Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

ABD’nin algı terörü

Siyahı beyaz beyazı siyah gösterebilmek büyük bir meziyettir. İnsanın algısıyla oynayabilmek ve algısını kontrol edebilmek insanı doğal mecrasından çıkarıp hipnotik bir varlığa dönüştürür.

Amerika algıları en iyi kontrol edebilen ülkelerin başında gelir. Sahnede ayrı bir oyun oynar sahne arkasında apayrı bir oyun… Bu oyunun da en önemli aktörleri şüphesiz yazılı ve görsel basındır.

ABD’de 2016 yılında 53 binden fazla silahlı saldırı meydana gelmiştir. Bu saldırıların 13 bin 500’ü ölümle sonuçlanmıştır.

Şimdi düşünün bu saldırı ve cinayetlerin arkasında hangi fikir veya inanç varsa şüphesiz o fikir ve inanç şiddetle suçlanacaktır.

Yani diyelim ki bu 53 binden fazla saldırıyı eğer aslan yapmışsa bütün aslanların ne kadar saldırgan ve vahşi oldukları bir nevi ispatlanmış olacaktır. Yok, bu saldırıların çoğunu aslan değil de tavşan yapmış ise doğal olarak en vahşi ve katil hayvan tavşan olacaktır.

Aslında gayet normal bir durum. Akıl ve mantık da bunu gerektiriyor. Kabaca suçun arkasındaki güç de suçludur desek garip bir şey dememiş oluruz.

Ama bu iş ABD’de böyle değil.

ABD’de işlenen 53 bin suçun 13 bin 500’ü ölümle sonuçlanıyor. Bunu anladık. Peki, bu suçların kaçını Müslümanlar işlerse ihale Müslümanların üzerine kalır veya kalmalıdır?

Can alıcı soru budur kanımca.

Kaç yüz, kaç bin suçu ve cinayeti Amerikalı Müslümanlar işlerse hakikaten orada onların deyimi ile “İslami bir sorun” yaşanmış olur?

Amerikan toplumu içi hava ile şişirilip havalanan bir toplumdur aslında. Kuzeyden güneye yönelmeleri için fazla değil çok kısa bir zaman gerekir.

Başta medya ve bunların en üstünde bulunan Hollywood istediği sonucu alacak her türlü imkân ve güce sahiptir. Tam bir kitle yönlendirme makinası gibi hareket ederler.

Şimdi yukarıda sorduğum “suçların kaçını Müslümanlar işlemiştir?” sorusuna bir tahminde bulunun.

Yani 13 bin 500 cinayetin kaçını Müslümanlar işlemiştir?

İşlenen 53 bin silahlı saldırının 13 bin 500’ü ölümle sonuçlanmıştır ve bu saldırıların sadece ama sadece iki tanesini (2) bildiğimiz iki tanesini Müslüman kişiler işlemiştir.

Müthiş bir far değil mi?  

Ancak Amerikan endüstri canavarının başında olanlar, Fox News ve CNN gibi medya kuruluşları gerideki on binlerce suçu görmezlikten gelip bütün faturayı Müslümanlara kesebilmektedirler.

Sonuçta ne oluyor?

İslamifobi denilen İslam ve Müslüman karşıtlığı hortluyor ve bunun bütün günahını masum insanlar ödüyor. Müslümanlara karşı yapılacak bütün saldırılar bu algının ardına sığınarak yapılmakta ve İslam düşmanlığı meşrulaştırılmaktadır.

Müslümanlara karşı işlenen nefret suçlarında yüzde 67 artış olurken camilere karşı da saldırılar da patlama yaşanmaktadır.

Hollywood 2016 yılında ondan fazla filmi İslam karşıtlığı üzerine kurgulamıştır. Bu endüstri böyle çalışmaktadır ve sonuçlarını da İslam coğrafyasında görmekteyiz.

Bugün DAİŞ, Boko Haram ve Haşdi Şabi ile yapılan, doğrudan İslami şiddet ile ilişkilendirmek ve İslam coğrafyasını bu yolla dilimlemektir. Bunun altyapısını da ülkelerinde algılarla sürekli oynayarak yapmaktadırlar.

Doğruların yanlış, yanlışların doğru gösterildiği bir çağda yaşıyoruz. Her an her şeye kolayca ulaşabilmek zaman zaman yanılmamıza sebep olabilmektedir.

N. Postman’ın dediği gibi günümüzde bilgiye ulaşma sorunu yoktur. Sorun doğru bilgiye ulaşıp ulaşamama sorunudur.

Akıl ve ruh ve düşünce sağlığımızı koruyabilmek için algı canavarlarının ince ve stratejik saldırılarına karşı dikkatli ve uyanık olmalıyız.

 

 

Twitter.com/mevlanacakiral

Devamını Oku

E-sigara (Elektronik Sigara)

Teknolojinin nimetlerinden istifade ederken götürdüklerine karşı da tedbir almak zorundayız. Zira teknoloji kısa zamanda faydasından çokça zarar da verebilir. İyi niyetle yapılan ve hayatı kolaylaştıran birçok teknik buluş ne yazık ki gayri ahlaki kişilerin elinde insanlığın kâbusu olabilmektedir.

Teknolojiye karşı dikkatli olmak gerektiğinden bahsederken de amacımız 17. yüzyıl şartlarında yaşayan Hristiyan bir tarikat olan Amişler gibi olalım demiyoruz. 4 asır öncesinin şartlarına göre Amerika’da yaşayan Amişlerin hayatı ilgi çekici olabilir. Ama çoğu kişinin bırakın 4 asır öncesini, teknolojik açıdan 40 yıl öncesinde bile yaşamak isteyeceğini düşünmüyorum.

Geleceğimiz açısından korumamız gereken en önemli varlıklarımız çocuklarımızdır. Ancak biliriz ki birçok odağın şer eli de çocuklarımız üzerindedir. Gençlerimiz her türlü zararlı unsur ve madde ile kötü niyetli kişilerin hem ideolojik hem de maddi anlamda adeta pazarıdır.

Bu bağlamda sık görmeye başladığımız elektronik sigara (e-sigara) olumlu olarak sunulan ancak zararlı içeriği olan teknolojik aygıtlardan biri olarak karşımızda durmaktadır.

E-sigara ilk olarak 1963 yılında Herbert adlı bir araştırmacı tarafından “tütün içermeyen dumansız sigara” ismiyle gündeme gelmiştir. Cihazın piyasada ilk yer alışı ise 2004 yılında Çin’de olmuştur.

Elektronik sigara sıvıyı buharlaştıran bir mekanizmaya sahiptir ve sigara içmeye benzer kullanımı vardır. ABD dâhil olmak üzere birçok ülkede sigara bırakmaya yardımcı yöntem olarak piyasada yer aldıysa da artık bu şekilde lanse edilmemektedir.

Elektronik sigara ile normal sigara gerek görüntü gerekse nikotin salınımı açısından birbirine benzemektedir. Kullanıcı istediği takdirde elektronik sigaradaki nikotin salınımı engelleyebilir.

Elektronik sigara (e-sigara) birçok araştırmacının da dikkatini çekmiş ve e-sigaranın zararları ya da etkileri hakkında araştırmalar yapmıştır.

E-sigaralar 5 bölümden oluşmaktadır. Bunlar kartuş, püskürteç, manyetik adaptör, pil ve sıvı kısım. Sağlığı etkileyen bölüm ise sıvı kısımdaki içeriklerdir.

Uluslararası sağlık kuruşu olan FDA tarafından 2009 yılında iki firmaya ait 18 çeşit e-sigaranın kartuşu incelenmiştir. Bu incelemeler sonucunda kanser etkisi bilinen initrosamine’ler maddesi örneklerin yarsında görülmüştür. Bunun yanında zararları bilinen birçok madde ve az da olsa nikotin tespit edilmiştir.

E-sigaranın zararları ortaya çıkınca her zaman olduğu gibi karşı lobi harekete geçmiştir. Elektronik sigaralar birliği ve bazı araştırma kuruluşları e-sigaranın zararlı olmadığını ifade etmiştir.

Türk Toraks Derneği ise e-sigaranın zararlı olduğunu ve içerdiği maddeler açısında da bağımlılık yaptığını açıklamıştır. Elektronik sigara pazara yeniş bir soluk (!) getirmek için icat edilmiştir. Bu sigaranın zararsız olduğunu dair de hiçbir çalışma yoktur.

Tütün endüstrisinin amacı her zaman olduğu gibi tüketimin düşmesini engellemek ve kazançlarını sürdürmektedir. Bu nedenle de bütün büyük tütün üreticileri elektronik sigara üretmeye başlamıştır. Elektronik sigaraların piyasaya çıktığı 2008’deki cirosu 20 milyon dolardı. Bu rakam 2012’de 500 milyon dolar, 2014’de 2 milyar 757 milyon dolara ulaştı. 2017’de cirolarının yılda 10 milyar dolara ulaşması beklenmektedir.

Bütün mesele halkı yanıltarak sigara şirketlerinin pazarlarının gerilemesini önlemek ve daha çok kazanmaktır. Sigara lobisinin e-sigaranın zararsız olduğuna dair yaptığı algı çalışmaları ise bu sigara türünün hızla yayılmasına sebep olmaktadır. Özellikle çocukların ilgini çekmekte erkenden sigara ile tanışmalarına sebep olmaktadır.  Yapılan bazı araştırmalar çocukların e-sigara ile başlayıp sonradan normal sigaraya geçtiklerini göstermiştir.

E-sigara bazı Avrupa ülkelerinde 18 yaş altında satışı yasaklanmıştır. ABD’de ise eyaletlere göre yasak şekli değişmektedir.

Tütün endüstrisi hiç durmadan yoluna devam etmektedir. Bir zamanlar artistlerle sigara reklamı yapılırken hiç kimse sigaranın zararlarından bahsetmiyordu. Şimdilerde sigara ile ilgili yasaklar artınca bu kez sigaranın formu değişmiştir. Hedef insanlık…

Birileri daha çok kazansın diye diğerleri ölmemelidir.

 

 

Twitter.com/mevlanacakiral

Devamını Oku

Okumadan var olma çabası

Okumak var olmanın diğer adıdır. Okumak çok değerli bir eylemdir ve okumak okuyana değer katar.

İslam’ın ilk emrinin “oku” olması çok anlamlıdır. Çünkü var olmak isteyen herkesin okumayı bir görev olarak kabul etmesi gerekir.

Okuyan insan biriktirir, çoğaltır. Okudukça çoğalan, elde ettiklerini paylaşır ve çevresine değer katar. Okumayanın üretmesi zordur. Medeniyet inşa etmenin temelinde o nedenle okuma eylemi ve bilinci vardır.

Abbasi Halifesi Memun, 832’de Beytü’l-Hikme (Bilgelik Evi) adlı bir akademi-kütüphane kurdu. Sonrasında Selçukluların teşviki ile her şehirde kütüphaneler açıldı.

Bu tür adımlar var olmanın, kalıcı olmanın medeniyet bağlamındaki izleridir.

İslam medeniyetinde kütüphaneler inanılmaz bir zenginliğe ulaşmıştı. Küçük bir şehir olan Necef’teki bir kütüphanede 400 bin cilt kitap bulunabiliyordu.

Milli Kütüphanede şimdilerde 1 milyon 300 bine yakın kitap vardır. Selçukluların başkenti Merv’de 10 tane genel kütüphane yanında özel kütüphaneler de bulunmaktaydı.

El Aziz’in Kahire’de kurduğu kütüphanede 1 milyon 600 bin kitap bulunuyordu.

El Cahiz gibi, bir düşünür devrilen kitap rafının altında kalarak ölmüştür.

İbn Batuta’nın anlatımına göre Moğollar Bağdat’ı istila ettiğinde 24 bin bilgini katletmişlerdi. Ayrıca kütüphanelerden kitapları çıkarıp Dicle nehrine atmışlardı. “Bir kıyıdan karşı kıyıya yığılan kitaplar, sanki bir gemiden köprü gibiydi. Bunu gördüklerinde ırmağın taşmasından korkup geri kalan kitapları yaktılar.”

Kitap sevgisi, Emevi, Abbasi, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı döneminde her zaman ideal seviyedeydi.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde Topkapı Sarayı’nda 700 bin cilt çok değerli kitap toplanmıştı.

Bu iş böyledir. Neye önem verirsen onun meyvesini alırsın.

El Fezarı kurulan gözlemevleri için ilk usturlapları icat ediyordu. Âlimler yeni gezegenler, yıldızlar keşfetmişler, eski hataları düzeltmişler, gezegenlerin hareketleriyle ilgili çarpıcı keşifler yapmışlardı.

Batı’da ilk gözlemevi 16. asırda kurulmuşken 9. asırda Bağdat’ta çoktan gökyüzü gözlenmeye başlanmıştı bile.

Türk İslam dünyası ise en önemli gözlemevlerinin kurulmasında başı çekmiştir. Selçuklu Sultanı Melikşah’ın Ömer Hayyam için yaptırdığı gözlemevi ile Semerkant’ta Timur’un torunu Uluğ Bey tarafından kurulan gözlemevleri en yetkin aygıtlarla donatılmıştı.

El Kindi maddenin sonsuza dek bölünebileceğini söyleyen ilk bilgindir. İbn Haysem optik ilminin kurucusu olup değerli deneysel çalışmalara imza atmıştır.

İsimler aslında konumuz değil. Çünkü çok fazla isim var. İslam medeniyetinin bu değerli bilim insanlarını ne yazık ki büyük çoğunluk bilmez. Belki de bu isimlerin bilinmemesi istenmiştir. 

Medeniyetlerin ve kültürlerin de hafızası vardır. Bu hafıza bir kere yok edildi mi kim olduğunuz, nereden geldiğiniz ve nereye gideceğiniz konusunda sıkıntı yaşarsınız.

Şimdi durum nasıl?

Aslında durum ortada… Ektiğimizi biçiyoruz. Moğolların ilk zamanlarda bize yaptığını biz kendimize yapıyoruz.

Ülkemizde televizyon karşısında 6 saat, internet ile 3 saat zaman geçiriyoruz. Lakin kitap okumaya sıra geldiğinde saatler 1 dakikaya düşüyor. Dünyada kişi başına kitaba 1,3 dolar harcanırken ülkemizde sadece 25 sent harcanıyor.

Ektiğimizi biçiyoruz. Ortada durumumuzla ilgili şaşırtıcı bir tablo yok. Bu vahim durumda bizi hiçbir sınav sistemi kurtaramaz. Günde 1 dakika kitap okuyan bir ülkeye hiçbir rüzgâr yardım edemez.

Zira dolmadan nasıl taşmayı düşünüyoruz bilemiyorum.

 

 

Twitter.com/mevlanacakiral

Devamını Oku

İmam Hatip Okulları ve yüzdelik dilimler

Savaştığımız birçok konu ile akşam dost olabiliyoruz. Mücadele ettiklerimiz ile dost olurken aslında bunu bilinçli yapmıyoruz. Belki tutarsızlığımızdan, belki konuya bütüncül bir açıdan bakamayışımızdan zaman zaman hepimiz bu tuzağa düşeriz.

Bu ülkenin önemli bir gerçeği olan İmam Hatip Okulları meselesi de bu durumdan nasibini almaktadır.

İmam Hatip Okulları şüphesiz Cumhuriyet tarihinin yarısını aktif şekilde meşgul etmiştir. Özellikle bu okulların eğitime ne kadar katkı sağladıklarından ziyade bu okullarda verilen dini eğitim bir kesim tarafından her zaman sorun olmuştur.

Bugüne gelindiğinde ise yaklaşık 1.5 milyon öğrenci bu okullara gitmektedir. Açıklanan üniversite sonuçlarına göre de bu okulların başarı durumları, üniversiteye yaptıkları yerleştirmeler sıcağı sıcağına tartışılmaktadır.

Yine bu okulların ulusal ve uluslararası projelere katılımı ve yarışmalardan aldıkları sonuçlar da bu okulların nitelik durumunu tartışmaya açmaktadır.

Bir kesim “hoşaf projelerine birincilik verildi” diye İmam Hatip Okullarına saldırırken, karşı taraf da gerçekte aldıkları başarıları ve üniversite yerleştirmeleri ile cevap vermektedir.

Bu durum kendi içinde bir mantık ile devam etmektedir. Sorun yok…

Ancak İmam Hatip Okulları meselesi sadece bir istatistik meselesi değildir. Mark Twain üç çeşit yalan var diyor, “Yalanlar, kahrolası yalanlar ve istatistikler.”

Her zaman ifade ettiğimiz “öğrenciyi çoktan seçmeli sorular içinde mekanikleştirdiğimiz gerçeği” istatistiki bakış açısı ile ne yazık ki tahkim edilmektedir. Bizlerin bu hataya düşmemesi gerekir.

Zira bu okullara çocuklarını yazdıranlar sadece sayısal verileri dikkate alarak böyle bir tercih yapmamaktadırlar.

İmam Hatip gerçeği bu ülkenin bekası için çok önemlidir. Bu coğrafyada kalmanın, değerlerimiz ile meydan okumanın bir diğer adıdır İmam Hatip…

Bu gerçeği bilenler bu okullara muhalif olmaktadır. Muhalif olanların ısrarla bu okullara saldırmasının gizli nedeni bu okulların insanlığa kattığı değerdir.

Aksi takdirde başarısız olan ve bir nevi debelenen bir okula neden tekrar saldırma ihtiyacı duyulsun ki.

“İstatistikler en büyük yalandır” gerçeği ortada dururken bu okulların salt istatistiki başarısını öne çıkarmak bu okulların gerçek amacını ıskalamaktan başka işe yaramaz.

Eğer salt başarı ve istatistik üzerine oynanırsa değerler anlamında birçok insanı kaybedebiliriz.

Din, ahlak, vicdan, değer, medeniyet gibi çok önemli vurguları olan bu okulların bireye, aileye ve topluma katacakları ve kattıkları birkaç yüzdelik diliminden çok daha önemlidir.

İmam Hatip Okulları iki dünya anlayışı ile yaşanabileceğinin en büyük göstergesidir. Bu okullar yitik değerlerin tekrar kazandırılmasının adıdır. İmam Hatip gerçeği yüzdelik dilimlere sıkıştırılırsa sorunlu düzenin bir parçası olmaktan kurtulamaz.

Bugün İmam Hatip okulları ile dikilen fidanlar yarın büyük çınarlara dönüştüğünde bu çınarlar insanlığa gölgelik olacaktır.  

Bir kesim bu okullarda okuyan bazı öğrencilerin ahlaksızlığından dem vurarak algı oluşturmaktadır. Evet doğrudur. Maalesef bu okullarda okuduğu halde ahlaki anlamda elimizden kayan çocuklar da vardır.

Ayrıca 28 Şubat süreci ile büyük bir darbe alan İmam Hatip okulları yeni yeni kendine gelirken bu okulların kendilerini göstermesi için okullara zaman tanınmalıdır.

Unutulmamalıdır ki “Ne olursan ol yine gel” mantığı ile hareket edildiğinde bu okullar hiçbir öğrenciyi kapıda bırakamaz, bırakmamalıdır.

Bugün Batı medeniyetinin içinde bulunduğu toplumsal krizden çıkabilmesinin hiçbir reçetesi yoktur. Bizim ise reçetemiz elimizin altındadır.

Sadece reçeteyi doğru okuyalım.

 

 

Twitter.com/mevlanacakiral

Devamını Oku

İhanetin, terörün kamuflajı kavramlar

Eğer bugün yıldızlı kavramlarla yolunuzu çizerseniz hiç beklemediğiniz bir yere çıkabilirsiniz. Yıldızlı kavram dediğim şey ise insanlık tarihinin başlangıcından buyana insanoğlunun peşine düştü kelimelerdir.

Kavram derken aslında kavramın anlamına, içeriğine bakmak gerekir. Zira kastımız da anlamdır zaten. TDK, kavramı: “Bir nesnenin veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, mefhum, fehva, konsept, nosyon” olarak açıklar.

Düşünün koca bir Fransız devrimi özgürlük, bağımsızlık ve demokratik yönetim adı altında başlamıştır. Ancak devrim yüzbinlerce insanı giyotinden en vahşi biçimde bu kavramlarla geçirmiştir.

Günümüzde ışıltılı kelimeler, idealler binlerce insanın terör sonucu öldürülmesine neden olmaktadır. Neyin peşine düştüğünüz çok önemlidir.

Ortada yaklaşık kırk yıllık bir Pkk gerçeği vardır. Pkk’lı teröriste sorarsan özgürlük adına cinayet işler.

DHKP-C terör örgütüne bakın. Aynı şekilde kendince eşit bir düzen getirmek için cinayet işler.

Kavramları kirletenler sadece örgütler değildir. Zira hiçbir örgüt arkasında devlet veya istihbarat örgütleri olmadan ayakta duramaz.

İşte Irak gerçeği… ABD Irak’ı demokrasiyi Irak’a getirmek adına işgal etmiştir. Milyonlarca insan Irak’ta demokrasi adına katledilmiştir.

Afganistan, Suriye yine ABD’nin demokrasi ve özgürlük fantezilerine kurban gitmiştir.

Aynı ABD bin bir çeşit ismi olan DAİŞ’i  (IŞİD, DAEŞ, DEAŞ) kurmuştur ve İslam adına en vahşi cinayetleri işletmiştir.

Yıllardır İsrail, devlet terörünü yine sihirli kelimelere sığınarak işlemektedir.

Dün de bugün de kitleleri manipüle edip yönlendirmenin yolu algı operasyonlarıdır. Operasyon yapanlar içine düştükleri çelişkilere hiç aldırmazlar. Çünkü kendileri yazıp diledikleri gibi servis yaparlar.

Zaman zaman ajanslar bizi derinden etkileyen haberler yapar. “İtalya başbakanı, Hollanda, Finlandiya başbakanı bisikletle işe gidiyorlar.”

İlk bakışta “ne müthiş bir haber” diye düşünürüz değil mi? Demek ki oralarda hiç kimse başkasının tavuğuna kış demiyor.

Ama aynı ülkeler hatta aynı kıtanın diğer devletleri on göçmeni ülkesine kabul etmez. Demokrasinin ve özgürlüğün savunucuları binlerce göçmenin Akdeniz’de boğulmasına göz yumarlar. Hatta göçmen teknelerini bizatihi kendileri demokrasi (!) adına batırır.

Demokrasinin mucitleri demokrasi adına sömürü ve katliamı yıllarca hiç usanmadan uygularlar.

Bugün milyonlarca insan adalet için toprak altına girmiştir. Bugün vatana ihanetin en büyük kamuflajı adalet ve demokrasi kelimeleri olmuştur.

Bugün yollara düşenlere destek veren terör örgütleri hiç utanmadan demokrasi ve adalet kelimelerini kullanıyorlar.

MİT tırları ihaneti, 17-25 darbesi, Gezi kalkışması ve 15 Temmuz darbesi hep adalet, özgürlük, eşitlik ve demokrasi adına yapılmıştır.

Vatana ihanetin günümüzdeki kadar kamufle edildiği bir zaman hiç olmamıştır sanırım.

Bugün bin bir kelimenin ardına düşerek hareket etmeden önce kimlerin neyi sihirli kelimelerle gizlediğine çok dikkat etmek gerekir. Aksi takdirde ihanet çukuruna düşmekten kimse bizi kurtaramaz.

Mezarlar, dağlar yaldızlı kavramlarla kandırılmış insanlarla doludur.

 

 

Twitter.com/mevlanacakiral 

Devamını Oku

Seyirci olmanın ağır bedeli

Televizyonların çok izlenen dini programlarının bazılarında izleyiciler derin(!) sorular soruyor. Aydınlanıyoruz… “Hocam tinerle kendimi yaktım orucum bozulur mu?”, “Hocam son anda evleneceğim kızdan vaz geçip kardeşi ile evlensem olur mu?”

Daha niceleri var yaz yaz bitmez. Bir şeyler eksik bu çok belli. Bilgi, düşünme, muhakeme konularında sıfır çektiğimiz gün gibi ortada.

Peki, nasıl olacak bu? Midemizi, cüzdanlarımızı besliyor ve dolduruyoruz. Ancak ne yazık ki bilgimizi ve beynimizi besleyecek kültürel etkinliklere karşı üç maymunu oynuyoruz.

Zira bu güzel ülkede her geçen gün desteklenen televizyon izleme sonucunda okuma oranları düşmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2014 yılında ilk kez Kütüphane İstatistiklerini açıkladığında 2.899 kütüphanenin kapandığını, okuyan sayısının da yüzde 14 azaldığını duyurmuştu.

Bunun yanında 12 bin aile üzerinde yapılan ”Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması’nda da çarpıcı sonuçlar ortaya çıkmıştır. Araştırmada Türkiye’de TV izleme oranı artıyor. Aile üyelerinin beraber yaptıkları etkinliklerin başında yüzde 59,4 ile televizyon izlemek geliyor. Katılımcıların yüzde 44’ünün hiç kitap okumadıkları belirlendi. Yani ülkenin yarısının kitapla işi yok. Nüfusu 7 milyon olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken, Türkiye’de bu rakam 2000-3000 civarında basılmaktadır.

Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen yıllık kitap alımı, ortalama 100 ABD doları, Türkiye’de ise bu rakam 10 ABD dolarının altındadır. Türkiye’de her 100 kişiden sadece 4,5 kişi kitap okuyor. Japonya’da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye’de sadece 23 milyon. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7. Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor.

Verdiğimiz istatistikleri bilmeyen yok zaten. Herkes de okuma özürlü olduğumuzu söyler. Asıl mesele cehaletimiz bu kadar fazla iken sözü sahibine bırakmamaktaki ısrarımızdır. Vıdı vıdı konuşan, her konuda ahkâm kesen ama ne dediğini kendi bile bilmeyen bir toplum olma konusunda epey mesafe aldık.

Son yirmi, otuz yılda sadece sağlığımız, çevremiz, yeşilimiz, ahlakımız, manevi bağlarımız bozulmadı. Son yıllarda bu kadar imkân ve kolaylığa rağmen cahil kalmayı başardık. Onca olumlu gelişmelere rağmen cehalet başarısı gösterebilmek ayrı bir beceri sanırım.

Her şeye rağmen, her türlü olumsuzluğa karşı bir özelliğimiz daha var ki düşman başına. Bu özelliğimiz de hiç bir zaman kendimizi sorumlu, kusurlu görmememizdir. Sanırım bunun bir nedeni de Amerikan patentli olan kişisel gelişim dalgasıdır. “Aslansın, kaplansın, ez oğlum, yık oğlum, acıma, haklısın, güçlüsün” gibi girdiler böyle çıktılar oluşturdu.

Durumumuz Nasrettin Hoca’nın samanlıkta kaybolan iğnesini avluda aramasına çok benziyor. Hiçbir yetkilinin suçlu olmayıp tüm akılları kendilerine toplamaları yanında hiç kimsenin evinin önünü temizlememesi en büyük sorunumuzdur aslında.  

Sosyolojik anlamda toplumda hiçbir sonuç sebepsiz değildir. Okullarda yaşadıklarımız da aslında ailede, toplumda hallerimizin yansımasıdır. Armut dibine düşer. Hiç kimse kıya makinasına marul sokup et beklemesin. Seyirci olmanın ağır bedelini ödüyoruz.

Çözüm uzun ve sabırlı bir yolun neticesinde gelecektir. Öncelikle her birey, her anne baba çocuğunun olması istediği gibi hareket etmelidir. Ebeveyn çocuğunun okumasını istiyorsa okuyacak, az TV seyretmesini istiyorsa hiç seyretmeyecek, çocuğunda ideal istiyorsa hedef sahibi olacak, ahlak edep istiyorsa anne-baba bütün hayatında edep timsali olacaktır.

Okuma, yazma, dinleme, anlama ve izleme oranları ortadadır. Kişi eleştirirken, talep ederken, çocuğu ile ilgili onu bunu suçlamadan önce hazır bulunuşluluk düzeyine bakmalıdır. Herkes gardını buna göre almalıdır.

 

 

Twitter.com/mevlanacakiral 

Devamını Oku

Avrupa’nın müzmin İslamofobi hastalığı

Avrupa 19 ve 20. asırlarda bir süpürme hareketi ile kendi dışında gördüğü tüm medeniyet ve kültürleri adeta yok etmiş ve kendi çıkar ve düzenine uygun yönetimlerle Dünya’yı “kendi” ve “ötekiler” olarak ikiye bölmüştür. Avrupa gerek zihin algısı gerekse oluşturduğu haritalarla kendini merkeze almıştır. Neticede Avrupamerkezcilik, Avrupa kültürü merkeze alınarak, hem Avrupa’yı hem de Dünya’yı yeniden kurgulayan düşünce akımı olarak ortaya çıkmıştır. 

Bu düşüncenin temel özelliği, kendi uygarlığının ve kültürünün üstünlüğüne duyulan inançtır. Aslında Avrupamerkezcilik, köklerini Rönesans’tan alır. Antik Yunanistan, Roma, Hıristiyan Feodal Avrupa ve kapitalist Avrupa sıralamasını izleyen bir “Batı” kültürü veya uygarlığı kavramına ulaşılmıştır. Sonuçta Antik Yunan ve Helenizm, asıl geliştiği kökeninden, yani “Doğu”dan koparılmış, Avrupa ve Hıristiyanlık temelinde geliştirilen ırkçı ve dinsel bir niteliğe kavuşmuştur.

Hâlbuki Yunanlılar, Doğu dünyasının kültür alanı içinde yer aldıklarını bildikleri gibi, Mısırlılardan ve Fenikelilerden öğrendiklerini de inkâr etmiyorlardı. Yani, Avrupamerkezci bakışın kendilerine atfettiği “Doğu karşıtı” özellikleri benimsemiş değillerdi. Aksine, mitsel de olsa, atalarından bazılarının Mısırlılardan geldiğine inanıyorlardı.

Bu anlamda Eski Yunanlılar torunlarından daha erdemli oldukları ifade edilebilir. Zira dede Avrupa Mısır medeniyetinin hakkını verirken Yunan medeniyeti üzerine kurgu yapan şimdiki Avrupa düşmanca, ırkçı ve ötekileştirici tutumu benimsemiştir. Avrupa’nın yakın tarihte özellikle İslam’a karşı sinsi ve planlı şekilde sürdürdüğü düşmanca tavır her fırsatta kendini göstermiştir.    

İslamofobi; İslam düşmanlığını ve İslam dinine mensup olan bireylerin dışlanmasını, ötekileştirilmesini esas alır. İslam bu düşünceye göre öcü olup, bastırılmalı, kontrol edilmeli veya yok edilmelidir. Batı eline geçen her fırsatı da değerlendirmekte ve özellikle Müslümanlar içinden çıkan İslam düşmanlarına büyük hürmet göstermektedir. 

Salman Rüşdi de Batı’nın ödüllendirdiği, efendilerinin tam da istediği bir tip olarak sahiplerinden istediği takdir ve ödülü alan bir örnektir. Rüşdi, ilk baskısı 1988’de İngiltere’de yapılan, bir bölümünde Hz. Muhammed’in (sav) içinde yaşadığı pagan topluluğun desteğini almak için Kuran-ı Kerim’e şeytan tarafından putlara övgü karıştırıldığı iddiasında bulunan, Şeytan Ayetleri kitabının Hint asıllı, İngiliz yazarıdır.

Batı’nın Salman Rüşdi’yi savunması ile İslam dünyasında birçok ülkede ayaklanmalar yaşandı. Buna karşın Rüşdi’ye 2008 yılında İngiltere’de Kraliçe II. Elizabeth tarafından Şövalyelik unvanı verilmiştir. 

Özellikle 11 Eylül sonrasında Batı’da hızla yükselen İslamofobi, dile ve eyleme daha açık bir şekilde dökülmeye başlamıştır. Örneğin 2005 yılında Danimarka’da Jyllands-Posten isimli bir gazetede 30 Eylül 2005 tarihinde yayınlanan ve Hz. Muhammed’in (sav) bir terörist olarak resmedildiği karikatür büyük bir nefrete sebep olmuştur.

Karikatür, Hollanda’da, Almanya’da, Norveç’te, İsveç’te İsviçre’de, İtalya’da, Yunanistan’da, Fransa’da, İspanya’da, Belçika’da, Avusturya’da ve daha birçok dergide, gazetede yeniden yayımlandı.

Danimarkalı vekil ve Kopenhag belediye eski başkanı Louise Frevert Müslümanları Danimarka toplumundaki kanserli tümöre benzetmişti. Allensbach Enstitüsü’nün yaptığı bir araştırmaya göre Almaların yüzde 56’si ülkede camilerin kapatılmasını savunuyordu, yüzde 62’si ise Müslüman ve Hıristiyan medeniyetleri arasında büyük bir savaş yaşandığına inanmaktaydı. Danimarka’daki bir ders kitabında “Her ne kadar her Müslüman terörist değilse de her terörist Müslüman’dır” yazarak düşmanca ifadeler çocuklara aşılanıyordu.

Hollanda’da bulunan Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders ve İşçi Partisi’nin Arap asıllı politikacısı Ehsan Jami, “Nazi faşizmi ne ise, bugünkü İslamiyet’te odur” demişlerdir. Üstelik Hz. Muhammed’i (sav) de Hitler benzetmesi yapmışlardır. Bu azgınlar “Geçtiğimiz yüzyılda dünya Nazilerden ne çektiyse şimdi de İslamiyet’ten aynı şeyi çekiyor” diyorlardı.

Batı’nın İslam düşmanlığı kültür ve sanat alanında da eskiden beri devam etmektedir. Sanatın özgünlüğü kılıfı altında her fırsatta Müslümanlar rencide edilmektedir. Arap asıllı Amerikalı iletişim profesörü Jack Shaheen’in Hollywood filmleri inceleyerek hazırladığı “Ha­kikaten Kötü Arap” adlı araştırması çok önemlidir. Sessiz sinema döneminden 2000 yılına kadar Hollywood’da çevrilmiş Müslüman veya Arap imgesinin kullanıldığı filmlerin seyre­dilmesi sonucu varılan sonuçları Jack Shaheen özetle şöyle açıklar: “Hollywood, sanayi ola­rak hiçbir zaman politikanın dışında hareket etmiş bir sektör değildir. Her za­man siyasa alanıyla paralel olarak faaliyet göster­miştir bir sektördür. Hollywood filmlerindeki Arap veya Müslüman imgesi genellikle de Pentagon’un politikalarından esinlenerek ortaya çıkmıştır.”

Son olarak rahmetli Aytunç Altındal’ın bir sözü ile bitirelim. “Biz Avrupa’nın tarihinde varız kültüründe yokuz.”

 

Twitter.com/mevlanacakiral 

Kaynaklar:

 Edward Said, Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları. Çev., Berna Ulner. İstanbul, Metis Yayınları, 2001, s. 49-50.

John M. Hobson, Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, Çev., Esra Ermert, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2008, s. 18.

Samin Amir, Avrupa Merkezcilik: Bir İdeolojinin Eleştirisi, Çev., Mehmet Sert, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1993, s. 98-101.

Devamını Oku

İslamofobi bir hobi değildir

 

İslamofobi kelimesi “İslam” ve Yunanca “phobos” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelir. İslamofobi kelimesi İslam’a karşı kötü zan beslemek, önyargılı olmak ve Müslümanlara karşı, ırkçı tutum içinde olmak olarak ifade edilebilir. İslamofobi kavramının geçmişi çok eskilere dayanmaz. Ancak İslam düşmanlığı İslam dininin ortaya çıkmasından itibaren var olan bir durumdur.

 Batı tarih boyunca kendisinden olmayana “barbar” gözüyle bakmış ve ötekileştirmiştir. Batı için Asyalı olan herkes ikinci sınıf insandır. İslam tarihi öncesinde de Batı Persler ve Araplar için Barbar ifadesini kullanmıştır.

Sürekli azalan Hristiyan nüfusuna karşılık artan Müslüman nüfusu Hristiyanların hâkimiyetlerini kaybetme korkusu yaşamalarına neden olmaktadır. Batılılar bu korku ve endişeyi “Eurabia” terimi ile ifade edilmektedirler. Eurabia, Avrupa’ya olan Müslüman göçleri ve Müslümanların artan doğum oranları nedeniyle birkaç nesil sonra Avrupa’da Müslümanların çoğunluğu ele geçirme ihtimali olarak tanımlanmaktadır.

Washington’da bulunan PEW Araştırma Merkezi’nin din merkezli dünyadaki nüfus artışını analiz ettiği “Küresel Müslüman Nüfusun Geleceği: 2030 Öngörüsü” raporunda “20 yıl sonra her dört kişiden biri Müslüman olacak” denilerek Hıristiyan dünyası uyarılmaktadır. Rapora göre; Avrupa’da 2010 yılında 44 milyon olan Müslüman nüfusun 2030 yılında 58 milyona çıkması beklenmektedir. Müslümanlar 2010 yılında Avrupa nüfusunun yüzde 6’sını oluştururken, 2030 yılında bu oranın yüzde 8’e ulaşması beklenmektedir. Müslümanlardaki nüfus artışının daha yüksek olduğu vurgulanan raporda, gelecekte Müslümanların Avrupa’daki toplam nüfusun yüzde 10’unu oluşturacağı söylenmektedir.

Time dergisinin 2010 yılında yaptığı bir ankette İslam karşıtlığının oluşmasında medyanın çok önemli etkisi olduğu ortaya çıkmıştır. Bu ankette Amerikalıların yüzde 62’si hayatlarında hiçbir Müslümanla da karşılaşmadıklarını ifade etmişlerdir. Fakat buna rağmen medya kullanılarak İslam hakkında asılsız iddialar ortaya atılmakta, İslam’ın şiddeti teşvik ettiği gibi korku ve dehşet senaryoları çizilerek İslamofobi’nin artmasına sebep olunmaktadır.

Özellikle sinema sektörü İslam düşmanlığının oluşmasında oldukça etkin bir şekilde kullanılmaktadır. 80 ve 90’lı yıllarda çekilen “Iron Eagle”, “True Lies” ve “The Siege” gibi pahalı Hollywood filmlerinde Müslüman teröristlerin Amerika’ya saldırıları işlenerek insanların bilinçaltına Müslümanların terörist olduğu mesajı yüklenmektedir.

İfade özgürlüğü noktasında kendini sürekli öven Danimarka’da 30 Eylül 2005’te yaşanan karikatür krizi tam bir İslam düşmanlığına örnektedir. Jyllands-Posten gazetesinde İslam Peygamberine yönelik hakaret içeren karikatürler Müslüman düşmanlığını arttırmıştır. Müslüman ülkelerin tüm itirazlarını basın özgürlüğüne sığınarak dikkate almayan Danimarka aynı gazetenin Hz. İsa hakkındaki hakaret içerikli karikatürlerini ise infiale sebep olur gerekçesi ile yayınlamaktan vaz geçmiştir.

Michigan Üniversitesinden Prof. Juan Cole’e göre Amerika’da sağcı gruplar İslam korkusunu yaymak için yoğun şekilde çalışmaktadırlar. Cole, özellikle orta-batı eyaletlerindeki küçük kasabalarda tüm Müslümanların potansiyel katiller olduğu yalanına inanıldığını ve İslam karşıtı söylemlerin yayılmasına çaba gösteren topluluklara yılda 40 milyon dolar aktarıldığını ifade etmiştir.

Müslümanların özellikle Hristiyan ülkelerde ciddi ayrımcılığa tanı tutulduğu ve her geçen gün İslam dini mensuplarına karşı olumsuz tutum ve davranışların arttığı görülmektedir. Washington Post/ABC News’in Ekim 2001’de yaptığı ankette Amerikalıların yüzde 39’unun İslam hakkında olumsuz görüşlere sahip olduğu çıkmıştır. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra yapılan ankette bu oran yüzde 46’ya çıkmış, 2010 yılında yapılan ankette ise katılımcıların yüzde 49’unun İslam dini hakkında olumsuz görüşlere sahipti.

Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi (EUMC) tarafından hazırlanan raporda ise Avrupa’da Müslüman olmanın her geçen gün daha da zorlaştığı anlaşılmaktadır. Örneğin Avrupa Birliği üye devletlerde Müslüman işsiz oranları daha yüksektir. Britanya’da Müslümanların işsizlik oranları, hem kadın hem erkekler için, diğer dinlere mensup olanlardan fazladır. İrlanda’da 2002 nüfus sayımı, yüzde 4 olan ulusal işsizlik oranına karşın Müslümanların yüzde 11’inin işsiz olduğunu ortaya koymuştur.

İşsizliğin nedenini anlamak için ise 2004 yılında İngiltere’de yapımcılığını BBC’nin üstlendiği bir radyo programına bakabiliriz. İngiliz, Afrikalı veya Müslüman kökenleri çağrıştıran isimlere sahip 6 sahte adayın 50 şirkete iş başvurusunda bulunduğu bir deney gerçekleştirdi. İngiliz isimli adayların görüşmeye davet edilme oranı yüzde 25 ve Afrikalılarınki yüzde 13 olurken, en başarısızlar yüzde 9 ile Müslüman isimliler olmuştur.

Hâsılı, İslamofobi veya İslam, Müslüman düşmanlığı bir hobi değildir. İslamofobi’nin altında dini, siyasi, iktisadi, kültürel, psikolojik gibi birçok neden vardır. Tarih bir ayna gibi her şeyin aslına rücu ettiğini bize göstermesi kaçınılmazdır.

 

 

Twitter.com/mevlanacakiral 

Devamını Oku

28 Şubattan bin yıl önce başlayan hikâye

Malum şubat ayı içindeyiz. Bu ay birçok şehadetin gerçekleştiği ay olması hasebiyle “şehadet ayı” diye de ifade edilir.

Her gün, her ay her insan için başka başka anlamlar ihtiva eder. Ancak şubat ayı deyince ülkemizde bir kesim için çok daha farklı anlamları vardır.

Evet, 28 Şubat deyince bir süreçten, bin yıl sürecek bir kıyımdan bahsederiz.

Kimimiz ortaokulda öğrenciydik, kimimiz lisede, bir başkamız üniversiteye yeni başlamış, bir diğeri ise son yılını okuyordu.

Bazılarımız memur, asker, polis, öğretmendi. Yeni başlayanlar da vardı içlerinde emekliliğine günler kalan da.

Ama o 28 Şubat öyle bir esti ki yüzbinlerce insanı bir anda ayazda bıraktı. Adeta dondurdu, yok etti.

Devleti ile her zaman barışık olmayı kutsal bir değer olarak gören Müslüman kesime o dönemin baskın gücü adeta savaş açmıştı.

Savaşın neden mi?

Kimilerinin imam hatipli olması, sakallı olması, oruç tutması, kimi kadınların, kızların başlarını örtmesi, kiminin altın yüzük takmaması, bıyıklarının kısa olması ve dudak altı olmaması, içki içmemesi…

Liste uzun. Bu insanlara kısacası Müslümanca yaşamaya çalışan bir kesime bin yıl sürecek bir savaş açılmıştı.

O dönemin hikâyelerini dinlediğinizde yüreğiniz parçalanır. Benim aklıma ilk dönemde Hristiyanlığı kabul eden Romalılara yapılan amansız işkenceler gelir. Sanki yeni bir din ortaya çıkmış ve diğer dinin mensupları yeni dine inan kişilere işkence ediyordu.

Mesleğinde yıllarca başarılı olmuş kişiler eşleri başörtülü diye ihraç ediliyordu ve yıllarca işsiz geziyordu. Düşünün bu insanların eve ekmek götürecek paraları yok. Bunu mecazen söylemiyorum. Gerçekten üç ekmek alamıyorlardı.

Hani bin yıl sürecek diyorlardı ya. O bin yıl var ya o bin yıl o sıradan söylenen bir cümle değildi. O bin yıl bu topraklara yerleştiğimizden beri bizi buradan atmak isteyenlerin zihniyeti ve bin yılıydı.

Biz bin yıldır bu topraklardaydık. Ve bizi bin yıldır buradan söküp atmaya çalışıyorlardı. İşte bin yıl sürecek dedikleri o sürecin bir de bin yıllık geçmişi vardı.

28 Şubat sürecinde merhum Necmettin Erbakan özelinde bir dine savaş açılmıştı. Genelevlerden derlenen Fadime Şahinler, laboratuvarda üretilen Ali Kalkancılar, Müslüm Gündüzler ve çanakçı medya maymunları bu milletin dinine, özüne operasyon çekmişlerdi.

Milyarlarca doların milletin cebinden çekip bir elin parmakları kadar patrona peşkeş çekildiğinden kimin haberi olmuştu. Faizlerle köleye dönüştürülen bu millet günlerce Fadime Şahin’in ağlamaları ile adeta hipnoz edilmişti.

O günden bu güne değişen bir şey yok. İşte 15 Temmuz alçaklığı gün gibi ortada. 15 Temmuz kalleşliği 28 Şubat sürecinin bir nevi devamı değil mi? Hedef kitle aynı değil mi?

Çünkü kadim düşmanlık devam ediyor. Vatikan siyaseti her daim kendini bu topraklarda hissettirmiştir.

Ancak bir kez daha gördük ki Firavuni hiçbir görüş, düşünce veya eylem bin yıl sürmüyor. Zira bizler inananların üstün olduğuna iman etmiş bir ümmetiz, nesiliz.

28 Şubat arefesinde rahmeti rahmana kavuşmuş olan merhum Necmettin Erbakan’a Allah’tan rahmet dilerim.

 

28 Şubatlar, 15 Temmuzlar yaşamamak için imanı çizgimizin hiç sapmaması gerekir. Rabbim yoldan ayırmasın.  

Devamını Oku

Uyuşturucu gerçeği

İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu’nun  "İlgililere açıkça söylüyorum; terörle mücadelede hangi mantığı ortaya koyuyorsan, uyuşturucu satıcısını gördüğünüz anda acımayacaksınız. Ne dediğimi anlıyorsunuz. Acımayacaksınız" dedi.

Zira uyuşturucu ile terör aynı elmanın iki yarısıdır, kardeştir, ortaktır ve işbirliği içindedir. Uyuşturucu gibi bir pazarın ekonomik değerine bakıldığında birçok devlet ve istihbarat örgütü bu trafiği kontrol etmek için yoğun çaba sarf eder.

Afganistan afyon üretiminin yüzde 93’ünü temin ediyor. Ve ABD işgalinden önce bu ülkede uyuşturucu üretimi yüzde 10’lara kadar çekilmişti. ABD birçok operasyonu uyuşturucu parası ile finanse eder.

Uyuşturucu pazarı öyle az bir değeri ifade etmez. Bu pazar 320 milyar dolardır. Bu işin başında bulunan uyuşturucu baronları, 120 ülkenin GSYH’sinden daha büyük bir pazarı yönetiyor.

Aklınıza gelebilecek her türlü pisliğin altında uyuşturucuya bulaşmış kişilerin parmak izi vardır. Bireyi, aileyi, toplumu ve devleti çökertmenin en etkili yolu uyuşturucudan geçer. 

Türkiye uyuşturucu konusunda çok önemli geçiş yolu üzerindedir. Bu nedenle uyuşturucu ile yaptığı mücadele hayatidir. Türkiye hem doğundan hem de batıdan uyuşturucu saldırısı altındadır.

Ecstasy maddesinin Avrupa’daki en büyük üreticisi Hollanda’dır. Amfetamin maddesinin üretimi Avrupa’da başta Polonya olmak üzere Doğu Avrupa ülkelerinde gerçekleştirilmektedir. Ve Türkiye Ortadoğu pazarı için geçiş yolu üzerindedir.

BM'nin 2016 Dünya Uyuşturucu Raporuna göre, 2014 yılında küresel düzeyde yakalanan eroinin yüzde 16'sı Türkiye tarafından ele geçirilmiştir. 2016 Avrupa Uyuşturucu Raporuna göre, Avrupa genelinde 2014 yılında yakalanan 6,1 milyon ectasy tabletin 3,6 milyonunun Türkiye tarafından gerçekleştirildiği de bilinmektedir."

Türkiye uyuşturucu konusunda en iyi mücadele yapan ülkelerin başında gelmektedir. Uyuşturucu konusunu milli güvenlikten ayrı düşünmemek gerekiyor.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin BM 2016 raporunda dünya genelinde uyuşturucu bağımlılarının sayısının 29 milyona ulaştığına dikkat çekildi.

Rapora göre, yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 5’i, bir başka ifadeyle 15-64 yaşları arasında yaklaşık 250 milyon kişinin 2014 yılında en az bir uyuşturucu madde kullandığı görülüyor. Madde kullanım bozukluğu olan kişilerin sayısı altı yıldan beri ilk defa artarak 27 milyondan 29 milyona ulaşmış bulunuyor. Madde kullanım bozukluğu olan her 6 kişiden ancak 1’i tedavi oluyor.

Dünya çapında en yaygın kullanılan uyuşturucu olma özelliğini sürdüren esrarın kullanıcı sayısı 183 milyon olarak tahmin ediliyor.2016 raporunda uyuşturucuya bağlı ölümler Asya’da 85.900, Amerika’da 52.500, Afrika’da 39.200 olarak kaydedildi.

Rapor, internet üzerindeki gizli pazarda yapılan uyuşturucu ticaretinin son yıllarda arttığını gösteriyor. Bu durum, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde uyuşturucuya erişimi kolaylaştırmaktadır. Esrarın yüzde 25’i, ekstazinin yaklaşık yüzde 40’ı, hallüsinojen türü olan LSD’lerin yüzde 30’u internet ortamında satılıyor.

Uyuşturucu ile mücadeleyi terörden ayıramayız. Ülkemizde de uyuşturucu kullanma yaşı her geçen gün düşmektedir. Başta anne babalar olmak üzere tüm devlet kurumları ve STK’lar uyuşturucu konusunda yoğun bir faaliyet içinde olmalıdırlar.

Hiçbir evladımız bu amansız belanın kıskacında yok olmamalıdır. Çocuklarımızın arkadaşlarına dikkat etmeliyiz. Ve raporunda dikkat çektiği internet kullanımı asla kontrolsüz bırakılmamalıdır.

 

 

Twitter.com/mevlanacakiral 

Devamını Oku