Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

OTOBÜS DERSHANESİ-2
Hafta sonları fırsat buldukça Kemeraltı’na iner tarihi hanlarının birinde oturur çayımı kahvemi içer gazetelerimi okuyup daha sonra otobüs ile evimin yolunu tutarım. Yine bir hafta sonu bunları yaptıktan sonra otobüse bindim. Belediye otobüsünün İçi çok kalabalık tıkış pıkış ilerleyerek ayakta da olsa kendime yer bulmuştum. Yolculuk yapanlara şöyle göz gezdirdim. Kimi cep telefonları ile meşgul, kimi kendi aralarında sohbet ediyor kimi de dışarıyı camdan seyrediyordu. Ben ayakta sallana sallana yolculuk yaparken yan yana oturan iki genç biri top sakallı, saçları seyrek, gözlüklü siyah ceketli, diğeri spor kıyafetli çakır gözlü atletik yapılı kendi aralarında konuşurken gözlüklü olanın cep telefonu çaldı. Telefonuna cevap veren bu genç arkadaş, bir dakika falan konuştuktan sonra, telefonu kapatarak yanındakine döndü şöyle dedi.
“Erol arayan Sedat’tı Recebin düğününü temmuz ayında yapacaklarmış? Salon Temmuz ayına tutulmuş” dedi.
Erol gayet kendinden emin bir şekilde “Temmuz ayı bayramdan sonra yani”
Gözlüklü genç “Aynen Temmuz ayına tutulmuş” dedi.
Erol “İyide Temmuz ayı İki bayram arası olmuyor mu? İki bayram arası nikah olmaz” dedi.
Gözlüklü genç “Aaaa ben onu unuttum doğru ya iki bayram arası nikah olmaz” dedi.
Erol yine bilmiş havasıyla “Oğlum saçma zaten iki bayram arası diye bir şey mi olur saçmalamayın yok öyle bir şey” dedi.
Gözlüklü genç “Ne bileyim öyle deniliyor ya” dedi.
Erol “Ramazan bayramı ile kurban arası iki bayram oluyorsa, kurban bayramı ile ramazan bayramı arası da iki bayram o zaman” dedi.
Gözlüklü genç “Valla ben bilmem büyüklerimiz öyle söylüyor günahmış” dedi.
Artık dayanamadım, yine çenemi tutamadım söze daldım.
“ Kardeşlerim kulak misafiri oldum. İsterseniz ben bu durumun Doğrusun sizlere anlatayım sizde öğrenmiş olursunuz” dedim.
Gözlüklü genç önce tuhaf tuhaf baktı sonra “Farketmez abi siz bilirsiniz anlatın buyurun” dedi.
Erol beni süzerek, dalga geçer gibi söze girdi “O zaman abimizi dinleyelim, bakalım hangimiz haklı” dedi.
Benim bu çıkışımla ayaktaki olsun, oturanlar olsun, o bölgedeki tüm yolcular bana doğru bakarak, dikkatle dinlemeye hazırdılar.
Tamam dedim fırsat bu fırsat herkeste öğrenmiş olacak başladım anlatmaya,
“ İki bayram arası nikah olmaz fakat sizlerin dediği gibi ne ramazan bayramı ile kurban arası nede kurban bayramı ile ramazan arası. Yani bunlarla alakalı bir bayram değil.” Dedim. Ayaktaki bey amca söze girdi hemen sordu “Eee sen dedin ya az evvel İki bayram arası nikah olmaz diye bu hangi bayram o zaman?” diye sordu.
“Müsaadenizle anlatmaya devam edeyim amcacığım.” Dedim. Amca başıyla tasdikledi ben kaldığım yerden devam ettim.
“İki bayramdan kast şudur, ramazan bayramı veya kurban bayramı birinci günü Cuma gününe denk gelirse, bayram namazı ile Cuma namazı arası iki bayram oluyor. Çünkü ikisinde de Hutbe var. Peygamber efendimizin döneminde Bayram namazından sonra nikah kıyılabildiği için burada insanlar hutbelerden mahrum kalmasın diye efendimiz buna dikkat çekmiş bu özel günü iki bayram olarak adlandırmıştır. Cuma Müslümanların haftalık bayramları diğer iki bayramda yıllık bayramlarıdır. Dolayısıyla tekrar söylüyorum herhangi bayramın birinci günü Cuma gününe denk gelirse bayram namazı ile Cuma namazı arası iki bayramdır neden derseniz ikisinde de hutbe olduğu içindir“ dedim.
Yine devam ettim “Yani Ramazan bayram ile Kurban arası iki ay on güne tekabül eder o zaman zarfı değildir bilginiz ola” dedim.
Yolcular şaşkın şaşkın kendi aralarında mırıldanıyor herkes vay be diyerek yıllardır yanlış bildikleri bu kavramdan kurtulmuş oluyor aynı zamanda da doğrusunu öğreniyorlardı. Koltukta oturan orta yaşlarda bir hanımefendi şahsıma bu güzel bilgiden dolayı teşekkür ederken bey amca da sen hoca’ mısın? diye sordu. “Değilim amcacığım,işçiyim sadece bu konuyu biliyorum işte, bu iki kardeşimin kafa karışıklığına son verdiysem ne mutlu bana” dedim.
Gözlüklü genç “ Abi çok teşekkür ederiz valla ilk defa duyuyorum öğrenmiş oldum” dedi
Erol da yüzüme bakarak” Vay be istesek öğrenemezdik amma denk geldi abi bize anlattı ama herkes faydalandı” dedi.
Ben inmeye hazırlanırken beni dinlyenlere bakarak şöyle söyledim. “Bu anlatıklarımı sizlerde etrafınıza anlatınız ilim ve doğru bilgi yayılsın. Unutmayınız ilim yaymak farzdır cümleten hayırlı akşamlar” dedim.
Yolcular sanki beni yıllardır tanıyormuşçasına hep bir ağızdan koro gibi “hayırlı akşamlar” dediler.
Otobüsten gönül huzuruyla inerek, yine üstüme vazife olan bir görevi yerine getirmişçesine ellerim cebimde inceden inceye evimin yolunu tuttum.

Devamını Oku

HRİSTİYAN TERÖRÜ VE HRISTİYAN TERÖRİST
Allah’ın mescidlerin de O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir? Aslında bunların oralara ancak korka korka girmeleri gerekir. Böyleleri için dünyada rezillik var, âhirette de onlar için büyük azap vardır. Bakara suresi 114. Ayeti

“Sen TÜRK olduğunu unutsan da düşmanın asla unutmaz.” Ebulfez Elçibey.

Çok şükür ki tarihin sayfalarında Türk'ün kara sayfası yoktur. Atalarımızla ne kadar övünsek azdır. Ne Mutlu Türküm Diyene..
Yıl 450’li yıllar bir Türk, tüm insanlığa zulüm eden Doğu Roma imparatorluğunun karşısına dikilip meydan okuyor, korkak romalılar, Atillanın dine saygılı olan ve bu zaafını bildikleri için çare olarak papa 1. leo ‘yu göndererek yalvarttırıyorlar. Papa Atilla’nın karşısında diz çökerek şu sözleri sarf ediyor.

-Ey yoksulların koruyucusu… Ey zalimlerin korkusu... Ey büyük Attila! İşte ben, bütün Hıristiyanların temsilcisi, ben Papa 1. Leo, önünüzde diz çökerek yalvarıyorum: Roma’ya girmeyiniz. Dünya Hıristiyanları adına sesleniyorum, bize acıyınız…
Büyük Türk Hakanı Atilla kendi namına şanına yakışır bir şekilde yalvaran papaya Acıyarak cevaben,

Kalkınız Papa hazretleri! Bir din büyüğünün önümüzde diz çökmesine gönlümüz elvermez…. Lütfen kalkınız! Roma’yı ve sizleri bağışlıyorum. Barış ve kardeşlik içerisinde yaşadığınız sürece, benden size zarar gelmeyeceğini biliniz. İmparatorunuz, Romalıları adalet üzere yönettiği sürece, ben uzaklardayım. Aksi halde çok yakınınızdayım! Selâm söyleyiniz, sizi bana gönderen İmparatorunuza!

Ve yıl 1071 Malazgrit şanlı Sultan Alparslan Baş kumandanlığı eşliğinde Türk ordusu,

Yine o yılların zalim gücü Hristiyan Bizans imparatorluğunu darmadağın ederek komutan Diyojeni esir alıp şöyle bir diyolog yaşıyorlar.

Alparslan soruyor,
"Beni yakalasaydınız ne yapardınız?’
Romen Diyojen, utana sıkıla cevap verdi:
‘Atımın kuyruğuna bağlayıp sürüklerdim ya da bir demir kafese koyup ülke ülke gezdirirdim.’

Alparslan, peki benim size ne yapacağımı düşünüyorsunuz? diye sordu:

‘Ya beni hemen idam edeceksiniz ya da zaferinizi kutlamak için benim yapmayı düşündüğüm gibi demir kafese koyup ülke ülke gezdireceksiniz.’ dedi.

Sultan Alparslan, yanındakilere Romen Diyojen’i işaret ederek,

‘İşte aramızdaki fark!’ dedi.

Sonra tekrar imparatora döndü ve ‘sizi serbest bırakacağım.’ dedi.

Romen Diyojen aldığı cevap karşısında dondu kaldı. Söyleyecek hiçbir cevap bulamadı. Olduğu yere çökerek,

‘Ne kadar büyük olduğunuzu şimdi anlıyorum.’ diyebildi.

İşte biz Büyük Milletiz..

Ve rahmetli Prof. Halil İnalcık hocamızda şöyle söylemişti,

“ Batı, İstanbul’un fethini ve Ayasofya’yı hiç unutmadı. “

Yeni Zelanda ülkesinde hunharca, kahpece, barbarca işlenen katliamdan bahsetmek istiyorum.

İşte zalim Haçlı zihniyetin Müslüman, Özellikle Türk düşmanlığının bilinç altı yerleşmesinin iler ki yıllarda nasılda kustuğunu görmüş olduk. Bana kalırsa son derece bilinçli tehtidkar ve organizece işlenmiş kahpe cinayettir. Katil her şeyi ayrıntısına kadar düşünmüş. İçlerinden söküp atamadıkları 1. Kosova savaşı kumandanı padişahı 1. Murad’ı şehit eden Sırp katil “Miloş Obiliç” ismini, Osmanlı’nın mağlup olduğu Viyana savaşının tarihini 1683 şarjöre yazması, Haçlı seferlerinin gaza getirsin diye söyledikleri “Tanrı bunu istiyor” ibaresi, Terörist Brenton yayımladığı bildiride, açıkça ve alçakça Türkiye’mizi vatanımızı tehdit etmesi "Boğaz’ın doğu tarafında barış içinde yaşayabilirsiniz. Fakat Avrupa topraklarında, Boğaz’ın batısındaki herhangi bir yerde yaşayamazsınız. Sizi öldürür ve topraklarımızdan süreriz. 'Kostantinopolis'e gelecek ve bütün camiler ile minareleri yıkacağız. Ayasofya’yı minarelerden kurtaracağız. İstanbul bir kez daha Hristiyan toprağı olacak." ifadelerine yer vermesi ortaya nasıl bir Türk düşmanlığını taşıdığını en büyük göstergesidir. Kiliselerde daha küçük yaşlarından itibaren çocukların beyinlerine işletilen Türk düşmanlığı, onların ne kadar korktuğunun en somut delildir. Ancak korkan bir insan ibadet halindeyken, savunmasızken sırtı dönükken bu şekilde katledilebilir. Bizlerinde hiç hafife almayacağı, haçlı zihniyetine hiçbir zaman güvenilmeyeceğini bilmemiz gerekmektedir. Videoyu izledim hiç acemi birinin yapacağı işlere benzemiyor. Son derece ne yaptığını bilen, akıllı ve sakin soğukkanlı davranan bu Hristiyan cani ya kiliseden, ya da tapınak şövalyelerinin bağlı olduğu her hangi bir kurumdan aldığı emir ile gerçekleştirdiğine inanıyorum.

Şimdi milli birlik beraberliğimizin ne kadar da önem arz ettiğini aşikar dır. Geçmiş yıllarda 7 düvele meydan okuyan atalarımız korkusuzca, güçlü onurlu bir şekilde yaşamışlar bu şerefsiz Hristiyan terörist gibi kimseyi arkadan kahpece vurmamışlardır. Türk savaşta asla ve asla, yaşlı, kadın, çocuk, hayvan, bitki, mabetlere saldırmamış bilakis merhametle muamele etmişlerdir. Bursa fetih edildiğinde şehirden ayrılan Bizans halkına Türk kadınları yol erzağı olarak börekler, çörekler yapmış en güzel şekilde uğurlamışlardır.

Olaydan sonra açıklama yapan, başka alçak bir Hristiyan olan Müslüman düşmanı, Queensland Senatörü Fraser Anning, salyalarını akıtarak köpekçe çirkin ifadelerle, "İslâm, faşizmle denk bir dindir. Bu örnekte Müslümanların katil pozisyonunda bulunmaması, kendilerini suçsuz yapmaz" ifadelerini kullandı. Sizler asla ve asla şunu unutmayınız samimi söylüyorum.Dünyada tek sevilen güvenilen ordu Türk Ordusu'dur. Türk ordusu'nun tarihinde zulüm yoktur yaşatma vardır. İnsan onurunu korumak vardır. Yardıma muhtaç olana yardım etmek vardır. Düşmanına dahi ekmeğini verebilen bir nesil başka nerde bulunulabilir ki. Televizyon da Koreli bir subay Türk askerini şu şekilde anlattı.

''Türkler çok disiplinli, cesaretli ve kahramanca savaşıyorlardı diye uzun uzun askeri yönden anlattı Türk ordusunu ve Mehmetcigi..

Sonra biraz duraksadı ve dedi ki...

- Türkler birde bir şey daha yaptı.. Gördüler ki savaş esnasında girdikleri köylerde kasabalarda şehirlerde Çocuklar, kadınlar hasta insanlar kalıyor. Onlar sefil oluyorlar. Türkler hemen Türkiye’den Sağlık ekibi, çadır, ilaç, gıda getirdiler. Ve o kaçamayan savunmasız çocuklara kadınlara yaşlılara sahip çıktılar, onları tedavi ettiler doyurdular, çadırlara yerleştirdiler...

- Dünyadaki bir başka orduda Türk ordusunun egitimine disiplinine, savaş tekniklerine çalışarak sahip olabilirler. Fakat dünyadaki başka hiç bir ordu savaştıgı insanların çocuklarına, kadınlarına ve yaşlılarına Türklerin yaptığını yapmaz...
Uyanık olacağız, diri olacağız, hazır bekleyeceğiz.
Rehavete kapılmak yok.
Ve ayeti kerime

"Sizler de onlara karşı gücünüzün yettiği her çeşit kuvvetten savaş için beslenen atlardan hazırlayın; onunla hem Allah´ın düşmanı hem sizin düşmanınızı, hem de sizin bilmediğinizi fakat Allah´ın bildiği diğer düşmanlarınızı korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız mükafatı size tamamen ödenir ve hiç zarara uğramazsınız." (Enfal suresi 60. ayeti)
Velhasıl yazımı burada tamamlarken,
Yeni Zelanda ülkesinde, ibadetlerini yerine getirmek isteyen, ve sadece Müslüman oldukları için şehit edilen masum din kardeşlerimize Allahtan rahmet diliyorum.

Devamını Oku

MANA GÖZÜYLE BAKMAK
Bakıyorum’ da yorumlara şaşırıyorum ne kadarda uzaklaşmışız mana’ dan hep zahirde kalmışız.
Madde ile kıyaslar hale gelmişiz her şeyi. Neden Suriye’deyiz ! Diyorlar.
Kendimiz, ülkemiz için.. Sınırımız dibine terörist ülke kuralacak ve bu ülkeyi ilk tanıyan ülkeler, Amerika, İsrail, İngiltere, Fransa, Ermenistan olacak. Ondan sonrada uğraş dur, durdur bakalım terörü.
İkinci olay ise geçmiş zamanda Kore’ de, balkanlarda Afrika’ da olduysak bu zaman ‘dada Suriye’de olmamız son derece doğal. Çünkü, TÜRK hep mazlumun yanında olacaktır bu bize verilen İlahi görevdir.
Şeytan’ nın ordusu mazlumu katledecek, ALLAH’ ın ordusu seyredecek’ mi ?
Nasıl ki, ALLAH’ ın peygamberi var, kitabı var Ordusu neden olmasın. O, Ordu’da TÜRK ORDUSU’ dur.
Bizler zalimin karşısında ALP mazluma karşıda hep EREN olmuşuzdur. Bizim işgal ve yağmayla işimiz olmaz, bu durumu kabullenmeyenler dönsün tarihe bir baksın.
Biz Türk milleti olarak asker doğmuşuzdur, ilay-ı kelimetullah yolunda ölmek bizim için ŞEHİTLİK’tir.
Olaylara zahir gözüyle bakanlar ölü der oysa mana gözüyle bakanlar ŞEHİT der. ALLAH C.C. Ayeti kerimesinde açıkça belirtmiş. “Allah yolunda öldürülenlere «ölüler» demeyin. Hayır, onlar diridirler. Fakat siz sezemezsiniz.” Bakara suresi 154. Ayeti.
"O halde, dünya hayatını ahiret hayati karşılığında satanlar, Allah yolunda çarpışsınlar. Kim Allah yolunda çarpışır sonra öldürülür veya üstün gelirse ona büyük bir ecir vereceğiz." (Nisa, 4/74)
"Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın. Aksine onlar diri olup Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar. Allah’ın lütfundan kendilerine vermiş olduklarıyla sevinç içindedirler ve arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanları, kendilerine bir korku olmayacağı ve üzülmeyecekleri üzere müjdelerler." (Ali İmran, 3/169-170)
Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki:
“Cennete giren hiç kimse dünyaya geri dönmek istemez, yeryüzünde olan her şey orada vardır. Ancak şehid böyle değil. O, mazhar olduğu ikramlar sebebiyle yeryüzüne dönüp on kere şehit olmayı temenni eder. ”
Bir rivayette şu ziyade mevcut: “.. Şehid hariç, o, şehidlik sebebiyle mazhar olduğu üstünlükler ve kerametler sebebiyle. . . (dönmek ister). “
Kaynak : Buhari, Cihad 5, 21; Müslim,İmaret 108, 109, (1877); Tirmizi, Fedailu’l-Cihad 13, (1643); Nesai, Cihad 30, 6, 32).
Şimdi bu ayete dikkat edelim,” Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dost olmaktan men eder. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” MUMTEHİNE suresi 9. Ayeti.
İşte bu sebepten TÜRK zulüm etmemiş hep mazlumun yanında yer almıştır kazanmış mı, kaybetmiş mi? buyurun bundan sonrasını araştırmacı yazar Mustafa Öselmiş’ den okuyalım.
***Bu konuda William Pih, şöyle der: “Türkler hiçbir adaletsizlik yapmamışlardır. Fakat hep bunun kurbanı olmuşlardır.”
Tarih şahittir ki, Türkler bütün insanlara karşı daima merhametli davranmışlar ve ihsanda bulunmuşlardır. Türklerin merhameti ve ihsanı, yalnız kendi ırk ve dindaşlarına değil, diğer bütün milletlere ve dinlere mensup insanlara da şamil olmuştur. Türklerde zulüm yoktur, cebir yoktur. Hakimiyetleri altında yaşayan insanları dil,din,örf ve adetleri, can, mal, ırz ve namus emniyetleri ile beraber korudukları bir hakikattir. Türkler iktidarlarının uzandığı yerlerde harabelerin arasından geçip, şan ve şöhrete ulaşan bir millet olmamışlardır.
Haçlılar Kudüs’ü alınca 70.000 müslümanı kılıçtan geçirmişken bir sene sonra Kudüs’ü alan Selahaddin-i Eyyubi bir tek Hıristiyanın burnunu bile kanatmamıştır. Müslümanlar arasında İsa (AS) dan saygı ile bahsedilirken, İncil’e iman, iman esaslarından sayılırken Hıristiyanların İslam Dinine, İslam Peygamberine dolayısıyla Müslümanlara duydukları kin ve nefret, onları kudurtacak hale getirmiştir.
II. Murat’ın Selanik seferi sırasında Hristiyanlardan hiçbiri hayatları karşılığında dinlerini değiştirmeye zorlanmadı. Kiliseleri kapatılmadı. Dini inançlarına ve hürriyetlerine dokunulmadı. Türk-İslam siyasetinin gereği olarak zulme kalkışılmadı.
Melik Şah için tarihçi Mathieu: “Kalbi Hristiyanlara karşı şefkatle dolu idi. Fethettiği ülkelerin halkına baba gibi davranırdı. Bu yüzden Rumlar ve Ermeniler Onun idaresine kendi rızaları ile girdiler” der.
Türk idaresi, kılıç kuvveti ve zulüm üzerine kurulmadığından Alpaslan, Bizans halkı tarafından kurtarıcı olarak karşılanmıştır. I. Murad zamanında Balkan milletleri, Latin kilisesine bağlanma yerine, adil Türk idaresini tercih etmişlerdir. II. Murat, bir ferman yayınlayarak: “Tebaamdan Müslüman olanları camide, Hristiyan olanları kilisede, Musevileri de havrada görmek isterim” derken din ve vicdan kürk atları Vistül’den su içmeyince bize adalet yoktur” diyen Lehliler gibi birçok ülke insanı Türk adaletinin özlemini duymuştur. Çünkü Türk idaresi altında herkes mutlu yaşamış, kendi idarecilerinin ve dindaşlarının zulmünden bıkanlar için Türk idaresi sığınak olmuştur. Türk düşüncesini açık bir şekilde ortaya koymuştur. II. Murat, hazineyi zenginleştirme teklifinde bulunan vezirine nasıl zenginleştireceğini sorar. Vezir, halktan bazılarının fazlasıyla zengin olduğunu ve bunların paralarının bir miktarının alınabileceğini söyleyince Padişah, fena halde hiddetlenmiş, vezirin vazifesinden alındığını bildirirken yanındakilere :
-Bizim askerimiz gazi askerdir. Bir padişah haram yer ve askerine haram yedirirse, asker harami olur” der.
Yer yüzünde Türkler kadar adalet ve hakkaniyet gösteren bir başka millet gösterilemez. Adaletin muhteşem tablolarını çizen Türklerin bu ayrıcalığının nedeni karakter yapılarının sağlamlığı ve İslam’ a bağlılıkları ile izah edilebilir.
Türkler, Kur’an’a ve İslam Peygamberine sonsuz bağlılık göstermişlerdir. Emredilen adalet ilkelerini kusursuz yerine getirmişler, sosyal adaletsizlikten ve zulümden uzak, Müslüman Türk olarak yaşamışlardır.
“Görülüyor ki, Türklerin adalet anlayışı, inançlarının gereği olmuştur, Ayetler ve hadislerin ışığı altında Türk-İslam tarihi adalet örnekleri ile dolmuş, Türk idaresi altında yaşayan herkes mutluluk ve emniyet içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. ***
Murat Gülşan olarak bende hiç siyasi bir uslup takınmadan yine son sözlerimizi ayetlerden vereyim, “Harbediniz, fakat zulmetmeyiniz.” (Kasa S.77)
“Allah haddi aşanları, adaletten ayrılanları sevmez.” (Bakara S.190)
“Allah zalimleri sevmez.” (Al-i İmran S.59)
“İnsaf ve adalet dairesinde hükmet, çünkü Allah doğruları ve insaf edenleri sever.”(Maide S.45)
Son söz ( Din bütün müminlere samimi olmaktır)
Selam ve dua ile kalınız.
Araştırmacı yazar: Murat Gülşan

Devamını Oku
Murat Gülşan

TÜRK KUMANDANI EBU MÜSLİMİ HORASANİ (ABDURRAHMAN)

Ebû Müslim Horasani, asıl ismi(Abdurrahman) olup Türk kumandanı Berke’ nin oğludur. Berke o dönem Türklere yapılan zulme baş kaldırmış çinlilerle savaşmış ordusu mağlup olunca kendiside yaralı olarak kurtulmuştur. Çinlilerin başına ödül koyup aradığı Berke komutan,eşini ve oğlunu korumak için arap ismi alarak Ebu müslim olarak yaşamına devam etmiş o dönemde emevi zulmünede baş kaldırmış şamda emevi güçlerine yakalanarak idam edilmiştir.Oğlu Abdurrahman İşte Türk tarihinde büyük bir şöhret kazanan Müslim'in oğlu olan, Ebû Müslim-i Horasânî bu çocuktur. Günler geçti. Ebû Müslim yavuz bir delikanlı oldu. Onun yiğit hallerinden herkes büyük bir adam olacağını sezmekteydi. Günün birinde annesinden babasını sordu. Annesi de, “Babanı, Türk illerini esir eden düşmanlar öldürdü!” dedi. Bundan sonra, ailenin en değerli bir yadigarı olan Oğuznâme’yi oğluna uzattı. Ebû Müslim, bu destanı başından sonuna kadar dikkatle okudu. İşte Ebû Müslim’i, millî bir kahraman yapan bu Oğuzname destanı olmuştur. Bir süre sonra sevgili annesini de kaybetti. Genç Ebû Müslim, babalığına veda ederek ata yurdu olan Horasan’a döndü. Burada kendisini Ahîler himaye etti ve bir saracın yanına işçi olarak girdi. Oradan yıllar sonrabir kafileyle hacca gitti Hacılar haclarını tamamladıktan sonra yurtlarına döndüler. Fakat Ebû Müslim’in ruhunda Türk illerini esaretten kurtarmak, Hz. Muhammed soyuna zulmedenlerden intikam almak mefkuresi doğdu. Ebû Müslim’e Hz. Ömer soyundan (İmam İbrahim) çok yardımda bulunuldu. Abbasi şeyhin tam güvenini kazanarak abbasilerin başkumandanı oldu. Bir yandan emevilerle mücadele ederken bir yandanda çinlilerle talas savaşı yaparak vermiş olduğu taktikle yenmiştir. Araplar onu büyük İskender ‘e benzeterek yenilmez kahraman ilan etmişlerdir. Ehli Beyt için mücadele etmiş abbasilerin biz Ehli Beyti koruyacağız sözü üzerine abbasilerle birlikte hareket etmiştir. Kanlı Emevî devletini yıkmak isteyen Ebâ Müslim, Ehlibeyte yakınlıkları, Emeviler'e karşıt olmaları nedeniyle Abbasoğulları'na biat etmek zorunda kalmıştır. Bu biat öyle bildiğimiz tabii olmak anlamında bir biat olmayıp, daha çok ittifak temelli bir biattir. Abbasoğulları'nın artık gereken dersleri aldıklarına, Ehlibeytin/Ehlibeyt taraftarlarının her türlü hak ve hukuka sahip olunacağına dair sözler alınmış, anlaşmalar yapılmıştır. Bu sözlere inanılmış, inanılmak zorunda kalınmıştır. Çünkü Ehlibeyte, Ehlibeyt taraftarlarına kan kusturan Emevîler'in kanlı saltanatlarını yıkmak esas görev durumundaydı. Ehlibeyt bendelerinin tek başına bu gücü tasfiye etmeleri imkansızdır. Abbasoğulları da birçok boyutuyla güçlüdürler. Bütün bu nedenlerden dolayı Abbasilerle yol alınmak zorundaydı. Elbette Ehlibeyt bendelerinin, başta Ebâ Müslim olmak üzere ihtilal sonrası planları vardı. Ne yazık ki Ebâ Müslim'in bu planları uygulamaya fırsatı olmadan katledilmiştir. Abbasi halifesi tarafından saraya misafir edilen sarayda pusu kurdurulup hunharca oklatılan Ebü müslim cesedi bir halıya sarılarak gizlice nehire atılmıştır. Ebû Müslim hakkında yazılı eser pek azdır. Ebû Müslim’i roman şeklinde anlatan 2 kitap bulunmaktadır; 1. si Faik Bulut’un “Ebû Müslim Horasânî, Bir İhtilalcinin Hikâyesi” isimli kitabı (Su Yayınları, 1999), diğeriyse Corci Zeydan’ın “Ebû Muslim Horasânî” isimli kitabıdır. (Milenyum Yayınları, 2010) Ebû Müslim hakkındaki diğer bir kaynak kitap da Mesruri Geda’nın “Eba Müslüm'ün Tabutu” isimli kitabıdır. (Can Yayınları, 1996) Ayrıca Türkolog Prof. Dr. İrene Melikoff’un, 1962'de Fransızca yayınladığı "Türk-İran Epik Geleneği İçinde Horasan Teberdarı Ebû Müslim" (Abu Muslim, le " Porte-Hache" du Khorassan dans la tradition épique turco-iranienne) adlı bir kitabı bulunmaktadır. Yeşilçam' da bir sinema filmi çekmiştir başrollerde (Ebû Muslim Horasani) rolünde Tamer Yiğit oynamıştır. Selam ve dua ile kalınız. Araştırmacı yazar; Murat Gülşan

Devamını Oku