Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Ne Demişler: Ağaçı Yaşken, Delegeyi Hoşken

Nasıl ki; daha gür ve sağlıklı büyüyüp gelişmesi için her yıl belli bir dönemde ağaçlar budama işleminden geçiriliyorsa... Siyasi partilerde de, parti içi demokrasinin daha sağlıklı ve sağlam gelişmesi için kongreler bir nevi budama işlevi görür. Görevini iyi yapanlar, daha iyi meyve versin, dallansın, budaklansın diye, çevresindeki zararlı otlardan, dallar ve yapraklardan arındırılır... Kendisinden başkasına meyve vermeyen, gölgeden başka işe yaramayanlar ise kökten budanır, yerine taze fidanlar dikilir.

***

Siyasette budama işi çok hassastır... Ağaç yetiştirmek kolay ama siyasetçi yetiştirmek kolay değil... O yüzden parti genel merkezleri, kongrelere büyük önem veriyor... Budama işini tamamen teşkilatlara bırakmıyor... Ne olur ne olmaz, sandıkta bir sakarlık yaşanmasın, dalı budarken gövdeye zarar verilmesin diye, taa delege seçiminden itibaren önlemini alıyorlar. Almaları da gerekir, çünkü parti içi demokrasi denilen ağacın dalları çok narin ve hassas! Ne demişler; Ağacı yaşken, delegeyi hoşken...

***

Ankara’daki öğrencilik yıllarımda, eğitimimiz gereği, hocalarımızın da yönlendirmesiyle birçok partinin Ankara il kongresini yakından gözlemleme fırsatı buldum. O dönemlerde Kongre hazırlığı içerisindeki bir siyasi partimizin il başkan adaylarından birine kazanma şansını sormuştum. Gülerek, bana “Hastanedeki Temel kadar rahatım!”demişti. Tabi mevzuyu anlamadım.

Ardından başladı fıkrayı anlatmaya… Temel, ishal rahatsızlığından hastaneye gider.  Doktor, yatarak tedavi verir ama dâhiliyede boş yatak olmayınca psikiyatri servisine yatırırlar mecburen... Birkaç gün sonra Temel hastane koridorunda doktoruyla karşılaşır.
        Doktoru şaşırır! Temel’e sorar “Senin psikiyatri servisinde ne işin var?”  Temel’de “Dâhiliye’de yer yokmuş da!” Doktor, “Peki, ishalin ne durumda?” Temel’de “Devam ediyor ama artık takmıyorum kafama… demiş…

erdogan.o@hotmail.com

Devamını Oku

KTÜ’de Rektör Kim Olacak? İbre Hangi Adaydan Yana...

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ), İstanbul ve Ankara dışında kurulan ilk, Türkiye’nin ise 4. en eski üniversitesi. Bunun yanında Trabzon’un bölge illeri üzerindeki ağabeylik rolü de göz önüne alındığında KTÜ’deki rektörlük seçimleri çok önemli. Mevcut rektör İbrahim Özen’in görev süresinin dolmasıyla birlikte de KTÜ’de hummalı bir seçim hazırlığı var. Rektörlük seçimlerine 1 ay kala adaylar da ortaya çıkmış durumda.

Prof. Dr. Orhan Aydın

Prof. Dr. Süleyman Baykal

Prof. Dr. Fahri Özcan

Prof. Dr. Hülya Kalaycıoğlu

Peki, KTÜ’deki rektörlük seçimlerinde ince ayarı kim çekecek? 196’sı Tıp Fakültesi’nden, 172’si Mühendislik Fakültesi’nden, 91’i Fen Fakültesi’nden, 76’sı Orman Fakültesi’nden, 75’i Eğitim Fakültesi’nden, 70’i İİBF’den, 29’u Eğitim Fakültesinden olmak üzere yaklaşık 800 küsur öğretim üyesinin oy kullanacağı rektörlük seçimlerinde sonuç ne olacak? Kanaatimizce grup ve grupçuklar kurmadan üniversitenin yönetilmesini arzulayan, eş dost kayırmasından KTÜ’nün kurtarılmasını bekleyen ve fişlenmeden KTÜ’nün artık sadece bilimsel yönüyle ön plana çıkmasını isteyen sessiz çoğunluğun sesi sandıkta adaylara gereken cevabı verecek.

***

Gelelim adaylara, rektörlük seçimlerinde yarışın, sıcakkanlılığı ve samimiyetiyle her kesimin bizim “Orhan” olarak tanımladığı Prof. Dr. Orhan Aydın ile yine KTÜ’nün sevilen simalarından Prof.Dr.Süleyman Baykal arasında geçeceği öngörülüyor. Prof.Dr. Süleyman Baykal’ın handikabı mevcut Rektör İbrahim Özenle hareket etmesi. Baykal-Özen ittifakı normal şartlarda oyunu, Süleyman Baykal’dan yana kullanacakların görüşünü bile değiştirmiş durumda. Sessiz çoğunluğun sesi olan birçok akademisyenin aklında Baykal-Özen ittifakının amacının İbrahim Özen döneminin hesabının sorulmasının önlenmesi olduğu görüşünde.

***

Rektörlük seçimlerinde bugün ibre Prof. Dr. Orhan Aydın’dan yana dönmüş durumda. Prof.Dr. Orhan Aydın’ın öne çıkan yönü bilimselliği. Çalışmalarıyla yurt içi ve dışında çok sayıda ödül alan Aydın, sosyal ilişkilerdeki gücü ve uyumlu kimliğiyle de dikkat çekiyor. Orhan Aydın’ın, genç bir mühendis olması, sivil toplum kuruluşları ile olan yakın diyalogları, sanayi-üniversite işbirliğini ön plana çıkaracak donanıma sahip olması, halkla ve öğrencileriyle kurduğu yakın diyaloglar, Prof.Dr. Orhan Aydın döneminde KTÜ’ nün bir bilim merkezi ve özgür üniversite haline geleceği düşüncesini kuvvetlendiriyor.

Projeci yapısıyla bilinen muhtemel bir Prof.Dr. Orhan Aydın rektörlüğü döneminde, sanayici-halk-üniversite diyalogunun oluşturacağı düşüncesi ve Aydın’ın KTÜ’ de sadece, Mühendislerin değil, Tıpçıların, İİBF’çilerin, Eğitimcilerin, Ormancıların, Edebiyatçıların, Fençilerin ve tüm KTÜ’ nün sesi olacağının izlenimini vermesi Prof.Dr. Orhan Aydın’ın rektörlük seçimlerinde ön plana çıkmasına yol açmış gibi görülüyor.

Son Söz: Rektörlük seçiminin; bu ülkeyi yönetecek partinin belirlendiği seçimlerden daha basit, hafif ve kolay yanı yoktur. Çünkü gençliğimiz ve geleceğimiz bu ve buna benzer seçimlere bağlıdır.

erdogan.o@hotmail.com 

Devamını Oku

Önce Avrupa Birliği, Sonra Amerika Birliği, Sonra da Gençlerbirliği

İşsizlik, terör, aile içi şiddet, Eğitim, Avrupa uyum, pardon uyutma paketleri, lanet olası Çin malları, Sarıgül'ün adamlarının yeniden meydanlara inme teşebbüsü, Ergenekon operasyonu, Şike, izdivaç programları, benim oyumla, dağdaki çobanın oyu bir olur mu diyen seçkin bebekler, vs vs…

Bunlar benim açımdan önem ve önceliği olan meseleler, kimileri açısından farklılık arz edecek olsa da Türkiye’nin sorunları, sıkıntıları, gerçekleri…

Tamam, bu kadar geyik yeter diyenler için işin magazin boyutunu bir kenara bırakıyorum ve ülkenin gerçek meselelerine dönüyorum.

Yapılan son araştırmaya göre ülkede, Avrupa Birliğine girelim diyenlerin sayısı son 4 yılın en üst seviyesine ulaşmış. Öyle ki, her 2 kişiden 1’i Avrupa Birliğine girmek aşkıyla, zil çalıp oynayan, sevinçten ağzı kulaklarına varan Avrupa Fanatiklerinden oluşuyormuş. Hadi bunu anladık da.

Bürokratik devlet düzeninden dem vuran, her fırsatta eşitlikçi, adil bir gelir dağılımına karşı çıkan, sosyal devlet olgusunu ağzına bile almaktan çekinen liberaller, nasıl oluyor da, tüm dünya da sosyal devletin babası, bürokrasinin ise ağa babası olan Avrupa Birliği’ne girmeliyiz diyor. İşte bunu anlamış değilim.

Unutmadan, bazı çokbilmişler, AB’ye girelim, iş bulamayanlar iş bulur. Aç olanlar karınlarını doyurur, açıkta kalanlar mülk sahibi olur, yeni doğan bebekler geleceğe daha bir umutla bakar diyebilir? Nasıl olsa “ümit” herkesin hakkı değil mi? Ye! babam ye…

Gelelim can alıcı noktaya:

Ekonomik olarak güçlü olsaydık. Dış ve iç borcumuz olmasaydı. İşsizlik korkusu yaşamasaydık. Düşünce ve ifade özgürlüğümüz olmasaydı. Senin dinin sana, benim dinim bana diyebilseydik. Gelecek endişemiz olmasaydı. Sağlık ve sosyal güvenlik endişemiz olmasaydı. İyi yönetildiğimize inansaydık. Bu ülkede darbe devri tam olarak kapanmıştır diyebilseydik. Hukukta sürat ve adalet birlikte sağlanabiliyor olsaydı. Sadece silahlı kuvvetler ve cumhurbaşkanına güveniyor ve başka kimseye güvenmiyor olmasaydık. Ülkede çete, mafya ve hortumlama (yolsuzluk) olmasaydı.

Avrupa Birliği’ne katılmayı kim isterdi ki? Kim?

 

Oğuzhan Erdoğan

 

erdogan.o@hotmail.com

 

Devamını Oku

LİBERAL DÜŞÜNCE TOPLULUĞU VE TÜRKİYE’DE LİBERAL FİKİR HAREKETLERİ

Türkiye’ye ilk liberal görüşler modernleşme hareketinin başlamasından bir süre sonra, 19. yüzyılın ikinci yarısında geldi. Ancak düşünce ve siyasette liberal yaklaşım hem, her zaman cılız kaldı, hem de sürekli olmadı.

 

Bunun başlıca nedeni sanırım, Türkiye’nin güçlü bir devlet ideolojisine sahip olmasında yatıyor.

Çünkü güçlü devlet geleneği özerk bir sivil toplumun yokluğu veya çok zayıf olması anlamına da geliyor.

Cumhuriyetle birlikte liberalizmin bu makus talihi çok da değişmedi. Hatta Türkiye’de devletin ideolojik yapısı nedeniyle liberalizmin yeşermesine elverişli olmayan bir zemin bile oluştu. Yine de özellikle çok partili hayata geçilmesinden sonra Türkiye’de liberalizme duyulan ilginin artmış olmasının temel nedeni Türkiye’nin Batı dünyasıyla yakınlaşması sayesinde oldu. Dünyaya açılmanın başka modern fikirler yanında liberalizmin de işini kısmen kolaylaştırdığı da söylenebilir.

 Nitekim Türkiye’de liberalizmin bir düşünce hareketi olarak ortaya çıkmaya başlaması 1980’ler sonrası, Türkiye’nin en kapsamlı dışa açılma dönemine denk geldi. Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Prof. Dr. Atilla Yayla ve Av. Kazım Berzeg tarafından 1992 yılında temelleri atılan Liberal Düşünce Topluluğu (LDT) da Türkiye’nin ilk liberal sivil toplum kuruluşu olarak Türk düşünce tarihinde bu dönemde yerini aldı. LDT, “Dinlerarası İlişkiler: Seküler ve Demokratik Bir Sistemde Barış İçinde Varoluş”, “Yasal ve Sosyal Çerçevede Türkiye’de İfade Hürriyeti: Sınırlamalar, Tavsiyeler ve Teşvikler", "Yasama Danışmanlığı Hizmeti”, “İslam, Sivil Toplum ve Piyasa Ekonomisi”; “Dernekleşme Özgürlüğü”, Türkiye’deki Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşları, Sivil Toplum ve Demokrasi” gibi projeler, Bilim ve Düşünce Kongreleri, seminerler, sergiler ve belgesellerle Türkiye’nin fikir hayatına büyük katkılar sağladı. Bununla birlikte, Bican Şahin, Bahadır Akın, Vahap Coşkun,  Özlem Yılmaz, Yusuf Şahin, Bilal Sambur, Salih Zeki Haklı, Hamdi Turşucu, Kürşat Birinci, Tanel Demirel, Seval Yaman, Belgin Yazıcı, Özlem Kırlı, İbrahim Sarıtaş, Yüksel Göktaş ve Hasan Yücel Baştemir gibi birçok akademisyen ve aydının yetişmesini sağlayarak, Türkiye’nin siyasal düşünce yapısına damga vurdu.

Daha sonra “Liberal Gençlik Derneği”, gençler arasında liberalizmin yayılmasına vesile olmaya başladı. Daha aktivist bir oluşum olan “Genç siviller” kamuoyunda yankı bulan eylem ve faaliyetlerle Türkiye’de özgürlüğün gelişmesine yardımcı oldu. Ve son olarak liberal gençlerin başını çektiği 3H Hareketi, “demokrasi için bütün engeller temizlenmeli” fikriyatı etrafında özgür bir Türkiye için çalışmalar yapmaya başladı.

Son Söz: Türkiye’deki tüm liberal fikir hareketleri,  kendilerini ifade özgürlüğünden vazgeçmeyen, gerçek demokrasiyi özleyen, fırsat eşitliğine inanan, vatandaş devlet için değil, devlet vatandaş içindir diyen, devlet dairelerinde azarlanmaktan bıkan ve bürokratik engellerden sıkılan, hürriyet, adalet, barış, hoşgörülü ve bireye inananların ortak noktası olarak, yanlarına çağırıyor. Bizden hatırlatması…

 

erdogan.o@hotmail.com

OĞUZHAN ERDOĞAN

                

 

 

 

Devamını Oku

BUNLARI KİM HATIRLIYOR?

 Birçoğunuz onlarda ne diye aklınızdan geçirmişsinizdir. Çünkü bunlar doğrudan Türkiye’yi ilgilendiren ya da Türkiye’nin başından geçmiş olaylar değil ki; diye… Ya, Türkiye’yi ilgilendiren olaylar. Peki, onları ne kadar hatırlıyorsunuz?

 

1947 yılında Marshall planı olarak da bilinen yardım programına alınmamızı, 48’de yapılan Londra Olimpiyatlarında serbest güreş takımımızın dünya şampiyonluğunu kazanmasını hatırlayanınız var mı?

 

 1950’de son Mareşal ve Kurtuluş Savaşı kahramanlarımızdan Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’nın ölümünden sonra, yüz binlerce gencin  Ankara radyosunu, yas programına geçmediği için  İstanbul ve Ankara’da protesto ettiğini… 1952’de Türk güzeli Günseli Başar’ın Avrupa güzeli olduğunu, 1954’de, çetin geçen kış ayları sonrasında Tuna nehrinden kopan buz parçalarının, Marmara Denizine geçerken, İstanbul Boğazını kaplamasıyla, insanların buz parçalarının üzerinden geçerek karşıya geçtiğini de mi, unuttuk?

 

         1961’de Necmettin Erbakan’ın önerisiyle Türk işçi ve mühendisleriyle “Devrim” otomobilinin üretildiğini ancak deposuna benzin konmadığı için yol denemesinin yapılamadığını… 1967’de Kayseri şehir stadında oynanan, Kayseri-Sivas, futbol maçında çıkan olaylarda 40 kişinin öldüğünü, 600 kişinin de yaralandığını, 1990’da İstanbul’a yağmur bombasının atılıp, 5 saat süreyle yağmur yağdırıldığını kim biliyor kim hatırlıyor?

 

         Bülent Ecevit’in siyasi hayatı boyunca en büyük hayali olan kırsal alanda yaşayanların yaşam standartlarını yükseltmeyi, kırsal yerleşim alanlarının birer cazibe merkezi haline gelmesini amaçlayan Köy-Kent Projesi’nin 2000 yılında Ordu’nun Mesudiye ilçesine bağlı 9 köyde uygulamaya geçirildiğini. Ancak hayata geçirilmeleri 40 yıl süren bu projenin darmadağın olmasının bir yıl bile sürmediğini hatırlayanınız var mı?

 

1992 yılında Dr. Ziya Özel’in zehirli bir bitki olan Zakkumdan elde ettiği No adlı ilaçla 1974 yılından beri kendisine başvuran kanser vakalarını tedavi ettiğini açıklaması üzerine, 65 yaşındaki kanser hastası İzzet Şakacı’nın bahçesindeki zakkum çiçeği yapraklarını suda kaynatıp içmesi sonucu öldüğünü… Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinde yaşayan ve elektrikli ev eşyaları tamiri yapan Abdülkadir ve Abdulsamed Demirtaş kardeşlerin 1 litre su ile 100 kilometre yol kat etmeyi başaran bir araba icat ettiklerini ancak gerekli desteği göremedikleri için bu projeyi rafa kaldırdıklarını ne çabuk unuttuk!

Peki, Sivas’ta 37 kişinin Madımak’ta katledilmesinden sonra Tansu Çiller’in  “Halktan kimsenin burnu kanamamıştır ve ölenler de çıkan yangından boğularak ölmüştür.” Dediğini… Rahmetli Alpaslan Türkeş’in, 90’larda DEP Milletvekili Orhan Doğan’ın “Türkiye mozaiktir” sözüne verdiği “Ne mozaiği ulan! Mermer mermer...”tepkisinden sonra: “Biz ne kadar Türk’sek onlarda o kadar Türk’tür, Onlar ne kadar Kürt’se bizde o kadar Kürt’üz” sözünü söylemek zorunda kaldığını… CHP Tunceli milletvekili Kamer Genç’in çapkınlık yaparken yakalandığı iddiasına karşılık,‘Ben çiçek sulamaya gitmiştim’ dediğini… Süleyman Demirel, mayo ile denize girerken, fotoğrafının çekildiğini anlayınca, elleriyle göğüslerini kapattığını… Yüzme bilmeyen İçişleri eski Bakanı Abdülkadir Aksu’nun otomobil lastiği ile denize girdiğini…  Süleyman Demirel’in  ‘Ege bir Yunan gölü değildir. Ege bir Türk gölü de değildir. Binaenaleyh, Ege bir göl değildir’ sözleriyle hatırlandığını kim biliyor!

Turgut Özal döneminin Enerji Bakanı Cemal Büyükbaş’ın memleketi Eskişehir’de petrol bulunduğunu açıkladığını ancak bakanın petrol çıktığını söylediği yerin hemen yakınındaki benzin istasyonundan sızıntı olduğunun belirlendiğini… Bülent Ecevit’in 1977’de kurduğu azınlık hükümetinin meclis’ten güvenoyu alamadığını, bunun üzerine Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin bir araya gelerek 2. Milliyetçi cephe hükümetini kurduğunu, Ecevit’in, söz konusu hükümeti düşürmek için meşhur Güneş Motel’de yapılan pazarlıklarda bakanlık sözü verilen 11 AP’linin partilerinden ayrıldığını, bunlardan 10’unun daha sonra Ecevit hükümetinde bakan olduğunu… Tansu Çiller’in Trabzonlular’a ‘Sevgili Samsunlular’ diye seslendiğini, Trabzon’u Akdeniz’in incisi yapma sözünü verdiğini de ne çabuk unuttuk!

Peki, Deniz Baykal’ın, hiç işgal edilmemiş olan Amasya’nın kurtuluşunu kutlarken,  Amasya’nın düşman işgalinden kurtuluşunun 88. yılı  yıldönümü nedeniyle Amasyalı vatandaşlarımızı  sevgiyle selamlıyor, coşkunuzu yürekten paylaşıyorum. Şahsınızda tüm Amasyalıları kutluyor, sevgiler ve saygılar sunuyorum, dediğini, kim hatırlıyor, kim?

         erdogan.o@hotmail.com

Devamını Oku

SOMUT ÖRNEKLERLE; NEDEN 2-B ARAZİLERİ SATILMALI?

İsterseniz olayı birkaç somut örnekle açıklamaya çalışalım. Eski Sovyetler Birliği’nde komünist rejim döneminde ailelere sadece bir dönüme kadar olan topraklarda ürettiği malları satma hakkı tanınıyordu. Özel mülkiyet konusu olan bu küçük toprak parçaları toplam ekili arazinin sadece yüzde birini oluşturmaktaydı. Geriye kalan yüzde doksan dokuzluk arazi ise devlet çiftlikleri tarafından ekilmekteydi. Ancak yüzde bir gibi son derece küçük payına rağmen, özel mülkiyet konusu çiftlikler Sovyetler Birliği’nin toplam tarımsal üretiminin dörtte birini gerçekleştirme başarısını göstermişti.

***

Bugün Türkiye’ye baktığımızda yüzölçümünün beşte biri devlete ait. Devletin toplam gayrimenkul sayısı 2 milyon 821 bin. 770 bin 576 kilometre kare olan Türkiye yüzölçümünün 152 bin 576 kilometre karesi kamuya ait taşınmazlardan oluşuyor. Bu taşınmazlar üzerinde 555 bin 60 arazi, 363 bin 391 arsa, 108 bin 72 bina ve 151 bin 261 adet bağ-bahçe bulunuyor.

Kamunun elinde bugün, 473 bin hektarlık 2B arazisi var. Ormanlık vasfını kaybetmiş bu arazilerin değerinin 20 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Ancak bu arazilerin satılmasını muhalefet dâhil, toplumun bir kısmı tepki ile karşılıyor. Nedeni, 2B olarak adlandırılan yasayla ormanlık alanların bazı fırsatçılar tarafından yağmalanacağı ve bu alanların hızla ormanlık olmaktan çıkarılıp 2B haline getirileceği korkusu.

Oysa “Özel Mülkiyet Hakkı” çerçevesinde ormanlık vasfını yitirmiş alanların satılması, bu alanların gelecek endişesiyle daha akıllı kullanılmasını sağlayacak ve niteliklerinin geliştirilmesi için insanları teşvik edecektir. Niteliği geliştirilen kaynak hem bugünün hem de geleceğin gelir kaynağı olacaktır.

***

Olayı biraz daha somutlaştıralım. Bir zamanlar Kenya da filler özel mülkiyet alanı dışında tutulan bölgelerde yaşardı. Kenya Hükümeti turizm dışında fillerin, fildişi peşindeki kaçak avcılara karşı korunmalarını kararlaştırdı. Bu uygulamanın başlatıldığı ilk on yılsonunda fil sayısının 65 binde 19 bine düştüğü görüldü. Buna karşılık fildişi derisi ticaretini serbestleştiren ve fillerin yaşadığı araziyi yerli halkın özel mülkiyet alanına sokan Zimbabwe’de fil sayısı 30 binden 43 bine çıktı.

 Bu yüzden bırakınız, ormanlık vasfını yitirmiş bu arazilerin satışına onay verelim. Göreceksiniz, hem ormanlık alanlarımız hızla yok olmaktan kurtulacak hem de mali krizin etkisiyle zor günler geçirdiğimiz şu sıralar hazineye büyük kaynak aktarılmış olacak.

 

erdogan.o@hotmail.com

Devamını Oku

Namık Kemal Zeybek MHP'yi Bölebilir mİ?

2002 seçimlerinde Cem Uzan ve Genç Parti yüzde 7 buçuk civarında oy almış ve siyasi otoriteleri şaşkına çevirerek DYP ile MHP’yi meclis dışına itmişti.

            Şimdi benzeri bir durum tekrar yaşanır mı? Nasıl mı? DP’de Namık Kemal Zeybek genel başkanlığa seçildi. Ancak öncesinde Güniz Sokakta yapılan görüşmeler, Ahmet Özal’ın Zeybek’ten yana çekilmesi, Hüsamettin Cindoruk’un kongreye katılmaması, bunların hepsi bir rastlantı mı?

            Kişisel kanaatim olmadığı yönünde. Ancak önemli bir saptama yapmak gerekir. Namık Kemal Zeybek MHP’nin doğal lideri rahmetli Alparslan Türkeş ile beraber siyaset yaptı. Namık Kemal Zeybek 12 Eylül döneminde idamla yargılandı. Ardından rahmetli Turgut Özal’ın kurmuş olduğu ANAP’ta milletvekilliği ve bakanlık yaptı. Sonrasında ise DYP’den milletvekili seçildi. Süleyman Demirel’in köşke çıkmasından sonra cumhurbaşkanı başdanışmanı olarak görev yaptı. Ardından Büyük Birlik Partisi’nde siyaset yaptı. En son olarak ise DP’nin Genel Başkanlığı’na seçilerek siyasete kaldığı yerden devam ediyor.

            Zeybek’in özellikleri bu kadar mı? Her şeyden önce çok iyi bir hatip. Bilgi ve birikimleri oldukça yüksek. Vücut dilini çok rahat kullanabiliyor. Türk Dünyasında tanınan ve sevinen biri. Halka sempatik gözüküyor. Hatta ülkücü camiada keşke Namık Kemal Zeybek genel başkanımız olsa dendiğini duyulmuştur.

            Şimdi bu özelliklerini üst üste koyduğumuz zaman Namık Kemal Zeybek’in taban olarak kendine en yakın siyasi parti olarak MHP’yi görmesi de gayet normal.

            Şimdi seçimlerde MHP tabanına yönelik yapacağı çalışmalar ile ülkücü tabandan çok rahat oy alarak DP’ye yeni taban oluşturabilir. Sadece bu kadar mı? Kısmen de AK Parti’den oy alır. Alınan her oy DP’yi meclise taşımaya yetmez, lakin MHP’yi meclis dışına itmeye yeter mi, bunu da zaman gösterecek.

            erdogan.o@hotmail.com         www.ondakika.net   

 

Devamını Oku

MHP’DE BAYAN OYLARI NEDEN DÜŞÜK

MHP’li Genel Başkan Yardımcısı bilimsel bir araştırma sonucunda çok önemli bir şey yakalamış. MHP’ye oy verenlerin % 95’inin erkeklerden oluştuğunu bayan seçmenlerin MHP’ye uzak durduğunu ortaya çıkarmış ve bu seçimde bayan seçmene daha ağırlıklı yer vereceklerini söylemiş. Gerçekler de aynen böyle. Bayanlar MHP’ye uzak duruyor. Nedeni bence söylemler ve partinin programı. Kadına yönelik, insana yönelik, ailelere yönelik önemli açılımlara pek yer verilmiyor. Zaten MHP’nin bölünme üzerine yürüttüğü milliyetçi siyaset partinin her şeyini kaplıyor ve bayan seçmenler MHP’de başka bir şey yok diyor. Aynı zamanda kavgacı üslup da bayanları MHP’den uzak tutuyor. Adaylar ise en önemli gerekçe bence.

SEÇİM ÖNCESİ SENARYOLAR

Türkiye’de her seçim öncesi ülke gerilir, provokatif hareketler artar ve seçimin son gününe kadar karışıklık çıkarmak isteyenler fırsat kollar. Yine öyle bir seçim dönemine daha giriyoruz. Bu kez siyasi partilerin liderlerinin bir kısmı değişti. Önce Baykal gidip yerine Kılıçdaroğlu geldi. Daha sonra SP lideri Kurtulmuş ayrıldı yeni parti kurdu. SP’nin başına da Erbakan Hoca geçti. Son olarak DP’nin başına Namık Kemal Zeybek geldi. Doğan’ın Ceosu CHP’den İstanbul’a il başkanı oldu. Oktay ekşi hem Hürriyetten hem Basın Konseyi’nden istifa ederek CHP rozeti taktı. Görünen o ki medya bu seçimde daha aktif rol alacak. Baransu ve Tayyar iki önemli yazı yazarak provokasyonlara dikkat çekti. Ülke’de kaos planının yeniden devreye sokulacağı ikazında bulundu. Özellikle Mart ayı ile birlikte terörü yeniden azdırma girişimlerine dikkat çektiler. İnşallah bunlar yaşanmaz. Ancak bir kesim bu seçimi son seçim olarak algılıyor ve ona göre topyekun ve tüm gücüyle bastırmak istiyor. İktidarı ne kadar aşağıya çekebilirsem o kadar iyidir diyor. Bunun için de kural tanımayabilir.

erdogan.o@hotmail.com        www.ondakika.net

Devamını Oku

Kendi Generalimi Kendim Seçmek İstiyorum?

 

 

Bunu Avrupa’nın da kışkırttığını ima eden Ortaylı, “Türk toplumunun militarist olmasından Belçika’nın, İsviçre’nin ne zararı olabilir? Bizde de resim, heykel sanatı yok, musikiyle uğraşılmaz, filozof yoktur, fakat ölmeyen sanatımız, vasfımız askerliktir.” Bu açıdan ordunun siyasete karışması kaçınılmazdır. Nitekim “Sivil siyaset kendini geliştiremezse darbe kaçınılmazdır” diye açıklamalarda bulundu.

Şimdi Sayın Ortaylı’nın bu açıklamalarını tersten yorumlamaya çalışalım:

            Hint düşünür Osho derki: “Dolu zihinler düşünce yetisini ve yaratıcılığını yitirmeye başlar Hele ki hocanın yaşındaysanız ve aklınız bu kadar bilgiyle doluysa; bu ayyuka çıkar. Sezgilerinde yanılmaya başlar; varsayımları hep haksız çıkar” der.  Aslında edepsizin tekidir Osho ama edepsizde olsa doğru söz doğru sözdür.

İlber Ortaylı hoca bunları söyleyince önce hak verdim ama sonra düşündüm. Kenan Evren Paşa’nın şu sözü aklıma geldi: “Darbeyı yapmak için olgunlaşmasını bekledik.” Sonra yine aklıma Ergonekoncuların Cumhuriyet gazetesini bombalatmaları ve Danıştay saldırısı geldi; acaba bu da bir darbeyi olgunlaştırma çabası mı idi?

İlber hocanın mantığıyla hareket edeceksek; o zaman ben kendi generalimi kendim seçmek istiyorum. Bunun için ülkede, bir düzenleme yapılsın ve en kısa zamanda Genelkurmay başkanlığı seçimlerine gidilsin.  Hatta bunlada yetinmeyip tüm kuvvet komutanlarını da biz seçelim. Nasılsa bir sıkışıklıkta darbe yapacaklar en azından bizimkiler yapmış olsun; aklımızda darbeyi İsrail ya da Amerikalı generaller yönlendirdi senaryoları dolaşmasın. Ne derisiniz*

erdogan.o@hotmail.com  

 

 www.ondakika.net

 

Devamını Oku

Türkiye’nin En Mazlum Azınlığı Kim?

Pekala şunu düşünün, hükümet, muhalefet ve onları takip eden toplum tarafından gitgide artan ölçüde yasaklanan ve karalanan grup hangisidir? Hangi grup yüzyıllarca kamusal alanda varlığını sürdürdükten sonra bugün kelimenin tam anlamıyla hücreye tıkanmıştır ve hangi grup kendi alışkanlıklarını  sürdürmekten derin bir utanç ve suçluluk duymaktadır? Hangi grup öylesine yıldırılmıştır ki, kendisini savunmayı bile hiç düşünmemekte ve buna kalkışmayı açıkça ayıplamakta ve kınanmaktadır.

Şüphesiz, bir zamanların mağrur bir topluluğundan, vaktiyle kendilerine saygı gösterilen ve gıptayla bakılan ama bugün o saygıdan hiçbir eser kalmamış olan bir gruptan, evet sigara içicilerinden bahsediyorum.

Bu grubun halkın gözündeki saygınlığı o kadar düşmüştür ki, onların savunmasını yapayım derken, kendim sigara içici olmadığımı ve hiçbir zamanda içmediğimi belirtmek zorunda kalıyorum. Kürtlerin, Alevilerin, Romanların, Eşcinsellerin haklarının baskıya karşı savunulmasına karşı böyle bir itirafta bulunmak zorunda kalmayı tasarruf edebiliyor musunuz?

Mesajlarınız için: erdogan.o@hotmail.com

 

www.ondakika.net

           

Devamını Oku