Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

'işte Başvekil' dedi birisi; 'asalım' dedi diğerleri...

'İşte Başvekil' dedi birisi; asalım dedi diğerleri...

Yıl 1960. Erzurum'un İspir ilçesinin bir köyünde (köyün ismini belirtmenin gerekmediğini düşünüyorum) bir kaç çocuk büyüklerinden duyduklarından o denli etkilenmişler ki, bir sabah, köyün ağıllarından birinde buluşmuşlar. 'İşte Başvekil' demiş çocuklardan birisi ağıldaki kuzulardan birini göstererek; 'asalım' demiş diğerleri ve o ağılda asmışlar kuzuyu...

Başvekil Adnan Menderes'i asanlar bu çocuklar gibi ne yaptıklarını bilmez durumlarda değillerdi kuşkusuz; ancak bu çocuklar kadar keyfi verdiler idam kararını ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en affedilmez ve halen, bugün bile vicdanları kanatan büyük utancına imza attılar. 

Dışarıdan verilen talimatları harfiyen uygulayan "kimileri", (güya) halk için, ancak (kesinlikle) halka ve 'hakka' rağmen üç cana kıymaktan çekinmediler. 

Devletin seçilmiş ve meşru başbakanını katlettiler. En ölümcül günahı işlediler; milletin emanetini, insanların yaşama haklarını ellerinden alarak gaspettiler. 

15 Temmuz direnişi, Başvekil ve arkadaşlarını asan zihniyete de bir cevap oldu.

 

Başvekil Adnan Menderes ve arkadaşlarını rahmetle anıyoruz. 

Devamını Oku

HİŞT HİŞT: Arakanlı Müslümanlar

Sait Faik Abasıyanık “Hişt Hişt” adlı öyküsünde, bazı, der, kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses isminizi çağırır. Sonra da sorar Abasıyanık, ‘olur değil mi?’ ve öyküsünü şöyle bitirir; ‘bir hişt hişt sesi gelmedi fena, geldikten sonra… yaşasın insanoğulları.’

Şimdi bu öyküden neden mi bahsettim; açıklayayım. Mynmar’da dünyanın gözü önünde katledilen insanlar için birilerinin hişt hişt demesi ve yine başka birilerinin bu hişt hişt sesini duyması için…

Din, dil, ırk, cinsiyet, zengin, fakir fark etmez, herkes, ama herkes hişt hişt demeli kendi çapında bu insanlık dışılığa ya, dünya bildiğimiz dünya. Hiç kimse, evet neredeyse hiç kimse ne kulağının dibindeki o çok tanıdık sesi duyuyor ne de hişt hişt diyor olup-bitene…

Batı dünyası dün olduğu gibi bugün de, ‘insan haklarının’ sadece Batılı insan söz konusu olduğunda kullanılabilecek bir argüman olduğuna yönelik pespaye tutumunu devam ettiriyor.

Myanmar hükümeti sadece kolluk kuvvetleri ile değil, çeteleri ve insan avcısı uzantıları ile de katliam yapıyor Arakan’da. Müslüman Rohingyalar kaçıyorlar kaçmasına, ama zulüm Banyan Ağacının kökleri gibi topraktan fışkırıyor ve kollarına alıyor onları. Sofu çağlardan kalma bir fundamentalist kıyıcılık devlet eliyle yürütülüyor burada.

En fenası da, tüm bunlar olup biterken bir hişt hişt sesi gelmiyor kulaklarımıza. BM, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrıyla toplanıyor ama o ses, yani hişt hişt yine gelmiyor yine de.

İnsanlık için yönteminin, biçiminin ne olduğu fark etmeksizin güçlü bir HİŞT HİŞT demek lazım Myanmar’a…

İnsanoğlu yaşasın diye….

mozben0@gmail.com

            

Devamını Oku

Cumhurbaşkanı, Ak Parti ve 2019 – 1

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir süredir Ak Parti teşkilatlarına bir şeyler anlatmak istiyor. Metal yorgunluk, kibir virüsü, değişim, yenilenmek, bayrak yarışı; anlatmak istediklerini ifade etmesi ümidiyle kullandığı kavramlardan bir kaçı sadece.

Ak Parti’yi bir okul olarak görüyor Cumhurbaşkanı. Bu okulun hatırı sayılır oranda mezunlarının yanı sıra öğrencilik vasfını yitirmiş üyelerinin de olduğunu düşünüyor ve tam da bu “vasıfsızlaşmış” unsurları hedef alıyor. 2019’a hem yeni (dinamik) hem de ‘doğru’ insanlarla yürümek istiyor; gözlerine sözlerinden daha çok inandığı insanlar arıyor.

Yetenekleri hırslarına yetişemeyenleri de kibirlerinden burnunu ucunu göremeyenleri de yanın da istemiyor Cumhurbaşkanı.

15 Temmuz’da, yaz gecesinin içinden çıkıp gelen kelebekler gibi ölüme kanat çırpan millet için, ‘hataya’-‘yanlışa’ düşmeyecek Ömerlerle çalışmak istiyor Cumhurbaşkanı.

Cumhurbaşkanı, 15 Temmuz’da, korkunun büyük kapısı açıldığında, mütevazı menekşeler gibi saklananları da, yedi verenler gibi çoğalan cesur insanları da gördü. İlk kar kadar beyaz bir ekip düşlüyor şimdi.

Ancak, kabul etmek gerekir ki, kolayına üstesinden gelebileceği bir durumla karşı karşıya değil Cumhurbaşkanı.

İktidarda 15 yılı geride bırakmış ve defalarca seçim kazanmış Ak Parti teşkilatının yanı sıra hali hazırda kritik görevlerde bulunan yüzlerce-binlerce (atanmış) bürokratın söz konusu olduğu devasa büyüklükteki bir pazıl var Cumhurbaşkanının karşısında.

(Devam edecek)…

mozben0@gmail.com

Devamını Oku

15 Temmuz’un Ardından: Bu Kötülükle Nasıl Baş Edilir?

Bir kötülükle baş edebilmek için önce doğru anlamak ve tanımlamak gerekir. FETÖ’nün 15 Temmuz Darbe girişimi ile açık ettiği kötülük, dünyevi hırs ve çıkarlar dolayımında gerçekleştirilmiş olan bayağı eylemlerden (kötülüklerden) oluşmaktadır. FETÖ’yü, içine gizem katarak işin içinden çıkılmaz hale getirme yanlışına düşülmemesi gerekiyor.

Bakın! Holokaust tüm dünyaya şunu göstermişti: İnsanların anlama güçlerini aşan bu suçlar, çok tehlikeli, sadist, cani, sapık insanlar tarafından değil, oldukça ‘normal insanlar’ tarafından da işlenebiliyor.

Soykırıma bulaşanların yaptıkları (kendilerince) o denli ‘normaldi’ ki, savaş sonrasında saklanma gereği duymadıkları gibi, takma ad kullanmayı dahi akıl edememişlerdi. Avukat, eczacı, matbaacı ya da her neyse o olarak hayatlarına kaldıkları yerden devam edebilmişlerdi. Yapılan tüm kötülüklerin toplamından daha dehşet verici olan da, yine bu ‘normallik’ti aslında. Ve ‘normal insanların’ geldiği bu noktayı, yani onların sadece SS elemanları olmak üzere değil, aynı zamanda masum kurbanları sanki yapılması en normal olan şey buymuş gibi öldürmeyi kabul edecek şekilde eğitildiği gerçeğini nasıl açıklayacaktık?  

FETÖ için de durum benzerdir! Belli ki çok sayıda insanın işin içinde olduğu ‘sınav usulsüzlükleri’, ‘kumpaslar’ ve diğerlerinde olup-bitenler de, böylesi bir ‘normalliğin’ sınırları içinde olmuştur. Bu örgütün mensupları yıllar içerisinde binlerce insanın, hatta bir ülkenin geleceğini ‘çalarken’ bundan hiç rahatsızlık duymamışlardır. Baudrillard’ın sözleri ile anlatmayı denersek; FETÖ’cüler kötülüğün egemenliği altında kötülüklerini ifşa ederken ortaya saçılan ahlaksızlığı görememişler ya da daha güçlü bir olasılıkla başlarını başka yöne çevirmişleridir. Oysa yapılanlar (tüm bu kötülükler) ahlaksızca şeylerdir. 

İnsanların sadece kendi özgür seçimleri ile kendilerini ahlaken ‘iyi’ ya da ‘kötü’ye dönüştürdüklerini unutmamak gerekiyor. Başka bir deyişle, ahlaken ‘iyi’ ya da ‘kötü’ hale gelmeye sebep olan şey, kendi özgür seçimleri ile insanın kendisidir. Demek ki, kötülük bir seçim meselesidir.

FETÖ ve mensupları seçimini kötülükten yana yapmış, buna karşın Türk Milleri destansı bir direnişle iyilikten yana tavır takınmıştır.

Bundan sonra yapılması gereken, bu örgütle, söz konusu destansı direnişe yakışacak derecede, kararlı ve etkili bir şekilde mücadele etmektir.

mozben0@gmail.com

Devamını Oku

Hegemonik Erkeklik ve Arda Turan

Türkiye’nin son yıllarda yetiştirdiği en yetenekli futbolcusu Arda Turan’ın, adının karıştığı son vaka sonrasında milli takımı bıraktığını açıklamasına üzüldüm.

Arda’nın yaptıklarının savunulur hafifletilir tarafı yok, ama yine de, üzerinde düşünmek gerekiyor; ardalar, emreler, volkanlar, azizler, fatihler ve diğerleri neden böyleler!

Arda Turan hem yetiştiği sosyal çevre hem de mesleği itibariyle hegemonik erkeklik olgusunun bir kurbanı aslında.

Hegemonik erkeklik, eril olana ilişkin çizilen bir imaj ve değerler setinin içselleştirilmesi süreciyle yakından ilişkili bir kavram. Kültürün ve taşıyıcılarının onayladığı eril değerler uygun ortam bulduklarında kolayına şiddete dönüşebiliyor.

Durumun asıl üzerinde durulması gereken tarafı da uçakta olup-biten saldırı değil, sonrasında yaşananlar aslında.

Arda yaptıklarını teknik bir hata olarak görüyor. Ona göre şahsının tek hatası, üzerinde milli takım tişörtü varken böylesi bir olaya karışmış olması; yoksa babası yaşındaki bir gazeteciye savurduğu küfürler ve yumruklar da yanlış olan bir şey yok.

Yaptığı şeyi adamlık olarak görüyor Arda ve asıl sorun da bu!

Bu çocuk ve diğerleri hegomonik erkek kültürün kurbanları. Sorun çözmek metodu olarak şiddeti biliyorlar.

Kültürün dayattığı onur kodları gereğince yaptığının adamlık olduğunu düşünüyor Arda; Rıdvan Dilmen’de çıkıp o benim kahramanım diyebiliyor kolayına!

Kusura bakma Arda! Yaptığın şey adamlık değil...

Basın toplantısındaki şımarıklığın da ayrı…

mozben0@gmail.com

Devamını Oku

Bugün Hava Yas Erzurum'da...

Ölüm ara da, aman da vermiyor; alıyor bir bir sevdiklerimizi. İbrahim Erkal, sevdiklerine de, yalan dünyaya da ve elbette Erzurum'a da Allahaısmarladık diyemeden ayrıldı aramızdan. Vedasız ayrılışı tüm Türkiye'yi, ama en çok da Erzurum'u yasa boğdu.

Oysa son bestelerinden birinde söylemişti bize; 

Havanın Erzurum olduğu bir gün gelecekti memleketine. Cağ, döner yiyecek, bir çay içecekti kıtlama; kimbilir belki bar oynayacaktı. Ama gelemedi, ölüm bırakmadı. " E bi dur, patlama, üzerime atlama, önce Erzurum gezim" dediyse de dinlemedi ölüm. Erkal Erzurum havasını yasa boğarak ayrıldı aramızdan. 

1990'larda "Hadi gel Erzurum'a" dediğinde ünlüleri dizmişti Palandöken yollarına. Şarkılarında Erzurum sevgisi vardı. Türkiye,  Palandökeni, ciriti, cağı-döneri, kadayıf dolmasını, kısacası dadaşı ve Erzurum'u Erkal'la bir kez daha duydu ve bir daha da unutmadı. 

Erkal Erzurum oldu; Erzurum Erkal!

Çok az insana nasip olacak şekilde hizmet etti Erzurum'a. Erzurum o yaşarken layıkıyla bilemedi kıymetini, ama bilecek. Vefalıdır Erzurum; ne Palandöken, ne Erzurum Ovası ne de dadaşlar unutmayacak Erkal'ı. 

Bugün hava yas Erzurum'da. 

mozben0@gmail.com

Devamını Oku

Gazi Paşa ve Cemil: 23 Nisan

1923. Ankara. Sabahla olduğu kadar öğle ile de arasına mesafe koymuş, kendi başına buyruk bir kuşluk vakti. Hava ılık ve temiz; barut ve kan kokusunun son izlerini de alıp götüren rüzgârlarla dost bir esinti eşliğinde Çankaya sırtlarında Geziniyor Gazi Paşa, kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çiçeği burnunda ilk reisicumhuru olarak.

Yeni devlete nazire yaparcasına yeşeren Türk toprağı, tomurcuklarını patlatmış ağaçlar ve yer yer kokularını daha bir şevkle servis eden çiçekler büyülüyor Paşayı. Derken bir çocuk sokuluyor yanına. Gazi bu fırsatı kaçırır mı; en az toprak kadar yeşermesini istediği çocuklar adına küçük delikanlıyı yakalıyor kolundan. Karşısındakini muhatap alan bir bakış fırlatıyor çocuğun yüzüne ve soruyor:

-Adın ne senin bakayım?

-Cemil.

-Çankaya’da mı oturuyorsun?

-Yok Ayrancı’da.                                  

-Mektebe gidiyor musun?

Başını öne doğru hızla eğdi bizim çocuk, ama Paşa ısrarcı:

-Eee ne okuyorsun mektepte?

-Her bir şey okuyoruz.

-Peki, ben kimim Cemil?

Bizim ki, bu da laf mı şimdi der gibi bir tavır takınmamaya özen göstererek bir anlığına da olsa bakışlarını Paşa’ya dikti ve gözlerinin içine bakarak;

-Sen Gazi Paşasın, dedi.

-Paşa gülümsedi.

-Olmadı Cemil, Gazi Paşa değilim. Beni benzettin.

-Yok benzetmedim iyi biliyorum, sen Gazi Paşasın!

-Nereden biliyorsun?

-Çünkü, dedi bizim çocuk, sana hiç kimse benzemez.

Gazi Paşa duygulandı muhakkak, ama mesele bu değil. Cemiller, Ayşeler, Mehmetler, Elifler….

Bu ülkenin çocukları da kimseye benzemez. Onları şunculardan bunculardan koruyalım; bırakalım da 1923’te çizilen istikamette yürüsünler.

mozben0@gmail.com

Devamını Oku

Çanakkale: Bizi Kırmızıya Boyadılar Komutanım!

Çanakkale. 10 Ağustos 1915. Gün ağarmak için acele etmiyor; düşmana baskın yapmak için geceden hazırlık yapmış askerlerine konuşma yapan Albay Mustafa Kemal’i dinliyor. Saat 4:30’u biraz geçe, askerlerinin önünde kırbacı ile hücum emrini veriyor Albay.

Hücumla birlikte gök beyaz yer kırmızı. Albay yerinde duramıyor; bir o tepede bir diğerinde. Yere düşen askerlerine bakıyor. Şehitleri onunla konuşuyor. Şu Erzurumlu ere bak sen! Neler söylüyor: Bizi kırmızıya boyadılar komutanım. Bedenim bizim Erzurum gibi soğuk şimdi, ama içim sıcacık. Komutanım bak! Şu süzülen turna sürüsünün çığlıklarını sen de duyuyor musun? Tüm Anadolu’ya selam söylüyorlar. Bizi kırmıza boyadılar komutanım…

Hala sağ olanlar, tepelerden aşağı toprak kayıyor sanıp bakınıyorlar, ama kayan toprak değil; cansız bedenler!

Ölüm bile korkuyor; saygıyla sokuluyor aralarına. Ne yaparsa yapsın diri kalacaklarını bildiği Türk askerlerinin arasında da dolaşıyor. Bir ara yolunu şaşırıp Mustafa Kemal’e uğruyor: Albay elini göğsüne götürüyor; şarapnel parçası cebindeki saati parçalamış. Var git işine, diyor Albay, bu millet için yapacaklarım bitmedi. Göğsüne bir morluk bırakarak Mustafa Kemal’in yanından ayrılıyor ölüm. Emir göklerden; ondan uzak dur diyor Yaradan…

O gün orada, öyle şeylere şahit oluyor ki ölüm, şundan emin artık: Her zaman ve her şartta, bu bayrak inmeyecek bu millet diz çökmeyecek…

Cibilliyeti, ataları belli olan, hele de Atatürk’ü olan bir millet diz çöker mi sandınız! Ne Çanakkale’de, ne Sakarya’da,  Ne Büyük Taarruz’da da ve ne de 15 Temmuz’da diz çökmedi, çökmeyecek…

mozben0@gmail.com

Devamını Oku

Başarı ve Performans Toplumunda Yaşlı Olmak: Yaşlılık Sosyolojisi

50 yıldır evli olan Altan (70) ve Ülker Çetin (68) çiftinin İzmir Çeşme’de kaldıkları otelin plajından denize girerek intihar ettikleri, otel yönetimine bıraktıkları veda mektubuyla açıklığa kavuşmuştu. Türk basını bu iç burkan ölümleri, tam da 14 Şubat sevgililer günü arifesinde, dramatik ve romantik bir son olarak okudu. Tüm haber başlıklarındaki ortak vurgu ‘ele ele ölüme gittiler’ şeklinde oldu.

Ardında esaslı toplumsal nedenleri olan bu olay hakkında Fatma Barbarosoğlu’nun Gidenler Gitti Kalanları Korumak Lazım başlıklı yazısı dışında ciddiye alınabilecek tek bir satır yazan çıkmadı.

Türkiye’de yaşlı nüfus (65+) 2015 verilerine göre %8.2 ve önümüzdeki yıllarda bu oranın anlamlı bir şekilde artması bekleniyor. Belirli bir gelişmişlik düzeyi tutturan tüm ülkelerin yüzleştikleri bir sorun olan yaşlı toplum gerçekliğinin nefesi ensemizdeyken, Türkiye’nin hem kamuoyu hem de siyaset kurumu nezdinde yaklaşmakta olan söz konusu toplumsal olguya karşı sergilemiş olduğu kayıtsızlık gelecek için oldukça umut kırıcı doğrusu.

Altan ve Ülker çiftinin bıraktıkları mektup her şeyi apaçık ortaya koyuyor aslında: “Çok mutlu bir yaşam sürdük. (Ama) Yaşlılık ve hastalık sorunlarımızdan kurtulamıyoruz. Kimseyi yormadan, kırmadan, muhtaç olmadan gidiyoruz.”

Kendilerini gururla sahneledikleri geleneksel toplumların aksine utançla gizlemek zorunda kaldığı geç modern toplumlarımızda yaşlı insanlar için hayat oldukça zor. Bu insanlar, geç-modernitenin başarıya ve performansa dayalı koşullarında, kendilerini yetersiz ve değersiz hissetmek zorunda bırakılıyorlar. Tam da bu yüzden, bedenleri ve kimlikleri kendi kendileri için bir öteki haline gelmeye başlayan yaşlı özneler için yaşam son nefeste değil bir aritmetik eşikte son buluveriyor…

Üzücü olan, tutarsız geç-modern dünyanın amorf varlıkları ilan edilen yaşlı insanların hayatlarını kendi kendilerine dönük bir mücadele olarak görmeye başlamalarıdır…

Yaşlılığın zihinlerimize taşıdığı şeylerin kelimelerle fotoğrafını çekmenin zamanı geldi de geçiyor bile.

Yaşlılık sosyoloji çalışmalarının artması dileğiyle…

Devamını Oku

Sosyologlar ‘Adli Görüşme Odalarına’…

Adli görüşme odaları suça sürüklenen mağdur ve tanık çocuklar ile şiddet gören kadınların adliye ortamında kendilerini iyi hissetmeleri ve yaşayabilecekleri olası ikincil mağduriyetlerin önüne geçmek isteyen bir düzenleme.

Buraya kadar tamam, ancak 3 Nisan 2017’de hizmete sunulması beklenen ‘adli görüşme odalarında’ hangi alan mezunlarının tercih edileceği belirli değil ve en önemlisi ‘uzmanlık’ adı verilen işin bir tanım çerçevesi yok henüz.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın söylediklerine bakılacak olursa, adliye ortamında savcılık aşamasından hakim karşısına çıkıncaya kadar kırılgan grupların kendilerini iyi hissedip ifade edebilecekleri ve olası zincirleme mağduriyetleri engellemeye yönelik bir işten söz ediyoruz. Amaç belli, ama işin nasıl yapılacağı belli değil.

Tam da bu yüzden, anlayabildiklerimden hareketle benim önerim ‘adli görüşme odalarında’ sosyologların çalıştırılması olacaktır.

Neden mi?

Gerek çocuk suçluluğu ve çocuğun mağduriyetleri gerekse de kadına yönelik şiddet toplumsal koşulların doğrudan belirlediği sosyolojik konulardır. Sosyologlar bu türden olumsuzlukların hangi sosyal koşullar tarafından üretildiklerini bilmelerinin yanı sıra Emile Durkheim’ın “onarıcı hukuk” tanımlamasından esinlenen “onarıcı adaletin” de ne anlama geldiğini iyi bilirler.

Bu yüzden, 3 Nisan 2017’de faaliyete geçecek olan ‘Adli Görüşme Odaları’nın bir tür “dostlar alışverişte görsün”e dönüşmemesi için benim önerim buralarda sosyologların görevlendirilmesi yönündedir.

Sosyologların yapılacak iş ile ilgili olarak, hem teşhis (anlama) hem de tedavi (onarıcı müdahele) anlamında doğru tercih olacağını düşünüyorum…

mozben0@gmail.com      

Devamını Oku