Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

KAÇMAK KURTULUŞTUR

 

 

Yılların yorgunluğu vardı üzerinde.
Adaletsizliğe, haksızlığa, eşitsizliğe, dışlanmaya, ötekileştirilmeye ve tüm bunların mimarı olan insanlara tahammülsüzlüğün zirvesindeydi.
Issız bir adaya…
Yalnız bir şehre…
Kimsesiz bir kente müştak bir ruhun çırpınışlarını yaşıyordu. 

Kendi dışında kimseyle yüzleşmek istemiyor; diyalog kurabilecek tek yoldaş olarak gölgesini kabul ediyordu. 

Para, mal, mülk, akraba, eşya, servet, miras, şan, şöhret, statü ne varsa, tüm hülyalarını geride bırakıp bir lokma ekmek, bir bardak su ve birkaç eski elbise ile bedevi bir hayatı yaşamak istiyordu.

Zaman çok ağır ilerliyor, her şey aleyhine işliyor, ruhu daralıyor ve kabul edilmeye mecbur bırakılacak tekliflerle karşılaşacak diye çok korkuyordu.

Sakınılan göze çöp batacağını çok iyi bildiği yaşanmışlıkları vardı geçmişinde. Vakit kaybetmeden ayrılmalıydı. 

Korkularıyla yüzleşmekten korkuyordu. 
Korkularını yaşamaya mahkum bırakılacak bir hayatla el sıkışmak istemiyordu. Bir an evvel ayrılmalı; ayrılıkta elini çabuk tutmalıydı.
 
Eş-dost-akraba-tanıdık kim varsa, hiç kimseyle vedalaşmayacak, bir yıldız gibi sessizce kayıp gidecekti.

Bavulunu hazırladı. İçine, kendisini yalnızlığa mahkum eden sevgilisinden geride kalan mor menekşeli gömleği ve okuyarak yalnızlığını paylaşacak günlüğünü koyup kapıya yöneldi.

Ayrılmak kavuşmak kadar, kaçmak kurtulmak kadar zordu. Tam ayrılacakken gözleri doldu… Ayrılığın mı, geçmişte yaşadığı pişmanlık dolu hayatın mı göz yaşlarıydı,  bilmiyordu ama, ağlıyordu.

Geri dönüp buz gibi duvarlarla vedalaşmak istedi. Nitekim de öyle yaptı: “Dostlarıma bile anlatamadığım sırdaşlarım oldunuz” diyerek vedalaştı, yalnızlığını paylaşan duvarlarla, duvarlarda kalan hatıralarla.

Kalın tabanlı siyah ayakkabılarını giyip merdivenleri teker teker inmeye başladı. Adımlarının sesi duvarda yankı yapıp döndüğünde hissettiği mutluluğa odaklandı. Bunca yıldır bu binada oturmasına rağmen neden hep kendini yalnız hissettiğini, neden konuşacak dertleşecek bir sırdaş bulamadığını, dört duvar beton yığınlarıyla kurduğu dostluğu sorgulamaya başladı. 

Sorguladıkça korkunç cevaplarla karşılaşmış, cevabını bildiği soruları tekrar sormaktan kaçınmıştı. Çünkü hayatı boyunca bunu yaptı, onun için kaçmak kurtulmaktı. Cevabını bildiği değil, cevabı bilinmeyen, bulunmayan sorular sormaya başladı.

Saatine baktı; zaman durmuştu, ayrılığa daha çok zaman vardı. Zaman her zaman ki gibi aleyhine işliyor, ağır ağır ilerliyordu. Daha sert adımlarla merdivenleri tekrar çıkıp inmeye karar verdi. Duvarda yankılanan ses mutsuzluğuna mutluluk kattığının farkındaydı.

Birkaç defa çıkıp indikten sonra korkularını hatırladı. Giderayak vedalaşmadığı dostlarından biriyle karşılaşacağından korktu. Bu onun için ölüm demekti… Vaktin dolmasını beklemeksizin, kaçmak, kurtulmak için, ansızın ayrılmaya karar verdi.
Apar topar dışarı attı kendini. 

Dışarı çıkınca güneşin aydınlığı gözlerini kamaştırdı. Gözlerini açamıyordu. Biri el feneri ile ışığı yüzüne tutmuş zannetti. “Çek şu kahrolası feneri!” diye tüm gücüyle olabildiğince bağırdı. Şaşırmıştı... Merdivenden indiği sırada, ayakkabıdan kaynaklanan ses gibi, bağırması yankı da yapmamıştı. Korkuları daha da arttı. Titremeye başladı. Bir suçlu gibi hissetti kendini. 

Günler, haftalar, aylardır dışarı çıkmamış; gün ışığına yabancılaşmış, karanlığa o kadar alışmıştı ki, gün ışığına-güneşe bile yabancılaşmış, onu el feneri sanmıştı. 

 Saatlerce olduğu yerde, bir o yana bir bu yana dönerek fener sandığı ışıktan kaçış yolu aradıysa da bulamadı. Karanlığa alışmış bir ruh, aydınlığa karşıydı. 
Hangi yolları denediyse de başarılı olamadı; bir türlü, mutlu olduğu karanlığa kavuşamadı. 
Çaresizce, olduğu yerde çöktü, ağladı. Göz yaşları yüzünü yıkıyordu. 

 Kendine geldiğinde ortamın karanlık olduğunu fark etti. Karanlığa kavuştuğu için mutlu olduğunu hissetti. Karanlıklarım benim, aydınlıklarınız sizin olsun, dedi. 
Karanlık onun için aydınlık, aydınlık onun için karanlık demekti. 

Gün, akşam olduğunu ve bu yüzden etrafın karanlık olduğunu bile bilmiyordu. Karanlığın sabahın gün ışığı ile birlikte yerini aydınlığa bırakacağından da habersizdi. 

Kalktı, kaldığı yerden ayrılık yolculuğuna devam etti… Karanlık bir gecede, karanlık bir geleceğe doğru yol aldı... Yol aldıkça, karanlık daha da artıyor, ortam zifiri bir karanlığa dönüşüyordu. 

Uzun bir süre, aralıksız, yol aldı. Yol uzun ve bitmiyordu. 
Hem çok yorulmuş hem çok susamıştı. Dinlenmek için yol üstünde bir çeşme başında durdu.

Kana kana içmek için çeşmeye eğilince duvarda yazılı olan yazılar dikkatini çekti: “Ehl-i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücudu, belki kâinatı, bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalâleti noktasında mâdumdur, ölmüştür; akıl, alâkadarlığı ile ona ZULMETLER, KARANLIKLAR veriyor. Gelecek zamanlar ise, itikadsızlığı cihetiyle yine mâdumdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî firâklar, mütemâdiyen onun fikir yoluyla hayatına ZULMETLER veriyorlar. Eğer İmân hayata hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar, imânın nuruyla ışıklanır”

 Her ne kadar anlamasa da, okuduğu bu sözden çok etkilenmişti. İrkildi. Yaşadıkları gerçek bir hayat mı, yoksa bir rüya mıydı? Rüyadan uyanır gibi, gafletten uyandı.

Hayatında yeni bir sayfa, yeni bir başlangıç yapmaya karar verdi. 
Geri döndü. Vedalaşmadan ayrıldığı dostlarına kavuştuğunda sıkı sıkı sarıldı. Hasret giderdi. 

Günler, haftalar, aylardır karanlıkla, yalnızlıkla vakit geçiren adam; günler, haftalar ve aylarca, içinin güzelliği yüzlerine yansımış bu insanlarla vakit geçirdi. Sohbet etti. Dertleşti. Elde ettiği iman ile, her yeni bir günde yeni bir sayfa açtı. Her yeni gün, onun için, yeni bir aleme açılan bir kapı oldu.

Aradan geçen bunca zaman sonrasında çok daha mutluydu.
Abdest aldı, kıbleye yöneldi, kıldığı namaz ile Rabbine şükretti, teşekkürlerini sundu.
Bir musluk başında, okuduğu bir küçük pasaj, hayatında yeni bir pencere açmış; karanlıktan aydınlığa yol almıştı.
Kaçmak için koyulduğu yolda, okuduğu bir söz ile hayatı değişmiş ve kurtulmuştu. Kaçıştan dahi kurtuluş çıkartan Rabbine sonsuz kere şükretti.
Onun için her kaçış bir kurtuluş demekti.

 

Devamını Oku

Mezuniyet mi, liyakat mi?

       En son Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı kitabını okudum. Ondan önce de Bejan Matur’un Dağın Ardına Bakmak adlı kitabını okumuştum.
Son bir aydır kitapsızım. Elimde okuyacak herhangi bir kitap yok. Yeni çıkan kitaplardan çok satılanlardan bir iki tane almak üzere az evvel şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden birinin kitap reyonundaydım.
       Önce oyunculuk ile işe başlayıp daha sonra ise yönetmenliği ile birçok film çeken ve çektiği filimler ile piyasada kendini ispatlamayı başaran ve benim de ona hayranlık duyduğum, daha çok psikolojik temaları işleyen bir yönetmenin hayat hikayesini konu edinmiş bir kitap gözüme ilişti. Bu yönetmen: Aamir Khan… Neredeyse çektiği bütün filmleri izlemiş biri olarak elim direkt kitaba uzandı. Arkasında şöyle bir söz yer alıyordu:
“Mezuniyete inanmıyorum. Bir işte gerçekten iyi olmak istiyorsanız, onu öğrenmelisiniz…” – Aamir Khan
       Bu söz bana üniversite mezuniyetini hatırlattı. Binlerce üniversiteden mezun olan on binlerce, yüz binlerce öğrenci…
      Birçoğu ise işsiz…
       Yine bu söz bana geçtiğimiz günlerde Kim Milyoner Olmak İster adlı yarışmadan yarışan Türk Hacker Cihan Nalbant’ın bir sözünü hatırlattı: “En iyi eğitim ne lise de, ne üniversite de alınır. En iyi eğitmen internettir.”
       İnsanların ilgisi, merakı olan konuları internetten araştırma yapıp öğrenebileceği ve ayrıca bir hocaya gerek olmadığı tezini savunur Cihan Nalbant.
       Gerçekten de öyle değil midir?
       Hangimiz, kendi mesleğimizle ilgi olmazsa dahi internetten bir şeyler öğrenmediğini söyleyebilir? Veya hangimiz internetten çok şey öğrendiğini reddedebilir? İnternet gerek meslek hayatımızda gerek sosyal hayatımızda önemli bir yer işgal etmiyor mu?
       Kabul edelim ki, internet; günümüz endüstrisinde ve gelişen günümüz teknolojisinde en iyi bir öğretmen, en güçlü bir eğitimci ve en kalıcı izli davranış değişikliğini oluşturan bir unsurdur.
       Bırakın yetişkin, reşit insanları çocuklar dahi artık mamalarını yerken internetten izledikleri videolar olmadığı müddetçe ağzını açmıyor, mam yemek istemiyor.
      Aamir Khan’ın mezuniyetten bahsettiği sözü okurken benim aklıma liyakat kelimesi de geldi. Mezuniyet nedir? Liyakat nedir? Hangisi daha güçlü? Mezun olmak mı önemli liyakat sahibi olmak mı?  gibi sorular aklımın bir köşesinde yer edindi.
       Mezuniyet, köken olarak; “mezun olmak, izin sahibi olmaktan” geliyor. Mezuniyet; izinli, yetkili olmak demektir. Mezuniyeti olmayan biri, yetkili olmadığı anlamına geliyor. İstediğiniz kadar iyi bir psikolojik analiz ruhuna sahip olun, yüzbinlerce psikolojik kitap okuyun, mezuniyetiniz yoksa bu işe yetkili değilsiniz demektir.
       İstediğiniz kadar hukuk ve yargı kanunlarını bilin,en ince detaylara vakıf olun, mezuniyetiniz yoksa, herhangi bir davada avukatlık yapma yetkiniz yok demektir.
       Bir iş yerinin veya bir evin tüm elektrik tesisatının tüm ayrıntılarına vakıf olun, tüm her şeyi bilin, ama elektrik mühendisliğini bitirmemişseniz mezuniyetiniz yoktur, yetki sahibi değilsiniz demektir.
      Liyakat ise, layık olmak, işe uygun olmak, işe yakışır olmak demektir.
       Mezuniyette az da olsa liyakate bakılırken, liyakatte ise mezuniyete hiç bakılmaz.
       Bugün birçok üniversiteden “mezuniyet”ini almış ama öğretmenlik mesleğini “layıkıyla yapmayan” yani liyakat kazanmamış birçok eğitimci var etrafımızda. Sınıfta kendi dersi ile ilgili konularda öğrencilerin sorduğu orta düzey sorular karşısında dahi iki cümleyi bir araya getiremeyip, tatmin edici cevaplar veremeyen öğretmenlerle hiç karşılaştığınız olmadı mı? Bugün Türkiye haritasında bazı illerin yerini bile gösteremeyecek düzeye üniversiteden mezun coğrafyacılar var.  Yine ülkenin Kurtuluş Savaşı’nı, Çanakkale Zaferi’ni özetleyemeyecek tarihçiler var. Bırakın türev, integral, logaritmayı; üç bilinmeyenli denklemleri çözemeyecek düzeyde başarılı(!) matematikçiler var. Türkçeden İngilizceye İngilizceden Türkçeye sağlıklı tercüme edemeyecek kadar yetenekli(!) İngilizceciler var. Bir binanın siluetini çizemeyecek kadar mahir(!)! ressamlar var. Bir bestenin notalarını kağıda dökemeyecek kadar sanat ruhlu(!) müzik öğretmenleri var. Ters yönde takla atmayı bilmeyen, beceremeyen ve kiloları bakımından oldukça atletik(!) beden eğitimi öğretmenlerimiz var. Söktüğü bir cihazı tekrar toparlayıp bir araya getiremeyen mühendislerimiz var. Tahayyül edilen bir mimari eserin projesini çizemeyen, kot nedir, tor çeliği-hasır çeliği nedir bilmeyen inşaat mühendislerimiz var. Dijital elektroniği analog elektronikten ayırt edemeyen elektrik mühendislerimiz var. Bunlar hepsi mezun olan ama liyakat sahibi olmayan duruma örnek olarak verilebiliriz.
       Bir de mezuniyeti olmayan ama liyakat sahibi olan örnekler de var: Örneğin, Ekonomi mezunu ama Anayasa Mahkemesi’ne başkanlık etmiş bürokratlarımız var. Teknik Eğitim Fakültesi mezunu ama gazetecilik yapan, hatta önemli gazetelerin Ankara temsilciliğini yapmış gazetecilerimiz var. Eğitimci olmayan Milli Eğitim Bakanlarımız var. Tıp mezunu olmalarına karşın yazarlık, müzisyenlik, sanatçılık mesleğini benimseyen ve bu işten para kazanan doktorlarımız var. İlkokul mezunu işadamlarımız var. Muhtar dahi olamaz dedikleri imam hatip mezunu cumhurbaşkanımız var. Yirmi yılda hukuk fakültesini bitiremeyen haber spikerlerimiz var. Elektronik mezunu ama büyük bir banka olan Finansbank’ın; Gıda Mühendisliği mezunu ama Memorial Hastanesi'nin; Edebiyat mezunu ama önemli bir bilgisayar markası olan Lenovo’nun CEO’sunu  yapan iş adamlarımız var.
       Görüyoruz ki liyakat, mezuniyet sahibi olmak demek değildir. Liyakat; araştırarak, öğrenerek, uygulayarak, mesafe kat ederek yapılan bir yolculuktur. Bu yolculuğun sonunda ise, mezuniyet sahibi olmuş kişilerden daha iyi işi bilmek, daha çok donanıma sahip olmak, daha fazla bilgiye, deneyime ve tecrübeye sahip olmak demektir.
       Bugün yazar olmak isteyen birinin, internetten araştırarak “başlık nedir, giriş yaparken nelere dikkat edilmeli, gelişme kısmında neler yapılmalı, sonuç nasıl sonlandırılmalı” konularını öğrenerebilir. Birçok makaleyi bu açıdan inceleyerek, irdeleyerek, ilkin düşe kalka yazacağı amatör makalelerinin sonucunda ısrarcı davranıp kalemini bir kenara bırakmadan, mürekkebinin kurumasına fırsat vermeden sürekli yazması sonucu profesyonel bir yazar olması söz konusu olamaz mı? İlla ki edebiyat mezunu mu olması, bu alanda bir diploması/mezuniyeti/yetkisi mi olması lazım? Ben bu görüşe katılmıyorum.

       Liyakatin mezuniyetten çok daha önemli olduğunu gösteren en somut örneklerden biri Christy Brown’dur…  Felçli, doktorların embesil demesi, hatta onun çöpe atılmasını söylemesine rağmen; annesi, çocuğu (Christy Brown) ile ilgilenmiş ve sadece sol ayağı tutan diğer bütün uzuvları felçi olan Brown, annesi tarafından eğitilmiş, liyakat sahibi olmuş ve onlarca kitap yazmış, İrlanda Edebiyatı’nın devleri arasına ismini yazdırmış, binlerce kişi karşısında konferans verecek, çok popüler resim tabloları çizecek hale gelmiştir. Üstelik tüm bunları sadece sol ayağını kullanarak gerçekleştirmiştir. Azim, merak, mücadele, pes etmemek ve öğrenme aşkı… Liyakati temsil eden bu kavramlar, sanırım bir kağıt parçası olan diplomadan, yani mezuniyetten çok daha önemlidir.
       Ünlü yönetmen Aamir Khan’ın şu sözlerinde ne kadar da haklı, değil mi?
      "Mezuniyete inanmıyorum. Bir işte gerçekten iyi olmak istiyorsanız, o işi öğrenmelisiniz” - Aamir Khan

ozkanerdem84@gmail.com 

Devamını Oku

Nasıl bu hale geldik?

Dört yılı aşkın bir süredir aynı binada oturuyorum. 

Oturduğum apartmanda ilk günden beri bir adam dikkatimi çekiyordu. Dikkatimi çekmesinin sebebi ise, oldukça entelektüel, elit ve modern bir kişiye benziyor olmasıydı. Giyim kuşamı, kimi zaman yanında gördüğüm çocuklarının kullandığı cümleler ve çocuklarının da giyim kuşamları; bu baba ve çocukları merakımı arttırıyor, modern ve entelektüel bir kişi izlenimi bende oluşturuyordu.
Bu adamı, bazen bahçede aracını park ederken görüyor, bazen AVM’de denk geliyor, bazen çocuklarıyla yürürken onu görüyor, ama bir türlü konuşma fırsatının oluşacağı bir zemin denk gelmiyordu.
Dört yılı aşkın bir süredir, bu adamı gözlemliyor ve sürekli ne iş yaptığını merak ediyordum. Oldukça birikimli ve üst düzey bir meslek sahibi bir kişiymiş edasıyla yürüyor ve giyiniyordu. Dört yıldan fazladır henüz bir kere olsun, kendisini takım elbise giymediği bir vakitte görmemişimdir. Altındaki araba da ayrıca üst düzey bir geliri olduğunu haber veriyordu zaten. Ayrıca çocukları ile olan bir iki iletişime çaktırmadan uzaktan kulak misafiri olmuştum; baba-çocuklar arasındaki iletişimde de, babanın entelektüel bir şahsiyet olduğunu ve bürokratik bir görevde bulunduğu izlenimlerimi doğruluyordu.
Durduk yerde de yanına gidip Küçük Emrah gibi “Abi be ya, sen ne iş yapıyorsun?” diye sorulmazdı ya. Uygun bir vakitte denk gelip asansörde karşılaşmayı kolladım bunca zamandır. Bugün akşam saatlerinde işten dönüyorken aracımla sitenin bahçesine girdiğimde, arkamdan da bir araç içeriye girip benimkinin yanına park etti.
Uzun süredir ne iş yaptığını merak ettiğim bu kişi olduğunu görünce, bekledim. Araçtan inip binadan içeri girdiğini görünce, peşinden ben de araçtan inip binadan içeri girdim. Asansörün önünde durmuş gelmesini bekliyordu. “Merhaba, iyi akşamlar” dediğimde asaletli bir duruş ve ses tonu ile “Merhabalar Efendim, iyi akşamlar” diye karşılık verdi.
O sırada asansör gelmişti. Kapıyı açıp içeri girdiğimizde “Efendim, zat-ı alîleriniz kaça çıkacak?” diye sordu.
“Hocam ben sekizinci kata çıkacağım” dediğimde, beşinci ve sekizinci kata bastı. Anlaşılan kendisi de beşinci katta oturuyordu.
Dört yıldır ne iş yaptığını merak ettiğim bir adama merakımı giderecek soruları sorma fırsatını bulmuşken, hemen “Hocam ne iş yapıyorsunuz siz?” diye sorduğumda, önce bakışlarını yere doğru çevirerek, çok kısa bir iki defa “ııııh…. ııııh…” diye kekeledikten sonra “Çiftçiyim ben, süt satıyorum” dedikten sonra sustu. Ta inene kadar beklediysem de ne “Siz ne iş yapıyorsunuz?” diye sorma ihtiyacı hissetmedi ne de bir başka mevzu ile ilgili herhangi bir şey konuşmadı..
Asansörün girişinde “Merhabalar Efendim, iyi akşamlar” diyen ve asansörde “Efendim, zat-ı alileriniz kaça çıkacak?” diye sorarken ki ses tonu ile  “Çiftçiyim, süt satıyorum” derken ki ses tonu da, bakışları da aynı değildi. İlkinde gözümün içine bakıp, tebessüm ederek, daha canlı bir ses tonu ile konuşan bu adam, mesleğini sorduğumda ise tamamen değişmiş ve bakışlarını kaçırmış, soluk bir ses tonu ile tebessüm de etmeyerek, daha ciddi bir sima ile çiftçi olduğunu söylemişti.
Hiç ama hiç inandırıcı gelmemişti bana. O an kendimi çok güvensiz, saf biri gibi hissettim.
Hem sürekli takım elbise ile onu görmem….
Hem bir kere olsun sakallı bir şekilde denk gelmemesi….
Hem elli, altmış milyarlık araca sahip olması…
Hem ilk başta benle konuşurken “Efendim, zat-ı aliniz” gibi bana karşı kullandığı nezaketli kelimeler, ifadeler…
Hem bana ne iş yaptığımı sormaması…
Hem denk geldiğinde çocukları ile olan kaliteli diyaloglarına şahit olmam… başta olmak üzere, dört yıllık izlenimim sonucu kesinlikle ama kesinlikle çiftçi olacağına ve süt satıyor olacağına inanmıyor ve zerre kadar ihtimal vermiyordum.
Zaten ses tonunun değişmesi, bakışlarının yere doğru yönelmesi de meslek konusunda hassas olduğunu anlaşılıyordu.
Asansörün girişinde “Merhabalar Efendim” deyip, içerisinde de “zat-ı aliniz kaça çıkacak” diye soran o adam, asansör beşinci kata vardığında mesleğini sorduğum için mesafeli davranmak adına inerken bir “iyi akşamlar” bile demedi. Kapıyı açtı, indi ve gitti. Ben şok geçiriyordum.
Dışarıdan bu kadar entelektüel ve elit görünen biri, mesleğini sorana dek göründüğü gibi elit bir üslup kullanarak benle konuşması mesleğini sormam ile birlikte nasıl da bu kadar değişmişti! Bir mesleği sormak bu kadar mesafeli olmayı gerektirir miydi?
Asansör sekizinci kata varıncaya kadar bin bir türlü soru aklıma geldi.
Neden toplum olarak birbirimize olan güvenimiz azalmış?
Toplumsal endişelerimiz, tedirginliklerimizin temel kaynağı nedir?
Mesela güvenip ben Hakimim, Savcıyım, Milletvekili danışmanıyım, Müfettişim, filan  kurumda üst düzey yöneticiyim, öğretmenim, mühendisim, şucuyum, bucuyum deseydi ne değişecekti? Neden bana güvenmedi? Onun yerinde ben olsaydım, benim yerimde de bir başkası olsaydı, ben güvenip mesleğimi söyler miydim acaba? Güvensizlik doğuracak benzer endişelere ben de sahip miyim?
Okulda öğretmenlerin, diğer resmi kurumda memurların ve iş arkadaşların ve toplum genelinde insanların birbirlerine karşı tedirgin ve endişeli yaklaşmalarının sebebi nedir?
Çok değil, on yıl önce bu tür bir güvensizlik yok iken, bugün böyle bir güvensizliğin ortaya çıkması ve insanların mesleklerini, ekonomik gelirlerini, statülerini, fikirlerini gizlemek ihtiyacını hissetmeleri nedendir ve bu endişeyi nasıl karşılamalıyız?
Herkesin her yerde çok rahat bir şekilde siyasi konularda ahkam kesmesine ve bu konuda düşüncelerine çok güvenmesine karşın; mesleki, ekonomik ve ailevi konularda neden mesafeli yaklaşma ihtiyacı hissediyorlar ki?  Üstelik, sıkıntıya sokmak isteyen bir kişi, mesleği, ekonomik yönü ile değil de siyasi fikirleri ile uğraşarak, bir kişi hakkında çok rahat bir şekilde tuzağa düşürebilirken, tam tersini gerçekleştirip, siyasi konularda rahat davranıp, mesleki konularda kendini güvence altına alıyormuş gibi toplum olarak mesafeli davranmamızın sebebi nedir?
Toplumda oluşan güvensizliğin en temel sebebi teknoloji olabilir mi sizce?
Teknolojik gelişmişlikle birlikte, insanların bilgiye erişimi kolaylaşmış ve diğer taraftan evlilik programları, bazı kötü yarışma programları, bazı diziler ve filimler başta olmak üzere tahrip edici etkisi olan televizyon ve medya programları artmış olması bir neden olarak gösterilebilir mi? Zira toplum, bu medya ve televizyon programlarını kendilerine rol model olarak alıyor ve sonucunda da toplumsal dejenere artıyorsa teknolojiye nasıl bir sınırlama getirilmeli? Artık en temel seviyedeki telefonlarda bile internet var ve hemen herkesin elinde bir akıllı telefon duruyor iken, bu güvensizliği, endişeyi, tedirginliği salt eğitim yolu ile çözmeye kalkmak yeterli olur mu? Toplum bu yönde eğitimcilerden bir beklenti içerisinde sürekli dillendiriliyor, farkındayız, iyi güzel de, tahrip edici programlar ve medya ortamı dururken ve en büyük etkiye sahip iken, sınıflarda ders anlatarak özelde öğrenciler ve genelde toplum üzerinde bir etki oluşturup entelektüel eğitim seviyesine ulaşmayı beklemek biraz ütopik olmuyor mu?  Üstelik twitter, facebook gibi bazı sosyal medyanın olumsuz yönde kullanılması ile tahrip edici etki daha da artmış olduğu bir dönemi yaşıyor iken…
Eskiden çölde uyuyup, çobanlık yapılan, günlerce bahçede bağda tarla güden insanların anne babaları çocuklarını merak etmeden çok rahat bir şekilde çocuklarını dışarı gönderir iken, bugün koca koca çocuklarını dışarı bir ekmek almaya, fatura ödemeye gönderirken bile “aman dikkat et”, “başına bir iş gelirse hemen bizi ara”, “sağ salim git gel” gibi endişeli, tedirgin edici bir psikolojiyle ebeveynlerin çocuklarına yaklaşmasını nasıl okuyorsunuz?
Eskiden yastık altında paralarını balya haline getirip saklayan eşler var iken, bugün ne kadar maaş aldığını eşinden gizleyen evliliklerin sağlıklı olması beklenebilir mi? Nasıl bu hale geldik?
Neden artık toplum olarak birbirimize olan güvenimiz azalmış?
Toplumsal güveni nasıl tesis edebiliriz?
Topluma en çok dokunan ve toplumu en çok dokuyan kişiler kuşkusuz öğretmenlerdir. Bu nedenle, Milli Eğitim Bakanlığı’nın her bölgede oluşturacağı bir ekip ile her il ve ilçedeki öğretmenler ile yüz yüze görüşecek bir saha çalışması yaparak, bu konuyu detaylarıyla ele alıp, bir çözüm önerisi haline getirecek şekilde bir rapor hazırlayıp meclise sunması mümkün mü?

ozkanerdem84@gmail.com

Devamını Oku

Sınav Soruları

Havaların soğuk ve kar yağışının bol olduğu şu son birkaç günün ardından bugün yağan yağmur ne kadar da güzeldi, değil mi?
Bilmem siz de benim gibi Cem Karaca'dan “ıslak ıslak” şarkısını dinleyerek yağmurda yürüyüp ıslanmayı denediniz mi hiç?

Güzel mi olurdu çirkin mi, hoş mu olurdu nahoş mu kestiremiyorum, nasıl bir tablo oluşurdu bilemiyorum ama benim ile birlikte yürüyerek ıslanmak ister miydiniz?

Öğrencilerimize ithaf edip şu dörtlüğü söylerdik yüksek sesle:
“Beraber yürüdük biz bu yollarda…
  Beraber ıslandık yağan yağmurda
  Şimdi cevaplayacağınız tüm sorularda
  Her şey bana sizi hatırlatıyor” 

Bizimle beraber yürüyüp ıslanmayı göze almayan, ayrı takılmayı tercih eden öğretmenlere de sınav yapardık. Neden bizim ile yürümek istemediler sınav vasıtası ile öğrenmeye çalışırdık. İçeri zili çaldığında öğretmenler odasına geçtiğimizde “ortak sınav var arkadaşlar, toplanınız" der, başka bir yağmurda beraber hareket edip beraber ıslanmak için neden ayrı takıldıklarını öğrenmeye çalışırdık.

Kağıtları dağıttıktan sonra, “Sınav başlamıştır” demezdik mesela. Zaten öğretmendir onlar da, sınavın başladığını bilirler herhalde. “Defter kitap açık kalabilir ve kopya çekmek serbesttir” dememiz yeterli olurdu sanırım.
Onlar sınavdayken ben muziplik yapıp muhtelif sorular sorar, akıllarını karıştırır düşük not almaları için, koşulsuz şartsız elimden gelen tüm desteği sağlardım.

Şunları sorardım mesela:
Soru sordukça mı öğrenir insan, öğrendikçe mi soru sorar?
Çok soru sormak iyi midir, kötü müdür sizce arkadaşlar?
Soru sordukça mı ufkumuz açılır, ufkumuz açıldıkça mı soru sorarız?
Kafamız karıştıkça zihnimiz netleşsin diye mi soru sorarız, yoksa zihnimiz net iken sorduğumuz sorular ile mi kafamız karışır?
Kafalar karışsın diye muziplik yapıp sorduğunuz soruları peki hatırlıyor musunuz?
Kafanız karışsın diye size sorulan soruları ve verdiğiniz cevapları söyleyin dersem, hatırlar mısınız hocalarım?
Arada sırada da olsa kendinizi hiç sorguladığınız oluyor mu?
Ya da kendinize sorular soruyor musunuz?
Mesela hangi konuyla daha çok ilgilisiniz? Hangi konuda kendinizi yeterli hissediyorsunuz? Eksik olduğunuz yönleriniz, güçlü olduğunuzu düşündüğünüz duygularınız nelerdir?
Aklınız mı ön planda olup hayatınıza yön verir, duygularınız mı?
Sormaya korktuğunuz sorular var mıdır hayatınızda? Ya da cevabını duymak istemediğiniz sorular…?

Şuan benim kafam çok karışık, sizinki de karışık mı? 
Kafam karıştığı için mi şuan bu soruları soruyorum, sorduğum için mi kafam karışmış durumda, bilemiyorum?
Kafası karışan bir öğretmen, kafası karışan bir öğrencisini daha iyi anlayabilir mi, ne dersiniz? Yoksa kafası karışan bir öğretmen, kafası karışan bir öğrencisinin kafasını daha mı çok karıştırır, çorba eder?
Soğuk havada çorba ne de iyi gider değil mi arkadaşlar? Sıcak tutar J
Aranızda çorba yapmayı bilen var mı, bayan öğretmen arkadaşlarım?
Bir öğretmenin kafası karışabiliyor ise, bir öğrencinin kafası nasıl karışmasın, değil mi beyler?
Kafanız karıştığında ne yaparsınız genelde? Nasıl berraklaştırırsınız zihninizi? Bana yardımcı olabileceğiniz bir çözüm öneriniz var mıdır?
Mesela daha fazla soru sormak bir çözüm olabilir mi?
Tanıdığınız bir matematik öğretmeni var ise, rica etsem sorabilir misiniz? Bu tür sorular sormaya devam edersem dayak yeme ihtimalim nedir hesaplayabilir mi?

Sahi neden hep dayak yiyen bir millet olduk biz? Dayak atayım derken bile kavgaya giriştiğimizde dayak yiyerek kavgadan çıkmamızı nasıl açıklayabiliriz?
Dayak atmaktan zevk alanlar da var, onları bir nebze anlayabiliyor insan, peki sürekli dayak yemekten zevk alan mazoşistler hakkında ne düşünüyorsunuz?
“Eşek sudan gelene kadar dayak yersin” sözünü ilk kim, kime karşı, hangi amaçla kullanmıştır, biliyor musunuz, merak ettim?
Peki biri dayak yerken eşek orada ne yapıyor, neden sudan gelmiyor?
Neden eşek sudan gelene kadar dayak yersin deniliyor da, öfkem dinene kadar ya da “bir yazarın yazdığı yazı bitene kadar dayak yersin” denilmiyor? Yazarlara neden değer verilmiyor?
Tanıdığınız Türkçe öğretmenlerinden rica edebilir misiniz; eşek sudan gelene kadar sözü yerine “bir yazarın yazısı bitene kadar” sözünü literatürümüze ekleyebilirler mi?
Eğer “bir yazarın yazdığı yazı bitene kadar dayak yersin ha!” denilseydi, kimin dayak yediğine mi bakardınız yoksa dayak atmanın zevkini doruklarda yaşamaya mı çalışırdınız?
Peki, tanıdığınız biri dayak yerken siz de yazar olsaydınız, yazıyı sayfalarca uzatır mıydınız? Ya da dayak yemesin diye yazıyı hemen bir nokta ile sonlandırır mıydınız?

Arkadaşınız dayak yer iken, siz de yazar olsanız ve pozitif ayrımcılık yapsanız bu tutumunuz etik olur mu peki?
Hukukçu arkadaşlarınız var ise sorabilir misiniz; Dayak atmak ya da dayak yemek yasal ya da anayasal sınırları içerisinde midir?
Peki etik olanı sormak yasal mıdır? Yasal olan soruları sormak etik midir?
Etik olan her şey yasal, yasal olan her şey etik midir peki?
Hem etik hem yasal olan durumlar da var mıdır?
Mesela soru sormak hem etik hem de yasal olduğuna göre, soru sormaya devam edebilir miyim?
Off, kafam karıştı yine...

Sınavdaydınız siz değil mi? 
Şey….
Pardon…
Konsantrasyonunuzu bölmüş gibi olmayayım ama son beş dakikanız kaldı, birazdan kağıtları toplayacağım.
Neden herkes ayağa kalktı?
Arkadaşlar yerlerinize oturur musunuz, lütfen?
Neden üstüme doğru yürüyorsunuz?
Ahh...
Tamam...
Tamam vurmayın...
Dayak yemek istemiyorum, susuyorum hemenJ

ozkanerdem84@gmail.com 

Devamını Oku

Güneş ve Yıldızın Dostluğu


O; nerede, ne zaman, nasıl konuşmasını iyi bildiği kadar, konuşanı dinlemesini de en az o kadar iyi bilen bir arkadaştı. Üslubu, nezaketi, hoşgörüyü, medeniyeti davranışlarıyla şahsında yaşatan, ince ruhlu bir dostumdu.

İyi bir sırdaş, teşvik edici bir yoldaş, cana yakın bir arkadaş, vazifesini hakkıyla ifa eden bir meslektaş, bir eğitimciydi aynı zamanda. Öğrencileri ile arasında çok güçlü bağ vardı.

Okul kapısından içeri girdiği an, avluda bulunan öğrenciler etrafını bir çiçek gibi sarıp onunla koyu bir sohbete başlarlardı. Muhabbet ehli biriydi, kalpten konuşurdu; ses tonu, seçtiği kelimeler, bakışları, yüreğinden dökülen sıcak kelimeler öğrencileri o kadar çok etkiler, öğrencilerin ruhunu okşardı ki; onu gören öğrenciler sohbetinde bulunmak, ondan faydalanmak, birkaç kelime de olsa onunla sohbet etmek, iletişime geçmek için can atarlardı.

Öğrencileri azarlayan, öğrencilerine kızan, öğrencilerine karşı ihmalkâr davranan, onlarla mesafeli davranıp diyalog zeminini kapayan, onlara yeterli kaynak ve materyal desteği sunmayan, sadece elini kolunu sallayıp derse girip aybaşını dört gözle bekleyip bütün gayesi para olan öğretmenlerin yanı sıra, Onun gibi fedakâr, gayretli ve kendini öğrencilerine adamış model alınması gereken bir hayat, öğrenmek ve örnek almak isteyenler için çok şey ifade ediyordu.

Öğrencilerinin ellerinden tutan, onlara sağlıklı bir gelecek sunmaya çalışan, adeta bir güneş gibi onları aydınlatmaya çalışan ve bunun farkında olmayan öğrencilerde farkındalık oluşturma gayreti içerisinde olan biriydi, o.
Onun bu gayreti, azmi, ilerleyen zaman içerisinde, öğrencilerde çok ciddi ve olumlu kalıcı izli davranış değişikliklerin oluşmasını sağlıyordu.

Öğrencilerinin mutlu olduğunu gördükçe, onların mutluluğu ile mutlu olan biriydi. O, öğrencilerine bir eğitimci olmaktan öte, bir abi, bir baba, bir arkadaş gibi davranır, onların dertlerini kendine dert ederdi.
Dertler “derya” olmuştu zihin dünyasında. Ya da nehir… 

Kolay kolay azmini, şevkini kırmayan, imkansızlıklar içerisinde de olsa var olmaya ve hedeflediği rotaya doğru yol almaya çalışan, öngörü sahibi, entelektüel bir eğitimciydi o.

Güneşin her gün doğuşunda kurda kuzuya, dağa ovaya, bayır bahçeye aydınlığı ile selam verdiği gibi, o da gördüğü her öğrenciye ve her öğretmene merhabasını eksik etmez, onlarla sıkı ve samimi bir iletişim içerisinde olurdu. Bu yönüyle, okulda bir güneş gibi doğar, bir yıldız gibi parlardı.

Tatlı misillemeler ile şakalaşmayı seven, yeri geldiğinde de ciddiyetini bir o kadar muhafaza etmeyi bilen, espritüel, nabza göre, adamına göre şerbet veren bir davranışçı eğitim pedagogu gibiydi adeta.

Lord Avebury’un; Güneşin çiçekleri renklendirmesi gibi, sanatta, hayata renk katar, diye bir sözü var. Hocam da, Lord’un bahsini ettiği güneş gibi bir dosttu; girdiği her ortama bir çiçeğin renk katması gibi renk katar, neşe katar, hoş bir sohbet katardı. Son zamanlarda yolu az düşer olmuştu yanımıza, çiçekler solmaya doğru gidiyor, renkler zayıflıyor, muhabbet azalıyordu ki, süprizleri ile, ince ruhlu, öngörülü düşünceleri ile var olmayı bilmişti tekrardan. Hani bir söz var ya; güneşi yeterince görmek isteyen bir kişi, güneş tutulmasının olduğu günü kollarmış. Bazı dostlar, bazı dostluklar da güneş gibi işte, varlıkları o kadar aydınlatıcı ki, bakamaz, yanında duramaz, sohbet edemezsiniz. Ona bakmak, görmek, sohbet edebilmek için güneşin tutulduğu bir anı beklersiniz. İşte o an, güneşin kalitesini de net bir şekilde çıplak bir göz ile görebildiğiniz andır. Ben güneş tutulduğu zaman, güneşe bakıp onun ne kadar sağlam ve kaliteli olduğunu da gördüğüm olmuştu. Güneşin aydınlığı rahatsız eder gözü diye bir söz duymuştum bir aralar. Gözlerimin kamaştığı ve rahatsız ettiği zamanlar sırtımı dönerdim ki güneşe, arada güneş tutulsun : )
 
Aynı okulda çalışırdık kendisi ile. Güneş gibi bir arkadaş, bir dosttu. Seneca, Güneş olmazsan yıldız ol, ama gökteki en parlak yıldız sen ol, der. Bir güneş tek başına tüm dünyayı aydınlattığı için, gökyüzünde iki güneş yerine tek bir güneş bulunur orada. O yüzden ben güneş olmayı pek beceremiyorum, güneş misali dostlarım var iken...

Güneş olmayı beceremezsem de, şunu çok iyi biliyorum ki, gökyüzünde en iyi parlayan yıldızlardan biri olabilirim. Bunu becerebilirim en azından.

Bu yazı, güneş gibi olan bir dosta, yıldız olma gayret ve çabasıdır. 

 

Devamını Oku

Eve Veda Ederken...

Doğduğu, büyüdüğü ve otuz yıldır içinde yaşadığı eve veda etme zamanı gelmişti.
Bahçesi, ağaçları, yeşilliği olan müstakil ev ile vedalaşmanın hüznü ile, eskiye nazaran daha modern olan apartman hayatına yerleşecek olmanın mutluluğunu bir arada yaşıyordu. Eski ev ile yeni ev arasında ki uzaklığın oldukça fazla olması eski evin bulunduğu sokak ve mahalleye bir daha yolun düşmeyeceğinden eski eve veda anlamını taşıyordu. Otuz yıldır içinde yaşadığı bu eve veda demek eskiyi anımsatan her şeyle vedalaşmak demekti. Bahçesiyle… Komşularla… Manzarasıyla… Mahallesiyle… Herkesi ve her şey ile…

Gönüllü bir veda değil, zorunlu bir ayrılış vaktiydi bu. Ayrılışı zorunlu kılan, kendilerine off bile denilmemesi gereken elleri öpülesi, Allah’ın lütfu, çok değerli iki insanın bundan sonraki ömürlerinde daha rahat bir yaşam alanına sahip olmalarını sağlamak adınaydı. Bu değerli iki insan, onun varlık sebebi anlamına gelen anne ve babasıydı. 

Kışların şiddetli geçtiği günlerde, yaşları ilerlemiş bu iki değerli insanın, yılların getirdiği yorgunluk ile sobalı bir evde yaşamanın zorluğu çok fazlaydı. Sobayı kurmak, ateşe odun atmak, külleri dökmek, kış bitimiyle birlikte kurulan sobayı tekrardan kaldırmak gençler için bile zahmet verici olan bu durumu, yaşları ilerlemiş iki değerli insanın yaşamalarını istemiyordu. Kendi için zorunlu, bu iki değerli insan için ise heyecan uyandıran bir ayrılık vaktiydi. Merkezi sistemin olduğu ve evin her odasının sıcak olduğu bir apartman hayatına yerleşmek bir nevi vacip olmuştu. Eski eve veda, eskiye dair her şeye veda demekti. 

Çocukluğuna… Bahçede büyüttüğü ağaçlara… Yetiştirdiği hayvanlara… Kurduğu arkadaşlıklara… Tırmandığı kıvrım kıvrım sokaklara… Küçükken oyun oynadığı toprak sahaya… Evin karşısında duran ve kız kardeşinin mezarının bulunduğu kabristana… Duvarlara… Ve duvarda kalan tüm hatıralara...

Eski eve veda etse de, otuz yılda geride kalan otuz binden fazla anıya vefa duygularını kaybetmek istemiyordu. Ağır ağır çıktığı merdivenlerin her bir basamağında geçmişte yaşadığı her bir anıyı, hatırayı anımsadı…

Damında uyuyup gökyüzünde ki yıldızları saydığı günleri, küçükken kol kola girip misket oynamaya giderken kavga edip barıştığı arkadaşlarını, şimdi gökdelenlerin kurulduğu yerlerde üzüm bağlarından yürüttüğü üzümleri, yağan yağmura hiç aldırış etmeden oynadığı mahalle maçlarını, kocaman terliği giyip avluda yürürken düşüp başını yaraladığı acıyı ve gözyaşlarını,  yuvalarına çomak soktuğu için aynı anda kendisini sokan sekiz arıyı, çocukluk ruhuyla oyun oynarken diktiği ve onunla birlikte büyüyen ve meyvesini yediği kayısı ağacını, peşinden kaçıp giden ve bir türlü yakalayamadığı kuzuları, tuzağa düşürüp yakaladığı güvercinleri, güvercininin kafasını kapıp kaçan kediden aldığı intikamı, soğuk odasında ders çalışmak adına zatüre olan ablasını, ders çalışmayı çok seven ve kitap almayı bisiklet almaya tercih eden abisini, giydiği ilk takım elbiseyi, aşklarını, sevgilerini, mutluluklarını hatırladı

Kah tebessüm etti, kah hüzünlendi. 
Kah anısı bitmesin diye detayları hatırlamak üzere adımlarını daha ağır atıp hafızasını zorlayıp geçmişe gitti, kah aklına gelen can sıkıcı olayları unutup bir başka anıya geçmek üzere adımlarını hızlandırdı.
Kah gözleri doldu, kah yüzü ve yüreği güldü.

Beş kardeşin bir arada bulunduğu, birbirlerine karşı nesebi kardeşliği hakkıyla ödedikleri sıcak bir aile yuvasının kurulduğu otantik bir evdi burası. Kardeşlerin hepsi de üniversite okuyup güzel mesleklere sahip olmuşlardı bu evde. Doktoru da, hemşiresi de, mühendisi de, öğretmeni de yetişmişti bu evden. Adeta küçük bir üniversite gibi, ilim irfan yuvası olmuştu bu ev. Her taşında her harcında emek vardı, alın teri vardı, başarı vardı.

İlkokulda okuyan kardeşlerini karşılamaya gittiği ve onların çantalarını sırtına attığı küçüklüğünden bugüne uzandı hayali. O gün sırtına kardeşlerinin çantasını sırtlayıp evin yolunu tutan o küçücük çocuk büyümüş, sırtına çantasını sırtlayan gençlere öğretmen olmuştu. Öğrencilikten, öğretmenliğe kadar ki tüm anıları, bu ev ile özdeşleşmişti.

Yetim büyüyen bir babanın çocukları üzerine titremesine şahit olmuştu bu evde. Çocukları mutlu ve başarılı olsun diye gecesini gündüzüne katarak çırpınan bir annenin mücadelesine şahit olmuştu. İlkokul mezunu bir babanın ve okuma yazma bilmeyen köylü bir annenin beş çocuğunun da okuryazar olması, ülkenin farklı kurumlarında çok güzel işleri yapıyor hale gelmeleri anne ve baba için en büyük iftihar kaynağıydı. Böyle bir anne baba için otuz yıllık bir eve, onlarca anıya veda da vefa da yapmak değerdi ve belki yeriydi.
Elveda…

 

 

Devamını Oku

Zafer sizin, yarınlar bizimdir

        

İşe gitmek üzere sabahın erken saatlerinde kalkardı.
Kimi zaman kendi aracı ile, kimi zaman aynı kurumda çalıştığı ve eş dost edindiği arkadaşlarının aracı ile giderdi işe.
Gün doğumu ile birlikte uyanır, sabahın erken saatlerinde tren raylarında buluşur, o gün gönüllü olan arkadaşın aracına beş yoldaş biner, kilometrelerce uzaktaki yola koyulur, bir amaç uğruna yola düşerlerdi.

Akşam mesai bitiminde çalıştıkları kurumun bahçesinde buluşur, amaçlarını hakkıyla gerçekleştirmiş olmanın gönül rahatlığı ile yola koyulur, evin yolunu tutarlardı. Tren raylarına vardıklarında, ertesi gün tekrar aynı saatte aynı yerde buluşmak üzere vedalaşırlardı.

Batılısı da, Doğulusu da, Anadolulusu da vardı aralarında. Beş insan, beş farklı kültüre, yaşanmışlığa, bilgiye, deneyime sahip olmalarına karşın, aynı hoşgörüye aynı vizyona sahiplerdi. Üzerlerine yüklenen ya da kendilerine vazife addetikleri misyon da aynıydı.
  
Yaptıkları iş yorgun ve bir o kadar da sıkıntılı bir işti. Buna rağmen yüzlerinden tebessümü hiç eksik etmezlerdi. Tebessümü şiar edinmiş bu insanlar, bir enkazın tebessüm ile bir gül bahçesine nasıl dönüşeceğinin en güzel sembolüydüler.
Tebessümün en çok yakıştığı simalara, simalara en çok uygun düşen tebessümlere sahiptiler.

Kardeş değillerdi ama, kardeşmiş gibi bir fedakarlık, şefkat ve merhametle yaklaşıyorlardı birbirlerine.
Yürekleri sevgi dolu, bellekleri bilgi dolu, bilekleri kuvvet dolu, gayretli, özverili beş arkadaştı onlar.
Hem yaptıkları işin çok iyi hakkını veren, hem de hakkını çok iyi verdikleri işleri yapan kişilerdi onlar. Ülkenin kalkınması, insanların bilinçlenmesi, halkın huzur ve refahı, ülkenin sanayisi, eğitimin kalitesi için mücadele eden, çalışan, didinen, geçmişten aldıklarını özümseyerek gelecek neslin yoluna bir ışık tutmaya, karanlıklı bir geleceği aydınlatmaya çalışan gayretli, özverili insanlardı onlar.

Tüm imkansızlıklara rağmen, imkanın mümkün olduğu görüşüne dair mutlak bir inanışa sahip bir vizyon ile hareket eder, önlerine çıkan her engeli aşmak için bir ve beraber olur, tek yumrukta, tek bilekte birleşir, güç olur, kuvvet bulur, vakit kaybetmeden tez elden işe koyulur, engelleri ortadan kaldırana dek pes etmeden çalışırlardı. Literatürlerinde “engel, imkansız, olmaz, başarısız, yapılamaz, edilemez” gibi olumsuzluk içerecek hiçbir kelimeye yer yoktu. Olumlu düşünen ve pozitif bir enerji ortaya koyan optimist insanlardı.

 Kozmopolitik bir ruha, optimist bir bakışa, kuvvetli bir mesleki zekaya, güçlü bir duruşa ve kararlı bir özveriye sahiplerdi.
Zafere çiçekli yollardan gidilmeyeceğini, mevcut koşullar içerisinde en iyi bilen kişiler belki de onlardı. Adeta bedenleri yer yüzünde, ruhları gök yüzünde olan, bugünde yaşayıp yarında var olan, dünü iyi bilip, geleceği iyi öğreten insanlar, kahramanlar, cesur yürekli insanlardı onlar.
Köstek olmayı kendilerine yaşam biçimi kılmış insanlara karşın, destek olmayı iyi bilen bir ordunun zaferli kumandanlarıydı onlar. Fatih'in İstanbul'u fethi gibi onlarca yüzlerce gönülleri fethetmek için her gün onlarca kilometre yol gideri gelirlerdi. 
Ceplerini doldurmak peşinde değillerdi hiç. Keza cepleri delik, yama tutmayan elbiseler giyerlerdi ki, cepleri dolmasın, başkalarının akılları ceplerinde olmasın.. Onlar, cepleri değil, gönülleri ve zihinleri doldurmayı amaçlayan; dolan gönüller ve zihinler ile yarının nesline ışık tutacak insanları ilmik ilmik dokuyan, sevgiyi, bilgiyi, ahlakı, hoşgörüyü nakşeden insanlardı. Hem nalına hem mıhına vurarak tahrip edenlere inat, “Bir mıh bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu bir ülkeyi kurtaracağını” iyi bilenlerdendi onlar.
Dünün çocuğuydular ama, ülkeyi kurtarmaya katkı sunan bugünün kumandanıydı onlar. Aynı zamanda bugünün çocuğunu, yarının kumandanlarını yetiştiren insanlardı onlar.
Onlar her gün kilometrelerce yol giden, yine kilometrelerce yol gelen beş yoldaş, beş meslektaş, beş eğitimciydi onlar.
Öğrencilerine umut olan, onlara mutlu yarınları sunmaya çalışan, öğrencilerinin dertlerini kendilerine dert edinen, dertlerine derman olmaya çalışan, kutsal bir mesleği icra etmeye çalışan beş yoldaş, beş meslektaş, elleri öpülesi beş öğretmendi onlar.
O beş öğretmenin nezdinde bütün öğretmenlere şunu ithaf etmek isterim ki; Yarınların karanlıklı, savaşlı, cehaletin ağır bedelini ödediğimiz bu günlerde tüm öğretmenlerin yetiştirdiği bu kutlu yolda zafer sizin, yarınlar bizimdir.

ozkanerdem84@gmail.com 

Devamını Oku

Aynada kendi ile hesaplaşan adam!

 

Aynı şehirde, aynı insanlarla, aynı yaşam tarzını sürdüreli yıllar olmuştu.
Daha dün gibi geldiği bu şehirden, elinde olmayan ‘zorunlu’ nedenlerle yarın ayrılması gerekiyordu.
Bulunduğu şehre alışmak kadar, alıştığı şehirden gitmek de zordu. Çünkü bir şehre veda etmek, dostlara veda etmek demekti. Bir geçmişine, bir de geleceğine baktı. Geçmiş ne kadar aydınlık ise, gelecek o kadar karanlıklıydı, görünmüyordu.
Kalktı, ışığı yaktı. Bulunduğu anı aydınlattı.
Işığı yakması ile dünyası aydınlansa da, geleceğe ait düşünceleri hala karanlıktaydı.
Düşüncelerini karanlıktan kurtaran kitaplara sarıldı. Okudukça düşünceleri de, ruhu da yavaş yavaş aydınlanıyordu.

Bunca yıldır kaldığı bu şehirde yanlışları da olmuştu doğruları da. Ama o hep doğrularını gördü. Kendi yanlışlarıyla karşılaştığında bir devekuşu gibi başını doğrularına gömüp yanlışlarını görmekten kaçındı. Çünkü onun için “kaçmak kurtulmaktı”.

Okumalarına ara verdiği bir sırada, bir bardak çay almak üzere derin düşünceler, derin duygular, derin endişeler eşliğinde odadan çıkıp mutfağa gitti. Gelecek endişesi ruhunu üşütmüştü, bir bardak çay aldı.
Tam kapıdan çıkacakken karşısında duran aynadan kendini gördü. Ama kendine bakmaya korktu.  Uzun süredir kendine aynada bakmamış, aynada duran adam ile göz göze gelip bakışmamıştı. O kadar uzun bir süre geçmişti ki kendine bakmayalı, kendi simasını dahi hatırlamıyordu. Kendine bakmaya korkusu, kendi ile hesaplaşmasından ileri geliyordu.
 
Tam yoluna devam edip odaya yönelecek iken vazgeçti. Çünkü bu sefer kaçmak da kurtulmak da istemiyordu. Kendi ile hesaplaşmak, düşünceleri ile konuşmak istiyordu. Nitekim de öyle yaptı. Önce saçını başını düzeltip, üstüne güzel kıyafetleri giyip daha sonra aynanın karşısına geçti.
Kendi ile konuşmaya, simasını dahi hatırlayamadığı kendi ile tanışmaya çalıştı.

Aynanın karşısına geçtiğinde uzun bir süre kendi ile göz göze gelmeye korktu. Gözleri konuşur, bir şeyler söyler diye endişeliydi. Kendi ile göz göze gelmemek, yüzleşmemek için karşısında duran adamı, kendini, boydan boya süzdü. Mahcup bir şekilde başı öne eğildi. Uzun bir süre kendine bakamadı. Bakışlarını kaçırsa da; ruhu düşünceleri ile, geçmişi geleceği ile bakışmakta ve hesaplaşmaktaydı.

Kendi yüzüne bakamamasının sebebi geçmişte işlediği hatalar, yaptığı yanlışlar, ya da hata ve yanlış olduğunu düşündüğü düşünce ve davranışlardan kaynaklanıyordu. Bir an kendi kendine düşündü. “Ya yaptıklarım doğru ise… Ya düşüncelerim isabetli ise…” diye.
Bu düşünce ona cesaret vermişti.
Ansızın başını kaldırıp kendine baktı; aynadaki benliği, bedeni ile göz göze geldi.

Gözleri kendisine çok şey söylüyordu; Nedensiz korkuları, savrulmuş bir yaşamı, hesapsız geçmişi, korkusuz geleceği olduğundan bahsetti. Derin bakışları; derin hesaplaşmalar ve derin düşünceler beraberinde getirmişti.
Kah güldüler, kah ağladılar.
Kah o konuştu, kah gözleri.
Kah kendisi ile kavga etti, kah barıştı… 
Bazen adam anlattı, aynadaki adam dinledi… Bazen karşısında aynada duran adam çok şey söyledi, o ise dersini aldı. Ders aldıkça hayatındaki yanlışları fark etti, doğrularını pekiştirdi.

Aynadaki adam ile konuşup, onun ile hesaplaştıkça çok şey öğreniyordu. Geçmişinde doğru yaptığını zannettiği davranışların, bugün ne kadar da yanlış olduğunu anladı. Kendi ile konuştukça Rabbine yakınlaştığını hissetti.
Kendisi ile hesaplaşmaktan kaçtıkça, yani kendi ile konuşmaktan uzaklaştıkça Rabbinden uzaklaştığını gördü.
Büyük gün gelip hesaba çekilmeden önce, aynanın karşısına geçip kendi kendini hesaba çekmesi adama iyi gelmişti.
Sakladığı gerçekleri aynadaki adam ortaya çıkarmıştı. Kendini, yanlışlarını, hesapsız kaçışlarını, savrulmuş düşüncelerini bir bir toparladı, düzeltti.

Varlık ile yokluk arasında ki en somut örnekti ayna. Karşısında biri hem vardı hem yoktu zira. Bedeni var olduğu müddetçe görüntüsü de vardı. O yok oldukça görüntüsü de yok olacaktı.
Kendini ebedi zannetse de, ölüm geldiğinde beden ruh birlikteliği yok olabilirdi. Dünyada ebediyen yaşayamayacağını fark etti.
İnançları birer ayna olmuştu ona. Ahirete inandığı, Allah’a inandığı ölçüde yokluğu varlık kazanacaktı.

Ayna ile geleceğin sahte derinliklerinden kurtulmuştu.
Artık onun için ayna, kendine değil, gerçeğe bakmaya, Rabbine yakınlaşmaya yarayan bir nesneydi. Güneş bir ayna, gökyüzü bir ayna, hava bir ayna olduğu gibi, insan dahi bir ayna olmuştu onun nazarında. Çünkü “İnsanda sûret-i Rahman var”dı.
Aynanın üzerinde asılı duran şu soru, aynalardan öğrendiği tüm gerçekleri doğruluyordu: “Hiç mümkün olur mu ki, nihayet derece bir hüsn-ü zati sahibi, cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini aynalarda görmek ve göstermek istemesin?”

ozkanerdem84@gmail.com 

 

Devamını Oku

Ben, Şiir ve Şair

 

Gündüzün kalabalığında bir sahafçıda kitaplar arasında gezintiye çıkarken tanışmıştım Şairle.
Gündüz tanıştığım şaire gecenin sessizliğinde yazılan satırlarla konuşmak istiyorum. 

Geçmişten gelen yorgunluklarımı, kaygılarımı, yaşadığım türlü türlü zorlukları bilen; geleceğe dair hedeflerimi, ümitlerimi, heyecanlarımı bilen onlarca belki de yüzlerce başarıya imza atmış bir şair ile konuşmanın heyecanı büyülüyor insanı.

Dile gelmek istiyorum şairin şiirlerinde...

Ellinde tuttuğu kalemde mürekkep, not aldığı günlüğünde bir sayfa ve yazdığı şiirde bir mısra olup dile geleceğin günü hayal etmenin yanı sıra hiç okunmayacak bir şiir olmanın ihtimalinin varlığı tedirgin ediyor beni.
Peki, ya milyonlar tarafından okunan bir şiir oluversem? 

Geçmişe dair aklımda kalan en anlamlı anı, hatıra; şair ile olan küçüklüğümdü. Belki de küçüklüğümdeyken beni gezdirdiği kitaplar arasında yaptığım yolculuklardı kim bilir. Belki de beraber okuduğumuz şiir kitaplardan kalan bir sevgidir benimkisi. O gün beraber okuduğumuz kitaptaki ön söz bugünün son sözü olduğunu ve bugün yeni ön sözleri beraber okumamız gerektiğini hatırlıyormudur şair?

Şair, şiirlere başlarken 'başarılı' olma endişesinden ötürü riskli bir hayattan bahsederdi eminim.
“Risklerin olduğu bir hayatı yazmaktır şiir. Risklere tanıklık etmektir Şairin görevi” diye eklerdim ben de.

 Belki güven belki endişe belki heyecan belki mutluluk belki hüzün belki de kaybediş ya da kazançtır şiirde hâkim olan duygu.
Denemeden bilemezsin şiirin tadını, mısraların adını.
Belki risk taşıdığın için milyonlar satar şiir kitabın, belki de endişe ve kaygı dolu bir temkinli yaklaşımdır kitabının hiç satmayışı.

Abdurrahman Karakoç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Arif Nihat Asya da iyi birer şair iken; dile gelmek, yazılmak, okunmak isteyen bir şiir ise hayatım, geçmişim ve geleceğim; neden beklentim sendendir? diye sormak isterdim şaire.  
Özellikle senin kitabında şiir, senin şiirinde mısra senin mısralarında bir duygu yüklü kelime olmak isteyişimin nedeni nedir? sorusuna cevap vermesini isterdim şahsen. Şairin sorması gereken bir soruyu ben sorar, benim cevaplamam gereken bir sorunun cevabını şairden beklerdim işte. Roller değişse de maskeler değişmezdi nihayetinde.

Geleceğim, ümitlerim, hayallerim ve geçmişten kalan kırık dökük her yerim şairin şiirinde dile gelecekse eğer, bu şair endişeli mi olmalı, tedirgin mi yoksa cesur mu acaba?
Karpuzu, kırmızıyı bana sevdiren ve “kendim olmayı isterim” şiirin müsebbibi bir şair, daha birçok şeyi sevdirmekteki masumiyetini korumakta ne kadar da haklı, değil mi?  Vakurluğu, asaleti, ciddiyeti başka türlü anlam kazanmıyor dünyamda.

Ve başka bir şair çıkar ansızın. Fısıldar gecenin sessizliğinden kulağıma: “Bir şair sevilecekse eğer, sadece şiirlerinden ötürü sevilmez… Bir şiir yazılacaksa eğer, bu şiir ısmarlamayla olmaz…”


Özkan ERDEM / ozkanerdem84@gmail.com

 

Devamını Oku

Elveda özgürlük, merhaba esaret

 

 

  Hazar Gölü kıyısında, bir yandan gecenin sessizliği diğer yandan içimde kopan fırtınalar ile özgürlükle vedalaşıp esarete zorunlu merhaba diyeceğim günlere ulaşmaya ramak kala, saatler gece yarısını gösterirken kendimi en özgür hissettiğim zaman dilimlerinden biri olan yazı yazma anının tadını çıkarmak istiyorum.( Kendimi-yazmayı-özgürlüğü çok seviyorum)

Bir yandan, gecenin karanlığı ile esaretin siyah yüzünü, diğer yandan gökyüzündeki yıldızlar ile özgürlüğümü özdeşleştirmeye çalışıyorum. Yıldızlar gibi özgür iken, gece gibi esaretin karanlık yüzünü yaşamaya gitmek değil sevdiğim insanlardan uzak durmak zor olsa gerek...

Sevdiğim insanlarla birlikte geçmişe dair yaşanmışlıkları hayal edip geleceğe dair bir umut, bir hayal beslemekle özgürlük ile esaret arasındaki çok fazla açılan makas farkını minimize etmekle avutuyorum kendimi.

İnsanın çok sevdiği anne ve babasının, arkadaşlarının, dostlarının, öğrencilerinin, meslektaşlarının yüzünü günlerce haftalarca ve hatta aylarca görmeyip hiç tanımadığı belki de huyu huyuna suyu suyuna uymayan insanlarla aynı ortamı haftalar ve aylarca paylaşmak zorunda olduğu bir hayatı yaşamaya gideceğini bildiği zaman içinden bir ses özgürlükle vedalaşıp esaretle merhabalaşacağının sinyalini veriyor.

Sırt çantasını omuzlayıp; bildiği, tanıdığı insanların yanından, bilmediği, hiç tanımadığı insanların yanına gitmenin diğer adı; özgürlükle vedalaşıp esaretle merhabalaşmaktır belki de... 

Sayılı günlerin çabuk geçtiği bir ortamdan, sayılı günler çabuk geçermiş tezinin çürüyeceği bir ortama doğru gidiyorum! Zaman geçmek bilmese de, eğitimci kimliğimi ön plana çıkarıp “bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıptır” deyip zamana geçmeyi, su gibi akmayı, öğretmeyi de deneyeceğim. (vayyy, okkalı lafa bak sen : ) 

Bulunduğu ortamı yaşamaya devam eden insanlar özgür ise, bulunduğu ortamı terk etmek ve göç etmek zorunda olan insanların durumu esarettir öyleyse.  Belki kısa belki uzun sürecek henüz belli değil ama esareti ben özgürlüğü siz yaşayacaksın sevgili dostlar! Öyleyse ben dönene dek özgürlük sizin adınız, esaret benim adım olsun, olur mu? Siz özgürlüğün tadını çıkartırken ben esaretten gün düşürmeye çalışacağım.

Nefes almanın adı özgürlük; sürekli nefes vererek nefessiz kalmanın adı da esarettir. Nefes aldığım bir ortamdan; durmadan nefes vereceğim, nefessiz kalacağım bir ortama gidiyorum. Nefessiz kalsam da benim gibi nefessiz kalan insanlara nefes olacağım; ümit verip moral bulmalarını da deneyeceğim.

İstediğin saatte uyumak, istediğin saatte uyanmak, istediğin zaman istediğin yemeği yemenin adı özgürlük ise, uyumanın da uyanmanın da yemek yemenin de saati belli olan bir hayatı yaşamaya gitmenin adı da esaret olsun öyleyse. Sinemadan, teknolojiden, iletişim araçlarından, medya ve basından, kitaplardan uzak olduğum bir hayatı bu güne dek yaşamamıştım hiç; bunların olduğu bir ortam özgürlük, olmadığı bir ortam esaret hayatıdır benim için.

Esaret sıkıntı demek, esaret stres demek, esaret zorluk demek, esaret özgürlüğü kaybetmek demek ise; sıkıntıyı stresi zorluğu yaşayacağım bir hayatı yaşamaya gidiyorsam, özgürlüğe istemeden de sırt dönüyorum demektir. Adı da ruhu da yaşantıları da özgür olan insanlar bana darılmasın lütfen; özgürlükle vedalaştığım gibi sizinle de vedalaşacağım ansızın.

O günün “esarete elveda, özgürlüğe merhaba” olmasını ümit ediyorum…

Ama henüz o gün gelmediğine göre, şuan için; elveda özgürlük merhaba esaret ile yanınızdan ayrılıyorum : (

 

 

 

 

Devamını Oku
}