düşünce sıralamasında o temel son illet ve sebeb olur. İnsan fikri evi yapma işine önce temelden, sonra duvardan başlar. Ondan sonra evin yapılması son iş olur. İşte bu ma’nâ, (fi’l ve amelin evveli, fikrin sonudur ve fikrin evveli amelin sonudur), diye ülemâ arasında meşhûr olan sözün doğru ma’nâsıdır. İnsanın fi’l ve amelinin hâriçde meydâna gelmesi, birbirine bağlı olan illetler ve sebebler üzerinde düşünmeye bağlıdır. Düşündükden sonra o fi’l ve amele başlanır. Fikrin evveli amelin sonudur. Amelin evveli ise, fikirden sonra gelir. Bu sebeble insan rûhu, ilm ve ameli kendisinde topladığından ve ilhâma mazhâr olduğundan, illetler ve sebebler arasında tertîbe ve âlemin nizâmına vâkıfdır. Bundan dolayı insanın fi’lleri ve amelleri muntazâm olur. Hayvanlarda his ve hareket mevcûd ise de, düşünce yokdur. Bu sebeble kendilerinden meydâna gelen fi’lleri ve işleri tertîb ve tanzîm etmediklerinden, işleri kemâl üzere olmaz. Zîrâ hayvanlar, sırf işitmek, görmek ve diğer hâllerde, beş duyu organını kullanmakla yalnız his edilebilen şeyleri idrâk ederler. Akl ile anlaşılabilen şeyleri tanzîm ve tertîb etme gücüne sâhib değildirler. Bu âlemde mu’teber olan işler, bir nizâm içinde insanın fi’llerine tahsîs edilmişdir. Bu nizâmın dışında kalan işler, insanın düzenli fi’llerine bağlı olduğundan, hayvanların işleri insanların işlerinin altında kalır. Bu sebeble hayvanlar, insanların hizmetine ve emrine verildi. Fikr ve düşünce, insana mahsûs bir sırr-ı Rabbânî ve nûr-i ruhânîdir. İnsan his ve hareket bakımından müşterek olduğu hayvanlardan, fikr ve düşünme özelliği ile ayrılır. İnsan, işte bu fikr ve düşünme ile, sebeb ve netîceler arasında bulunan irtibâta ve alâkaya vâkıf olması, temel prensibleri bilmesi ve anlamas› nisbetinde kemâle erişir. Sebeblere vâkıf olmak husûsunda insanlar farklıdır. Ba’zıları bir şeyin iki veyâ üç mertebe illet ve sebebine vâkıf olup, dahâ fazlasını anlamakdan âcizdir. Ba’zı kimseler de beş veyâ altı mertebe illet ve sebebe vâkıf olup, insanlığa, en yüksek derecede olur.

 

 

İlmin mâhiyyeti

 

   İlmin mahiyetine geçmeden önce mahiyet kelimesinin tarifi yapılacaktır. Mahiyet-i şey (birşeyin mahiyyeti), başka bir ifade ile, şeyin kendisiyle var olduğu şey; o, odur demektir. O odur demek ise, o şey o o şeyin aynısıdır demektir.

   Mâhiyyet kelimesinin, mâ kelimesine mensûb demek olduğu da rivâyet edilmişdir. Buna göre, mâhiyyet kelimesinin aslı, mâiyyet olup, adı geçen kelimenin mâlafzından alınan masdarla karıştırılmaması için, mâiyyet kelimesindeki hemze harfi “he” harfine çevrilmişdir. Bu mâhiyyet kelimesinde tercîh edilen şekil, mâhüve kelimesine nisbetden, ya’nî mâhüve kelimesinin ismi mensûb hâline çevrilmesinden ibâretdir. Mâhüve ifâdesi mâ ve hüve kelimelerinden meydâna gelmekdedir. Fekat bu iki kelime bir kelime gibi kabûl edilmiştir.

 

Mâhiyyet üç kısımdır:

 

Birincisi; Mâhiyyet-i nev’iyye,

İkincisi; mâhiyyet-i cinsiyye,

Üçüncüsü; mâhiyyet-i i’tibâriyyedir.

 

Mâhiyyet-i nev’iyye, kendini taşlayan ferdlerde eşid olarak bulunur. Bu mâhiyyet, ferdlerinden birinde neyi îcâb etdirirse, diğerinde de aynı şeyi îcâb etdirir. Meselâ, insan sözü, onun ferdlerinden olan Zeydde îcâb etdirdiği şeyi Amrda da îcâb etdirir. Mâhiyyet-i nev’iyye ile mâhiyyet-i cinsiyyebirbirinin zıddıdır.

 

Mâhiyyet-i cinsiyye, ferdlerinde eşid olarak bulunmaz. Meselâ, hayvan lafzı, insanın ta’rîfinde nâtık [düşünen] lafzıyla birlikde bulunmayı îcâb etdirir. İnsandan başkasında bunu îcâb etdirmez.

 

Mâhiyyet-i i’tibâriyye, bu öyle bir mâhiyyetdir ki, mevcûd bir şey değildir. Ancak onun varlığını i’tibâra alan kimsenin aklında bu i’tibâr devâm etdiği müddetce vardır. Meselâ, adedin [sayının] mâhiyyetini ya’nî bir şeyin kaç tâne olduğunu öğrenmek için kem [kaç] ifâdesiyle sorulan süâle kemiyyet [sayı] ile cevâb verilir. Cevâbda bildirilen sayı, mâhiyyeti i’tibârîden ibâretdir.

 

 

DEVAM EDECEK

Devamını Oku

BİLGİ TELAKKİMİZİN MARAZLARI

BİLGİ TELAKKİMİZİN MARAZLARI

 

            Bilgi telakkimiz; ilim, irfan ve tefekkür mecralarının kuşattığı ve beslediği alanda terkip ve inşa edilir. Üç mecranın birisi veya birisinin bir mevzusu eksik olsa bilgi telakkimizin terkip mimarisi eksik kalır. Batılıların felsefe ve bilim mecralarından ürettiği bilgi telakkisi, akıl ve madde ile sınırlıdır ki mesela zaman-mekan, hayat-ölüm, ruh-can gibi temel meseleleri izah etmek bir tarafa mevzu haritasına bile alamaz.

            İslam ilim ve tefekkür mecrası, maveraya dair meseleleri mevzu haritasına alır ama maveraya dair deruni bilgi irfan (tasavvuf) havzasının tasarrufu altındadır. Temel meseleleri mevzu haritasına almak tabii ki fevkalade mühimdir ama o meseleler hakkında akıl ve madde ötesi keşif ve telif çalışmalarını yapacak bir mecra ve usul ihtiyacı açıktır.

            Batıdaki felsefe (tefekkür) ve bilim mecrası, İslam tefekkür ve ilim mecrasına nispetle çok sığdır ve bizim kaynaklarımıza tekabül etme imkanları yoktur. Muhal farz tekabül etseydi bile, bizde üçüncü mecra (irfan mecrası) olduğu için, temel meseleleri deruni boyutuyla tetkik, keşif ve telif imkanımız mevcuttur. Batıda üçüncü mecranın yokluğu, bilgiyi varlığın arazlarına, hayatı biyolojik altyapıya, insanı “gelişmiş hayvan” telakkisine mahkum etmiştir. Batı uygarlığını İslam medeniyeti ile mukayese etmek bile İslam’a hakaret sayılır, zira batının tefekkür ve bilim mecralarındaki sığlık, bunların elde ettiği neticelerin vahameti apaçık ortadadır.

            Batı ile ilgili kısa tespitler yapma sebebimiz, oryantalist taarruz karşısında yenilen bazı Müslüman zihinlerin dikkatini çekmek, epistemolojik işgalin derinleştiği bugün kendi kaynaklarımıza dönüşü temin edecek “nefs emniyetini” gerçekleştirmektir. Yoksa batıyla vakit geçirmenin artık lüzumu yok…

*

            Bilgi telakkimizdeki tamamiyete ulaşmanın yolu külli anlayıştır. Külli anlayışı kuşanmanın yolu ise üç mecranın bilgi müktesebatının terkibi mimarisini kurmaktan geçer. Savruk, dağınık, kaotik şekilde biraz oradan, biraz buradan toparlanan bilgiyle terkip yapılamayacağı gibi külli anlayışa ulaşmak da mümkün değildir.

*

            İlim, irfan ve tefekkür mecralarından süzülüp gelen bilgi anlayışımızın en büyük marazları; “parça fikir”, “eklektik yaklaşım” ve “inkas teşebbüsü”dür.

            Parça fikir; külli anlayışı kuşanamamış olan Müslümanların, İslam’ı parça parça anlamaları, İslam’ı, anladıklarından ibaret görmeleri, anlamadıkları bilgi alanlarına körleşmeleri, İslam’ın mevzu haritasından bihaber olmaları halinde ortaya çıkar. İslam’ın bütününe muhatap olacak idrak hacmi ve istidadı olmayanlar, meseleyi üç-beş mevzua hapsetmekte, İslam’ı ondan ibaret görmekte, böylece kaçınılmaz olarak yanlış neticelere ulaşmaktadır. Sahip oldukları akıl hacmi ve kabul ettikleri bilgi telakkisi parçaya mahkum olduğu için, parçayı bütün zannetmekle malul bir İslami anlayış (anlayışsızlık) zuhur etmektedir.

*

            Eklektik yaklaşım, külli anlayışı kuşanamamış, İslam’ın bütününe muhatap olamamış zihin ve akılların düştüğü ikinci tuzaktır. Her meseleyi İslam’dan anlayamayan, İslami kaynaklardan anlayamadığı meselelerdeki bilgi ihtiyacını başka kaynaklardan temin etmek zorunda kalan, böylece “kaynak şirkine” bulaşan akıl formlarıdır. Bu tür zihin ve akıl organizasyonları, İslam’ın bütününü anlamadıkları gibi, İslam’ın kadim müktesebatını reddedenlerden çıkmaktadır. Doğrudan Kur’an-ı Kerim meali okuyanlar, buna mukabil kadim müktesebatı ret ve inkar edenler, kaçınılmaz olarak bilgi ihtiyaçlarını başka kaynaklardan (tabii ki mecburen batıdan) temin edenlerdir. Kur’an varken başka kaynak ihtiyacı duymadığını söyleyerek İslam alimlerinin eserlerini yok sayanlar, herhangi bir meselede bilgi ihtiyacı hasıl olduğunda batıdan kolaylıkla alabilmektedir. Eklektik yaklaşım aynı zamanda parça fikre (anlayışa) mahkum olanların düştüğü bir tuzaktır. Zaten kadim müktesebatı ret ile işe başlayanların parça fikre mahkum olmaları kaçınılmazdır, bu iki şart gerçekleştiğinde eklektizm zorunlu hale gelmektedir.

*

            Külli anlayışa malik olamayanlar; hem parça fikre mahkum olmakta hem de yolu ister istemez eklektizme düşmektedir. Bu tuzaklarla inşa ettikleri zihni evrenleri ve akıl bünyeleri, sahip oldukları dar anlayışları “esas” haline getirmeye başladıkları andan itibaren İslam’ı inkas (eksiltme) etmektedir. İslam’ı inkas etme niyetine sahip olmadıkları doğrudur, zaten dini eksiltme niyetine ve çabasına sahip olanlar kızıl kafirdir. Ne var ki dar ve yanlış anlayışlarının tabii neticesi olarak İslam’ı inkas etmekte, bunu da umumiyetle fark etmemektedirler.

*

            Haki Demir’in ısrarla üzerinde durduğu ilim, irfan ve tefekkür mecralarını reddetmek bir tarafa ihmal bile edildiğinde dağınıklık, savrukluk ve hatta serkeşlik başlamaktadır. İslam’ın tamamını bir insanın anlamasının zorluğu ortadadır, mesele muhatap olduğu kısmın “bütün” değil, “parça” olduğunu bilmek, mevzu haritasında anlamadığı meseleleri ise ehliyet sahibi şahsiyetlere havale etmek sıhhatli olan yaklaşımdır. Anlamadığını yok sayan sığ akılların ulaşabileceği en son menzil ya parça fikre mahkumiyet ya eklektizm veya dini inkas etmektir.

            Dergiyi çıkarmadan önce on yıllık mevzu haritasını hazırlamamızın sebeplerinden birisi de, tezatsız bir idrak ve tefekkür faaliyetini mümkün kılmaktır. Ne yapacağımızı ve onu nasıl yapacağımızı hazırlamadan yola çıkmadık çünkü öyle yola çıkanların hangi yabancı menzillere ulaştığını gördük.

            Hazırladığımız ve kamuoyuna sunduğumuz mevzu haritasına sadık şekilde yayın hayatımıza devam ediyoruz. Bu sayının kapak konusu olan ilim, irfan, tefekkür mecraları, her türlü bakış ve anlayışımızın, idrak ve usulümüzün, tahlil ve terkibimizin ana tasnifini oluşturmaktadır. Bu mecralar hakkında sıhhatli ve derin anlayış sahibi olmayanlar, düşünce dediklerinde felsefeyi, düşünmeliyiz dediklerinde ise felsefe yapmayı kastediyorlar. Felsefeyle İslam’ı anlamaya çalışmak ise kasap bıçağıyla ameliyat yapmaya benzer. Bu işi ise oryantalistler yapmıştı, yani felsefeyle (aynı zamanda pozitif akılla) İslam’ı anlama, aslında ise tahrif etme çabasına girmişlerdi.

 

 

Devamını Oku

Medeniyet Tasavvurunun Lisan Havzası Mayınlı

Medeniyet Tasavvurunun Lisan Havzası Mayınlı

 

 Bir lisanımız vardı, adı Türkçe… İyi kötü onunla anlaşıyorduk, girift ve derin manalara ihtiyacımız yoktu orta Asya’da, kılıç, meselelerimizi çözmek için maharetle kullandığımız bir dil aletiydi aynı zamanda. Kılıçla çözemediğimiz çok az mevzu vardı, onları da mesele etmiyorduk. 

 

 Müslüman olduktan sonra başladı lisan ve dil ile ilgili esas kavgamız. Ne “acun” ile olacak gibiydi, ne de “Gök Tengri” ile… Sonsuz kudret sahibi olan Allah Azze ve Celle’ye iman etmiştik, hiçbir derinliği ve deruni boyutu olmayan lisan ile dünya durdukça hatırlanacak medeniyetler inşa edemez, aleme nizamat veremezdik. Ne ki dilimizi de değiştiremezdik, dilimiz kendimizdi, bununla beraber asıl ve asil olan kendimizi dinimizle keşfetmiştik. Bu berzahta kıvranırken karabudun, dâhilerimiz el attı meseleye, ne başka bir lisana geçtik ne de yeni dinimizden vazgeçtik. Dahilerimiz bildi ve anladı, önce medeniyet dili inşa edecektik, ancak ondan sonra medeniyet inşa edebilirdik. 

 

 İnsanlık tarihinin benzersiz tefekkür hamlelerinden birini gerçekleştirdik ve bir medeniyet dili inşa ettik, adına da Osmanlıca dedik. Bal gibi Türkçeydi, ne ki hiç kimse ortay Asya’daki Türkçenin böyle bir oğul verebileceğine inanamadı. Deliden dahi doğmuştu ve tabii ki inanılmazdı. İmanın ne olduğunu anlamayanlar için inanılmazdı, zira ana rahmini iman döllemişti. İmanın kendisi zaten bir mucizeydi, neticeleri de öyle oldu ve imandan nasibi olmayanlar anlayamadı o muhteşem hamlenin ne manaya geldiğini. 

 

 Asırlarca sonra birileri daha anladı, güneşin battığı tarafta… Güneşin battığı ve karanlığın çöktüğü coğrafyanın dâhileri, anladılar işin sırrını. Sır, iman ve dilde mahfuzdu, o ikisi yerli yerinde durduğu müddetçe medeniyet yeniden kendini doğuracaktı. Orta Asya Türkçesinden medeniyet dili inşa eden bu millet, medeniyet dilini muhafaza ettiği müddetçe tekrar tekrar dirilecekti. Güneşin battığı karanlık coğrafyanın kanalizasyonlarında yaptılar hain ve sinsi planlarını, dediler ki, “dillerini ve imanlarını almalıyız”. Güneşin doğduğu bu topraklarda, ışığı medeniyete tahvil eden bir dil, idrak ve iman havzası vardı ve dünya buradan aydınlanıyordu. Güneşin battığı topraklar ancak buradaki medeniyet kristalinden yansıyan ışıkla idare ediyordu, ne ki tabiatları karanlığa alışık olduğu için, ışığın kaynağını kuruttu yarasalar. 

Dil devrimini yaptılar, artık mefhumlarımız yok, kavramlarımız var. Fehmetmeyi bıraktık kavramaya başladık. İdrak etmeyi bıraktık algılamaya başladık. Bunlar arasındaki fark ise, medeniyet ile vahşet arasındaki fark kadardır. Buyurun, birkaç misal üzerinden mayınlanmış dil haritamızın ne hale geldiğini görün. 

 

“Modernite” Kavramı   

    Müslümanların Anadolu’da yeniden bir medeniyet hamlesi gerçekleştirmesinin en büyük engellerinden birisi hiç şüphesiz modernite kavramıdır.  Modernite, verdiğinden çok almasıyla meşhur olan sinsi ve dünyevi savruluştur. Modernite kavramıyla çalınan veya sinsi ve kurnazca alınan yahut derin bir ihanetle aşırılan kıymet ölçülerimiz, idrakimizi, tefekkürümüzü, hassasiyetimizi yok etti, böylece her türlü mana elimizin altından kaydı gitti. Öyle ki bazıları “ceketimizin astarı arasına girdi” fakat biz nereye bakacağını bilemez hale geldiğimiz için bir daha bulamadık. Çünkü modernite gözlüğü, kendi renklerimize kördü, sadece belli renkleri görüyordu, o renkler de güneşin battığı karanlık coğrafyanın kör renkleriydi. Artık gayemiz başkaydı, hamlemiz başkaydı, varoluş (yani yok oluş) havzamız başkaydı. 

    Tarih boyunca her milletin yükseliş ve iniş süreçleri olmuş, med-cezir halleri mana ve maksat etrafında dönmüş, bu iki mihveri muhafaza eden OLUŞ ve VAROLUŞ sürecini başlatmış, kaybeden ise ÇÜRÜME ve ÇÖKME güzergahına girmiştir. Modernite, güneşin battığı karanlık coğrafyanın suni ışık altında ürettiği bir makyajdan ibarettir ve karanlık coğrafyaya bile faydası olmamıştır. Ne var ki karanlık coğrafya, güneşten mahrum olduğu için o makyaja mahkumdur, buna mukabil Müslümanlar güneşe sahip oldukları için makyajsız halleriyle parıldarken, “gardırop inkılapçılığının” tesiri altında kalmış ve o soluk dünyanın taklidini marifet bilmeye başlamıştır. Müslümanlar, “mana” ve “maksat”larını kaybettikleri an, “Eşref-i mahlukat” makamındaki “Ahsen-i takvim” tahtından inip, “Esfel-e safiliyn” derekesindeki şeytanın tahtına oturmaktan kurtulamazlar. Şeytan tabii ki karanlığı sever, bu sebepledir ki güneşin battığı coğrafyada fazla mesai yapmış, orada kendine “insi şeytan” kontenjanından sayısız kadro yetiştirmiştir. Hz. Cebrail Aleyhisselamın gidemediği menzilde seyahat eden Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin ümmeti olmak şerefi, modernite gibi kavramlara kurban edilebilir miydi? Narkozun tesirinden birazcık kurtulup da sağına soluna bakan bir Müslüman, “Bu hal neyin nesi” diye çığlık çığlığa “Kusmaz mı öz ağzından kafatasını”. 

    150 yıldan beri güneşin battığı karanlık coğrafyanın dehlizlerinde yaşıyoruz. Kendilerine ne kadar benzersek benzeyelim biliyorlar ki başka bir ruh taşıyoruz. Bu sebeple bizi dehlizlerden ve hatta kanalizasyonlardan yukarı çıkarmıyorlar, çıkarmayacaklar. Biliyorlar güneşe aşina olduğumuzu, biliyorlar yeryüzüne çıkarsak güneşi tanıyacağımızı ve ruh patlamaları halinde yeniden tarihin üzerine yürüyeceğimizi. Onun için kilit üstüne kilit vurdular karanlık dehlizlerin kapılarına… 

 

“Batıcılık” Kavramı

    Ah şu sefih serüven... İnsan güneşten usanıp da mum ışığına özlem duyar mıymış? Akılları patlatacak bir izahsızlık… O mukaddes beyan bir daha ispat edilmiştir ki; insan zalim, cahil ve nankördür… Aksi takdirde bu derin izahsızlığın altından kalkacak akıl kimde var? 

İslam’ın yekununa muhatap olacak külli anlayışı kuşanmanın zamanı gelmedi mi? Medeniyet tasavvuru namıyla meşhur büyük terkibi telif etmenin, “Otursun bende her şekil” demenin vakti ne zaman gelecek? Batılılaşma ve batıcılık kavramıyla biteviye meşgul olmak yerine, büyük terkibi telif etmekten, büyük hamleyi başlatmaktan başka bir yol, bir çare mi var? Batıyla hesaplaşmak için batıya giden ve batıda boğulanların hikayesini okumaktan bıkmadık mı? Batının canının derdine düştüğü bugün, batıyla hesaplaşmak yerine batıya karşı “ümmileşmek” ve kendimize karşı ünsiyet kesbetmek zamanı gelmiş olmalıdır. “Cemiyetten aldığı tüm telkin ve tesiri üzerinden silkip atacak” hamle, batıyla hesaplaşarak değil, kendimizle sohbet ve halvet ederek mümkün olacaktır. Necip Fazıl’ın batıyla hesaplaşması dünya çapındadır ve o defteri kapatmıştır, bize miras kalan batıyı unutmaktır. 

 

“Epistemolojik işgalin zihni kodları”

  Aile birliğinden içtimai müessesesine, buhran içindeki gençliğinden ıstırap ve hafakan yüklü cemiyetine kadar her bir köşesinde fokur fokur kaynayan batının, çatır çatır çöktüğünü görmek bizim nesle nasipmiş. Batının büyük gürültüyle çöken enkazının altında kalmayanlara ne mutlu… Batının çöküş gürültüsünü ve ölüm hırıltısını hayat emaresi zanneden gafiller yok mu, işte onlar kendi mahrem coğrafyamızdaki medeniyet hamlesini doğmadan boğmaya çalışan idraksizlerdir. 

  Her şeye rağmen, yeni bir medeniyet tasavvurundan ve yeni bir medeniyet hamlesinden bahseden Müslümanların olması ümit vericidir. Bu ümidi muhafaza etmenin ilk şartı ise batının bilgi telakkisinden kurtulmaktır. Batı en girift ve en sinsi tuzağını bilgi ve ilim telakkisinde kurdu, o tuzağı görmemek, o tuzağa düşmek, o tuzağı ifşa edememek tüm çabayı “sam yeline” vermek anlamına gelir. Bu tuzağa en fazla yakalanan üniversitelerimiz ve akademisyenlerimizdir. Akademisyenler, tuzağı keşfedemedikleri için “bilim” ve “bilimsellik” yaftasıyla o tuzağın kopyalarını, adı üniversite olan imalathanelerde çoğaltıyor ve kendi kültür coğrafyamızı mayınlıyorlar.

    Batı uygarlığının epistemolojik evreninde “hakikat” yoktur. Oysa bizim medeniyetimiz, Allah Celle Celaluhu ile insan arasındaki münasebetin muhtevasını ve usulünü tayin eden hakikat kaynaklıdır. Hakikat, “Mutlak İlim” olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’den ibarettir. Mutlak İlim yoksa bizdeki ilim ve batıdaki bilim, zan ve vehimden ibarettir.

    Medeniyet hamlesi önündeki engellerin belki de en büyüğü, batının epistemolojik işgalidir. Daha tehlikeli olan ise, “bilim” adamlarımızın bu işgalden memnun görünmesidir. Hulasa etmek gerekirse; Müslüman münevverlerin batının epistemolojik işgalinden kurtulması için yapılacak hamlelerden birisi, “Medeniyet Akademisi” ismiyle nev-i şahsına münhasır bir müessesenin kurulmasıdır. Bu kuruluş zihni savrulmaları önleyecek, parça fikre mahkumiyeti bitirecek, büyük terkibi telif ve büyük hamleyi başlatacak teşebbüstür. 

 

İktisadi kavramlar

    Batı’nın iktisadi kavram ve teorileri, İslam medeniyet tasavvuru ve inşa hamlesi için ciddi engellerin başında gelir. Batı, liberalizm-kapitalizm ve sosyalizm-komünizm gibi birbirine zıt görünen iktisadi teoriler ile insanlığın ve Müslümanların zihnini kıskaca almakta, iktisadi telakkileri bu paranteze sıkıştırmaktadır. Oysa her ikisi de hayatın kaynağını iktisadi alanda gören, her ikisi de “homo-ekonomikus” tarifini kabul eden, bu sebeple temelde birleşen teorilerdir. İslam iktisad telakkisi ise hayatın kaynağını iman, zeminini ahlak olarak kabul eder, iktisat bu temel üzerine bina edilir. İktisat, temel değil teferruattır, batı teferruatı temel haline getiren bir ters ehram mimarıdır. 

    “İktisadi liberalizmin felsefesini anlamaksızın, bu felsefeye bağlı okulların teorilerini anlamak mümkün değildir. Veya bu felsefi görüşleri kabul etmeksizin, teorilerden çıkarılan politikayı da kabul etmek mümkün değildir. Diğer bir deyişle, teoriler ve bunlara dayanarak çıkarılan politikanın geçerliliği, ancak, teorinin gerisindeki belirli bir dünya görüşünün paylaşılmasına bağlıdır.” (Gülten Kazgan, İktisadi düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, İstanbul Bilgi Yayınları.1974, sf.49)

Gülten Kazgan’ın da farklı bir boyutuna temas ettiği ters ehram mimarisi anlaşılmadan İslam iktisat telakkisi ve müesseseleri idrak ve inşa edilemeyecektir. Uzun ve tafsilatlı izahlar dergi sayfalarında mümkün olmadığına göre, meseleyi “kitabiyat”a havale etmek tek çaredir. Batının iktisat kavram ve teorilerinden kurtulmanın müessese misali; Karz-ı Hasen (Güzel Borç) namıyla maruf İslami müessesenin teşkilat numunesini inşa etmektir.

    Fikir Teknesi yayınlarından çıkan “Karz-ı Hasen Müessesi” kitabı, sahasında müessese numunesi teklif eden tek telif eserdir. “Karz-Hasen, ihtiyacı olana borç vermek, borçluyu rahatsız etmemek, mali durumu iyi olmayan borçluya ihtiyacı kadar mühlet tanımak, onun şahsiyetini rencide etmemek... Istılahta bu ve benzeri şekillerde tarif ve ifade ediliyor. Kaynakları Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Her iki kaynakta zikredilen ve tavsiye edilen bir ibadettir. Kuşatıcı (üst) mefhumlardan biri olan “İnfak” çeşitlerinden biridir. Günümüzde unutulmuş görünen İnfak türüdür. Günümüzde infak mefhumu sadece karşılıksız yardımlar şeklinde anlaşılır hale geldi. Bu durum, sistem çapında düşünme zafiyetinden kaynaklanan bir neticedir. 

    ...Karz-Hasen, cemiyetin orta sınıfını ayakta tutacak bir müessesedir. Cemiyetin mağdurlarını ve fakirlerini ayakta tutmak için müesseseler kurmak Müslümanların tabiki vazifesidir. Fakat orta sınıfıda ayakta tutmak mühim vazifelerinden biridir.” (Haki Demir- Adnan Köksöken, Karz-Hasen Müessesi, Fikir Teknesi Yayınları, sh.4-5)

 

Medeniyet hamlesinin ön şartı, teşkilat ve müessese telakkisi

    İslam’ın her türlü hükmü müessese ve teşkilatçılığın zaruretine atıf yaparken,  günümüz Müslümanlarının bu meseleye lakayt kalması nasıl izah edilebilir? 

    İslam Medeniyeti konusunda fikir talimi yapmak oldukça girift ve zor bir meseledir. Necip Fazıl’ın meşhur Sakarya şiirinde dediği gibi; “Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük.”tür. Büyük hamlenin öncü fikri teşkilat ve müessese telakkisi, öncü kadrosu ise “kurucu şahsiyet” çeşididir. Teşkilat ve müessese fikri olmadan “kurucu şahsiyet” yetişmez, kurucu şahsiyetler yetişmeden de büyük hamle başlatılamaz. Her ikisini mayalayan ise “inşa fikri”dir. 

İnşa fikri, teşkilat ve müessese telakkisi, kurucu şahsiyet çeşidi gibi bahisler Fikirteknesi külliyatında çok sayıda kitapla tetkik edilmiştir. 

İletişim Adresleri

metinacipayam@hotmail.com

www.metinacipayam.net 

 

Devamını Oku

BATI İLE HESAPLAŞMA

BATI İLE HESAPLAŞMA

 

Arayış İçinde Bulamayış ıstırabı çeken BATI

 

Batı uygarlığının çöküş vetiresi içinde bulunduğunu, teknik başarı dışında bütün değer sistemlerinin tel tel döküldüğünü, güve yemiş bir kumaş gibi delik deşik olduğunu (traviyal), birazcık düşünebilen, orta kalitedeki her insan tarafından kabul edilen bir olgu olarak alıyoruz.

 

Yeni doğan (doğacak) dünyanın değer sistemlerine Batı değerler sistemi karşılık verememektedir.  “Değerli dostum, bütün nazariyeler soluk olduğu halde, hayatın altın fidanı yeşildir.”[1]

 

Bir tarafta hayatın değişken hüviyeti ve doğurduğu yeni yeni sorular, sorunlar! Diğer tarafta başta aile yapısı olmak üzere, büyük çoğunluğu iflas etmiş şubeleriyle meydan yerinde arayış içinde bulamayış ıstırabı çeken Batı uygarlığı...

 

Antik Grek dünyasından miras alınan  “değişme”  ve aynı “değişme” nin geometrik diziyle artması!.. Yani Batı uygarlığı, ortaya çıkan problemlere, cevab aranan temel sorulara cevab verebilme imkânını kaybetmiş durumda. Bugünkü Batı’nın ruhi ve müşahhas krizinde felsefi krizin olduğuda bedahat derecesinde hakiki bir suret belirtir. Batı uygarlığı diyalektik; üretici, yaratıcı, değerler inşâ edici özelliğini kaybetmiştir.

***

 

Modernite, modern insan tipine deli gömleği giydirdi... Bireyselleşen ben’i etrafında dönen bu çağın kaotik insan türü, bizlerin nefs, onlarında ego dedikleri canavar karşısında eridikçe erimekte. Bu eriyişin tezahürü olarakta şahsiyetsiz bir zümre her geçen gün kaotik kervana katılmaktadır. İnsanlığın bu noktaya gelmesinin mesulü, şüphesiz Batı uygarlığıdır. Moderniteden hareketle, insanlığa deli gömleği giydirdi tarzında ifade kullandım. Bu deli gömleği yırtma hamlesi ise postmodernite ile mümkündür. Vurarak kırarak dökerek bu yırtışın neticesinde İslam Medeniyet tasavvurunun terkibi hükümleri meydana çıkacaktır. Batı’nın üzerimize Tanzimat ile biçtiği, Meşrutiyet ile boyumuzun ölçüsünü alıp nihayet Cumhuriyet hamlesi ile giydirdiği,bu gömleği yırttığımız vakit, medeniyetimiz açısından orta yere birşeyler inşâ edemediğimiz takdirde, gömleksizliğin neticesinde tir tir titreme gibi bir durumumuzda vardır. O halde yeni bir medeniyt hamlesi şarttır. Zira bu hamle gerçekleşmediği takdirde Batı enkazı altında kalacağımızı söyleyelim.

 

İslam irfan müktesebatına muhatap anlayışımızın tarih sahnesinden çekilmesiyle beraber, boşluğu Batı uygarlığı doldurmuştur. Çünkü eşya boşluk kabul etmez. Batı, öylesine hasis bir anlayış içinde hareket etmiştir ki, bu nizamsızlığıyla beraber doğuşu eksik ve çarpık olmuştur. Etiyle kemiği ile var olan, yaşayan insanı konu almak yerine, yeni “BİR ADAM YARATMA”girişiminde bulunmuştur... Yani fıtrata ihanet etmiştir. Batı uygarlığının zaman ve mekâna sahip olma potansiyelinden mahrum olduğunu temel doğru kabul ederek bu konuda uzun tartışmalara girmeyeceğiz. Yalnız burada XX.Yüzyılın son çeyreği ile XXI. Yüzyılın ilk çeyreği arasında yayınlanan bazı kitapları sizinle paylaşacağız... Amacımız içinde yaşadığımız çağı farklı perspektiflerden tanıtarak gerçekçi bir tespite yardımcı olmak... Bu kitapların isimleri bile Batı düşüncesinin sinesinde yaşayan korkunun ve ıstırabın ipuçlarını bizlere vermektedir.

***

 

Medreselerimizin iflası Batı’nın doğuşunu hızlandırmıştır.

 

Taşköprülüzâde Ahmet Efendi (1495-1561) Üsküp’te İshak Paşa müderrisi iken 1532 yılında Arapça olarak yazdığı Mevzuat’ül Ulüm isimli eserinde çok şayan-ı dikkat, analitik ve eleştirel bir yaklaşımla şu tespitte bulunuyor:

 

“Buraya kadar anlattıklarımız, sana bu ilmi ve âlimlerini hatırlatmak içindir. Hiç olmazsa, bu ilimde olan imamların isimleri ve kitapları akıl ve ilim sahiplerince bilinir. Zira asrımızın âlimleri ve zamanımızın muhaddisleri ve fazılları, bu ilimden ancak isimleri bilmek ve sahiplerinden bir parçasını öğrenmektedirler. Eski zamanlarda, hadis âlimlerinin asrı, asırların hülasası, zamanları zamanların esâsı ve süsü idi. Sonra tedricî olarak yavaş yavaş bu şerefli ilim azaldı ve bu ilmin sâhipleri ma’rifet ve kapsamada alîl olmuşlardır. Bütün ilimlerin de hali böyledir ki, başlangıçta yükselme ve artma ile en yüksek dereceye çıkıp, sonra yine eski haline döner. Belki tamamen kalkar, Nitekim biraz sonra, bu sözün doğru olduğu anlaşılacaktır.

... Bundan sonra da gittikçe düşer. İnsanlar hatâ ve kusurlarla meşgul oldukça, cehâlet ateşi alevlenip, ilim tamamen yok olur, eseri ve izi kalmaz. Allahü Teâlâ daraltır ve açar. Dilediğini yapar, dilediği gibi hükm eder. O Hamîd ve Mecîddir. [2]

 

Bu satırlar 1532 yılında dah medreselerin nasıl bir aymazlık, uyuşukluk, gaflet ve şuursuzluk içinde olduğunu gösteriyor. Müellif, kitabların okunmasından ziyade, sadece yazar ve kitap isimlerinin öğrenilmesine bile razıdır. İşte bugünkü Batı’nın oluş ve yok oluş süreci tamamen bizle alakalıdır. Ve bizimle ters orantılıdır. Biz şerefli olduğumuz vakit, onlar aşağıların aşağısında. Biz aşağılık kuyuya düştüğümüz zaman, onlar terakki yolunda... Yani ölçüsüz ve ivazsız tenkitde methiyede doğru değildir.

 

Taşköprülüzâde Ahmet Efendi’nin bahsi geçen eserinden yukarıdaki satırların iktibasından rahatsız olanlar olabilir. Bu şahıslar şu türlü sorularda sorabilir.

 

Bu iktibas, Osmanlı medreseleri hakkında ilzam bir aşırı genelleme değil midir?

 

Aşırı genelleme insanı yanlışlara götüren büyük br mantık yanlışlarından biri değil midir?

 

Kuşkusuz bu sualler meşrûdur!..

 

Fakat şu noktayı arz ederek savunmamızı takdim ederiz ki, biz sadece bir kaynakla iktifa etmedik... Dolayısıyla tespitlerimiz bir kaynakla sınırlı değildir. Üzülerek belirtelim ki medreselerin o günkü menfi halleri bir çok kaynakta anlatılmaktadır.

 

Nitekim Gelibolulu Mustafa Âlî Efendi (1541, 1600) Künhü’l Ahbar [3] isimli eserinde o günkü medreselerin halini geniş olarak tenkit etmiştir. Bir iktibas daha yapıyoruz: 1620 yılında II. Osman’a sunulmuş olabileceği tahmin edilen, yazarı belli olmayan Enderun mensubu olabileceği öngörülen KİTÂB-I MÜSTETÂB’ta da şu ifadelerin olması ne kadar hazindir.

 

“ Ve bu zikrolunan maddelerden mâ’adâ bir madde dahi budur ki Âsitâne-i sa’âdetde olan cemî –i ehl-i menâsib yirmi beş otuz yıldan berû rüşvet tarîkine sâlik olmuşlardır ve rüşveti dahi bir mertebeye iletmişler ki hedâyâ deyu âşkâre kapudan kapuya virulur ve alınur olmuşdur.” [4]

 

Elimde bir çok kaynak var daha. Lakin sayfalarımızın darlığı sebebiyle, bir çoğunu veremiyoruz. Hemen hemen bir çok ciddi araştırma, ittifak halinde aynı tetkikler ile medreselerin içler acısı halini yansıtmaktadırlar. İlim ve irfanı bırakıp eşkiyalığa başlayarak devlete onlarca isyan eden sûhte’lere ne demeli? Özellikle sûhte kargaşalıkları II. Selim’i takip eden dönemde devlet içi ciddi bir mesele olmuştur.

 

Not: Sûhte; Farsça bir tabir.  Yanmış, tutuşmuş medrese talebelerinin ilim aşkıyla yandıkları düşünüldüğü için onlara bu isim lâyık görülmüştür.

 

 

Yeni medeniyet hamlesi için muhtaç olduğumuz “üç” sihirli kelime

 

Hiç bir milletin başına gelmeyen büyük buhran; Harf İnkılabından bahsediyoruz.

 

Fikir teknesi yayınlarından çıkan “Kurşunlanan Türkçe” isimli eserimizde dil bahisleri ile alakalı geniş malümatlar verdik. Ayrıca dil konusunda baskıda olan diğer eserimiz “150 yıllık kavga; dil ve alfabe tartışmaları” kitabımızda da yine dilimiz hakkındaki iç ve dış müdahaleler, dil konusunda aydınımızın görüşlerini derledik. Uzun uzaya dil meselemizi burada anlatacak değiliz. Lakin şunu belirtmem gerekiyor ki, yeni bir medeniyet hamlesi için üç sihirli kelimeyi kafamızın en derin hücrelerine kazımamız ve kalbimize idrak ettirmemiz gerekmektedir.

 

1-    Muhtaç olduğumuz ilk kelime; Tefahhus

-           Tefahhus: İnceden inceye araştırma.

 

2-    Muhtaç olduğumuz ikinci kelime; Teemmül

-         Teemmül: İyice, etraflıca düşünme

 

3-    Muhtaç olduğumuz üçüncü kelime; Taakkul

-         Taakkul: Akıl erdirme, zihin yorarak anlama, yahud idrak etme

 

Fert fert Tefahhus, teemmül, taakkul erleri olduğumuz takdirde medeniyet hamlemizi gerçekleştirecek muzaffer insanlar olacağımızı müjdeleyelim.

 

 

________________________________________

 

DİPNOTLAR:

1. Goethe, Faust,  çev. Recai Bilgin, Maarif  Vekaleti, 1941, sh. 85

2. Taşköprülüzâde Ahmet Efendi, Mevzuat’ül Ulüm, I / 471

3. Gelibolu'lu Ali Efendinin bahsi geçen eserini, 2000 yılında Faris Çerçi Erciyes Üniversitesi yayınlarından latinize ederek yayınlamıştır.

4. Kitâb-ı Müstetâb, Latinize eden: Yaşar Yücel, Ankara, TTK. 1988, sh. 23

 

Devamını Oku