Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

TAYYİP BİR GİTSE

 

Bilinçli seçilmiş, oluşturulmuş bir kargaşa ortamında yaşıyoruz. Ucundan kenarından, farkında olmadan yada bilerek hepimizin katkı sunduğu kargaşa ortamı.

 

Her kesimin önceliği tercihi ve günah keçisi farklı.

Kimimiz için “üst akıl” kimimiz için şeytan America kimimiz için PKK yada öz be öz evladı PYD/YPG. Kimimiz için ise İran çokça da Reza. Elbette Putin de hakettiğini alıyor.

 

Muhalif cephe için işler biraz daha kolay. Ne birazı kopkolay hemde !

Bu öyle bir muhalif cephe ki; Kılıçdaroğlu, HDP, PKK, bırakın derinini sığsını düpedüz America Birleşik Devletleri, Martin Schulz, Davit Cameron, Cem Özdemir, Avrupa Birliği, Fetullah Gülen çetesi, Angela Merkel, siyonizmin çıkarları için var olduğunu iftiharla açıklayan axel springer, azılı islam düşmanı kaçıncı kalp naklini yaptırdığını unutmuş Murdock ve ülkemizdeki televizyon kanalının ankırmeeenleri...

 

(Rahmetli Zeki Müren sağ olsaydı bu listeyi; Yedikuleden Hale, Samatyadan Jale ve Fatihten bütün mahalle ile ismini sayamadığım binlercesi diye uzatmaz kısa keserdi)

 

Tümünün ortak paydası, ortak düşmanı “Tayyip” olduğu için. Tayyip düşmanlığında şıppadanak birleşebildikleri için işleri kolay. Bu listeye Doğan medya grubunu yazmayı unuttuk diye bize gönül koymasın sakın. Büyük ortağı ve abisi axel springeri yazınca onu da zikretmiş olduğumuzu varsaysınlar.

Bunlara göre Tayyip giderse herşey güllük gülistanlık olacak. Türkiye vınnnn diye uzay çağının ötesine geçecek. Hatta Tayyip bir gitse Avrupa Birliğine tam üyelik bile garanti !

Öyle demiyormu balkonunda kenevir yetiştiren yeşil Cem Özdemir. Ülkesini AB den kopartmaya çalışan Davit arkadaş bile Türkiyenin AB üyeliğini Erdoğansızlaşması şartına bağlıyor.

Dünya üniversiteler sıralamasında esamesi bile okunmayan. Bilimsel bir araştırması, yayını olmayan. Uluslararası toplantılara makale bildiri sunmak için değil, sadece Tayyibi şikayet için katılan Koray Çalışkan türünde akademisyen kadrosu özlük haklarından yararlanan cahil cühela sürüsü de cabası !

Tayyibin idam fermanını neden verdiler ?

Her vatandaşın aklında buna verecek bir cevabı zaten var.

Tayyibin suçu büyük....

Tayyip bu ülke bu coğrafya insanına kaybettirilmiş olan “öz güveni” kazandırdı.

Ezikliği utanmayı bırakıp, “bende yapabilirim/yaptım” demeyi hatırlattı.

Hayalleri, gerçekleştirilebilen hedefler haline getirmeyi öğretti.

“milli” kavramını duygusunu yıllar sonra tekrar tatdırdı.

Siyaset masalarında “göz hizası” konuşmayı alışkanlık haline getirdi.

Dikleşmeden “dik durmayı” öğretti.

Gerçek milliyetçiliğin etnisite sevgisi değil, Türkiye sevgisi olduğunu hatırlattı.

Bırakın tümünü, bunlardan bir tanesi bile Anglosakson egemenlerin hakkınızda “yok edilmeli” fermanı çıkartması için yeter.

İşte o yüzden, bunlar için Tayyip mutlaka diskalifiye edilmesi gereken bir düşman...

Bugün Yeni Anayasa konuşacağımız yerde, pkk terörünü

hukuk adalet reformu yerine paralleri,

AB üyeliği yerine Ermeni tasarılarını konuşuyorsak,

Hepsi bizleri çok ama çok seven(!), sadece Tayyibin kellesini isteyen dost ve müttefiklerimizin bize hediyesi.

 

Bu yazıda geçen Tayyip kelimesini kaldırın. Ayni şeyleri başarmış başka bir liderin adını yazın. (sizin gibi bende kim olabilir diye düşünüyorum...)

Yine ayni şeyleri yazar ayni şeyleri söylerdik. Tayyip-Ali-Ahmet, isimler değil derdimiz.

 

Biz bu ülkeyi; “Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar değerli ve zengin bir ülkedir” diyenlere inat sevmeye ve sahip çıkmaya devam edeceğiz.

 

 

 

Naci Taban

 

14.06.2016

 

 

twitter.com/nacitaban

Devamını Oku

BAY BAYDIN

İstanbuldan bir başkan yardımcısı geçti.

Amerika Birleşik Devletleri başkanı Barac Obama'nın yardımcısı bay Baydın.

Ismiyle müsammalık böyle bir şey olmalı, adam gerçekten seviyesizliği ile baydı, gitti.

Hep söylenir Amerikalılar siyaseti politikayı bilmez. Zerafet ve zekadan yoksun hareket ederler. Masaya ayaklarını uzatıp geğirerek kendi doğmalarını pragmatizim diye karşısındakine dayar. Elbette pragmatistlik kendileri açısından söz konusu. Karşısındakilere insan hakları, özgür basın ve demokrasi dersleri verip ezikleyip konuyu değiştirirler. Bu verdikleri dersleri bir kere olsun kendi topraklarında kendi vatandaşlarına uygulasalar insan gam yemez.

Bay Baydın Cenevrede yapılacak Suriye görüşmelerinde ortak hareket edecek takım oluşturmak istiyor. Ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı,Dışişleri bakanından önce başka kişi ve kuruluşlarla „basına kapalı“ görüşmeler yapıyor. -hani nerede kaldı 'halkın haber alma özgürlüğü'ne olan saygınız-

Manavda kabak seçer gibi 'sen - sen – sen' diyerek siyasi partilerden milletvekillerine çağrı yapıp onlarla toplantı yapıyor. -tabiki basına kapalı-

Sonra görünüşte Amerikan düşmanı olması gereken sol/solcu geçinen yazarları gazetecileri topluyor onlarla görüşüyor. -tabiki basına kapalı- Bu toplantıların basına kapalı yapılmasına masaya oturan basın özgürlüğü aşığı(!) gastecilerden tepki gelmiyor.

Tepkiyi bırakın bay Baydın ile selfie çekinme yarışına giriyorlar. Bay Baydının değerli eşi Jill hanımefendi de bunlardan birisini çıkışta; „hay ciniiit nasılsın“ diye sorarak -hemde İngilizce- son derece mutlu ediyor.

Aslında Jill hanımefendinin anadili olan Tanzanyaca yerine bu soruyu İngilizce sormasına bizde şaşırdık !

70'li yıllarda „hoşt Amerika puşt Amerika“, „Yankee Go Home“ diye artistlik gösteriler sunan bu güruh, bu gün „biji Amerika“, „selfie with USA“ noktasına gelmiş. Şaşırmalı mı gülmeli mi bilemedim.

ilk gün Cihangir sokağı sakinlerini mutlu edip onların gönüllerini feth eden bay Baydın, ikinci gün ülkenin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı tarafından kabul ediliyor. (CB tarafından kabul edilmesine neden Obamanın telefon ederek lütfen bizim Baydın ile görüşün, demesinin etkili olduğu da söyleniyor).

Başbakan ile görüşmesinde ceketlerin çıkartılıp harita başında „bilgilendirilme“ bombardumanına tutulması bay Baydında pek bir etki yaratmamış anlaşılan ki; „PYD bizim çocuklardır onları sevin okşayın, korkutmayın „türündeki saçmalıklarına devam etti.

PKK terör örgütüdür ama PYD asla PKK değildir yalanına kendisi inanıyormu bilemeyiz ama bu zırvayı tekrarlamaktan zevk aldığı aşikâr.

2016 Kasımında ABD de Başkanlık seçimi yapılacağından, yaklaşık 10 aylık raf ömrü kalan bu Baydın'a hak etmediği Devlet kabullerini göstermek ancak bir lutuf olmuştur.

Pentagon-Baydın-Kerry tarafından sahneye konan Suriyede Rusyayı oyuna dahil ederek, Esad'a ve PYD'ye zaman kazandırma oyununu akâmete uğratacak tek yol; defacto durum oluşturup Cerablus -Mare hattındaki DAEŞ bölgesinde „kontrolu ele almak“ ve „Türkmen kantonlarını“ desteklemektir. Amerika ile bitmez tükenmez toplantılar sadece hergün 100 lerce masum sivilin hayatına mal oluyor.

Taşı fırlatmadan ne kadar uzağa gittiğini bilemezsiniz.

Ya şimdi taşı biz fırlatıp mesafeyi göreceğiz,

yada başkalarının fırlattığı taşlar bizim kafamızı yaracak.

 

 

Naci Taban

26.Ocak.2016

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku

HDP KAPATIL(MA)SIN

Sokağa çıkın dediysek, kırın dökün mü dedik“ ?

Aynen bu sözleri söylüyordu, mendiliyle terleyen anlını silmeye çalışırken.

Aslında tam olarakta bunu demişti. Hatta demişlerdi eş başkaniye Figen Yüksekdağ ile birlikte.

Rojava devrimi önemliydi. „Rojavadan sonra Kobane içinde direneceğiz“ . „Kobane halkı için sokaklara çıkacaksınız“ demişti HDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş. Pkk'dan gelen bu emir Selahattin Demirtaş vasıtasıyla YDG-H'ye havale edilmiş. Sokaklar biranda kan gölüne dönmüş. 53 Kürt vatandaşımız kelimenin tam anlamıyla hunhârca katledilmişti.

Tarihimize 6-8 Ekim olayları olarak geçen bu kara günlerin azmettiricisi 1.numaralı sanığı olan Selahattin Demirtaş, iç ve dış güçlerin birlikte çalışması ile „koruma“ altına alınıp son hızla pozitif imaj çalışmasına girişilerek bir 'cici çocuk' profili oluşturulmaya başlandı. Çünki, Demirtaş Recep Tayyip Erdoğan'a karşıydı. HDP varlığını borçlu olduğu AK Parti ve Barış Sürecine adeta savaş açmıştı. Öyleyse bu durum kendisine 'Merkez Medya' diyen Alman ve Amerikan sermayeli basın tarafından kullanılmalı, AK Partinin iktidarına son verip Recep Tayyip Erdoğan'ın derdest edilip yargılanması olmuyorsa, en azından 'onursuzlaştırılması' için Demirtaş ve HDP bulunmaz bir enstrüman haline gelivermişti.

Eline saz verip Amerikan logolu Türk(!) tv lerinde program yaptırdılar. Güzel türküler çalıp söylediler. (Gerçi Angaranın bağlarını da söylese daha iyi olacaktı ya...)

Elele verip 7 Haziran genel seçimlerine hazırladılar Selocan'ı. Selocan da aldığı rüzgârla epey yelken doldurmuş halde „Seni başkan yaptırmayacağız... Seni başkan yaptırmayacağız... Seni başkan yaptırmayacağız...“diye siyasi tarihimize geçen meşhur çıkışını yapmış, Cihangir ve Nişantaşı/Etiler High Society'sinin gönlünü feth etmişti. Artık „ailecenek HDP'ye vermemek“ için bir neden yoktu.

7 haziran 2015 Genel seçimleri tamda istedikleri kurguladıkları sonuçları ortaya çıkarınca Selocan zafer sarhoşluğu ile Kandilden gelen „barış marış yok“ emrini yerine getirmek için, öz yönetim ile başlayıp özgür Kürdistan ile biten söylemlere başladı. Onu destekleyen Alman/Amerikan sermayeli basın için sorun yoktu. Erdoğan'ı başkan yaptırtmasın yeterliydi. O günlerde halkı sokaklara döküp 6-8 ekim olaylarında 53 Kürt vatandaşın katline neden olan bu militanı tüm güçleri ile desteklemeye devam ettiler. Taki Devlet refleks gösterip „vatandaşının can ve mal güvenliğine yönelik pkk tehditine“ karşı savaş açıncaya kadar. 7 haziran seçimleri sonucu oluşan çarpık parlamentodan bir hükümet çıkmayınca, kurulan geçici seçim hükümetinin böyle kararlar alıp uygulaması aslında hiç beklemedikleri ve alışıkta olmadıkları bir durumdu.

1 kasım 2015 günü yenilenen Genel Seçimler, 7 haziranın çarpıklığını büyük oranda düzeltmiş. Pkk ya karşı savaşan Güvenlik Güçlerinin elini de rahatlatmıştı. Güvenlik Güçleri bir yandan paralel yapının kendi bünyesinde oluşturduğu zafiyetleri bertaraf edip -bağırsaklarını temizlerken- bölücü örgüte darbe üstüne darbe vurarak kurulduğu günden bu yana belkide ilk defa „bitme noktasına“ getirdi.

HDP ve eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdag Kandil terör baronu Karayılanın emriyle pkk nın şehir terörü yapılanmasıYDG-H'yi öne çıkartıp, pkk yı masum terörden uzakmış durumuna çekmeyi devreye soktular. Elbette bu dolmayı yutmaya hazır büyük elçiler kontrolları altındaki basın eliyle bunun propagandasını da ihmal etmedi, etmiyorlar.

Bir yıl öncesine kadar „barış piknikleri“ yapılıp „barış halayları“ çekilen dağlar yaylalarda yine mayınlar, şehir merkezlerinde bombalar patlıyor. Çoluk çocuklara „hendek nöbeti“ tutturan bölücü örgüt borazını Demirtaş yine „özgür Kürdistan“ı kurmaktan söz ediyor. Ağzını her açışında kin ve nefret tohumları ekiyor. Kürt/Türk düşmanlığı yeşermesi için bir tuğla daha ekliyor. Tüm Türk halkının nefretle hatırladığı „Beyaz Toros“ları meşrulaştırmak için elinden gelenden fazlasını yapıyor. Batıda „Jitem az bile yapmış bunlara“ düşüncesini hortlatmaya çalışıyor.

Her ne kadar HDP eylem ve söylemleri ile teröre verdiği destek ile, -yöneticilerinin neredeyse tamamının ayni zamanda aktif pkk/ydg-h militanı olmasına rağmen-

kapatılmayı çoktan haketse de, HDP siyasi parti olarak kapatılmamalı. Tezgahlanan bu pis tuzağa bir kez daha düşülmemeli. Partiyi kapatmak yerine suça teröre bulaşan tüm yönetici ve milletvekilleri hakkında gereken hemen yapılmalı. Milletvekillerinin vekillikleri sona erdirilip yargı önüne çıkartılmalılar.

TBMM bunu 3 saat içinde başarabilir. Demirtaş,Yüksekdağ,Baluken, Samanlık gerillası E.Kürkçü'nün yeri milletvekili sıraları meclis koridorları değil, hâkimin adaletin karşısıdır. En başta Kürtlere ihanet eden bu terör çetesi elemanlarına hak ettikleri ödeme yapılmalı. Bu çocukları dağa kaçırılan, balkonlardan atılıp yakılan, üzerlerinden araba ile geçilen Kürt annelere de olan borcumuzdur .

 

 

Naci Taban

01.01.2016

 

 

 

 

Devamını Oku

DOKUZ SAAT

 

 Ülkemiz  sadece Türkiyenin değil tüm dünyanın da (tüm dünya kelimesini abartı olarak görmeyin) merekla beklediği 1 Kasım 2015 parlamento seçimlerini tereyağından kıl çeker gibi rahatça sonuçlandırıp, gerçekten çok büyük bir başarıya imza attı.

Seçimlerden önce çok gergin günler yaşadık. Her zamanki gibi onların açık ve örtülü destekçileri olan Batılı devletlerin medya ve hükümet desteklerini arkalarına alan terör örgütleri sahaya indi. Hendekler kazıldı. Öz yönetimler ilan edildi. Miting ve gösterilerde bombalar patladıldı.

Sonra hep birlikte bağırdılar. “Devletin suçu”“sarayın işi”.

“Saray” HDP yi parlamento dışında bırakmak için bu komploları düzenliyor yaygarası  aslında çıkış merkezi olan İngiliz ve Alman medyasında büyük destek buldu. Bu Erdoğan yok mu bu Erdoğan aslında “asılacak adam”dı, (Türksolu diye ne olduğu meşrebi belirsiz bir dergiyi hatırlayalım). Bu İngiliz ve Alman güdümlü sürüye göre; Nisan ayında bölücü terör örgütü elebaşlarından Karayılan; “çözüm sürecini sonlandırıyoruz” diye açıklama yapmamış. Öz yönetimler ilan etmemiş, bombalar patlatıp bölge halka salma vergiler çıkartmamış. Hatta, yataklarında uyurken 2 polisimizi enselerinden vurarak  hayince alçakça şehid etmemişti !

Erdoğan heryer güllük gülistanlık iken birden 7 Haziran seçimlerinin faturasını HDP ve dağdaki uzantısı bölücü terör örgütüne çıkartmış. 1 Kasımda yenilenecek genel Seçimlerde, tüm beyaz Türklerin, Fetocu basın/yayının, ana muhalefet partisi CHP’nin, kendini merkez medya sanan Axel Springer verlagın Türkiye şubesi Doğan medyanın sonsuz özverili destekleri ve sandık başında bölücü örgütün açık manipülasyonu sayesinde  80 MV ile parlamentoya giren “barış kuşu(!)” partinin, bu defa parlamento dışında kalması için, tüm tankını uçağını füzesini kandile yönlendirip savaşı başlatmış.

Evet dostlar sizinde günlerce şahit olduğunuz gibi, utanmadan sıkılmadan bu yalanı söylediler. Erdoğanın polisi, sarayın ordusu  barışı öldürüyor yaygarası koparttılar.

Hadi Almanı İngilizi anladık onlar söyledi. Söylemelerinin bir hesabı bir çıkarı vardı kendileri açısından.

Ya bizim sandığımız aslında hiçbir zaman “biz” olmayan “bizim” olmayanların bu desteğini bu iş birliğini ne yapacaktık?

Bu sorunun cevabını da 1 Kasım  günü Türk halkı en doğusundan en batısına kadar %86 ya ulaşan katılım oranı ile AK partinin 4,5 ay önce %41 lere inen (şu yada bu etkenle) oyunu, 9 saat içersinde %50’ye taşıyarak gerekli cevabı verip noktayı koydu.

Kırksekiz saat geçmeden tüm “yerli(!)” cephelerden  teslim bayrakları yükseldi. Barış çubukları uzatıldı. “Valla billa artık böyle yapmayacağız, doğruları yazıp görmek istemediğimiz güzellikleri de göreceğiz halkımızla paylaşacağız”ikrârları geldi.

Onları emir ve fonlarıyla yönetip yönlendiren Avrupa onlardan da önce davranıp. “Yeni AK Parti hükümeti ile birlikte çalışmak için sabırsızlanıyoruz” açıklamaları ardı ardına ajanslara oradan ülke gündemine düştü.

Gerçi kendisini dünyanın sayılı önde gelen siyaset bilimcilerinden biri sanan ama bizce komedyenlik yönü daha ağır basan Koray Çalışkan, seçimlerden hemen önce Nazlı Ilıcak’a; “AKAPE %47nin yanına yaklaşamaz. %40 alsınlar zil takıp oynasınlar. Ben siyaset bilimciyim, bunun metodolojisini öğreten insanım. Yok böyle bir şey, olamaz. %47 alsınlar akedemisyenliği bırakırım” Diyerek çok iddialı açıklamalarda bulunmuş olsa da, hepimiz buna gülüp geçtik. Sonuçta bu lafları eden Koray Çalışkandı. Gülüp geçmekten başka ne yapacaktık ? (laf aramızda halen de gülüyorum).

Yeni AK Parti hükümetinden beklenen “hesaplaşma”ya gelince;

Bu hesaplaşma mutlaka ama mutlaka yapılmalı fakat kişiler isimler şirketler bazında değil. Bu hesaplaşma daha doğrusu tasviye  Paralel Devlet Yapılanması yani PDY ile olmalı. PDY çökertilip etkisizleştirildiğinde Ergenekonda, Balyozda,28 Şubatda açıklığa kavuşacak, gerçekler ortaya çıkacaktır. PDY yerine solda sıfır kalacak değersizlikteki kişiler üzerine gidilirse, bu büyük bir hata olur PDY’yi ortadan kaldırmak için halkın verdiği bu inançlı yetkinin ne manaya geldiğini anlayamamış olmaktır. Tek tek ağaçlarla ilgilenirken ormanı gözden kaçırmamalı.

Tekrarlayacak olursak PDY’yi ortadan kaldıracak olan bir hükümet Ergenekonuda, Balyozuda, E-Muhtırayıda, 17/25 Aralığıda tüm bilinmeyenleriyle çözmüş olur. Amerikanın da bu yapının FETÖ’nün liderine sahip çıkacağını sanmak dünya ve bölge siyasetinden bihaber olup Koray Çalışkanlaşmakla eşdeğer olur. Şimdi güçte kozlarda Türk halkının ve onun resmi temsilcisi hükümetin elinde. Yeter ki hata yapılmasın.

 

Naci Taban

 

06.11.2015

Devamını Oku

DÜNYANIN EN PAHALI BENZİNİ

“Dünyadaki en pahalı benzini biz kullanıyoruz!”

Bu sözü çok sık duyar hatta kendimiz telaffuz ederiz.

İyi de bunda şaşıracak ne var?

Asıl şaşılacak şey, “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır.”

Yazılı koca koca işyerlerinin zekat miktarı vergiyi bile kaçırmak için, mali müşavirler çalıştırmaları.

Kuyumcuya gidersiniz. Tazgahın üzerine kutu kutu bilezikler, yüzükler, tek taşlar, çok taşlar dizilir.

Sizin gözünüz gider abinin arkasında duvarda duran, çerçevelenmiş vergi levhasına takılır.

Vah vah vaahhh ! diye düşünürsünüz. Adamcağız, asgari ücretle çalışan işçinin bir yılda ödediği gelir vergisinin ancak yarısını beyan edebilmiş !

Bir kasaba avukatına 4 dönümlük arazi intikal davası verirsiniz. Ananızdan emdiğiniz süt burnunuzdan gelir. Bin Lira, 2 bin lira avans ödemeleriniz bitmez. Dava bitinceye kadar arazinin ederi kadar bir parayı da avukata, “vekalet” ücreti olarak verirsiniz.

Ödediği paralar karşılığında bir Avukattan  “Fatura” alabilmeyi başarmış bir vatan evladına rastlamadım henüz.

Doktorlarımız vardır, özel muayenehaneleri olan. Zar zor randevu alırsınız, semtine ve branşına göre 400 ila 1000 Lira arasında muayene ücretini peşin peşin bayılırsınız. Karşılığında boş yere fatura belge beklemeyin. Verilen vatandaşa rastlansa,sen ilksin diyerek Taksim meydanına heykeli dikilirdi.

Bakkal market derseniz, sigaranın içkinin bandrollüsünün 5 katını tezgah altından piyasaya arz edenlerin sayısı Kütahya’nın nüfusundan fazladır.

Onbinlerce küçük orta boy işletme, elemanlarına 1 800-2 500 arası maaş öder. Bunu asgari ücretten SGK’ya bildirir. 800 Liranın üzerini bayramda mahalle çocuklarına harçlık veren yaşlı amca edasıyla zarfa koyup ellerine verir.

En çok vergi kaçırmaya da bu kesimler karşıdır!

Vergi vermenin ne kutsal bir şey olduğunu size anlatmaya başladılar mı, dayanamaz, cebinizdeki son 5 Lirayı da “Bu da benden olsun be!” diyerek gider Maliye’ye gönüllü yatırırsınız.

Doğru beyan ile hiç tanışmamış, tahakkuk miktarı denen şeyi“Gönlünden ne koparsa” şeklinde anlayan bu vatanseverlerin, dört çeker araçlarıyla yazlıklarına doğru yola çıkarken vicdanları da son derece rahattır aslında!

Devlet memurları, kamu işçileri ve büyük işletmelerde çalışanlardan alınan vergilerle de Devlet çarkı dönmeyince, böyle “Dolaylı vergiler” konur.

Deli Dumrul köprüsünden geçer gibi seve seve (!) öderiz biz de.

2006 yılından itibaren kurumlar vergisi \%46’lardan \%20’lere inmiş. Gelir vergisi dilimleri yeniden düzenlenmiş olmasına rağmen, vergi verme kültürü bir türlü yerleşmedi toplumumuzda.

Herkes başkasının Hırsızlığını göreceğine, kendisi Hırsızlıktan vazgeçse. “Ama herkes yapıyor, bir ben yapınca mı hırsızlık oluyor” demese.

Devlet de  Alman maliyesinin dediği gibi: “Vergi verilmez, Vergi Toplanır” diyerek, ABD’de olduğu gibi 700 Dolar vergi kaçırmaya 7 yıl hapis cezası vermezse…..

Bizler daha epey uzun bir süre Dünyada en pahalı benzini kullanmaya, ÖTV ile mutlu mesut yaşamaya devam ederiz.

Devamını Oku

ALMANYADA NE GÜZEL KOALİSYON VAR !

Almanyada bakın ne güzel koalisyon varmış.

Sağ ve soldan iki büyük parti birleşip hükümeti kurmuş hemde ikinci döneminde gül gibi idare edip gidiyormuş.

Bizde neden olmasın…mış !

Böyle diyor seçim sonrası koalisyon güzellemesi düzen cemaat ehli ve Doğan’giller.

Bizde neden olmayacağını, olamayacağını anlatalım.


Mesela bizdeki gibi 13 yıl değil. Tam 16 yıl iktidarda kalan Helmut Kohl’a hiçbir SPD milletvekili yada partisi başkanı yada seçmeni bu sürede ve seçim kampanyasında : “Hırsız, Yezid,Uçağını hazırladı malezyaya kaçacak” türü ahlak ve edep dışı saldırılarda bulunmadı.

Seçimlerini  yaptılar. SPD hükümeti kuruldu. Schröder başbakan oldu. Ona da hiçbir Alman partisinin siyasi eleştiri dışında alçakça edep dışı belden aşağı saldırıları olmadı. Yine seçimlerini yaptılar şimdiki hükümet modeli ortaya çıktı. Yani I. Parti olan CDU ile II.parti olan SPD’nin birlikte kurdukları model ve ikinci seçimden sonrada bu model işliyor.

İyi ya işte, kendin yazıyorsun. Bu model işliyormuş diyecekler biraz sabretmeli. Zira Almanyada bir CHP yok !

Tüm seçim propangandasını devri sabık yaratmak üzere kurmuş. Alabildiğince geren, hakaret eden, dışlayan. Gerdikçe de, “Erdoğan ülkeyi geriyor “ masalı anlatan. Sokaktan, yasadışı örgütlerin desteğinden medet uman bir CHP.

Tüm demokratikleşme adımlarında destek olmak yerine, AYM'ye koşturup kanun iptal ettirme rekorları kuran CHP.

Tüm istihdam arttırıcı, iktisadi ve sosyal gelişmenin önünde kale gibi duran CHP.

Hızlı trene, oto yollara, köprülere, barajlara, nükleer santrala, III.Hava Limanına, Saraya ve daha aklınıza gelen gelmeyen herşeye karşı çıkan bir CHP.


Bu CHP Almanyada olsa ve seçim kampanyasında, Frankfurt Hava Limanını yıkacağım. BND’nin 5 bin odalı sarayını yıkacağım. Ren nehri üzerindeki tüm köprüleri yıkacağım, diye seçim kampanyası yürütseydi,

Bırakın bu gün AK Partili bazı aklı karışık yöneticilerin yapmak istediği gibi “Koalisyon ortağı” yapmayı. Tüm yöneticilerini tımarhaneye tıkarlardı.

İnanmıyorsa Ertuğrul Özkök sevgili kankası Kai Diekman’a sorsun !

Seçimlerden önce Kılıçdaroğlunun başta Amerikan elçisi yada AP başkanı Martin Schulz ile olan sıkı işbirliği bir noktaya kadar anlayışla karşılanabilir. Ya seçim sonrası  ilk iş Amerikan ve İngiliz büyük elçilerinin “nasıl bir koalisyon kurması” yönündeki direktiflerini nasıl anlayacağız ?

“Seçmen koalisyon dedi” koskocaman bir yanıltma, yalan ve algı operasyonudur. Seçmen sayısından fazla oy çıkan sandıklar bir kara lekedir.

Ak parti Anaplaşmak istemiyorsa koalisyon sevdasından vazgeçip. Bu işi muhalefet birliği cephesine devretmelidir (muhalefet birliği kendi deyimleridir). Kılıçdaroğlunun dediği gibi %60lık cephe pekala bu işi görebilir. Başaramazlarsa da fazla vakit kaybetmeden seçimlere gidilmeli.

 

Zira Ak Partiye Mahmut Tanal, Barış Yarkadaş yada Şafak Pavey’i bakan yapması, Gürsel Tekin’i başbakan yardımcısı yapması için oy vermedi hiçbir seçmeni. Bunu da göz ardı etmesinler.

 

 

Naci Taban

 

29.06.15

Devamını Oku

ERDOĞAN VE SELAHADDİN EYYUBİ

 

Haçlı savaşları denilince herkes gibi sizin de, bizimde aklımıza gelen; at üzerinde ellerinde kargıları, baltaları göğüslerinde kırmızı kocaman haçları ile islam topraklarını yağmalamaya koşturan (onlara göre İsa’ya geri kazandırmak) kahraman, adanmış(!) şövalyeler geliyor.

IX.yy da böyleydi. X.yy da böyle oldu. XI.yy da Selahaddin Eyyubi tarafından tepelendiklerinde de böyleydiler. XII.yy da Selçuklu tarafından Anadoludan kovulduklarında, XIII ve XIV.yylarda Osmanlı tarafından Avrupa içlerine kovalandıklarında da böyleydiler.

XV.yy’ın ikinci yarısı başlarında Fatih Sultan Mehmed’in İstanbulu almasıyla avrupada rönesansın yani aydınlanmanın tetiklenmesi haçlı ruhunun özünde değil sadece dış görüntüsünde ‘böyleliliği’ değiştirdi. Kahraman adanmış(!)lar üniformalarındaki haçı çıkarttı.

İslam diyarlarına ki, -bu islam diyarları Osmanlı ile birlikte Türkiye,Türk yurdu,Anadolu olarak damgalanmış böyle bilinir olmuştu- saldırmaya devam etti.

Çok yakın geçmişimizde Avrupanın göbeğinde Sırplar Boşnakların on binlercesini katliama tabi tutup, ırzlarına geçerken öldürdükleri masum Boşnağın başına fes geçirip “geber pis Türk” diyerek poz verip zafer çığlıkları atmaktan büyük keyif alıyordu.

Çanakkalede de böyleydi. Osmanlı coğrafyası parçalanıp paylaşılırkende böyleydi. Hedef görünüşte Türkler iken, asıl yok edilmesi savaşılması dağıtılması gereken islamın kendisi olmuştur.

XX.yy da Anglosaksonların, ABD’yi kendi lejyon ordusu haline getirip, vurucu güç olarak kullanmaya başlamasıyla. İslam ile savaşı “terörle savaş” maskesi altında ABD ordusuna ihale ettiler. Dağıtmak karıştırmak istedikleri ülkelerde önce bir “islami terör” örgütü kurup, daha sonra bunları yok etme bahanesi ile seçilen ülkenin üzerine çöktüler.

Bu gün bile nasıl olduğu sırrını koruyan ABD’nin kalbindeki, Dünya Ticaret Merkezine “ikiz kulelere” yapılan saldırıdan sonra. Corc Dabılyu Bush büyük bir pervasızlıkla hiç yutkunmadan, “artık bir haçlı saldırısı başlatacaklarını” söylerken, yüzünde de büyük bir mutluluk vardı.

Dediklerini de yaptılar elbette. Afganistandan başlayan “demokratikleştirme-özgürleştirme” harekatına, Irakta, körfezde,Sudanda tüm Kuzey Afrikada devam ettiler. Artık islam toprakları ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin (koalisyon güçlerinin başında Kraliçenin ordusunun geldiğini söylememize gerek varmı?) “özgürleştirme-demokratikleştirme” operasyon alanı haline geldi.

2002'de Condolezza Rice'ın söylediği "Genişletilmiş Ortadoğu bölgesinde 23 ülkenin sınırları değişecek" . Sözü Türkiyede nedense 22 ülkenin olarak lanse edildi !

Tam bu esnada Türkiyede kimsenin ihtimal vermediği bir şey oldu. Seküler olmayan bir partiden İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı seçilmiş, jakoben dayatmacı sekülerliği reddeten bu yüzden “artık muhtar bile olmasın” diye hapishaneye yollanan Recep Tayyip Erdoğan adlı bir genç adamın kurduğu parti ilk girdiği seçimleri tek başına zaferle tamamladı.

Elbette bu beklenmedik durum adanmışları oldukça rahatsız etti. Bu genç adamı ve partisini mutlaka kontrolları altına almaları gerekiyordu. Biranda çok geniş bir kitleye hitap eden parti haline gelen Adalet ve Kalkınma Partisine yeterli sayıda eleman yerleştirmek bu adanmış egemenler için çok zor olmadı. O kadar zor olmadı ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın özel kalem müdürlüğünü yapan, Balıkesir mv olarak meclise giren Turhan Çömez bugün halen İngilterede “dil öğrenimine” devam ediyor !

İktidara gelen bu genç adam, Kraliçenin de, Amerikan neoconlarınında, Merkel’in ve onun BND’sinin de düşündüğünden çok  ama çok fazla zeki çıkmış. Oynan tüm oyunları zamanında karşı hatta öncü hamlelerle etkisiz hale getirmişti. Türkiye çok kısa sürede iktisadi ve ekonomik büyümesini kesintisiz sürdürüp. Halkın refah düzeyini sürekli yükseltip, uzun yıllardır ülke insanının parasını faiz olarak hortumlayan IMF oyununa son verip ülkeden yollayınca, halkı nezdindeki sevgisi birkaç kat daha arttı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın başında olduğu AK Parti, bir yandan ekonomik büyümesi, krizleri çok az zararlarla atlatmasıyla “model ülke” haline gelirken. Sosyal yaşam ve sağlık alanlarında inanılmaz reformları hayata geçirdi. Eğitimde yılların ihmali kısa sürede sağlıklı yapıya kavuştu. Ve de belki bunlardan çok daha önemlisi 30 yıl boyunca el atmamış katkı vermemiş hiçbir batılı dostumuzun(!) kalmadığı pkk teröründe, tüm riskleri göze alıp Barış Sürecini başlattı. Uzun yıllar ve çok büyük paralar harcayarak oluşturdukları bu Türkiyenin “yumuşak karnı” kozunu da “dostların !” elinden çekip alınca….

Elbette beklenen oldu ve egemen adanmışlar tüm varlıkları tüm güçleri ile Erdoğana karşı savaş başlattı. Ne olursa olsun Erdoğan Türk siyasi hayatından yok edilmeliydi. Sadece Türkiyede değil, Malezyadan Slovenyaya, tüm kuzey Afrika-Körfezden Ukrayna Moldovyaya kadar halk üzerindeki etkisi ve sevgisi inanılmaz ölçüye ulaşmıştı. Yani katli vacipti !

Erdoğan artık Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Cumhurbaşkanı. Ayrıldığı partisinin başında Ahmet Davutoğlu hoca var. Egemenler savaş bu iki cephede birden veriyor. AK partiye karşı, yerli muhalefetten rüyada görse kimsenin inanmayacağı bir koalisyon kurdular. CHP,MHP,HDP ve koordinatör olarakda FETÖ. AK parti barış sürecini başlattığında zorla barış masasına oturtup partner yaptığı HDP ile “ülkeyi bölüp kürdistan kuracaksınız hainler” diyen MHP bu gün ayni cephede birbiriyle cilveleşip aralarında oy geçişi yapma hesapları içinde. Dün hain bölücü dediklerine Fetullah’ın emri ve yönlendirmesi ile oy verecek MHP seçmeni çıkar mı, bunu 7 Haziran Pazar günü göreceğiz. Muhalefetin tümü sınırsız sorumsuz vaad yarışında. Bu gün Kılıçdaroğlu yada Bahçeli çıkıp, herkese 1 000 dönüm arsa vereceğim. Yetmeezzz, evini de ben yapıp o evin kapısına birde otomobil hediye edeceğim derse şahsen ben şaşırmayacağım. Sizlerden de şaşıran çıkacağını zannetmiyorum.

Egemenlerin yönetimindeki paralel güçler, bir yandan elma ile armutu toplayıp muhalefeti birleştirdiğini sanırken, diğer yandan da yoğun şekilde; “AK partiye oy vermiştim ama bu seçimde vermeyeceğim, küstüm” şeklinde bir hayali propağandayı en insafsız şekliyle sürdürüyor. Bunu diyen adam zaten hiçbir zaman AK partiye oy vermemiştir.

Bu zalim oyunu bozmak her zaman olduğu gibi sandığa gidecek olan halkın elinde. Algılarını simülatif sanal kamuoyu yoklamalarını, paralelini, yalan vaadlerini sandığa gömüp, başlarına çarpmak yine vatandaşın yani SENİN yani BİZİM elimizde. Bahçeli de, Kılıçdaroğlu da bilinmez sürpriz yeni isimler değil. Neler yaptıkları ülkeyi ne hallere soktukları bunun faturalarının ne kadar acı şekilde bizlerin ceplerinde, soframızdaki ekmeğin diliminden çıktığını biliyoruz ve unutmadık.

Belki Türkiyede çok farkında değiliz ama Erdoğan özellikle islam coğrafyasında, egemen adanmış emperyalistlere karşı verdiği bu savaşta Türklerin Selahaddin Eyyubisi olarak anılıyor. Düşmanlıklarına, kinlerine, hırslarına bakılırsa batılı dostlarımız(!) da farklı düşünmüyor.

Artık son söz sende, ya Devletine her zaman olduğu gibi sahip çıkacak bölgende istikrar adası olmaya devam edeceksin. Ya da verdiğin-vermediğin oy ile 1990 ların karanlığına, IMF’sine, iç savaşına, yokluğa, açlığa,kuyruğa, banka hortumlamalarına, pijamalı basın patronlarının ülkeyi yönetmesine merhaba diyeceksin.

 

 

 

Naci Taban

05.06.15

 

 

 

Devamını Oku

1 MAYIS VE SENDİKALAR

"Mart ayı gelecek yıla kadar bizlere veda edip aramızdan ayrılınca. Yerine gelen Nisan ayı; baharı, güneşi, neşeyi ve hatta aşk’ı hatırlatır bir çoğumuza.

Bana ise “Sendika”ları hatırlatır.

11 ay boyunca sesi soluğu çıkmayan. Emekçi lehine ne bir faaliyeti ne bir söylemi olan Sendikaları hatırlama nedenim; ne çok sevdiğimden nede onların “sarı” rengine olan hayranlığımdan değil elbette.

Memur Sendikaları dediğimiz , irili ufaklı Kamu çalışanları sendikalarının yaklaşık 2 milyon üyesi var. KESK ile KAMU-SEN en bilinenleridir.

İşçi Sendikalarına baktığımızda, başını TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve DİSK’in çektiği yine aralarında tabela sendikası olanlar dahil. Sahip oldukları üye sayısı yuvarlak rakamla 3,5 milyon civarı. 

Sendikaya büyük ümitlerle üye olan emekçiler, memurlar, kamu çalışanları. İster istemez sendikalara üyelik aidatı öderler. Maaşlara göre bu aidatlar; 50 TL ile 75 TL arasında değişiyor.

Zaman zaman bana da sorulan : “Türkiye’nin en büyük Holdingi hangi kurumdur?”

Sorusuna, bu yüzden; “Sendikalar” diye cevap veriyorum.

 

Gelin birlikte bir hesap yapalım.

50 TL ile 75 TL arasında değişen aidatların ortalamasını 65 TL kabul edelim.

Kamuda çalışanlarla beraber sendikalı işçi sayısını da;  2 milyon + 3,5 milyon = 5,5 milyon varsayalım.

Heray 65 TL x 5 milyon 500 bin, diyince karşımıza ayda 357 milyon 500 bin TL gibi bir rakam çıkıyor.

Yıllık olarakta bunu 12 ile çarptığımızda;  4 milyar 290 milyon TL rakamı bize tebessümle bakar !

290 milyon TL’yi saymayın ! 4 milyar TL

 

Her yıl sendikaların kasalarına giren net paradır.

Bu paralar nerde toplanır?

Nereye, nasıl harcanır?

Sendika yöneticilerine ne kadar uçuk rakamlar “Huzur hakkı” diye ödenir?

Ne kadarı, borsalarda, yurtdışı offshore hesaplarda “kişi”lerce kullanılır, farklar “Lüp” diye ceplere iner?

Bu sorulara net cevaplar almak mümkün değil.

 

Emek sömürüsüne hayır. Diyenlerin emeği “sömürmesine” kimse sesini çıkartmaz. Sendikaların genel kurullları toplanır. Her defasında, harcalamalar hesaplar “ibra” edilir !

Hayatlarında tek bir gün kart basıp, bir makinanın başında 8 saat ter akıtmamış. Sendika başkanları;

Bu modern emek sömürü çarkının “Ağa”ları gibidirler.

Seçimle geldikleri(!) koltuktan 20 yıl 30 yıl bir türlü Seçimle ayrılmazlar !

O koltuktan ayrılmaları 2 yolla mümkündür.

Ya Milletvekili olurlar,

Ya da, Emr-i Hakk vaki olunca.

 

Kriz ortamlarında, işçi çıkartmanın önüne geçmek için. İşletmeye o bol haneli milyar TL’lerinden “faizsiz kredi” açarak kendi üyesi işçilerin işsiz kalmasının önüne geçen. Enazından böyle bir “iyi niyetli girişimde” bulunan bir Sendika sizler biliyormusunuz?

Ben araştırmalarımda rastlayamadım !

 

İşletmeyi ayakta tutmak sendikaların görevi değildir. Diyenlerinize de saygı duyarım.

 

O zaman, Sendikaların görevi;

11 ay uyuyup ve uyuttuktan sonra Nisan ayı ile birlikte,

1 Mayıs için Taksim’deyiz…

Hazırlıklarına başlamakmıdır?

 

Başta DİSK “1 Mayıs’ta Taksim”i , “fetişizm” boyutuna taşımayı kendi yaşam alanı olarak görme yanlışlığına devam etmekte kararlı.

 

1 Mayıs artık ülkemizde de “Emeğin bayramı” olarak tanımlanıp öyle kutlanıyor.

Ya da, o şekilde kutlama niyetinde olanların olduğunu da görüyoruz.

Taksim ve civarını çatışma alanına çevirip, camları çerçeveleri kırıp. Banka şubelerini, ATM’leri “soymak”.  Emekçilerin sorunlarına nasıl bir çözüm üretiyor?

1 Mayıs 1977 günü Kazancı yokuşunda ölen/öldürülenlerin anısına nasıl bir “saygı” anlayışı oluyor?

 

Yıllardır Grevlerin olmadığı bir ülkede. İşçilere “Grev maaşı” ödemeyen DİSK ve benzeri sendikaların.

1 Mayıs gerginliği yaratarak. Bir gün kendilerine yönelebilecek; “Bizim paraları ne yapıyorsunuz?” sorusuna.

1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak için, azmı ‘gaz yedik’.

Diyerek, gündemi değiştirip. Bu sorulara cevap vermekten kurtulma amacıyla yaptıkları şark kurnazlığıdır sadece.

Hükümete diyeceğimiz ise;

Kazancı yokuşu yada Gezi parkına 1 Mayıs 1977 anısına bir “Demokrasi ve Özgürlük anıtı” dikip.

1 Mayıs kutlamaları burada yapılır demek. Hem 1 Mayıs fetişistlerinin hemde provekatörlerin elinden  en büyük kozlarını çekip almak olur.

Hem de, kurulduğu günden beri “özgürlüklerin” genişlemesi için mücadele eden. Bu konuda çokta yol alan Hükümetin bu icraatlarının  “taçlandırılması” olur. "

         ***        ***    ***

Bu yazıyı bundan tam tamına 373 gün önce kaleme alıp yayınlamıştık.

O günden bu güne değişen ne var ?

Hatta  bırakın “o günden” bu güne ne değişti diye sormayı,

 

1980 darbesi sonunda acılarımızı sarıp, iyi kötü Demokrasi ve Demokratikleşme yolunda azımsanmayacak onca yol almışken,

Sendikalar ve Sendika Ağalığı sisteminde değişen ne var

Diye sormadan edemiyorum.

 

 

Naci Taban

 

30.04.2015

Devamını Oku

VİZE KOYSAK NASIL OLUR

Tuhaf günler geçiriyoruz.

Doç.Ramazan Kağan Kurtoğlu hocamızın tabiri ile üzerimize “Tsunami” gelmesini bekliyorduk.  Bu kadar çabuk ve çok yönlü “geliş” bizi şaşırtmadı dersek yalan olur.

 

TMesela DAİŞ terörü.

Kurucusu belli. Koruyanı, kollayanı silahlarını vereni belli bir terör şirketinden söz ediyoruz. (çatır çatır petrol satarak para da kazandığına göre, şirket dememizde mahzur olmasa gerek).

 

Anglosaksonlara göre, DAİŞ terör örgütüne silah yardımını Türkiye yapıyor. İçerideki şakşakçı kuyrukları İngiliz muhipler cemiyeti üyeleri de; Eveeettt, doğruuu ! diyerek bu yalana destek oluyor. Hatta MİT Tırlarını durdurup, Türkmenlere giden yardımı, DAİŞ’e silah gidiyor diyerek dünyaya şikayet edip. Kendi ülkemizi , teröre destek veren ülke konumuna düşürmek istediler.

 

Ortadoğu coğrafyasını kan gölü, mayın tarlasına çeviren Anglosakson emperyal gücün Unidet Kingdom’ı ve onun resmi sözcüsü NATO içindeki dost ve müttefikimiz İngiltereye göre; DAİŞ’e katılımlar Türkiye üzerinden ve hatta Türkiyenin göz yumması sonucu gerçekleşmekte !

Alman Axel Springer verlag’ın tüm medya gücüde bu yalana destek oluyor.

 

O zaman bize düşen; Başta İngiliz, Alman, Amerikan ve Fransız vatandaşları olmak üzere yarını bile beklemeden tüm bu ülke pasaportu taşıyan kişilere VİZE uygulaması başlatmak. Hemde “iş olsun vizesi” değil. Gerçek anlamda onların uyguladığı gibi, parmak izi ve servet beyanını da içeren en mahrem bilgilerin yer alacağı bir “vize uygulaması”.

 

Ama o zaman 36 milyon turisti zor görür bu ülke diyenler olduğunu duyar gibiyim.

Kimse merak etmesin, gerçek turist için bu uygulama onların seyahat güvenliğini en üst düzeye çıkartacağı için, 36 milyon yerine 45-50 milyona bile çıkabilir bu sayı.

 

Koskoca anlı şanlı(!) İngiliz hükümeti. Londradan elini kolunu sallayarak 15-16 yaşlarındaki ÇOCUKLARIN nereye gittiklerini, aile muaffakiyet belgeleri olup olmadığını sormuyorsa, sormak bize düşer. Ve VİZE uygulamasına geçilir !

Bizde ülkemizi yol geçen hanına çevrilmekten kurtarır. Kimin ne zaman girip çıktığını biliriz. Haklı olarak soracak olan İngiliz ve Kanada hükümetlerine de çocukları hakkında bilgi verebiliriz.

 

Vize uygulamak mütekabiliyet çerçevesinde, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1980 yılından beri, yani 35 yıldır YASAL HAKKIDIR. Bu güne kadar uygulanmamış olması da ayrı bir garabettir.

VİZE ile birlikte, tek taraflı işleyen Gümrük Birliği Anlaşması da, gözden geçirilmek üzere “dondurulabilir”.  Bu tip girişimlere, İngiliz Muhipleri Monşerlerimizin  karşı çıkması elbette doğaldır !

 

Buraya kadar yazıklarımızı özetleyecek olursak,

Men dakka, dukka !

 

                      

  ***                  ***                       ***

 

Uçaklar

 

Alman havayolu şirketi Lufthansanın kendi tabirleri ile “kızı olan kurumu” Germanwings’in bir uçağı Fransız Alplerinde “yardımcı pilot” tarafından dağa çakılıp 150 insana mezar olunca. Detaycılıkları ile bildiğimiz Almanların havacılık karizması da fena halde çizildi.

 

Nasıl bir tesadüftür ki, bu kazadan birkaç gün sonra.

Bu alandaki en büyük rakipleri  –hatta düşmanları- saydıkları THY uçaklarında, ardı ardına “asılsız bomba” ihbarları sonucu. Uçaklarımız havalandıkları noktalara geri dönmek zorunda kaldılar !

 

Bu işte BND parmağı var. Dediğimizde, sende amma “senaryo” yazıyorsun diyenler oldu.  İyi de, bu bazılarının “senaryo yazma” dedikleri şeyleri yapmak üzere Amerikadaki Think Tank kuruluşları çuvalla para veriyor. Biz hayrına yapıyoruz.

 

                            ***                       ***                       ***

 

CHP Mitingi

 

CHP bu gün İstanbul Kartalda yaptığı  miting ile, Seçim mitinglerine start verdi.

Dahi reklamcıları Ali Taran’ın, dahiyane buluşu ile de,  mitinglerde slogan atma yerine “alkış tutmayı” tercih etmişler.

Bildiğimiz tanıdığımız CHP’li dostlarımız oldum olalı, alkışı sadece “cenazelerde” tuttular. Kendilerine yakın gördükleri mevtayı hep “alkışlarla defnettiler”.

Acaba Ali Taran da bu CHP’den hiç bir şey çıkmayacağını anlayıp, alkışlar eşliğinde kendi cenazelerini yine CHP’li dostlarımıza mı uğurlattı !

 

Haydi alkışlar eşliğinde uğurlandı da, Koray Çalışkan ile Koskocaaaaaman Tuncay Özkan’ın AK Partinin 2014 yılındaki Maltepe mitinginin fotoğraflarını, bu gün Kartaldaki kendi mitinglerindenmiş gibi Twitterda paylaşmalarına ne demeli ?

 

 

 

Naci Taban

 

 

12.04.15

Devamını Oku

YENİ ANAYASA

 

Çiçekli böcekli, aşklı, kuşlu, pembe bulutlu bir yazı yazabilmenin hayalini taşımaya devam etmekle birlikte. Yakın gelecekte bunun nasip olmayacağı Türkiyenin içinde bulunduğu politik ve sosyo ekonomik şartlar ışığı altında ortaya çıkmış bulunmakta.


Bendenize de düşen, Demirel gibi ‘Nerde kalmıştık’ diyerek, kaldığımız yerden, “Yeni Anayasa” yazılarına devam etmek.

 

Türkiye görsekte görmesekte, istesekte istemesekte, bilsekte bilmesekte. Her gün demografik,kültürel ve ekonomik olarak büyüyen bir ülke. 80 milyona yaklaşan nüfusuyla Avrupanın devleri arasına girmeye aday bir devlet.

 

İnsanlar dış görünüşü, kıyafetleri ile giydikleri takıp takıştırdıkları şeylerle bir imaja sahip olur.

Devletlerin en belirgin imaj tanımlaması da Anayasaları üzerinden yapılır.

·         Demokratik

·         Hukuk

·         Sosyal

·         Olmaları, olmazsa olmazların ilk üçünü oluşturur. Bu değerlere dördüncü olarak Laiklik elbette eklenecektir.

Bir masanın dört ayağı gibi, bu dört değerde Devleti sapasağlam ayakta ve birarada tutacak elemanlarıdır.

 

1930 larda İngiliz makasıyla genç devletimize biçilip giydirilen kıyafet, 1946/50 den sonra çeşitli yerlerinden patlayıp, yırtılmaya başladı. Yıllar içinde kah darbecilerin “yeniledik” dedikleri kah parlamentonun kendisini vesayet karşısında biraz güçlü hissettiği andaki ufak tefek yama  yapma çabaları sonuç vermedi.

Zira o küçük çocuk için yapılan elbise, bugünkü sırım gibi delikanlıya uymuyor ve tamir imkanıda yok artık.

 

Bu noktada Amerikayı yeniden keşfetmeye gerek yok. (Müslümanlar mı keşfetti Hıristiyanlar mı keşfetti tartışması da gereksiz)

Hür Demokratik toplumların kendi vatandaşlarına sundukları gibi, çağdaş,demokratik ve özgürlükçü bir yeni Anayasa yapma vaktimiz geldi de geçti bile.


Bu ülkede yaşayan Türk, Kürt, Arap, Pomak, Laz, Gürcü gibi kimseyi ötekileştirmeyen. Bir etnisiteyi diğerlerinin üzerinde görmeyen. Türkün Türk olduğu, Kürtün Kürt olarak kabul göreceği. Etnisite milliyetçiliğinden arınmış yeni bir TÜRKİYE MİLLİYETÇİLİĞİ tanımına uygun. İnsan hak ve özgürlükleri üzerine inşa edilecek YENİ ANAYASA yapma zamanı.

 

Bu Anayasayı yapmak, çocuklarımıza torunlarımıza yani Türkiyenin geleceğine olan borcumuz görevimizdir. Bundan kaçış yok artık. Zira Bayanlar baylar deniz bitti !


Ya yepyeni çağdaş bir Anayasa ile gelişmemize devam ederek, Muassır Medeniyet seviyesine erişeceğiz. Ya da, Türk şovenizminin Kürt şövenizmini beslediği. Kürt ırkçılığının Türk ırkçılığına prim yaptırmaya devam ettiği içinde bulunduğumuz sürece demir atıp. Türküm, Doğruyum, Çalışkanım… masalıyla uyumaya devam edip. Etken ülkelerin edilgen piyonu olma rolünü sürdüreceğiz.

 

1808 yılındaki Sened-i İttifak ile başlayan Anayasa yolculuğumuz. 1839 Tanzimat Fermanı ile ivme kazandı. 1876 Kanun-i Esasi ile şekillenmeye başladı. 1921 Teşkilat-ı Esasi ile birlikte Cumhuriyet dönemi Anayasasına adım attık. Son olarakta darbeci Kenan Evren cuntası tarafından yapılan 1982 Anayasamız tarafından sevk ve idare olunmaktayız netekim !

 

Anayasa Devlet ile Halk arasında yapılan karşılıklı görevlerin sıralandığı bir sözleşme metnidir. Devletin vatandaşa karşı olan görevleri ve vatandaşın Devletine karşı olan yükümlülükleri yazılır. Bu bizim anayasalarımızda pekte böyle olmadı. Vatandaşın görevleri olarak, hak ve özgürlükler alanını –Devletin güvenliği adına- olabildiğince hatta nefes alamayacak kadar daraltıldı. Devletin görevleri olarak sıralanan eğitim, sağlık, sosyal refah sağlama  gibi en basit görevlerin hiçbirini de yerine getirilmedi. Yada yerine getiriyormuş gibi yapıldı.

 

Anlaşılmaz muğlak kelimeler ile o kadar uzun ve emredici bağlayıcı metinler yazıldı ki. Anayasa olmaktan çıkıp, Ceza yasası haline geldi.

Hani akıllarına gelse; “ilkokullarda öğrenci çişi geldiği zaman parmak kaldırıp izin ister” diye yazar. Devamında da,eğer izin almazsa; a,b,c,d,e,f,g,h,k,l,m,n,o….z maddeleri gereğince….

 

Devleti yönetenlerinde, vatandaşlar olarak bizlerinde artık farkına varmamız gereken şey; frenklerin o pek moda tabiri ile multikulturel, yani çok kültürlü bir devlet olduğumuzun bilincine varıp. Çok kültürlü toplum yapısına uygun TÜRKİYE MİLLİYETÇİLİĞİ ve TÜRKİYE VATANDAŞLIĞI temellerine dayanan Anayasaya ihtiyacımız olduğu.

 

 

 

Devamını Oku