Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Türkiye'de Bulunan Alman Vakıfları'nın Bilinmeyen Yönleri

 

                      Necip Hablemitoğlu'nun da üzerinde durduğu konulardan biri olan Alman Vakıfları, Türkiye'de otorite boşluğundan istediği emelleri gerçekleştirebiliyor. Türkiye'de altın üretiminin engellenmesi için içimize sızan Alman ajanlarının elini kolunu sallaya sallaya ülkemizde cirit attıklarına bakalım...  Nasıl mı? Türkiye'deki Alman "Derin Devleti"nin temsilcileri, gerçekte Alman Dış İstihbarat Servisi olan (BND) mensubu olup, bir kısmı gazeteci, akademisyen, serbest araştırmacı, sendikacı kimliğinde ve diğerleri de vakıf temsilcisi olarak kesintisiz faaliyet göstermektedirler. Türkiye'de faaliyet gösteren Alman vakıfları ve enstitüleri, gerçekte Alman İstihbarat Servisi BND'nin kontrolünde çalışan, tüm masrafları Federal Bütçeden karşılanan "taşeron" NGO'lardır(Hükümetdışı Sivil Toplum Örgütleri)...  Bu vakıflar, mevcut siyasal partilerin birer yan kuruluşudur. Örneğin; Almanya'nın en büyük partilerinden biri olan Hristiyan Demokrat Birliği, Konrad Adenauer Vakfı'na, Yeşiller ise Heinrich Böll Vakfı'na sahiptir. Aynı şekilde, Sosyal Demokrat Parti, Friedrich Ebert Vakfı'na, Hür Demokrat Parti Friedrich Naumann Vakfı da aynı statü içindeki vakıflar arasında yer almaktadır. Bu vakıfların yurtdışı faaliyet giderleri  de tamamıyla Federal Hükümet tarafından karşılanmaktadır. 

 

                       Friedrich Naumann Vakfı, "federalizmi tanıtma" çabalarını genelde Batı Anadolu'da yürütürken, Yeşillerin Heinrich Böll Vakfı fedral yönetiminin nimetlerini Doğu Anadolu konusunda gündeme getirmektedir. Federal Alman İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Ocak 2000'de yayınlanan "Yeni Türkiye Konsepti", Alman vakıflarına, rutin faaliyetlerinin yanında özellikle espiyonaj ağırlıklı yeni görevler yüklemektedir: "Köylülerde çevre bilinci geliştirmek, köylü kadınları politikaya duyarlı hale getirmek, sistem karşıtı eleştirel ve alternatif medyacılığı teşvik; çevre düşmanı yatırımlara özellikle turizm bölgelerinde gereksiz endüstri tesislerine, otoyollara, baraj inşaatlarına karşı sivil itiatsizlik eylemleri organize etmek... Vakıflara yüklenen misyonlar, ülkemiz üzerinde gerçekleştirilmek için yola koyulmuştur, 2000 yılından bu yana.... 

 

                       Heinrich Böll Vakfı, AB ve Kopenhang Kriterleri çerçevesinde Türkiye'deki "insan hakları- azınlık hakları" konusunu sık sık gündeme getirmektedir. Türkiye'de de sık sık sempozyumlar düzenlenmekte azınlık ve insan hakları konusunda. Vakfın, Türkiye'deki ikinci faaliyet konusu "çevre sorunları"dır. Vakıf'ın bir diğer amacı da Türkiye'de sanayileşmenin, madenciliğin ve enerji kapsamında hidroelektrik santrallerinin karşısında, salt tepkisel ve duygusal boyutlarda bir çevrecilik hareketine dinamizm kazandırmak ve oluşturulan bu dinamik güçleri, Almanya'nın çıkarları lehinde, Türkiye'ye koz olarak kullanmaktadır. Böll Vakfı, Almanya'nın emperyalist politikalarından habersiz Türk Sivil Toplum Örgütlerini(NGO'larını), "sivil itiatsizlik" bağlamında merkezi otoriteye karşı dinamik bir güç olarak örgütlemeye çalışmaktadır.  Körber Vakfı ve Georg Ecker Enstitüsü, Türkiye'deki 47 ayrı etnik halk söylemini yaşama geçirme amacıyla etnik farklılıkların ortaya çıkarılması ve mevcut farkların derinleştirilmesine yönelik faaliyetlerde bulunmaktadır. Friedrich Naumann Vakfı ise, Türkiye'yi etnik ve dinsel açıdan paramparça federal bir yapılanmaya götürecek stratejinin taşeronluğunu üstlenmiştir. Alman Vakıfları, basına da el atarak kendi yanlarına çekmeye çalışmıştır gazeteleri.. Akabinde eski burs verdiği öğrencilerle de irtibatlarını koparmamıştır. 

                      Alman Büyükelçiliği'nin bünyesinde mevcut " Türkische Medien Birimi", ulusal ve yerel düzeydeki Türk Basınında Alman sempatizanı ve "tetikçisi" gazetecileri araştırmak, bulmak, yetiştirmek ve bunları gündem belirleyici olarak etkili medya kuruluşlarında desteklemekle yükümlüdür. Bu biriminin yaptırdığı bir araştırmaya göre, Türk Basınında Almanya aleyhine en çok yazı ve haber yayınlanan gazete Hürriyet, Almanya aleyhine hiç yazı ve haber yayınlamayan gazete ise Fethullah Gülen'in gazetesi Zaman'dır. Alman vakıfları, işbirliği yaptığı Türk NGO'larına proje başına para vererek kendi yanına çekmekte ve yönlendirmektedir. Eski bursiyelerle ilişkiyi koparmamak için Alman Akademik Değişim Servisi(DAAD) harekete geçirilmiştir. Tüm bu alandaki faaliyetler, Ankara'daki Büyükelçilik ve İstanbul Başkonsolosluğu üzerinden gerçekleştirilmektedir. BND'nin (Alman Dış İstihbarat Birimi)kontrolünde Türkiye'de etki ajanı bulan-yetiştiren, sevk ve idare eden "Humboldt Vakfı", "Konrad Adenauer Vakfı", "Heinrich Böll Vakfı" gibi vakıfların yanı sıra, gazeteci, araştırmacı, arkeolog, sosyolog, iş adamı, çevreci kimliğinde yüzlerce değil binlerce BND ajanı Türkiye'de aleyhine faaliyet yürütmektedir. Maalesef, Türkiye misilleme politikası uygulamamaktadır. Bundan sonraki yazım da Alman Vakıfları'nın devamı olacak...

Devamını Oku

Necip Hablemitoğlu'nu Alman istihbaratı mı öldürdü?

Doç.Dr.Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde öldürüldü. Ölmeden önceki son araştırması, Alman VakıflarınınTürkiye'deki faaliyetleri üzerineydi. Hablemitoğlu, üzerinde çalıştığı Alman Vakıfları dosyasında ulaştığı yeni ve çok önemli bilgileri 8 gün sonra, 26 Aralık 2002'de Ankara 1. Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde görülmeye başlanacak 15 sanıklı "Alman Vakıfları" davasında açıklayacaktı. Araştırmalarıyla, Alman Vakıflarının Türkiye'de yasal olmayan çalışmalar yaptığı, etnik ve mezhepsel ayrılıkları körüklediği ve altın madeni karşıtlarını örgütlediği yönünde çok önemli bilgilere ulaşan Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.Dr.Necip Hablemitoğlu, bu iddialarının ele alınacağı davaya bir hafta kala evinin önünde uğradığı silahlı saldırıyla öldürüldü. Türkiye'ye de en etkin Avrupalı Sivil Toplum Kuruluşları arasında, Almanların başı çektiği gözlemleniyor. Türkiye'de faaliyet gösteren Alman Vakıf ve Enstitüleri, gerçekte Alman İstihbarat Servisi BND'nin kontrolünde çalışan, tüm masrafları Federal Bütçe'den karşılanan 'taşeron' NGO'lardır. Almanya'nın en büyük partilerinden biri olan Hıristiyan Demokratik Birliği,Konrad Adenauer Vakfı'na, Yeşiller ise Heinrich Böll Vakfı'na sahiptir. Aynı şekilde, Sosyal Demokrat Parti, Friedrich Ebert Vakfı'na, Hür Demokrat Parti'nin Friedrich Naumann Vakfı da aynı statü içindeki vakıflar arasında yer almaktadır.

Alman Vakıflarının Türkiye'deki faaliyetleri konusunda önemli bilgiler ortaya çıkıyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, Alman Vakıflarının Türkiye'de iç siyaseti dizayn etmek ve teröre destek vermek amacıyla bazı belediyelere, siyasi partilere ve STK'lara yaptığı hibelere dikkat çekmesi önemliydi. Hablemitoğlu, bugün en çok adı geçen Friedrich Ebert Vakfı başta olmak üzere belli başlı 6 Alman vakfının Türkiye'deki bazı siyasi kuruluşlara ve PKK'ya akıttığı paraların izini sürüyordu. Hablemitoğlu, Alman hükümetinin söz konusu vakıflara doğrudan bütçe ayırdığını ve milyar euroları bulan bu bütçelerin önemli bir kısmının Türkiye'de hibe yoluyla kullandırıldığını da ilk olarak belgeleriyle yazan isimdi. Bir diğer dikkat çeken husus ise, Hablemitoğlu cinayetinden 3 gün önce Alman BND bağlantılı 9 kişilik GSG9 timinin İstanbul'a geldiği, bu timin Havaalanı'ndan diplomatik pasaportlarla giriş yaptığı öne sürülüyordu. Ayrı timin Hablemitoğlu öldürüldükten iki gün sonra gizli bir biçimde Türkiye'den ayrıldığı tespit edilmişti. Bu grup Türkiye'ye niçin gelmişti? Görevleri ve misyonları nelerdi? Bu grup hakkında niçin hiçbir soruşturma yapılmadı? Hablemitoğlu, Alman Vakıflarının Türkiye'deki nüfuzunu, altın madenlerinin işletilmemesinde bu vakıfların etkisini ayrıntılı inceliyordu. İzmir Bergama'da yaşanılan olaylarla ilgili de açıklamalarını okuduğumuzda da durumun gayet açık olduğunu görüyoruz. Bergama'daki 'sivil itaatsizlik' eylemlerinin finansmanı, merkezi Almanya'da bulunan ve sadece posta kutusunu adres gösteren FIAN Vakfı'nca karşılanmaktadır. FIAN Vakfı'nın denetimi, Almanya Temsilcisi Petra Sauerland üzerinden yapılmaktadır. FIAN'ın yanı sıra, Almanya İzmir Başkonsolosu Manfred Unger, yerli işbirlikçilere para dağıtımında en üst karar verici konumundadır. Bu, Türk makamları tarafından da biliniyor. Unger, Bergama'nın yanı sıra, Eşme, Salihli, Sındırgı ve Sivrihisar'daki 'altın karşıtı' diğer yerli işbirlikçileri de parasal yönden desteklemektedir.

Hablemitoğlu cinayetiyle ilgili en derin iddia ise şuydu: Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu'nun evinin bulunduğu Portakal Çiçeği Sokağı'ndaki bütün baz istasyonları, cinayet günü 19.30'da devreden çıkarıldı. Yedek sistemler de çalışmadı. Şebekelerin ölüm sessizliğine büründüğü 20.30'da Hablemitoğlu cinayeti işleniyordu. Bölgedeki GSM operatörleri, uydudan yapılan müdahaleyle dört saat devre dışı bırakıldı. Hablemitoğlu dosyasının yeniden açılmasını sağlayacak iddiaların kaynağı, cinayetin işlendiği tarihte 'T.' GSM şirketinde görev yapan bir uzman yetkili.. Portakal Çiçeği Sokağı'nın da içinde bulunduğu bölgedeki baz istasyonları birdenbire devre dışı kaldı. Arıza durumunda yedek sistemin 30 dakika içinde devreye girmesi gerekiyordu. 1-1,5 saat geçmesine rağmen sistem devreye girmeyince bölgeye ekip gönderdik. Teknik ekibin bütün uğraşlarına rağmen arıza giderilemedi. Baz istasyonları 23.15'te kendiliğinden çalışmaya başladı."

Bölgedeki bütün GSM operatörlerinin sustuğu, yedek sistemlerin devreye girmediği zaman diliminde Portakal Çiçeği Sokağı'nda Hablemitoğlu cinayeti işleniyordu. Söz konusu uzman, bu kadar büyük çaplı bir müdahalenin bölgede (bir minibüs içine) yerleştirilen mobil bir sistem kullanılarak uydular aracılığıyla yapılabileceğini söylüyor. Mobil sistem sayesinde operatörler susmamış görünüyordu. Herhangi bir numarayı arayanlar, aradıkları kişinin telefonunun çaldığını; ancak açılmadığını zannediyorlardı. Çünkü yapılan bütün çağrılar baz istasyonuna değil, o bölgede bulunan mobil bir istasyona ulaşıyordu. Hablemitoğlu, aslında uluslararası bir cinayete kurban gitti. Ülkemizdeki aydınlarımızı, yabancı ajanlara peşkeş çeken devletimiz, diğer faili meçhullarda olduğu gibi Hablemitoğlu cinayetinin de faillerini bulamadı.

Devamını Oku

Aselsan mühendisleri neden öldürüldü?

                          Devletin bütün kademesi intihar diyerek Aselsan mühendislerinin ölümünün sır perdelerini bir nevi kapatmaya çalıştılar. Art arda gelen mühendis ölümleri kamuoyunda kafa karışıklığına yola açtı. Aselsan intiharları olarak bilinen mühendis ölümlerinin izi Ergenekon belgelerinde de ortaya çıktı. Ergenekon klasörlerinde yer alan bir telefon kaydında sanıklardan Emin Gürses ile Ümit Sayın arasında geçen görüşmede, mühendislerin ölümlerinin normal olmadığı anlatılıyor. Adli tıp uzmanı olan Sayın, mühendislerden birinin cinayete kurban gittiğini, intihar vakalarının da infratest diye adlandırılan eşik altı sesler ve mikrodalgalarla gerçekleştirilmiş olabileceğini belirtiyor. Konuşmalarına devam eden  Sayın, istihbarat örgütlerinin infratest yöntemi ile hedef seçtiği kişinin psikolojisini bozarak intihara sürükleyebildiğini dile getiriyor ses kaydında.

                           2006 yılında Hüseyin Başbilen'in ölümüyle başlayan ASELSAN ölümleri, kimilerine göre cinayet kimilerine göre ise intihardı. Başbilen, ASELSAN’da proje geliştirme biriminde, kriptoloji bölümünde çalışıyordu. Başbilen, Türkiye’nin ilk milli tank projesi olan Altay tank projesi, Kanas silahları, gece görüş dürbünleri vb. 15 projede çalışıyormuş. Ama asıl etkin olduğu alan kripto sistemi dedikleri şifreleme ile ilgili bölüm. İşin ürpertici yanı ise olay yerinde muayeneyi yapan doktorlar, ölen mühendisin hem boynunda kesikler hem de bileklerinde kesikler olduğunu rapor ediyor. Asıl burası önemli: Boynundaki kesiğin 20 mm olmasına rağmen doktorlar rapora 2 mm yazıyor. Bu olay, sonradan adli tıpta ikinci otopsi yapıldığı zaman bu ortaya çıkıyor. Hüseyin Başbilen'in ölümünden mühendis ölümleri devam etti. 16 Ocak 2007’de de Elektrik mühendisi Halim Ünsem Ünal (29), babasının tabancasıyla intihar etti. Aynı hafta elektrik mühendisi Evrim Yançeken (26), Ankara’da evinin balkonundan atladı. 9 Ekim 2007’de de yazılım mühendisi Burhanettin Volkan, askerliğini yaparken silahıyla intihar etti. 

                          ASELSAN mühendisleri, uçak tanıma sistemlerinin ‘millileştirilmesi’ ve ABD güdümlü elektronik sistemlerinin kontrol dışı bırakılması çalışmalarını yürütmüşlerdi. F-16 üretim merkezi TAI de 'uçakların dost-düşman tanımlamasını yapan elektronik sistemi' bir tane Türk mühendisin dahi giremediği bir bölümde üretiliyordu. Bu sistem Türk F-16 sının, bir uçak ile karşılaştığında karşıdakinin dost mu düşman mı olduğunu gösteriyordu. Aselsan mühendisi Hüseyin Başbilen 4 Ağustos`ta "milli tank" projesi için hazırladığı çalışmayla ilgili askeri uzmanlara brifing verecekti. Başbilen kaybolduktan 3 gün sonra, 7 Ağustos 2006`da arabasında ölü bulunduğunda çantasında yer alan tank projesi de ortada yoktu! Kayıtlara `intihar ettiler` diye geçen üç mühendisin ortak özelliği branşlarının elektrik sistemi olması ve "sinyal kırıcılar" üzerinde çalışmış olmaları. Üç mühendis geçmişte Aselsan`ın uzun yıllar TAİ ile birlikte geliştirmeye çalıştığı F-16 uçaklarının dost-düşman ayrımı yapmasına olanak tanıyan şifre çözümlerinde görev aldılar.

                         Uzmanlar, ASELSAN mühendislerinin, uçak tanıma sistemlerini millileştirdikten sonra, benzer bir başarıyı, ABD ve İsrail güdümlü elektronik sistemlerin kontrol dışı bırakılması konusunda göstermelerine ramak kalmışken ölmelerine dikkati çekiyor. Aynı projelerde çalışan mühendislerin bu amaçlarına ulaşmasına izin verilmediğini iddia eden uzmanlara göre İsrail'in uyduyla uçaklarımıza müdahale etmesini engelleyecek sistemler üzerinde çalışan mühendislerimiz 6 ayda şüpheli bir şekilde öldüler. 

                         Yazının daha fazla uzun olmasını isterdim ama çok fazla da yazmak istemedim. Yazdığım yazıda ayrıntılı olarak verilen bilgilerin, dikkatli okunduğu takdirde ölümlerin cinayet mi intihar mı olduğuna siz karar verin...

 

 

 

Devamını Oku

Kontrgerilla'nın Varlığı ve İşlediği Cinayetler

                 Türkiye'nin Aydınları, Kontrgerilla'nın varlığından 12 Mart 1971 muhtırası sonunda gözaltına alınarak götürüldükleri İstanbul Ziverbey Köşkü'ndeki işkence merkezinden haberdar oldu. Kontrgerilla'nın ilk icraatlarından biri de 6-7 Eylül olayları olarak da bilinen Türkiye'deki azınlıklara yönelik saldırılarda üstlendiği roldür. Selanik'te Atatürk'ün evinin bombalandığı yalan haberi üzerine 6-7 Eylül 1955 tarihlerinde azınlıklarına yönelik başlatılan saldırılarda 5 bin 583 ev ve dükkan yağmalandı. Kontrgerilla'nın resmi dilde karşılığı Özel Harp Dairesi'dir. 52 ayrı yerde başlatılan saldırılar sonrasında Özel Harp Daire'sinin eski komutanlarından olan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı" demişti. Siyasi hükümetin, bu yapılanmadan habersiz olduğu da Bülent Ecevit'in Başbakanlığı zamanında öğrenilmiştir. Kontrgerilla'yı ilk kez dile getiren de Bülent Ecevit olmuştur. Daha önce masrafları Nato tarafından karşılanan bu örgütün, 1974 yılında Bülent Ecevit'ten bu örgüte örtülü ödenekten para istenince, Ecevit daha önce adını duymadığı bu resmi kurum hakkında brifing istedi. Sabri Yirmibeşoğlu'nun verdiği brifing sonrasında Ecevit, Özel Harp Dairesi'ni denetim altına almak istedi ama başarılı olamadı. 

                              Bülent Ecevit, bu yapılanmadan oldukça rahatsızdı ve her yerde dile getiriyordu bu rahatsızlığını. Kontrgerilla da Ecevit'e karşı 3 kez suikast girişiminde bulunmuştu. Bu suikastlardan en çarpıcı olanı da İzmir'de yapılacak miting hazırlığı sırasında seçim otobüsüne binmek üzere olan Ecevit'e 29 Mayıs 1977 günü açılan ateş sonucunda kurşunun şans eseri sıyırması ve arka tarafta bulunan Mehmet İsyan'a saplanmıştır. Olay sonrası ateş edenin yakalanması sonucunda sürpriz şeylerle karşılaşılmıştır. Ateş edenin polis olduğu anlaşılmıştır. Ateş ettiği silahın özelliği ise zehirli kurşun atmasıdır. Ve bu tabancanın Özel Harp Dairesi'ne ait olduğu saptanmıştır. Kontrgerilla'nın başarılı icraatlarından biri de 1 Mayıs 1977 İşçi Bayramında, 34 kişinin hayatını kaybettiği 136 kişinin yaralandığı olaydır. Dönemin Disk başkanı Kemal Türkler konuşmasının sonlarına doğru etraftan silah sesleri gelmeye başlamıştı, olayları yaşayanlar bilir. Sular İdaresi binasının üstünden ve şimdiki The Marmara Oteli'nin üst katlarından halka ateş açılıyordu. Bu olayla ilgili yaklaşık 470 kişi gözaltına alınmış ama ateşin kimler tarafından açıldığı halen bulunamamıştır. Ne yazık ki olay günümüze kadar aydınlatılamamıştır. Çok değil olaylardan 3 yıl sonra Kemal Türkler evinin önünde vurularak öldürülmüştü. Kontrgerilla, Türkiye'nin derin devletiydi ve bu yapıya kimse dokunamıyordu. 

 

Alparslan Türkeş, "Şahinlerin Dansı" adlı anı kitabında, "Gazeteci Abdi İpekçi cinayeti sanığı Mehmet Ali Ağaca'yı Maltepe Askeri Cezaevi'nden devletin içindeki gizli bir örgüt tarafından kaçırıldı" ifadelerini kullanması Kontrgerilla'nın varlığının ispatlarından biridir. Merhum Bülent Ecevit de anılarında Kontrgerilla'dan bahsetmiştir. Kontragerilla'yı ilk fark eden Savcı Doğan Öz olmuştur. Devlet içinde, Genelkurmay Özel Harp Dairesi'ne bağlı "Kontrgerilla" diye bir yapılanma olduğunu ve üst makamlara kadar tırmandığını ilk o fark etmiş ve Başbakan Ecevit'e bildirmişti. 1978 yılında katledilen Savcı Öz, Başbakan Ecevit'e Kontrgerilla ile ilgili sunduğu rapordan 2 ay sonra öldürülmüştü. Doğan Öz cinayetinin katil zanlısı olarak yakalanan ülkücü İbrahim Çiftçi suçunu itiraf etmesine rağmen beraat ettirilmişti. Bu cinayetle ilgili en önemli husus ise Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu'nun elindeki belgelere göre Emniyet, Öz'ü yakın takibe aldırmış ve hatta öldürüldüğünde bile polis takibindeymiş. Devletin içinde yuvalanan örgütün ne kadar güçlü olduğunu bu olaylarla daha net anlaşılıyor. Türkiye'yi sarsan en önemli olaylardan biri de Maraş olaylarıdır. Ne hikmetse bu olay da 1978 yılında yaşanıyor ve Darbe hazırlıklarının en önemli ayaklarından biriydi. Amaç Ecevit hükümetini düşürmekti. Nato tarafından kurulan Kontragerilla'nın en başlıca amaçlarından biri sola yakın hükümetlerin kurulmasını engellemekti. Olaylarda 150 vatandaşımız öldürüldü ve 176 vatandaşımızda yaralandı. Alevilere ait 200'ün üzerinde ev yakıldı. Açılan davalarda bir sürü kişi yargılanmasına rağmen, verilen cezalar kamuoyunu tatmin etmemiştir. İdam ve ağır müebbetler verilemesine rağmen, davanın ilerleyen yıllarında cezalar kaldırılmıştır. Eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu ve sayamadığımız bir sürü isimler Kontgerilla'nın hedefi olmuştur. Bir diğer yazıda bu isimlerden bahsedeceğim..

Devamını Oku

Azerbaycan'da Sonuçları Önceden Belli Olan Seçim

 

 

 Azerbaycan'da seçim sonuçlarının oylamadan bir gün önceden açıklanması, halkın öfkelenmesine yol açtı. 9 Ekim'de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyların yüzde 72.76'sını alan Aliyev, 3.kez seçilme başarısı gösterdi. Washington Post gazetesinin haberine göre, seçmenler sandığa gitmeden bir gün önce Aliyev'in oyların büyük bir bölümünü alarak tekrar seçildiğini duyurdu. Önceden hazırlanmış bu sonuçların, cep telefonlarında seçim sonuçlarını izleyebilmek için Azerbaycan makamlarının hazırladığı bir uygulama sayesinde tespit edildi. Zaten ülkede büyük bir yolsuzluk var. Ülkenin bütün kaynaklarının çoğuna Aliyev ailesinin el koyduğu söyleniyor. Yoğun bir şekilde yolsuzluğun yaşandığı bu ülkede Şeffaflık Örgütü'nün 2012 yılı listesinde 176 ülke arasında 139'uncu sırada yer alıyor. Ülkenin ekonomik koşullarına değinecek olursak, bir profesör aylık 120 Euro kazanıyor. Bu miktarla ailesini nasıl geçindirebilir? Yabancı ülkelerde gizli banka hesapları ve Dubai'de şatoları olan Aliyev ailesi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanarak gücüne güç katmaya devam ediyor.

 

 Seçimleri izleyen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), "seçimin her aşamasında ağır eksiklikler yaşandığını açıkladı. AGİT bunlar arasında seçim listelerinde manipülasyonlar, oy sayımındaki sorunlar, ifade ve toplanma özgürlüğünün kısıtlanmasını sıraladı. Seçimlerden sonra açıklamalarda bulunan Milli Şura koalisyonun adayı Cemil Hesenli, " Halkın iradesinin sandığa yansımadığını ve seçim merkezlerinde "hile ve usulsüzlük yapıldığını" iddia etti. Seçim sonuçlarının feshedilmesi için ellerinden geleni yapacaklarını söyleyen Hesenli, yasalar kapsamında bu adaletsizliğin önüne geçmeye çalışarak, önümüzdeki günlerde ptotesto mitingi düzenlemek için Bakü Valiliği'ne başvuruda bulunduklarını ifade etmişler. 

 

 

İktidardakiler, Azerbaycan halkını hep siyasetten uzak tutmaya çalıştılar, yıllar boyunca. Bu yazdıklarımı Azeri bir Hanımefendi'den aktarıyorum. Bir konuda fikrini ifade edince, olayı "siyasileştirmeyin" diye karşı çıkıyorlardı. Akabinde "siyasileştirmeyin" kelimesi muhalifler arasında bir espriye dönüşmüş. İnsanları siyasetten uzak tutarak, siyaset yapmaya çalışan Aliyev, halkın seçimlere olan güvenlerinin kaybolmasında büyük bir etken yaratmış. Halkın ortak söylemi: "Benim oyum neyi değiştirebilir ki? Zaten biz kime oy versek, sandıktan kendi istediklerini çıkaracaklar" ifadeleri halkın yönetenlere karşı olan güvensizliğini apaçık belli ediyor. Seçimlerde de yapılan hilelerden biri de "karusel" ismiyle bildiğimiz bir şey var. Bir kişiye görev veriliyor, belli sayıda insanı bir araçla üç dört kez oylama mekanına götürüp, tekrar tekrar Aliyev'in lehine oy atıyorlar. Bunun sonucunda da insanlara oy karşılığında para ödeniyor. Gerçekten ortada kötü bir vaziyet var. Azerbaycan diktası  Aliyev, ülkesini sömürme adına bütün hilekarlığı ve yolsuzluğu yapıyor. Bütün dünya da bu filmi izliyor. 

Devamını Oku

Yeter Artık Ahmetler Ölmesin!

Her şey Gezi Parkının savunulmasıyla başladı. Bundan yaklaşık 4 ay önce başlayan Gezi Parkının savunulması, tabiri caizse Gezi direnişi ile Türkiye'nin dört bir yanında protestolar oluşmaya başladı. İstanbul'la sınırlı kalmayıp, Ankara, İzmir, Eskişehir gibi illerimizde çok şiddetli çatışmalara sebep oldu. Polis ve halkın karşı karşıya gelmesiyle birlikte biri polis yedi vatandaşımız hayatını kaybetti. Peki soruyoruz: Bu ölümler bunca şeye değer miydi? Gencecik fidanlar, hayatının baharında kara toprağa gömüldü. Üniversite hayatına doyamadan, iş hayatına atılmadan, annesi çocuğuna doyamadan genç fidanları ölüme yolladık. Belki de halkın tepkisini daha önceden anlayabilseydi Hükümet, bu olayları yaşamamış olacaktık. Bu direnişle birlikte, bazı çıkarcı gruplarda bu olaylardan da yararlanmaya başladı. Her ilde ve ilçede kamunun ve özel sektörün mallarına zarar ve ziyan vermeye de başladılar. Bir nevi Gezi Parkı direnişi başka boyutlara da taşındı. İzmir, Ankara ve İstanbul gibi illerimizde esnaflar büyük bir maddi kayba da uğradı. İşin bu boyutu pek konuşulmadı. Gezi Parkı biraz maksadını aşarak, hükümete kin ve nefret kusma eylemine de dönüştü. Özellikle Başbakan Erdoğan'a karşı büyük bir protesto vardı. Diğer bakan ve AKP Milletvekillerinin ismi geçmezken, Erdoğan'ın ismi her ilde zikredildi. Bu eylemler sırasında ölen vatandaşlarımız da oldu. Özellikle Hatay ilimiz en çok ismi geçen şehir oldu. Bu protestolardan en son nasibini alan vatandaşımız da Ahmet Atakan kardeşimiz oldu. Ölüm nedeninin halen sonuçlanmamasına rağmen, Hatay Tabip Odası ile Hatay Valiliği zıt açıklamalarda bulundu. Valiliğin açıklamasına göre, yüksek bir yerden düşmüş olabileceği görülmektedir, diyor. Hatay Tabip Odası Başkanı Selim Matkap, En önemli iki bulgu var: Birisi akciğerlerde kanama diğer kafa travması. Kafasında künt travma olarak tabir edilen çökme kırığı ve morarma vardı. Ölüm sebebi bunlardan biri. Bunlarla ‘yüksekten düştü’ diye bir sonuca varamayız. Diğer bir iddia ise, gaz kapsülünün Ahmet'in başına isabet ettiği, darbe aldığı söyleniyor. Otopsi raporu açıklandıktan sonra gerçeğin nolduğunu hepimiz göreceğiz. Ali İsmail Korkmaz ise Eskişehir'de Gezi Parkı eylemleri sırasında uğradığı saldırı sonucunda hayatını kaybetti. Henüz 19 yaşında olan Korkmaz, Eskişehir'de polis ve fırıncı diye tabir edilen vatandaşlar tarafından başına tekmeler vurularak öldüğü iddia ediliyor. Eskişehir'de Savcılık, 5'i tutuklu 3'ü tutuksuz 8 kişinin cezalandırılmasını istemiş. Bu ülkede herkes, şikayetlerini, eylemlerini özgürce yapabilmeli. Olan gencecik vatandaşlarımıza oluyor. İstanbul'un göbeğinde nadir bulunan yeşillik alanlarından biri olan Gezi Parkı'nın yıkılıp betonarme bir yapının yapılma aşkı ülkeyi ne hale getirdi! Mutlu musunuz ey yönetenler! Abdullah Cömert ise Hatay'da Gezi Parkı eylemlerine destek verirken öldürüldü. Diğer arkadaşları gibi o da hayatının baharında öldürüldü. Her yer Taksim diye inleyen Hatay, maalesef üç gencini toprağa verdi. Gezi Parkı eylemleri yaşanmadan önce gayet sakin olan şehir, bu olaylar yüzünden savaş haline döndü. Abdullah Cömert'in halen nasıl öldürüdüğü resmi olarak açığa kavuşmadı. Ethem Sarısülük kardeşimiz ise, bir polis memurunun ateş açması sonucunda başından vurularak öldürülmüştü, hatırlarsanız. 1 Haziran günü Ankara Kızılay'da Gezi Parkı eylemlerine destek veren Sarısülük, başından vurulduktan sonra 14 gün komada yatarak beyin ölümünün gerçekleşmesi akabinde 15 Haziran'da Ankara'da öldü. Otopsi raporlarına göz atacak olursak şayet, mermi çekirdeğinin beynin içinde rapor edildiği yazıyor. Ne yazık ki öyle bir duruma geldik ki halk, polisten nefret eder duruma geldi. Hükümet, medya sivil toplum kuruluşları bu olaylara maalesef seyirci durumunda kalıyor. Bir an önce ülkede bu üzücü olaylara son vermeliyiz. İstanbul'un her ilçesinde semtinde polis ve halkın çatıştığı manzaralara rastlıyoruz. Okmeydanı'nda halkın muazzam direnişine de söz etmeden olmaz. Gezi Parkı eylemleri sırasında başından yaralanan Berkin Elvan için adalet yürüyüşünde bulunan vatandaşlarla polis arasında çıkan arbede sonucunda ortalık savaş alanına dönmüştü. Çağlayan'a yürümek isteyen grup, Berkin'i bu hale getirenlerin adalet önünde hesap vermeleri için yürüyüşe katıldıklarını ve bu yürüyüşün yasal olmadığı için polisin engel olması sonucunda karşılıklı taş ve gaz bombaları atış sahnelerine tanık olmuştuk. Hükümetin , ivedilikle gerilimli bu ortamı yatıştırması gerekiyor. Polisle, biber gazıyla tomalarla bu eylemler bastırılamaz. Bu hal ve ortam Türkiye'nin lehine olan bir hal değildir. Zaten Kürt sorununun çözümünde de olumlu adımlar atılamamasından dolayı karamsar bir hava var. Önümüzde yerel seçimlerde var. Bu olaylar daha şiddetli hale de gelebilir. Göstericilerin neden sokağa çıktığını iyice anlamalı ve buna yönelik çözümler üretmeliyiz. Başbakan Erdoğan, ortamı sakinleştirmeli ve olaylara daha duyarlı şekilde yaklaşırsa kaos ortamından başarıyla çıkmış oluruz.

Devamını Oku

Yaşasın Halkın Onurlu Mücadelesi!

Gezi Parkı eylemleri aslında uzun süren bir gerilimin sonucu. Halkın içinde biriktirdiği öfkenin bir ürünü.  Özellikle son aylarda iktidarın dediğim dedik tavrı, hoşgörüsüzlüğü ve toplumun taleplerini bir çırpıda elinin tersiyle atmanın getirdiği bir durum. Baskıya dayanamamanın bir sonucu. Gezi Parkı eylemlerinin çevreci başlayıp hükümet karşıtı bir havaya bürünmesinin nedeni tam da bu. Kaç çocuk doğuracağına tutun da içkiyi nerede içeceğine kadar süre gelen bir mesele. Akabinde bu siyasi baskıdan halk, nefes alamama gibi bir havaya büründü. Konuşsam ya da yazsam beni de içeri alırlar mı? Ya da sokağa çıksam yürüsem beni de tekme tokat dövüp, göz altına alırlar mı? Bu soruların cevaplarının bir ürünüdür, "Gezi Parkı" eylemleri. Gelelim, şiddet konusuna. Halk, masum ve demokratik eylemini bile bu kadar gazlı ve coplu bastırılmasına öfke duyarak sosyal medyada ve sokaklarda direnerek dile getirdi. Başlarına biber gazı kapsülü isabet tutun da gözleri kör olana dek olan bir şiddetin sonuçları bunlar. TOMA'nın tazyikli su fışkırtmasından dolayı metrelerce sürüklenen vatandaş, ya da polisin gazabından kurtulmak için Dolmabahçe Cami'ne sığınan vatandaşlarımızı mı söylesek. Asıl kötüsü olan, polisin yaptığı bu şiddeti medyada meşrulaştıran kesimler var. Ne yazık değil mi?   Direnişte bulunan vatandaşlarımızı da belli bir kategoriye sokmayalım. Orada bulunan vatandaşlarımız ne sağcı ne solcu ne kemalist ne sosyalist ne liberal ne de muhafazakardır. Orada bulunan kitle, HALK'tır. Ne Ergenekoncudur ne de CHP'lidir? Medya'dan bir iki cümle söyleyecek olursak, patronların gazeteci gelenekten gelmeyişi, ve ihale kapma yarışından dolayı maalesef Taksim'de olan süreçleri kanallarında dile getiremediler. Medya maalef halen kendi gücünün farkında değil. Bizim ülkemizde başbakan, Medya'dan daha güçlü konumda. Medya'nın olayları kanallardan canlı aktaramaması, ülkede birtakımsal sorunları da beraberinde getirdi. Facebook ve Twitter gibi sosyal paylaşım ağlarında yalan dolan ve içeriği boş haberler üretilmeye başlandı. Bu haberleri okuyan vatandaşlar daha çok köpürmeye başladı. Herkes, bir ağızdan konuşurcasına ağır söylemlerde bulunmaya başladı. Oysa, medya görevini layıkıyla görevini yapabilseydi belki de bu şiddetin bir nebze de olsa önüne geçmeyi başarabilirdik. Kısaca özetlersek, medyanın nasıl bir baskı altında olduğunu görüyoruz. Tarafsız bir haber yapmak bile hükümetin tepkisini çekebilir korkusundan kanallar, penguen belgeselleri, güzellik yarışmalarınıs seyrettirdi vatandaşına. Kısaca, sermaye yapısından kaynaklanan bir sorundur.    Her şeye rağmen bu hareketi üç beş çapulcu ile açıklayamayız. Bu hareket bütün ülkenin ortak bir anda gösterdiği reaksiyondur. Gösterilerini barışçıl yollara gösteren vatandaşa acımasızca biber gazını sıkarak, bu olayların buraya varmasında etken oldu. Mamafih, bir başbakanın halkına marjinal, densiz ve üç beş çapulcu gibi ithamlarda bulunması halkı daha çok öfkelendirdi. Taksim'de sadece Erdoğan'ın ismi geçiyordu. AKP ya da diğer bakanların ismi geçmiyordu. Başbakanın, hem belediye başkanının hem de valinin işine karışması sorunların daha da büyümesine yol açtı. Zaten halkın taleplerinden birisi de valinin, belediye başkanının ve emniyet müdürünün ivedilikle görevlerinden istifa etmesi. Şunu da söylemek gerekirse, Tüm ülkeyi ayağa kaldıran bu ayaklanmanın amacı, rejim değiştirme ya da iktidarı illegal yollardan devirme değildir. Halk, sadece günümüze uygun özgür ve demokratik haklarını talep ediyorlar. Yaşam ve özgürlük alanına daha fazla el atılmamasını istiyor. Son olarak ise sandık konusuna değinirsek, AKP, sandıktan ülkeyi yönetme görevini almış olsa dahi bu her şeyi kendi keyiflerine göre yapma anlamına gelmiyor. Ya da % 50 oy aldı diye sadece o yüzde ellinin başbakanı olamaz. Önemli olan diğer yüzde ellinin de başbakanı olmak ve taleplerini dinlemek. Umarım, başbakan halkının sesini dinler ve Gezi Parkı'nın aynı kalmasını sağlar.

Devamını Oku

Birileri Vuruyor Biz Susuyoruz!

Kendi topraklarımızda bir kez daha ölmeye şahit olduk. Hatay'ın Reyhanlı İlçesinde meydana gelen patlamalar yüreğimizi derinden burktu. Patlamalardan sonra yaklaşık 40'tan fazla ölü, 100'den fazla da yaralı sayımız var. Hatay ilimiz, Suriye'de yaşanan olaylardan sonra problemli bir şehir olarak, hükümetin başını çok ağrıtacak. Şubat ayında da Cilvegözü sınır kapısında da büyük bir kanlı terör eylemi yaşanmıştı. Hatırlarsanız, 14 kişi ölmüştü ve 26 kişi yaralanmıştı. Yaşanılan terör saldırılarını sayacak olursak şayet, 2 Mayıs tarihinde Suriye'nin Rakka Kenti'ne bağlı Talabyad İlçesinden Türkiye tarafına geçmeye çalışan Suriyeliler'in kendilerine engel olmaya çalışan Türk güvenlik görevlilerine uzun namlulu silahlarla saldırmıştı. Saldırıda bir polis şehit oldu. İkisi ise ağır yaralandı. 5 asker ve 4 vatandaşımız ise yaralandı. Ve Hükümet cephesi bu olayı konuşmaya bile gerek duymadı. Topraklarımızda saldırılar oluyor ve bizim emniyet teşkilatı olsun, istihbarat teşkilatı olsun, jandarma istihbarat olsun, kimse bu saldırının olacağından bihaberdi.

Reyhanlı saldırısına dönelim. Türkiye'nin, Milli İstihbarat Teşkilatı denen bir kurumu var. Ve bu kurum, Hakkari'de onlarca karakol baskınlarına, Şırnak'ta da yüzlerce karakol baskınlarına keza son zamanlarda acıyla izlediğimiz Hatay saldırılarında bir istihbarat zaafiyeti yaşıyor. MİT'in yüzlerce çalışan personeli var. Bu istihbarat elemanları bu saldırıların önüne niye geçemiyor? Bu saldırının daha önceden de olacağı söylentisi de dolaşıyormuş Bu söylenti olduğu halde bu saldırıda büyük bir kayıp verdik. Yapılan bu saldırı ciddi bir meseledir. Üstü örtülmeyecek bir konudur. Kürsülerde ayran içmeye benzemez bu konular. Zaten ayran içerek bu tür can alıcı meselelere karşı uyutuluyoruz. Esad rejimi ve muhalefetine karşı Türkiye olarak bir gücümüzü yansıtamadık. İstihbarat zaafları can sıkmaya devam edecek. Türkiye, bölgesinde güçlü bir ülke olmasına karşın, Esad rejimine istenilen bir tepkiyi veremedi. Bu tip saldırılardan sonra, siyasilerin geleneksel olarak açıklamaları; terörle mücadeleye azimle devam edilecek, olayın failleri bulunacak, cezasız kalmayacak vs vs. Klişe laflara bizler doyurdular. Önemli olan bu tip saldırıların önceden engellenmesidir.

Bu saldırının, Erdoğan'ın ABD gezisi öncesi yaşanması da ayrı bir mesaj olarak görülebilir. Türkiye'nin, PKK ile Kürt meselesini çözmesi yolunda çıkabilecek bu tarz provokatif olaylara da balıklama atlamamak da sağ duyulu bir adımdır. Yaklaşık 30 yıldır terör belasıyla uğraşan Türkiye, maddi ve manevi büyük kayıplar vermiştir. Maddi anlamda verilen kayıpların toplamını, Başbakan Erdoğan'ın açıklamasına göre değerlendirirsek, asgari 350 milyar dolardır. Belki bu parayla daha faydalı işler yapılabilirdi. Gelinen bu süreçle hem akil insanların yaptığı çalışmalar hem PKK'nın silahlı ya da silahsız çekilmeleri önemsiz bir gelişme olarak görülmemeli. 4 aydır yaşanılan bu süreçte gördük ki hem olumlu hem de olumsuz gelişmeler yaşadık. Bu sorun, iki tarafı da rahatsız etmeyecek şekilde çözülecekse, gereken desteği vermeliyiz.

Son olarak, Türkiye'de polis şiddetine değinmek istiyorum. Polisin, en ufak olayda bile biber gazına başvurması, halkına olan öfkesini bariz gösteriyor. Oysa, iletişim denen bir kavram var. Karşı tarafla iletişim kurarak, olayların önüne geçebilirsiniz. Beşiktaş'ın, İnönü'ye veda maçından önce taraftarlarla polis arasında çıkan arbede de bir sürü vatandaş, polisin hunharca biber gazı sıkması sonucu, camilere ve etraftaki işletmelere sığınmak zorunda kaldı. 1 Mayıs'ta da polisin biber gazı saldırıları, tüm kamuoyunca tepkiyle karşılanmıştı. Muhalefet partisi, biber gazı konusunda hükümetle masaya oturmalı ve bu şiddete son verilmesi lazım. Son bir cümle olarak, 10 yıl önce ORGANİK biber gazı ithalatı 15 ton iken, şimdi yaklaşık 120 ton olarak kayıtlara geçti.

Devamını Oku

Kadın Toplumda Var Mıdır?

 


       Kadın... Kadın deyince ne anlıyoruz? Aciz, kendisini koruyamayan, toplumda yeri olmayan, evlilikle dört duvar arasında kalan bir köle mi? Yoksa, erkekler gibi çalışma hayatında yer alan, aynı statülere yükselip aynı maaşı kazanan, kendi benliğinle özgür olan birisini mi anlıyoruz? Kadın, bu toplumda belli başlı şeyleri kendisi yapamaz mı? Bir yerlere, davetlere kendisi tek gidemez mi? İllaki yanında eşi mi olmalı, evli mi olmalı... Köyde gelmiş insanların, kadın doktorlara, doktor bey demesini nasıl karşılıyorsunuz. Yahut kadın savcı olabiliyorsa, kadın mühendis olamaz mı? 


        Bir işe girdiğinde, erkeklerle aynı işi yapan kadınlar neden aynı maaşı alamıyorlar? Dört yıl fakülte okuyup, hakkıyla emeğiyle iş yerinde müdürlüğe yükselen kadınlara neden hor gözle bakılıyor? Tabii, hemen yakışıksız ithamlarda bulanabiliyoruz. Patronun metresi, genel müdürlerin odasına girip çıkan ve bu yollarla iş yerlerinde basamak atladı gibi ifadelerde bulunuyoruz. Oysa, kadın hedefleri adına kendi benliği kazanma adına, bir savaş veriyor. Kendisini bu toplumda kanıtlamaya çalışıyor.. Kadınlığı, evde çocuk doğuran, ütü yapan, yemek pişiren, bulaşık yıkayan, kocasının altında yatan biri olmadığını ispatlamak için dışarıda savaş veriyor. Aldatılan kadınlara ne denmeli peki! Erkek aldatabilir sonuçta o erkek, o güçlü, o her şeyi yapar.. Aldatılan kadın ayrılırsa ne yapar. İşi yok gücü yok. Baba evine gitse, istenmeyecek. Açıkta kalmayayım diye aldatılmaya göz yumuyor. Ayakları üzerinde durmayı beceremiyor. Çünkü, bu yaşanılan durum en başından zorla kabul ettirilmiştir. Evlenen kadın, evinde oturur, çocuk doğurur, çocuklara bakar, ev işleriyle ilgilenir. Erkeğin çalıştğı yerde kadının çalışmasına gerek yok. vs vs


Olaya tam tersinden bakacak olursak, kadın erkeği aldatırsa namussuz, haysiyetsiz gibi laflara maruz kalmakta. Akabinde, toplum tarafından dışlanıyor ve sokağa çıkamaz hale geliyor. Erkek aldatınca hiçbir şey olmuyor. Bir iş yerinde kadın, yasak aşk yaşayınca işten atılır, bir daha da kolay kolay kendisine iş verilmez. Erkek aldatınca ise ne işten atılır ne de hor görülür. Hiçbir şey olmamış gibi işine devam eder. Kadınlar, daha küçük yaşlarından itibaren, babaları tarafından baskı görmeye başlıyorlar. Erkek çocuklarıyla oynama, onlarlarla arkadaşlık kurma, evden okula, okuldan eve yalnızca kızlarla git gel. Karneleri kötü gelen kız çocuklarına da kızılmıyor. Çünkü, kız çocuğu okuyup ne yapacak? Liseden sonra üniversitelere, hatta şehir dışında bir yeri kazanmışsa hiç gönderilmiyor. Gözümün yanımdan ayrılmayacak, uzaklarda ne işi var. Hep bir baskı var. Okutulmayan kız evladı, evliliğe doğru sürükleniyor. Evlendikten sonra da hayatı kararanlar mı deseniz, hem yaş problemi hem de kültür ve eğitim farkları da mutsuzlukta, ailelerin dağılmasında büyük rol oynuyor. En temel sorun, kadının bir aciz olarak gösterilmesidir, kadın hiçbir şeyi başaramaz, başarsa bile yanında eşi ya da babasıyla başarır. 


 Aldatılan kadınlara ne denmeli peki! Erkek aldatabilir sonuçta o erkek, o güçlü, o her şeyi yapar.. Aldatılan kadın ayrılırsa ne yapar. İşi yok gücü yok. Baba evine gitse, istenmeyecek. Açıkta kalmayayım diye aldatılmaya göz yumuyor. Ayakları üzerinde durmayı beceremiyor. Yeri geliyor işten atılıyor, yeri geliyor ailesi tarafından dışlanıyor. Erkeklere her şey serbest, ataerkil bir toplum yapısında. Her şey erkek üzerinden yürütülmekte. Kadın, yaşama adına, ayakta kalabilme adına küçük yaşlardan itibaren boyunduruk altında kalmamalı ve her daim sosyal hayatta kendini var edebilmeli. 

 

Devamını Oku

Yeni Bir Halk Hareketi Yükseliyor Kafkas'larda!

Arap Baharı nasıl ki Ortadoğu'da patlak verdiyse, yakın zamanda da Kafkas'larda tüm dünyayı sarsacak bir halk hareketi gelişiyor. Hareketten bahsedecek olursak eğer, N!DA halk hareketi, sadece Azerbaycan'la sınırlı kalmayıp, Türkiye, Almanya'da, Hollanda başta olmak üzere Avrupa'nın dört bir yanında, şehir üniversitelerinde örgütleniyorlar. N!DA halk hareketinin temel özelliği, Azerbaycan'daki Aliyev dikdatoryasına muhalefet eden bir oluşum ve adından da anlaşılacağı gibi geniş kitlelere hitap etmeyi amaçlıyor. Bu hareketin önündeki engellere değinecek olursak, Bakü'de ya da herhangi bir Azerbaycan şehrinde özgür bir biçimde kendilerini ifade etmekte zorlanıyorlar. Çünkü; Aliyev rejimi buna izin vermemektedir. 2008 Cumhurbaşkanlık seçimlerinde Yüzde 98'le başa gelen Aliyev, bütün güçleri kendi elinde toplamış durumda. Yakın zamanda da cumhurbaşkanlık seçimleri olacak. Aliyev saltanatına değinecek olursak, muhalefet parti liderleri televizyonlara çıkamıyor, muhalafet gazeteleri reklam alamıyorlar, halk sokakta istediği gibi gösteri yapamıyor. Gösteriler yapıldığı anda polisin, göz yaşartıcı bombalarına, plastik mermilerine ve şiddetine maruz kalıyorlar.


N!DA hareketi, orduda yaşanan meçhul asker ölümlerine dikkat çekip protestolar düzenleyerek Azerbaycan kamuoyunun desteğini de almaya çalışmıştır. Yapılan gösterilerden bir gün önce N!DA halk hareketi üyesi 3 genç öğrencinin tutuklanması da, Aliyev rejiminin ne kadar da korkak olduğunu belli etmesi açısından iyi bir örnektir. Çünkü tutuklanan bu 3 genç öğrencinin yaşları henüz 20 bile değildir. N!DA halk hareketinin içeriğinden bahsetmek gerekirsek, bu hareket herhangi bir siyasi eğilimi olmayıp, halk hareketi söyleminin ön planda olduğu bir örgüttür. Akabinde, içinde hem sol görüşlü hem sağ görüşlü hem de milliyetçi ve muhafazakar görüşe sahip birtakım insanlar var. Bu hareket, Aliyev rejiminden o kadar bıkmış ki, örgütün amacı siyaset değil, tam aksine Aliyev rejimini düşürüp, yerine adaleti sağlayan sosyal demokrat bir iktidarı yeğliyorlar. Şöyle devam edersek; N!DA'nın siyasi görüş fark etmeksizin demokrasi, hak ve adalet isteyen insanların bir araya geldiği bir hareket olduğunu görüyoruz. Başka bir konuya dokunacak olursak, o da ülkedeki valilerin ve bürokratların toplumun en üst tabakasını oluşturması...


Azerbaycan'da valiler ve bürokratlar toplumun en zengin safhını oluşturmakta ve ülke genelinde de büyük bir rüşvet sistemi hegomanyası var. Yani rüşvet vermeden hiçbir işin olmuyor. İş adamı da olsan, fakir de olsan rüşvet vermezsen işlerin rast gitmiyor bu ülkede. Ülke servetinin büyük çoğunluğu, valilerin ve bürokratların komuta merkezindedir. Halk ise fakir, gariban hayatı sürdürmekte. Otoriteye baş kaldırmadan fakir sefil bir hayata devam ediyor.  Ülkede muhalefet olan halk hareketleri ve partiler bu düzene karşı çıkıp, ülke servetlerinin daha adaletli bölünmesi için sosyal adalet prensibine önem vermektedir.


Bir süre öncesine kadar, üye sayısı 100'lerle ifade edilen N!DA, şimdilerde ise 1000'lerle ifade ediliyor. Gerçek bir halk hareketi olma yolunda büyük bir uğraşlar veriyorlar. Gazetelere röportaj veriyorlar, blogları takip ediyorlar, halka gereken bilgileri, haberleri sağlıyorlar. Kısacası, en yakın zamanda verdikleri emeklerin karşılığını alacaklar. Devam edersek eğer, N!DA'nın en önemli özelliği, eylemlerinde şiddete kesinlikle başvurmuyorlar. Gösterilerini demokratik bir şekilde, dövizlerle dile getirerek dikkat çekmeye çalışıyorlar. Son olarak, Azerbaycan belki de babadan oğula geçen siyasetten, N!DA halk hareketi sayesinde kurtulabilir.

Devamını Oku
}