Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

MEME KANSERİ VE HAYAT KURTARAN BİLEKLİK

Bazı kelimeler vardır ki insan duyduğunda yüzünde tebessüm oluşur. Göğsü ferahlar ve mutlu olur. Kimi kelimeler ise vardır ki bırakın söylenmeyi; Beynimizden alt yazı olarak geçmesi bile bizi üzer, ürkütür. Bu kelimelerin başında ise şüphesiz “Kanser” geliyor.
İster çağımızın vebası, ister belası deyin ama ne yazık ki “Kanser”, birlikte yaşamak zorunda olduğumuz bir kavram artık. Tıp ne kadar ilerlerse ilerlesin, modern insanın yapılacaklar listesinde hala çözülmeyi bekleyen en büyük yaralardan biri…


Özellikle “Meme Kanseri” kadınlar için tam bir korkulu rüya. Meme hücrelerinde başlayan bu kanser türü, maalesef Akciğer Kanser’inden sonra, dünyada görülme sıklığı en yüksek olan kanser şekli. Her 8 kadından birinin hayatının belirli bir zamanında meme kanserine yakalanacağı ise yapılan araştırmalarda gittikçe kuvvetlenen bir durum olarak karşımıza çıkıyor.


1970'lerden bu yana meme kanserinin görülme sıklığında inanılmaz bir artış yaşanıyor ve bu artışa modern, batılı yaşam tarzı (doğurmamak, geç doğurmak, süt verememek, erken adet görmek, iş dünyasının ağır stresi, menopoz, doğum kontrol hapları vb…) sebep olarak gösteriliyor.


Bu bilgileri yaptığım araştırmalar, ama en çok da değerli dostum ve Türkiye’nin Meme Kanseri konusunda dünya çapındaki yüz akı doktorumuz Cüneyt Tuğrul’dan edindiğimi hemen sizlerle paylaşayım.


Zaman zaman bir araya geldiğimiz ve tadı damaklarda kalan sohbetlerimizin belki de en hüzünlü ve ciddi boyutunu bu önemli konu oluşturmakta. Özellikle Türkiye’de ve batı bölgelerimizde ise neredeyse her dört kadından birinde kanserin memede yerleştiğini duyunca iyice üzüldüm. Buna bir de Dünya Sağlık Örgütü verilerinin 2020 yılına kadar bu hastalığın %60 oranında artacağı bilgisi eklenince kelimelerin yetersiz kaldığı anlar vardır ya işte o anlardan birini yaşadım…


“Peki durum bu kadar vahim mi?” diye sorduğumda Cüneyt Tuğrul, “Tabii ki değil.” dedi. Meme kanseri, yayılmadan önce, erken tespit edilirse, hasta %96 yaşam şansına sahiptir. Ve her şeye rağmen iyi gelişmeler devam ediyor diye ekledi. Elindeki poşette olan bilekliklere gözüm takıldı. Ben sordum, sağ olsun o da bilgilendirdi.


Dünyada ilk defa Cüneyt Tuğrul’un hayata geçirdiği bu proje SAĞKAL (Sağlıkta Kalite Derneği) ve BİR YAŞAYAN BİR BİLEN GRUBU’nun işbirliğiye hayat bulmuş. Daha doğrusu bu bileklik sayesinde Meme Kanseri hastalarının aynı zamanda hayatları da bir bakıma garanti altına alınmış. Nasıl mı?


Meme kanseri nedeniyle ameliyat edilen hastaların koltuk altındaki lenf bezleri alındığı için ameliyat edilen kol her zaman korunmak durumunda. Özellikle bir trafik kazası, bayılma gibi nedenlerle tıbben bilinçsiz durumdayken kişiye müdahale edilmesi gerektiğinde sağlık görevlileri farkında olmadan ameliyatı bu koldan yapabilir. Bu durum da lenf ödemi için ciddi bir risk faktörü oluşturuyor.


İşte bu noktada hayat kurtaran bileklik devreye giriyor. Ameliyatlı kola işlem yapılmaması konusunda sağlık personeline yardımcı oluyor. Böylece bilinçsiz bir durumdayken bile hasta korunmuş oluyor. Bu uygulama şimdiden çok büyük bir ilgi görmüş durumda. Dünyada bir ilk olması ve hayat kurtarması anlamında tıp dünyasının son günlerde üzerinde sıklıkla durduğu bir konu.


Meme Kanseri ne yazık ki önümüzdeki günlerde, dönemlerde daha çok karşılaşacağımız bir gerçek. Bu anlamda daha çok bilinçlendirici çalışmalar yapılması ve insanlarımızın özellikle de kadınlarımızın bilgilendirilmesi şart.


Son olarak bu konuda beni heyecanlandıran bir gelişme ise yakın bir zamanda ülke çapında Meme Kanseri’ni bugüne kadar alışık olmadığımız büyüklükte ve etkide bir Sosyal Sorumluluk Projesi şeklinde görebilecek olmamız. Ülkemizdeki herkesi yakından ilgilendiren bu sosyal sorumluluk projesiyle ilgili ayrıntıları önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.


Bu arada hayat kurtaran bileklikle ilgili gerekli bilgiyi ve daha fazlasını www.sagkal.org adresinden  edinebileceğinizi de son satır olarak not düşmekte yarar var.


Hepinize sağlıklı, huzurlu ve sevgi dolu günler diliyorum.

 

Necmettin Tetik

twitter.com/necmettintetik

 

Devamını Oku

MUTLU BAYRAMLAR!..

Arife günü heyecanı başkadır. Baban işten gelsin diye gözün saatte olur.

Annen evi temizlemiştir. Kardeşin peşinden ayrılmaz. Arkadaşlarla planlar yapılır.

İzmir’de yaşıyorsan ve yaşın büyükse ilk hedef fuardır. Lunaparktır… Yaşın küçükse mahalle arkadaşlarınla toplanmaktır el öpmesinden sonra. Bayram harçlıkları sayılır. Sonra doğru oyuncakçıya!
Demir araba alan mı, yeni bebek alan mı, telli arabasının direksiyonuna geçip sokak boyu çılgınca oradan oraya hız yapan mı...

Çocuksundur ve bayram sevinciyle dolup taşar için dışın!
Çocuksundur… Sığmaz küçük kalbine bayram sevinci. Derken tatlılar yapılır, şerbetler dökülür. Şekerler alınır. Ve alış-veriş zamanı gelir… Minik eller kenetlenir annenin babanın, abinin ellerine. Anacığın, babacığın binbir zahmetle kendileri giyinmez giydirir seni özenle. Ve gece banyo yaptıktan sonra asılır o kıyafetler başucuna. Haa ayakkabılar da yastığın altına.
 
Bayram sabahı, melekleri kıskandırır o sevinç… Büyüklerin elleri öpülür. Kapı kapı dolaşılır komşular…  Tertemiz mendiller hazırdır. Mendillerin içinde para, yanında şeker vardır. Koca koca insanlar seni misafir eder. Sanki sen de büyükmüşsün gibi sohbet edilir. Dinlenir, değer verildiğini farkına varır ve uçarcasına gidersin başka bir komşuya, dedene, büyüğüne…

Şimdi ne gidilecek kapı var ne öyle komşular…

Şimdi ne bayram tebriği var ne de o unutulmaz kartpostallar…

Hani şarkıda diyor ya “Bayramlar mı eskidi biz mi yaşlandık?..”
Belki biz yaşlandık (mı?) ama eskimedi bayramlar…

İçimde hep o günlerin buğusu, neşesi…
Hiç ama hiç unutmadım o güzel bayramların sevincini…

Belki de bu nedenden ötürüdür burnum sızlarken gözlerimde bulutların birikmesi…
Hepinizin mübarek Ramazan bayramını en içten dileklerimle kutluyorum.

Hiç kaybolmasın içinizdeki bayram sevinci.
Büyüklerimin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.

Mutlu bayramlar.

Necmettin Tetik
twitter.com/necmettintetik

Devamını Oku

SOSYAL MEDYADAN SOSYAL HAYATA DEEPCIK MUSICA!

Sosyal Medyadan Sosyal hayata Deepcik Musica
Müzik insanlığın ortak dilidir. Hayatımızın her anında her saniyesinde ve neredeyse tüm güzelliklerin içinde vardır. Yeter ki o güzel sesleri, o tınıları duyabilelim. Hele kaliteli ve insanı adeta başka boyutlara taşıyan müzikler, bence cennetten gelen melodiler gibidir.


TRT’de Gecenin İçinden ve diğer radyolarda uzun yıllar boyunca yaptığım müzik / şiir programlarımda her daim buna dikkat etmeye çalıştım. İnsanların az bildiği ama dinleyince kalplerinde bir esinti çıkaran, halet-i ruhiyelerini mutluluk rotasına çeviren çok özel sanatçılara ve onların mükemmel eserlerine yer vermeyi kendime ilke edindim. Ama gerek kendim bu müzikleri dinlerken gerekse de mikrofondan paylaşınca hep bir haslet içindeydim. “Keşke imkanım olsa da bu güzel tınıları, hikayelerini daha çok insanla paylaşabilsem, dinletebilsem…” derdim kendi kendime.


Malumunuz güzellikler paylaştıkça çoğalır sevgi misali. Derken yaklaşık 2 yıl önce Facebook’ta Deepcik Musica Club ile yollarımız kesişti. Sanki hep dilediğim o istek, görünmez bir el gibi parmaklarını şaklatıp “Al işte, dileğin gerçekleşti!” der gibiydi…
Herşeyi hızla ve hırsla tükettiğimiz bir dönemde hem kaliteli müziklerin paylaşıldığı, hem de dostlukların gönül kapılarını hiç kapatmamacasına sevgiyle harmanladığı bir grup, bir aile gibi oldu deepcik kısa bir zamanda.  Grubun kurucusu ve değerli dostum Cenk Ulupınar, bu kaliteli ve seviyeli oluşumla Türkiye’de bir ilke imza atmıştı. Zaman içinde deepcik o kadar sevildi, ilgi gördü ve büyüdü ki facebook’un sayfalarına sığmaz oldu.
Kaliteli müziklerin, arkadaşlıkların ve dostlukların buluşma noktası artık özel konsept partilerle sosyal medyadan sosyal hayatın içinde de sağlam bir yer edinmeye başladı. Hem bir müziksever hem de bir deeper olarak (Eğer deepcik üyesiyseniz deeper oluyorsunuz) :) sadece sosyal medyadaki müzik paylaşımları da yeterli gelmemeye başladı ve çok özel sanatçıların sahne aldığı, tadına doyum olmayan konserler birbirini izledi. Son sohbetimizde ise Cenk Ulupınar, Eylül ayında ise İzmir’li müzikseverleri ve deepcik üyelerini dünyaca ünlü bir yıldızla buluşturmaya hazırlandıklarını söyledi.


Şimdi ise deepcik kendi yüzünü arıyor. Daha fazla ayrıntılı bilgiyi deepcik musica club’ın facebook sayfasından edinebilirsiniz.


Son günlerde herkes başta facebook olmak üzere birçok sosyal medyayı topa tutar hale geldi. Herkes bardağın boş tarafından bakıyor ve negatiflik giderek yayılıyor. Ben sadece sosyal medyadaki güzelliklerden birine, yakından şahit olduğum birine yer vermek istedim bugünkü yazımda.


İster inanın ister inanmayın ama hala hayatta da sosyal medyada da güzel şeyler oluyor. Hala sevgi, paylaşılıyor ve büyümeye devam ediyor!


Güzel birhaftasonu dileklerimle


Necmettin Tetik
twitter.com/necmettintetik

Devamını Oku

RİN TİN TİN’İN GERÇEK HİKAYESİ!

Hayvanlar şüphesiz ki insanoğlunun en sadık dostları, can yoldaşları. Bunların içinde en özeli de köpekler… Masum bakışları, bir çocuk gibi oyun oynamaya can atmaları ve tabii ki en kötü gününüzde minik patileriyle kalbinize dokunmalarının manevi değeri tartışılmaz.
Bir de dünyaca ünlü köpekler var. İşte bugün onlardan birinin ilginç hikayesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu dünyalar tatlısı köpek bir Alman Kurdu. Biz onu yalnız kovboy Red Kit’in köpeği olarak tanıyoruz ama o aslında bir film yıldızı, üstelik kendisine Oscar ödülü verilmediği için kıyametler koparılmış bir film yıldızı!


Adı Rin Tin Tin, 26 filmde başrolü oynayan bu köpeğin şimdi bir de biyografisi var. Susan Orlean tarafından yazılan biyografi, geçtiğimiz günlerde New York Times Book Review’in de kapağındaydı.


RED KİT hayranları Rin Tin Tin ismine hiç de yabancı değildir. Şaşkın görünümlü bir köpek olarak Düldül ve Red Kit arasında bir köprü gibidir aslında. Ne var ki, New York Times Book Review’in kapaktan verdiği bir kitap haberi, gerçek Rin Tin Tin’in Oscar adayı bir film yıldızı olduğunu koydu ortaya. Susan Orlean tarafından yazılan ‘Rin Tin Tin / The Life and the Legend (Rin Tin Tin / Hayat ve Efsane) isimli 324 sayfalık kitap, bugüne kadar bir köpek hakkında yazılan ilk biyografi olduğu için ayrı bir önem taşıyor.


Ver elini Hollywood
Rin Tin Tin, Lee Duncan isimli bir hava subayının Hollywood’a ve dünyaya armağanı aslında. Birinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da bulunan Lee Duncan, Fransa’da karşısına çıkan beş Alman kurt köpeği yavrusundan ikisini yanına alarak 1918’de ABD’ye doğru yola çıkar. Ne var ki, Nannette ismini verdiği yavru yolda ölür ve Duncan’ın elinde sadece Rin Tin Tin kalır. Duncan tarafından eğitilen Rin Tin Tin, 1922 yılında ilk gösterisine çıkacak ve büyük ilgi görecektir. İşin ilginç yanı, gösteriyi izleyenlerden birisi Rin Tin Tin’i kameraya da almıştır. Lee Duncan, bunun üzerine uyanacak ve hemen arkasından başrolünde köpeğin bulunduğu bir senaryo yazarak soluğu Hollywood’da alacaktır.


En güçlü Oscar adayı
Warner Brothers ilgilenir Duncan’ın senaryosu ve Rin Tin Tin’le. Böylece hem Hollywood hem de dünya en ünlü köpek yıldızıyla tanışır. Birbiri peşi sıra 26 filmde başrol oynar Rin Tin Tin, hatta 1929’da düzenlenen ilk Oscar ödüllerinde ‘en iyi erkek oyuncu’ dalında en güçlü adaylardan birisidir. Ancak Akademi jürisi, bir köpeğe ‘en iyi aktör’ ödülünü vermenin yaratacağı skandaldan çekindiğinden olsa gerek, ödülü Emil Jannings’e verir. Rin Tin Tin, 1932 yılında kendisi kadar ünlü oyuncu Jean Harlow’un kucağında öldüğünde 16 yaşındadır. Cesedi, doğum yeri olan Fransa’ya gönderilir ve büyük bir törenle ‘Köpekler Mezarlığı’na defnedilir. Ölümünden sonra pek çok köpeğe bu isim verilir, Red Kit’in (Lucky Luke) yaratıcısı Belçikalı karikatürist Maurice De Bevere de bunlardan sadece birisidir.



Necmettin Tetik
twitter.com/necmettintetik

Devamını Oku

AFFET BİZİ KÜÇÜĞÜM...

Çocuk olmak dünyanın en saf, en güzel duygusudur. Herşey temizdir, güzel ve masumdur. En saf, en pembe hayalleri barındırır o minicik kalpler…


Çocuk olmak, hesapsızca gülmektir… Düştüğünde gözlerin yaş doluyken inadına kahkahalar atabilmektir… Radyoya baktığında içindeki insanları görebilmek, oyuncak bebeğinin saçlarının uzadığını fark etmektir biraz da…


Gülmek için bir nedene ihtiyacın olmamaktır çocuk olmak… Maskelerin ardında bakmamaktır hayata… Yağ çekmemektir ciğeri beş para etmez insanlara! Çıkarın yoktur çünkü… Hayallerin ve minicik tertemiz kalbin vardır melek kanatlarına benzeyen…


Ağaçları maviye, güneşi şeker pembesine boyamaktır.


İnsanları tanımadan sevebilmek, gözlerindeki pırıltıyla büyüklere hayallerini anlatmak, kirletmemektir dünyayı.


Kendini Küçük Prens gibi hissetmek, hayali oyun arkadaşınla dünyalar kurmak ve oyunlar oynamaktır…


Mucizelere inanmaktır en çok da çocuk olmak…


Aşkı, sevgiyi Ken ve Barbie’nin yaşadığı şey zannetmektir belki de.  İstediğin zaman oyunu durdurup istediğin zaman devam edebilmektir. .”Masuscuktan” ayrılıklar,  aşklar yaşamak, “Şakacıktan” ölmektir…


Elindeki ekmeği yanındaki arkadaşınla seve seve bölüşmek, ince hesaplar yapmamaktır.
Canını en çok yakanın dizlerindeki, kollarındaki yaralar olduğunu sanmaktır.


Aşk acısıyla, ölüm acısıyla, ayrılık acısıyla henüz tanışmamış olmaktır.
Hayatı dilediğince yaşamaktır çocuk olmak…


Büyüdüğünce, hiçbir zaman olamayacağın kadar “İNSAN” olmaktır çocuk olmak.
Sufi’lerin anlayışında çocuklara önemli ve özel bir yer ayrılmıştır. Mevlana'nın Mesnevi'sinde bahsettiği ney'in asıl diyarı olan sazlıktan koparılıp bambaşka bir varlığa büründürülmesi gibi insanoğlu; Tanrı'nın yanındaki ebedi yerinden bu dünyaya gelmiştir.
Bu yüzden ıstırap çekmektedir. İşte insanlar içerisinde Tanrı'nın yanından en son gelen varlık bebektir, çocuktur. Bu yüzden bakışları, gülümsemesi, hareketleri melekler gibidir. Semavi dinlerin bir ortak inancı da çocukların günah işlememesidir…


Çocuklardan başka hangi varlıklar günah işlemez biliyor musunuz? Sadece melekler…


Sufiler bu yüzden çocuklara özel bir saygı duymuşlar, onları Tanrı'nın yanından yeni gelen bir misafir gibi görmüşlerdir. Çocuk olmak bu yüzden çok önemlidir.


İnsan hayatında bir kez çocukluk devresi geçirir.
Yani insan, hayatında bir kez de olsa melektir…


Sevgili N.Ç,


Küçüğüm, biliyorum ki bizi hayatın boyunca affetmeyeceksin…


Biliyorum ki kırıldı kanadın kolun… Koparıldı kanatların…


Ama yalnız olmadığını da bil istiyorum. Ne olursa olsun sana sahip çıkacak, acılarını sevgiyle kapatmaya çalışacak “Çocuk Kalpli Büyükler”, içlerinde bir yerde hala melek olanlar var bu pis dünyada…


Çünkü her şeye rağmen düştüğünde elinden tutabilecek birilerinin olduğunu bilmek, ağladığında yanında onlarca kişinin var olduğunu gönül gözüyle görebilmektir çocuk olmak…


Biz seninleyiz, yanındayız ve hakkını sonuna kadar aramaya devam edeceğiz…



AFFET BİZİ KÜÇÜĞÜM...

Necmettin Tetik
twitter.com/necmettintetik


Devamını Oku

HİÇ BÜYÜMEYEN KOCA KALPLİ BİR ÇOCUKTU ATATÜRK...

Bugün 29 Ekim… Ekimlerin en güzeli bence! Ulusumun, insanlarımın yeniden doğduğu tarih… Kalkıp hamaset kokan bir yazı yazmak istemiyorum. Sevmem de zaten. Ben sadece bir Türk genci olarak içimden geçenleri paylaşmak istedim…


Bugün istediğimiz gibi yaşayabiliyorsak; Bugün eğer “BİZ”, “BİZ” olabiliyorsak Atamıza borçluyuz. Ödenmeyecek bir borç bu… Onun yolundan gittiğimiz, ilkelerine, emanet ettiği CUMHURİYET’e sahip çıktığımız sürece anlamı olan bir miras bu! (O yüzden mirasyedi olmamak gerek!)


Dünyaya damgalarını vuran insanlar, liderler “Çocuk kalplerini yitirmemiş, insanlıklarını kaybetmemiş şahsiyetlerdir!” Bunu biliyorum ve en güzel örneği zaten bize önderlik ediyor!


Onun çocuk sevgisi çok büyüktü. Peki ya ondan sonra gelenlerin, her fırsatta ‘Atam İzindeyiz!’ diyenlerin çocuk sevgisi nasıl?


Ben söyleyim kısaca…


Atatürk’ten sonra gelen hiç bir cumhurbaşkanı, başbakan veya bir asker, bir çocuğu elinden tutup da resim sergisi gezmeye ya da tiyatroya götürmedi. Hiç bir cumhurbaşkanı veya başbakan, çocuğu protokol sırasının en önüne oturtmadı. Hiçbir başbakan bir çocuğu salıncakta sallamadı. Bir çocuğu taşıttan kendi elleriyle indirmedi. Bir yabancı konukla birlikteyken yanına çocuk almadı.


Bir yetişkini dinlerken gösterdiği ciddiyetle dinlemedi. Onlarla birlikte denize girmedi, objektiflere poz vermedi. Onlarla gezintilere çıkmadı. Salıncakta sallanmadı!  ÇOCUKLA ÇOCUK OLMADI!..


Tüm bunlar bir yana, 1938’den itibaren bu ülkede yetişkin insan-çocuk insan dostluğu, arkadaşlığı diye bir şey kalmadı. Bence Atamızın en özel yanıydı hiç büyümeyen çocuk kalbiyle görebilmek dünyayı…


Hiç büyümeyen koca kalpli bir çocuktu Atatürk…


“… Atatürk bir okula gitmişti. Her zaman olduğu gibi bütün çocuklar etrafını sardı. Hepsi sevinç içinde onu alkışlıyordu. Yalnız küçük bir çocuk bir kenara çekilmiş, ilgisiz gibi duruyordu. Bu durum Atatürk'ün gözünden kaçmadı. Onu yanına çağırdı:
- Çocuğum, neden durgunsun? Bir derdin mi var? Hasta mısın?
Çocuk:
- Bir şeyim yok efendim.
Çocuk arkasını döndü, gözlerinden akan yaşları gizlice sildi.
Atatürk:
- Niçin ağlıyorsun yavrum? Sen ağlayınca ben çok üzülüyorum.
Küçük çocuk, o vakit yaşlı gözlerini Atatürk'e çevirdi:
- Atam, seni böyle yakından görmek isterdik. Geldin, gördük, sevindik. Ama artık sıramızı savdık. Bir daha seni ne zaman göreceğiz? Ona ağlıyorum. Atatürk oradaki çocuklara baktı:
- Beni ne zaman görmek isterseniz aynaya bakın. Siz Türk çocukları benim birer parçamsınız! Bende sizin…”


Ben Cumhuriyete sadık bir Atatürk çocuğu olarak, gururla, içimde tarifi olmayan bir sevinçle bir kere daha aynaya bakmaya gidiyorum!


Ve çok daha aydınlık, çok daha ümit dolu 29 Ekimler göreceğimize tüm kalbimle inanıyorum!


29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

Necmettin Tetik
twitter.com/necmettintetik

Devamını Oku

BATIL İNANÇ MI GERÇEK Mİ? İKİNCİ BÖLÜM!

Hanımlar beyler,


Mars’ta hayat olup olmadığını konuştuğumuz, evrenin en karanlık ucuna bile teknolojimizi göndermeye başladığımız bir dönemde ironik bir şekilde hala vazgeçemediğimiz “Batıl İnanç”larımız devam ediyor! Zaten nasıl devam etmesin ki? Hepimiz bir şekilde çocukken bu inançlarla büyütülmedik mi?


Örneğin hiç unutmam çocuktum ufacıktım ve sevgili anneannem bir gece korkudan aklımı aldı! Hem de basit bir batıl inançla! Suçum ise sakız çiğnemekti! Beni sakız çiğnerken gördü ve hayretler içinde “Çabuk çıkar o sakızı ağzından!!!” dedi! “İyi ama neden?” diye sorunca; sorduğuma soracağıma pişman oldum. Çünkü öğrendim ki “Gece sakız çiğnersen ölülerin kemiklerini çiğnermişsin!”  Hadi buyur burdan yak bakalım! (Belki de hayaletlere, melekler vs… olan sevgim ve hayranlığım da bu şekilde başladı! Buradan sevgili anneanneme teşekkürlerimi sunuyorum!)


Geçenlerde kaleme aldığım garip batıl inançlarımıza bu vesileyle kaldığımız yerden devam edelim o halde bakalım kazdıkça neler çıkacak! O halde başlıyorum sevgili okuyucum!
Yanlışlıkla ayna kırdınız mı yandınız demektir! Zira ya 7 yıl herşey çok kötü gidecektir ya da yakınlarınızdan birisi öte tarafa geçiş yapacaktır. Peki bu inanç nereden geliyor? Aynanın icat edilmediği bilinmediği çağlarda insanlar parlak yüzeylere, göllere, havuzlara bakarlar ve öte yandaki kendilerini hayretle izlerlerdi. Görüntülerinin dalgalanması veya titreşmesi kötüydü, felaket geliyor demekti.

Eski Mısır ve Yunan´da salt bu nedenle kırılmaz metal aynalar yapılıyordu, böylece öte yandaki görüntülerinin bozulmamasını garantiye alıyorlardı. 7 yıl hikayesine gelince… Antik dünyada her yedi yılda bir insanın tüm bedeninin yenilendiği düşünülürdü. İşte bu yüzden ayna kırıldıktan sonra ancak yeni beden oluşana kadar kötülük süreceği zamanı belli ederdi!
Diyelim ki yanlışlıkla bir merdivenin altından geçtiniz, yine kaçışınız yok lanetlendiniz! Neden mi?  Çok basit… Çünkü, merdiven, geometrik olarak duvarla veya dayandığı yüzeyle ve de tabanla bir üçgen oluşturur. Bu üçgen Hıristiyan inancındaki "Teslis" in yani kutsal ruh´un veya üçlemenin simgesidir, öyleyse bu kutsal alanın içine girmek günahtır ve uğursuzluk getirir. Anlayacağınız batıl inanç ansiklopedisine göre  şeytani güçler sizi ham yaparlar!


Bildiğiniz üzere şemsiyeler (ya da eskilerin deyimiyle Şemşiyeler!) dışarda yağmura karşı kullanılmak için icat edilmiştirler. Ama eğer oturma odanızda film izlerken şemsiyenizi açarsanız, başınız dertte demektir! Niye mi? Uzakdoğu inancına göre bu hareket Güneşin kutsallığına bir hakarettir de o yüzden! Güneş Kültü´ne göre kapalı mekanda şemsiye açarsak içeri gün ışığı giremez ve bizi kutsayamaz!


"Hapşuuu!..”, "Çok yaşa",  "İyi ve uzun yaşa", "Sağlıklı yaşa", "God bless you", "Gesundheit" ve diğerleri... Dünyanın her yerinde hapşıran insana söylenen bazı sözcükler. Peki neden böyle diyoruz hiç düşündünüz mü? Düşünmediyseniz işte cevabı geliyor!
Eski insanlar nefesin veya soluğun ruh olduğuna veya yaşamın özü olduğuna inanırlardı. Tanrı insanı yarattığında soluğunu insanlara üflemişti ve o soluk bedende bulunduğu sürece yaşam sürüyordu. Bu inancın doğrultusunda hapşırınca nefesin durması veya o kasılma hareketinin sonucunda soluğun dışarıya kaçıp gideceğinden ve hastalık bulaştıracağından korkuluyordu. Haksız da sayılmazlardı çünkü Papa Büyük Gregory döneminde Roma´yı kasıp kavuran veba salgını sayısız insanın canını aldı. Bunun üzerine Papa Gregory, tarihte ilk defa hapşıran insanlara karşı "God bless you” / “Tanrı sizi kutsasın" sözcüğünü kullandı. Sonrası malum!


Son olarak bir “Solak” olarak hiç sevmediğim şu yatağın sağından kalkma meselesine de bir açıklık getirerek yazımı noktalamak istiyorum.


Neredeyse her kültürde ve ülkede yatağın sağ tarafında yatmanın veya sabah kalkmanın hayırlı olacağına ve o günün şanslı olacağına inanılır. Sağdan kalkılmalı ve sağ ayakla yere basılmalıdır. İlk adım mutlaka sağ ayakla atılmalıdır. İyi ama neden?


Yine Antik dünyada ve Roma´dayız dostlar! Roma mitolojisinde ve halk arasındaki kült inançlarında sol tarafın “Şeytani” yani kötü olduğu inancı vardı. Roma vatandaşları evlerine muhakkak sağ ayaklarıyla adım atarak girerlerdi. İlginçtir ki işleri, sağlığı uzun zaman iyi giden insanlar, zor durumda olan evlere davet edilirler ve sağ ayaklarıyla içeri girmeleri istenirdi. Böylece kaçan iyilik ve şans geri gelirdi! (Bir solak olarak bu batıl inancı protesto ediyorum!)


Sonuçta yaşlı dünyamız saatte binlerce kilometre hızla dönmeye devam ediyor. Teknolojide son noktayı zorluyoruz ama iş batıl inançlara gelince bir türlü vazgeçemiyoruz. Sanırım bu da “İnsan” olmanın güzel yanlarından biri!

Necmettin Tetik
twitter.com/necmettintetik

Devamını Oku

BATIL İNANÇ MI GERÇEK Mİ?..

Bayanlar ve baylar,


Güzel bir gecede hiçbir yıldızın kaydığına denk geldiniz mi? Eğer geldiyseniz ilk işiniz heyecanla bir dilek tutmak mı oldu? Veya kötü birşeyden bahsederken dudaklarınızı özenle büzüp, elinizle hemen tahtaya vuranlardan mısınız? (Genellikle de 3 kere vurulur! Tahta yoksa yakınınızdaki bir arkadaşın başı da olabilir!) Daha da bilineni önünüzden bir kara kedi geçince yolunuzu değiştirir misiniz?

Eğer bu küçük sorulara yanıtınız evetse bilin ki nurtopu gibi “Batıl İnanç” sahibisiniz! Aslında hepimizin en az bir tane buna benzer inancı olduğunu düşünüyorum. Çünkü çocukluğumuzdan beri bu tarz davranışları, tepkileri çevremizde görüyoruz. Peki hiç bu garip tepkileri neden verdiğimizi düşündüğünüz oldu mu? Benim oldu! Zaten o yüzden sizlerle paylaşmaya karar verdim!
Sıkı durun bazılarını açıklıyorum!

En bilinenden başlayalım… Kara kediler neden uğursuzdur biliyor musunuz? Ortaçağ Avrupa’sında şeytan ve cadıların yeryüzünde kara kedi kılığına girerek dolaştıklarına inanıldığı için… (Bakınız ve izleyiniz 80’lerin en tatlı korkunççç filmleri!)

Gelelim tahtaya vurma olayına… Antik İngiltere’nin ilk yerlileri olan Keltler ve meşhur Druid rahipleri (Bakınız ve izleyiniz Merlin dizisi ve artık ezbere bildiğimiz Kral Arthur ve yuvarlak masa şövalyelerinin efsaneleri) tanrıların büyük ve ulu ağaçların gövdelerinde yaşadığına inanırlardı. Hatta bir iyilik istemek için ya da şiddetle yerine getirilmesi gereken dualar söz konusu olduğunda o ağaçların gövdelerine dokunurlardı. Eğer ağaç tanrısı o gün istekler kabul edilir ve sevgili Druid rahibimiz (ki bu karakterlere en çok Asterix’te rastlamak mümkün!) bu lütufa ağaca 3 kere vurarak karşılık verirdi!

Genellikle hepimiz esnerken elimizle ağzımızı kibar bir şekilde kapatırız. Buraya kadar mesele yok. Amma velakin şimdi kalkıp desem ki “Sevgili okuyucu bu da aslında bir batıl inançtır…” siz de dersiniz ki “Yok sevgili yazarcım bu bir terbiye kuralıdır, olayı abartma!” O zaman gerçeği sadece gerçeği söyleme vakti geldi ve söylüyorum! Antik Roma’dan beri bilinen bir inanış vardır ki o da; Esnerken eğer elimizle ağzımızı kapatmazsak kötü ruhlar vücudumuza girerler!

Son olarak da 99 olayına değinelim. Büyük bir tekno markete ya da giyim mağazalarının indirim reyonlarına bir bakın. Genelde rakamlar hep 99’la biter. “Sadece 99 milyon!”, “Bu bilgisayar kaçmaz! Sadece 1299 lira!” ve daha niceleri… O rakamlar hiçbir zaman yuvarlanmaz! (Biz de aaa ne güzel indirimli diye ayıla bayıla alırız! Tabii bu başka bir yazı konusu!)

Gelelim işin aslına… Matematik bulunduğu zamanlardan beri büyücüler, simyacılar ve cadılar bir konuda hemfikirdiler o da “Çift rakamlar uğursuzluk getirir!” Bunun da sebebi tarihin en derin sayfalarına kadar iniyor! Haberlere dikkat edin lütfen. Mesela devlet bile bir yeri kiraya verirken anlaşmalar genellikle 99 yıllığına yapılıyor.

Bir arkadaşımız yeni bir dükkan açıyor veya evleniyor… İlk iş ne yaparız? En güzelinden çiçekleri alır ve iyi niyetlerimizle yollarız. Hayır efendim, aslında taa Antik Yunan’dan beri olan bir inanışı, ritüeli yerine getiririz. Yani çiçek tanrıçası “Flora”ya saygımızı gösterir o kişilerin yaşamlarının veya mekanlarının o çiçekler gibi cıvıl cıvıl olmasını sağlamasını isteriz tanrıçadan!

Yaşadığımız dünya ve edindiğimiz alışkanlıklar aslında yaşlı ve çılgın dünyamızdaki gelmiş geçmiş inanışların birer sonucu. Bu alışkanlıklar, pagan dinlerinden mitolojiye, Ortaçağ’dan Antik dünyaya ve günümüze kadar bizi takip ediyorlar. İster kültür, ister Batıl inanç deyin…
İster inanın ister inanmayın!

Bu arada haberx'te kaleme aldığım 13.yazım oldu bu... Üstelik de günlerden Cuma!.. Aman Allahım yoksaaa!!!

Necmettin Tetik
twitter.com/necmettintetik

Devamını Oku

ŞAİR Mİ DEDİNİZ?..

Sevmeyenleri de vardır mutlaka ama, şahsen şairlere ve şiirlere bayılıyorum. Yazamadığımdan mıdır bilmiyorum, özellikle şairlere gıpta etmişimdir. O kadar güzel sözü, bir araya nasıl getiriyorlar? İçlerinde öyleleri var ki hani derler ya; ‘40 yıl düşünsem aklıma gelmez!’ İşte tam öyle bir şey…

Şiir, güzel şeylerin betimlemelerinde sık sık kullanılır. Hemen hepimiz duymuş ya da söylemişizdir; ‘Şiir gibi kadın…’, ‘Şiir gibi konuştu!’ Tabii dost meclislerinde uzun sohbetlerin iki satır şiirle bitirildiği de olmuştur.

Kelimelerin en romantik dansıdır aslında şiir… Kalbin duygularla; Şairin, kalemle buluşmasıdır…

Ama bence bunlardan önemlisi, ruh halimize uygun bir şiirle karşılaştığımızda, gözlerimizin yanması ve nemlenmesi halidir. O an zannedersiniz ki şair sizsiniz. Siz yazsaydınız ancak bu kadar olurdu! Nasıl anlatmış ayrılığı? Sanki sevgilinizle ayrıldığınızda, şair sizinleymiş gibi…

Bütün şiirler; Aşk-Ayrılık-Hüzün üçgeninde olmaz elbette. Vatan için, bayrak için, ana için ve nice başka değerler için yazılanları da var. Ama hepsinin bir tek ortak paydası var, o da duygularımız…

Şiir, galiba en çok duyguların ifadesidir. Başka türlü düşünmek aklıma gelmiyor. Söylemeye gerek yok belki ama duygulanma da başlı başına bir insanlık erdemidir. Sırf bu yüzden şairleri kıskanmak geliyor içimden! Duygulu olmak ne güzel bir haslet…


Hani demiş ya şair;
“Kalbimi yükledim bulutlara
 Sevgi yağdı…”

Vahşi bir yaşamın hüküm sürdüğü dünyamızda bugün, siz de kalbinizi duygu bulutlarına yükleyip biraz şair olmaya ne dersiniz?

Necmettin TETİK
twitter.com/necmettintetik

Devamını Oku

ÇAYIN DEMLİ TARİHİ!

“Çayın ilk fincanı dudaklarımı ve ağzımı ıslatır,
İkincisi yalnızlığı siler,
Üçüncüsü içimdekileri
açığa çıkarır …”
(Lo T'ong )

Buddha’nın yaşadığı çağın sonuydu. Kuzey-Batı Hindistan’ın yüce dağlarının dibinde Boodhidarma adında bir bilge yaşardı. Bir adak üzerine Boodhidarma, kendini tamamen Buddha’ya adamaya karar verdi. Tam 9 yıl uykusuz kalmaya ve dua etmeye and içti…
3 kocaman yıl, güneş doğdu ve battı. Herkes bilgeyi gözleri açık ve dua ederken gördü… Ancak 3. yılın sonunda ilkbahar yağmurları başladığı sırada Boodhidarma, daha fazla dayanamadı. Bitap düştü ve uykunun ilkbahar rüzgarı kokan kollarına bırakıverdi kendini…


 Uzun uykusundan uyandığı zaman ise andını yerine getiremediği için tereddütsüzce göz kapaklarını kesti. “Bir daha kapanmayacaksınız!” diyerek kendine lanet etti. Boodhidarma, hüzünle oradan ayrıldı ama ertesi sabah göz kapaklarının bulunduğu yerden koyu yeşil yapraklı iki bitki yükselmişti…


Hindistan’ın tütsü kokan efsaneleri, çayın bulunuşunu bu şekilde anlatıyor…


Tabii ki “Çay” denilince akla önce Çin gelir. Çünkü bu özel bitkinin adları olan “Thé, tea, tee veya çay” kelimeleri köklerini Çin lehçelerinden almaktadır. Günümüzde dünyada en çok tüketilen alkolsüz içecek çaydır. Bugün dünyanın yarısı “Tee” veya “Tea” diye adlandırır çayı. Bir diğer diğer yarısı ise bizim gibi “Çay” demeyi tercih eder.
Çinliler bu bitkinin M.Ö 2737 yılında İmparator Shen Nung tarafından dünyaya armağan edildiğini söylerler. Hikayesi de oldukça ilginçtir…


“…İmparator Shen Nung, sarayının bahçesinde sıcak suyunu içerken aniden hafif bir rüzgar çıkar ve rüzgar, iki küçük yeşil yaprağı fincanın içine bırakıverir. Kısa bir süre sonra sudan etrafa hoş bir koku yayılır. İmparator bu sudan bir iki yudum alır.  Suyun tadı değişmiş ve iki yeşil yaprak hoş bir aroma, tatlı bir burukluk vermiştir suya…” Bundan sonrası ise hepimizin bildiği malum hikaye. İmparator, hemen çevresine emir verir ve bu hınzır bitkinin bulunmasını emreder! Tabii ki her yere ekilmesi şartıyla…


Kutsal ritüellerin, sıcak kalplerin içeceğidir çay…


Tabii ki sudan sonra en eski ve en çok tercih edilen içecektir…


Çinli Budist rahip Yeisei çayın meditasyon üzerindeki etkilerini gördükten sonra ilk çay tohumlarını Japonya'ya getirmiştir. Bunun sebebi çayın meditasyon sırasında zihin için gerekli olan hem dinçlik hem de dinginlik halini yaratmasıdır.


 Çay daha sonra keşişler ve Zen rahipleri tarafından Japonya'ya yayılır. Çin ve Japon kültürünün, birbirinden farklı şekilde çayın hazırlanışı ve sunumu üzerinde çok önemli etkileri olmuştur.


Özellikle Japonya'da Çay Seromonisi sanatsal bir form kazanmıştır. Seromonide çayın hazırlanması ve sunumunu en mükemmel, zarif, hoş ve saygılı bir şekilde yapabilmek gerekmektedir ve bunun için yıllar süren bir eğitim ve pratik gerekmektedir.
Havanın kalitesi gibi o ortamdaki herşeyin çayın tadını etkilediği düşünülür, bu yüzden çay o "an"ın aromasını içerir aslında. Bu seramoniler aynı zamanda Zen öğretisinden birçok öğe içerirler. Japonya'da iç karışıklığın en yüksek olduğu dönemlerde bile, savaş ve şiddeti çağrıştırdığı için kişiler belinde kılıç ile çay seromonisine katılamazlardı.


Çay Japonya'dan sonra Portekiz üzerinde Avrupa'ya ve İngiliz kolonicileri tarafından da Amerika'ya yayılmıştır. Amerika'nın çaya en büyük iki katkısı, aynı zamanda hızlı tüketim kültürünün de bir parçası haline gelen poşet çay ve buzlu çay (Ice Tea) olmuştur.

Çayın ülkemizdeki serüveni oldukça yenidir. 1888'deki ilk ciddi girişimden sonra üretimdeki gerçek başarı ancak 1940'larda elde edilmiştir. Bugün Türkiye, üretimde Hindistan, Seylan gibi ülkelerden sonraki yerini korumakta ve aynı başarıyı tüketimde de İngiliz ve İrlandalılardan sonra en çok çay tüketenlerden biri olarak göstermektedir.

Çay, bazen enerji kaynağı, bazen de rahatlatan büyülü bir içecektir. Birçok çeşidi ve sayısız faydası bulunur.


En güzel keyiflerin aromasıdır… Dostluğun simgesidir… Her mevsim farklıdır tadı. Duygularımıza seslenir… Dert ortağımız olur. Falına bile bakılır!


En çok da kalemin yanına yakışır sıcaklığıyla…


Necmettin TETİK
twitter.com/necmettintetik

Devamını Oku