Hakkında
Ofisimizde alanında uzman avukatlar ve güçlü iş ve çözüm ortakları ile müvekkillerimizin yararına olacak şekilde evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde öncü, örnek ve referans gösterilen çalışmalar yapılmaktadır. Web sayfamız üzerinde hakkımızda daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz. https://or.av.tr
  • Avukat
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir Ankara
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Yayın Yoluyla Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Tazminat Davaları

A)Yayın Hakkı Nedeniyle İhlale Konu Olan Kişilik Hakları Nelerdir?

Yayın yoluyla ihlal edilebilecek kişilik hakları; kişilerin özel yaşam hakları ve şeref ve haysiyet haklarıdır.

Yayın yoluyla kişilerin özel yaşam alanlarında gizli tutmak istedikleri alanları topluma karşı deşifre edilmekte ve bu nedenle manevi zarara uğratılmaktadır.

Yine yayın yoluyla haber veya yorum yapılan konu ile ilgili kişilere hakaret edilmesi veya toplum gözünde küçük düşürücü, toplumun husumetine maruz bırakıcı haksız saldırılarda bulunulmaktadır.

Bazen de, yayın yoluyla tehdit eyleminde olduğu gibi, maddi ve manevi kişilik değerlerine yönelik saldırılar söz konusu olabilmektedir.

B)Yayın Özgürlüğü Nedeniyle Hukuka Uygunluk Nedenleri Nelerdir?

            Haksız fiiller hakkında hukuka uygunluk nedenleri yayın yoluyla işlenen fiiller bakımından da geçerlidir.

Yayın özgürlüğü, hukuk düzeninin tanıdığı hakların kullanılması, yapılan yayının da hukuka uygun kabul edilmesi sonucunu doğurur. Yayın özgürlüğü, basın ve medyaya tanınmış bir ayrıcalık olmadığı gibi sınırsız da değildir.

Yayın özgürlüğünün özel hukuk alanındaki sınırını ‘kişilik hakları’ oluşturur. Yayın hakkı hukuka uygun olarak kullanılmaz ve kişilik hakları ihlal edilerek zarar verilirse, eylem hukuka aykırı ve haksız fiil oluşturacağından, zarar görenlerin de maddi ve manevi tazminat hakları doğmaktadır. Haberin verilmesinde hukuka uygunluk sınırında kalındığı takdirde basının sorumlu olduğundan söz edilemez.

Yayın hakkının kullanılması durumunda, bu haktan doğan yarar ile hakkında yayın yapılan kişilerin şahıs varlığı hakları çatışmaktadır. Doktrinde bu çatışmanın çözümlenmesinde, iki haktan birinin üstün tutulması yolunun benimseneceği belirtilmektedir. Yargıtay’ın uygulaması da bu yöndedir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 9/10/2006 tarih ve 10985/10098 sayılı kararında, ‘Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yara karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun içi ölçüt kamu yararıdır.’ denilmiştir.

Yayın özgürlüğünün hukuka uygunluk nedeni teşkil edebilmesi için, içerdiği hakları hukuka uygun kullanma zorunluluğu bulunmaktadır. Hakkın kötüye kullanılması mahiyetindeki ve muhatabıyla ilgili olarak yalan, eksik, yanlış bilgiler veren ya da hakaret içeren yayınlar hukuka uygun kabul edilemez.

Bu genel açıklamadan sonra yayın özgürlüğü nedeniyle hukuka uygunluk nedenleri (kullanılan haklar) şunlardır:

a)Haber, düşünce ve bilgiye ulaşma ile bunları toplama hakkı,

b)Haber, düşünce ve kanaatleri yorumlama ve eleştirme hakkı,

c)Haber, düşünce ve kanaatleri yayma hakkı,

Haber yayınlarında hukuka uygunluk nedenleri, haberin gerçeğe (mutlak gerçeklik olarak değil, haberin yapıldığı tarihteki bilgilere göre görünür gerçekliğe ) uygun olması, kamu yararının ve toplumsal ilginin bulunması, haberin güncel olması ve haberin sunulmasında özle biçim arasında bütünlüğün bulunması olarak kabul edilir.

Eleştiri ve yorum içeren yayınlar da yayıncının eleştiri ve yorumlarını açıklama ve yayma hakkı bulunduğu için, bu tür yayınlar da hukuka uygunluk nedeni oluşturur. Eleştiride bulunmak basının Anayasal görevlerini oluşturur.

Ceza davaları ile ilgili olarak Ankara ceza avukatı başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz.

Kaynak : Or Hukuk ve Danışmanlık Ofisi, Ankara ceza avukatı, ankara avukat, ankara boşanma avukatı, aile davaları, ankara idare davaları, tazminat davaları, uyuşturucu suçu ve davaları

Devamını Oku
Yayın Yoluyla Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Tazminat Davaları

Hukuki El Atma (Kamulaştırma)

Hukuki el atma(Kamulaştırmama) ya da İmar Kanunundaki ifadesiyle kısıtlılık hali; taşınmazların imar planları ile kamu kullanımına (yeşil alan, dini tesis alanı, sağlık tesisi, ilköğretim tesis alanı vb.) ayrılması sonucunda maliklerin taşınmazda konut, ticaret vb. kullanımlara yönelik olarak yapılaşma imkânı bulunmaması veya mevcut yapılaşma şartlarının daha sınırlı olacak bir şekilde öngörülmesidir. Bu konuda daha çok yapılaşma yasağının bulunması durumunda sorun ortaya çıkmaktadır.

Anahtar kelimeler : hukuki el atma, mülkiyet hakkı, imar planı, ankara idare avukatı

İmar planlarında kamu kullanımına ayrılan taşınmazların, malikleri tarafından kullanılamaması mülkiyet haklarının kısıtlanmasına yol açmaktadır. Bu kısıtlılık durumunun uzun yıllar devam etmesi mülkiyet hakkının ihlali anlamına gelmektedir. Fiili anlamda taşınmaza herhangi bir şekilde müdahale edilmemiş olsa da taşınmazın imar planı nedeniyle kullanılamaması hukuki el atma kabul edilmektedir. Bu durumlarda görevli mahkeme idare mahkemeleridir.

Bu uyuşmazlıklar kamulaştırmasız el atma davalarıyla karıştırılmamalıdır. Kamulaştırmasız el atma davalarında idareler fiili olarak taşınmaza müdahale etmektedirler. Hukuki el atma davalarında ise taşınmaza fiili bir müdahale yoktur. Bir idari işlem olan imar planı nedeniyle taşınmazın kullanılamaması hukuken kısıtlanması söz konusudur.

Taşınmazın imar planında park alanında kalması mülkiyet hakkını ihlal eder mi?

İmar planları, ülke, bölge ve kent verilerine göre kentsel işlevler arasında var olan ya da sağlanabilecek olanaklar ölçüsünde en iyi çözüm yollarını bulmak, belde halkının iyi yaşama düzeni ve koşulları sağlamak amacıyla kentin kendine özgü, yaşayış biçimi ve kararkteri, nüfus planı ve yapı ilişkileri, yörenin gerek çevresiyle ve gerekse çeşitli alanları arasında olan bağlantıları, halkın sosyal ve kültürel gereksinimleri, güvenlik ve sağlığı ile ilgili konular gözönüne alınarak hazırlanır. Koşulların zorunlu kıldığı biçim ve zamanda mevzuatta öngörülen yöntemlerle değiştirilebilir.

Bu tanımdan hareketle şehir planlamasının amacı gereği belirtilen kamusal alanların olması gerektiğidir. Yine asgari sınırının belki de Yönetmelikte öngörülenden daha fazla belirlenmesi gerektiği kabul edilebilir bir yaklaşımdır. Ancak bu yaklaşımın sergilenmesi sonucunda bireysel anlamda mülkiyet hakkının kullanımına mani olacak uygulamaların doğmasının engellenmesi gerekmektedir.

Her planlama bölgesinde zorunlu olarak ayrılması gereken söz konusu alanlar dışında şehircilik ilkeleri gereği, halkın sosyal ve kültürel gereksinimleri, güvenlik ve sağlığı ile ilgili konular göz önüne alınır. Kamu kullanımına ayrılacak nitelikte daha farklı fonksiyonların plan kararlarıyla üretilmesi de mümkündür.

Bütün bu belirlemelerin hukuki açıdan ihtiyaç olup olmadığı, belirlemelerde kamu yararı bulunup bulunmadığı hususu ayrı bir inceleme konusunu teşkil eder. Biz bu belirlemelerin hukuka uygun olduğu ve kamu yararı amacıyla yapıldığının kabulü halinde konu şu şekilde değerlendirilebilir.

İlgili Mevzuat

3194 sayılı İmar Kanunu’nun 10. maddesinde belediyelerin imar planlarının kabulünden itibaren 3 ay içerisinde imar programlarının hazırlaması gerektiği belirtilmektedir. Ayrıca bu programların 5 yıl içerisinde uygulanmasını ve yapılacak kamulaştırmaların ilgili yatırımcı kuruluş tarafından bu süre içerisinde tamamlanmasını öngörülmüştür.

Söz konusu madde taşınmaz maliklerinin haklarını korumaya yönelik olarak düzenlenmiştir. Ancak imar programının kapsamının net olmaması nedeniyle plan dâhilinde olup imar programına alınmayan taşınmazların yıllarca uygulama görmemesi sorunuyla karşı-karşıya kalıyoruz. Anayasa Mahkemesi de bir kararında söz konusu durumun planın tamamının ne kadar sürede uygulanacağı konusunda belirsizlik taşıdığını ifade etmiştir. (Anayasa Mahkemesinin 29/12/1999 günlü, E:1999/33,K:1999/51 sayılı kararı)

Yine aynı Kanunun 13. maddesinde kamu hizmetine ayrılmış taşınmazlar ele alınmıştır. Maddenin ilk halinde kamu hizmetine ayrılan taşınmazların kısıtlılık halinde olduğu, ilave inşaata izin verilmeyeceği, imar programlarına alınmasına kadar mevcut kullanımının devam edeceği ifade edilmişti. 3. fıkrasında da 5 yıl içerisinde planların uygulanmaması hali düzenlenmişti. Buna göre taşınmaz malikinin söz konusu kamu hizmetinden vazgeçildiği yolunda bir görüş alması sonucunda plan değişikliği isteyebileceği öngörülmüştü. Tabii bu durumda plan değişikliği ile getirilecek kullanım kararının inşaat yapmaya elverişli bir karar olup olmayacağı da belirsizlik arz etmektedir.

Anayasa Mahkemesinin Yaklaşımı Nasıldır?

Söz konusu maddenin iptali istemiyle açılan davada Anayasa Mahkemesi şu kararı vermiştir:

“Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olması düşünülemez. Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun, kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması gerekir. Ayrıca belli bir özgürlüğün kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracak düzeye de vardırılmaması gerekir.” (Anayasa Mahkemesinin 29/12/1999 günlü, E:1999/33,K:1999/51 sayılı kararı)

Bu karara göre plan kararlarıyla kamu hizmetine ayrılmış taşınmazların malikleri açısından taşınmazın ne kadar süre kullanılmayacağı konusunda belirsizlik vardır. Başka bir belirsizlik de ne kadar sürede bu durumu telafi edecek uygulamaların yapılacağı konusudur. Kamu yararı ile bireysel haklar arasında gözetilmesi gereken adil denge belirtilen kanun hükmüyle sağlanamamıştır.

Anayasa Mahkemesi kararı uluslararası hukuk kriterleri açısından değerlendirildiğinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yaklaşımına benzer bir tavır takınıldığını söyleyebiliriz. Nitekim AYM, kararında mülkiyet hakkı konusunda en temel ilkelerin belirlendiği bir AİHM kararı olan “23.9.1981 günlü Sporrong ve Lönnroth kararı”na atıfta bulunmuştur. AİHM nin belirtilen kararında da aynı hususlar vurgulanmış ve orantısallık ilkesinin sağlanmadığı, adil bir dengenin kurulamadığı ifade edilmiştir.

Uygulamada, plan kararlarıyla belirlenen sosyal ve teknik altyapı alanlarına yönelik olarak imar planlarının iptali istemiyle davalar açılmaktadır. Ancak bu davalar kamu yararının bulunduğu gerekçesiyle büyük bir oranla reddedilme; Danıştay’ca da onanmaktadır. Diğer taraftan söz konusu alanlar kamulaştırma programlarına alınmadığı gibi herhangi bir imar uygulamasına da tabi tutulmamaktadır. Mülkiyet sahipleri uzun yıllar taşınmazını kullanamama durumuyla karşı karşıya kalmaktadırlar.

AİHS “mülkiyet hakkı” kapsamında hukuki el atma halinin değerlendirilmesi;

Avrupa insan hakları sözleşmesi ek protokolünün “mülkiyet hakkının korunması” başlıklı 1. maddesinde;

Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kam- yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara, uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” hükmüne yer verilmiştir.

AİHM söz konusu maddenin uygulanmasında mal ve mülk kavramını çok geniş yorumlamaktadır. Bizim konumuz itibariyle imar planlarına konu taşınmazlar hakkındaki mülkiyet kavramını ele alacak olursak, AİHM mülkiyet hakkını, Anayasa Mahkemesince de atıf yapılan, Sporrong and Lönnroth-İsveç davasındaki kararında ifade ettiği ve diğer mülkiyet hakkının korunması konusuyla ilgili davalarda da bu karara atıfta bulunduğu üç kurala bağlamıştır.

Mülkiyet Hakkının Korunması ile ilgili AİHM’nin Belirlediği Kurallar

Yukarıda anılan sözleşme maddesinin yorumlanması şeklinde ortaya çıkan üç kuraldan birincisi mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesi gerekliliğidir. İkinci kuralda, hangi hallerde mal ve mülkten yoksun bırakılabileceği ve bu yoksun bırakmanın şartları ortaya konulmuştur. Üçüncü kural ise belli amaçlarla mülk kullanımının kontrolünün devletin yetkisinde olduğu şeklinde ifade edilmiştir.

Anılan kararda başvurucunun maliki olduğu taşınmazlara yönelik olarak 23 yıllık kamulaştırma izni ve 25 yıllık inşaat yasağı konulmuştur. Uyuşmazlıktaki durum (25 yıllık inşaat yasağı öngörülmesi) bizim konumuzu oluşturan imar planı kararlarıyla taşınmazların kısıtlanması haliyle benzerlik göstermektedir.

Mahkeme, kararında, idarenin şehir planlaması gereği bu şekilde uygulama yapıldığı gerekçesine itibar etmemiştir. Kamu yararı ile bireysel haklar arasında adil dengenin sağlanması gerektiğini belirtmiştir.

AİHM belirlenen bu kriterler gözönüne alınarak imar planlamasıyla getirilen hukuki el atma halinin incelenmesinde, mülkiyet vardır. Bu mülkiyetin kısıtlanması söz konusudur. Burada mülkiyetin hala taşınmazın maliki olan vatandaşlarda olduğu ileri sürülse de taşınmazın kullanım haklarının kısıtlanması mülkiyet hakkına müdahale kapsamındadır. Uygulanacak kuralın değerlendirilmesinde, imar planlarıyla kısıtlılık halinin oluşmasında mülkiyetten yoksun bırakma söz konusu değildir. Kişiler taşınmazını alıp satabilir. Bu anlamda 2. kuralın uygulama imkanı yoktur.

Diğer taraftan olayda, Sporrong ve Lönnroth-İsveç davasındaki uyuşmazlığa benzer şekilde 25 yıllık inşaat yasağı getirme durumu söz konusu olmaktadır. Bu da devletin kamu yararı adına mülkiyeti kontrol etme yetkisi çerçevesinde değerlendirebileceğimiz 3. kuralı gündeme getirecektir.

Kamu Yararının Bulunup Bulunmadığı

Hukuki el atma hallerine dayanak teşkil eden imar planlarının ve imar planlarıyla getirilen kamu kullanımlarının amacı kamu yararını sağlamaktır. Bu anlamda hukuki el atma hali kamu idarelerinin kamu yararı amacıyla mülkiyet hakkı üzerindeki kontrolü çerçevesinde ele alınır. Planlama belirli bir yasal dayanağa sahiptir. Bu yasal dayanak çerçevesinde ilgili idarelerce kamu yararını sağlama adına yapılır.

Uygulanacak kural da belirlendikten sonra kuralın uygulanmasının mülkiyet hakkı ihlali anlamına gelip gelmeyeceği değerlendirilir. Bu konuda belirlenen kamu yararı kavramının içinin doldurulması gereklidir. Bu da şu anlama gelir ki belirlenen kamusal yarar uluslararası hukuka uygun olmalıdır.

Bu açıdan, hukuki el atma sonucunu doğuran planlama kararında kamu yararı bulunup bulunmadığı dikkate alınacaktır. Bu da imar planlarının bilimsellik temeline dayanarak elde edilen verilerle doğru bir şekilde belirlenmiş kararlarla hazırlanması anlamına gelmektedir.

Kamu yararının bulunması halinde yani, imar planıyla üretilen kullanım kararının bilimsel anlamda şehircilik ilkelerine, planlama esaslarına ve kamu yararına uygun olması halinde kamu yararının bireysel yarar karşısında orantısal olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Uygulamada 15-20 yıl süre geçmesine rağmen uygulanmayan imar planları nedeniyle taşınmazlarını kullanamayan birçok kişi mevcuttur. İdareler taşınmazları ne kamulaştırmakta, ne imar programına almakta ne de parselasyon gibi imar uygulamalarına tabii tutmaktadır.   Taşınmazda plan değişikliği yapılması da tamamen ilgili idarelerin takdirine kalmaktadır. Bu durum AİHS ek protokolün 1. maddesinde ifade edilen mülkiyet hakkının korunması kuralının ihlali anlamına gelecektir.

İmar planı ile mülkiyet hakkım ihlal edildi. Ne yapmalıyım?

Hukuki el atma hallerinde taşınmaz malikleri tarafından ilgili idareye başvurularak taşınmaza yönelik plan değişikliği, parselasyon yapılması veya taşınmazın kamulaştırılması istenebilir. Her talebin farklı bir prosedürü söz konusu olabilmektedir. Talebin reddi halinde 60 gün içerisinde isteme göre iptal ya da tazminat davası açılabilir. Danıştay’ca uzun yıllar hukuki el atma halinde bulunan taşınmazların kamulaştırılması gerektiği, mülkiyet haklarının ihlal edildiği gerekçeleriyle tazminata hükmedilmektedir.

İdare davaları ile ilgili olarak Ankara İdare Avukatı başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz.

Kaynak : Or Hukuk ve Danışmanlık Ofisi

Devamını Oku
Hukuki El Atma (Kamulaştırma)

Babalık (Babalığın Tespiti) Davası

Babalık (Babalığın Tespiti) Davası, çocukla babası arasında kurulacak bağın tespit ve tayini açısından önemli bir davadır.

Babalık (Babalığın Tespiti) Davasını Kimler Açabilir?

Babalığın tespiti davasını anne ve çocuk açabilir.

Evlilik dışında doğan çocuğu babası tanımak istemediği takdirde, baba ile soy bağının kurulabilmesi için yasa hâkim hükmünü gerekli görmüştür. Ana ve çocuk dava açarak babanın tespiti ve baba ile soy bağının hâkim hükmü ile kurulmasını isteyebilmektedir. Çocuk küçük ise onun adına davayı kayyım açar, çocuğu davada kayyım temsil eder. Ayrıca babalık davasında da yine anne ile çocuğun menfaatlerinin çatışması söz konusudur. Çocuğa kayyım atanmalıdır. Ayrıca babalık davasında hazine ve Cumhuriyet savcılığına davanın ihbarı gerekir. Amaç babanın mahkeme kararı ile belirlenmesidir.

Babalık davası ana tarafından açılmışsa, çocuğun davada temsil edilmesi için mutlaka kayyım atanması gerekir. Hak düşürücü süreler de kayyım atanması ve kayyıma tebligat yapılmasından itibaren başlayacaktır.

Ana ve çocuğu babalık davalarında aynı vekil temsil edemez.

Babalık davası genetik baba olduğu iddia olunan ve çocuğu tanımak istemeyen kişiye, ölmüş ise mirasçılarına karşı açılır. Nüfus müdürlüğünün taraf sıfatı yoktur.

Bu davada soy bağı ile ilgili diğer dava türlerinden farklı olarak ihbar zorunluluğu vardır. İhbar üzerine gelip davayı takip edip etmeyecekleri ve davaya müdahil olarak katılıp katılmayacakları ihbar edilenlerin iradesine kalmıştır.

Cumhuriyet savcısına, Hazineye, dava ana tarafından açılmışsa kayyıma, kayyım tarafından açılmışsa anaya dava ihbar edilir.

Babalık Davası Açma Süresi

Babalık davası, çocuk doğmadan önce veya çocuk doğduktan sonra açılabilir. Ananın dava açma hakkı, doğumdan başlayarak 1 yıl geçince düşer.

Doğum sonrası çocuğa kayyım atanmış ise, çocuk için 1 yıllık dava açma süresi, atamanın kayyıma tebliğ tarihinde işlemeye başlar. Hiç kayyım atanmamış ise çocuğun ergin olduğu tarihte işlemeye başlar.

Babalık davalarında hak düşürücü sürelerin hakim tarafından re’sen dikkate alınarak davanın süre geçmiş ise reddi gerekir.

Çocuk ile başka bir erkek arasında soy bağı ilişkisi mevcut ise, babalık davası açmak için 1 yıllık süre, soy bağı ilişkisinin ortadan kalktığı tarihte işlemeye başlar.

Başka bir erkekle olan soy bağının öncelikle ret edilmesi gerekir. Bu şekilde ret kararı aldıktan sonra babalık davası dinlenebilir hale gelir. Ancak uygulamada soy bağının reddi ile babalığın tespiti davaları birlikte de sürdürülebilmektedir. Önemli olan babalığa karar verildiği sırada başka erkekle daha önce kurulmuş bir soy bağının bulunmamasıdır.

Babalık davası açmak için 1 yıllık süre geçtikten sonra, gecikmeyi haklı kılan nedenler varsa, bu nedenlerin ortadan kalkmasından itibaren 1 ay içerisinde dava açılabilir.

Babalık Davasında İspat Vasıtaları

DNA testi ile çocuğun babası saptanabilir. Davalı kişi kendisinin baba olmasının imkânsızlığını kanıtlarsa, üçüncü kişinin baba olması ihtimalinin kendisinin baba olması ihtimalinden fazla olduğunu kanıtlarsa babalık karinesi çürütülmüş olur.

Babalık Davasında Yetki, Görev ve Usul

Babalık davası, taraflardan birisinin dava veya doğum sırasındaki yerleşim yeri Aile Mahkemesi’nde açılır. Aile mahkemesi kurulmamış olan yerlerde davaya Asliye Hukuk Mahkemeleri aile mahkemesi sıfatıyla bakmak zorundadır.

Süreler hak düşürücü süre niteliğindedir.

Deliller serbestçe araştırılır. Tarafların gösterdiği deliller toplanır.

Cinsel ilişki her türlü delille ispat edilebilir.

Babalık davasının tarafları ve üçüncü kişiler, soy bağının belirlenmesi için gerekli olan ve sağlıklarını tehlikeye atmayacak olan incelemeler ve araştırmalar yapılmasına müsaade etmek zorundadır.

Davalı kişi soy bağının belirlenmesi için gerekli araştırma ve incelemelere müsaade etmez ise, hâkim durum ve koşullar gereğince, araştırma ve incelemeden çıkacak sonucun, müsaade etmeyen kişinin aleyhinde olduğunu varsayabilir.

Babalık davası kamu düzeni ile ilgili olup re’sen araştırma ilkesi geçerlidir. Babalık davasında kabul sonuç doğurmaz. Davacının davasının, davalılar tarafından kabul edilmesi halinde hâkim bu kabul ile bağlı kalmadan tüm araştırmaları yapmak, kuşkuya yer vermeyecek şekilde baba olduğu iddia edilen kişinin babalığını belirleme yoluna giderek,  nihai kararı vermek durumundadır.

Babalık Hükmünün Nüfus Kaydı ve Soyadına Etkisi

Babalık davası sonucu babalığa karar verilince başka bir belgeye, ana babanın isteğine ve işleme gerek kalmadan çocuk önceden ananın hanesinde  kayıtlı ise,  babanın soyadı ile babanın hanesine taşınır. Çocuk hiç kayıtlı değilse doğum tutanağı ile doğrudan babanın soyadı ile baba hanesine yazılır. Çocuk ile ana arasında gerekli soy bağı kurulur.

Babalık Davasında Ananın Mali Hakları

Ana, babalık davası ile birlikte veya babalık davasından ayrı olarak taleple, baba ve mirasçılarından aşağıda sayılan giderlerinin karşılanmasını isteyebilir:

1-Doğumdan kaynaklanan giderler.

2-Doğumdan önceki 6 hafta ve doğumdan sonraki 6 haftalık geçinme giderleri.

3-Nafaka talepleri babalık davasının eki niteliğindedir. Ayrıca nispi harca gerek yoktur. Ret ya da kabul nedeniyle taraflara vekalet ücreti de ödenmez.

4-Gebelikten ve doğumdan kaynaklanan diğer giderler

5-Çocuk ölü doğmuş olsa dahi hâkim sayılan giderlerin karşılanmasına karar verebilir.

6-Üçüncü kişiler tarafından veya sosyal güvenlik kuruluşları tarafından anaya yapılan yardımlar ve ödemeler, hakkaniyet şartları dahilinde tazminattan indirilir.

Şuna da değinmek gerekir; Yeni TMK da eski MK’den farklı olarak manevi tazminat düzenlenmemiştir. Bu nedenle babalık davasının kabul edilmiş olması anaya manevi tazminat verilmesini gerektirmez. Babalık davası ile birlikte manevi tazminatta istenmişse bu talep aile mahkemesince tefrik edilir. Çünkü bu isteğin yasal dayanağını Borçlar Kanununu oluşturmaktadır. Bu nedenle de görevli mahkeme Aile mahkemesi olmayıp genel mahkemeler olmaktadır.

Soy Bağının (Nesebin) Reddi Davası ile ilgili makalemize buradan ulaşabilirsiniz.

Aile ve boşanma davaları ile ilgili olarak Aile ve Boşanma Davalarıbaşlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz.

Kaynak : Or Hukuk ve Danışmanlık - (ankara ceza avukatı, ankara boşanma avukatı)

Devamını Oku
Babalık (Babalığın Tespiti) Davası

Ceza Davalarında Süreç Nasıl İşler

Ceza Davaları - Ankara Ceza Avukatı

Ceza soruşturmasına konu bir suçun mağduru veya faili olmak her insanın hayatı boyunca karşılaşabileceği ve ihmal edilmemesi gereken bir durumdur. Böyle bir olaya maruz kaldığınızda hukuki bir yardım almanız gerekmektedir. Bu nedenle; Ankara Ceza Avukatı ve Orhukuk ve Danışmanlık olarak soruşturma aşamasından başlamak üzere tüm süreç boyunca avukatınız olarak her türlüğü desteği sağlamak üzere yanınızda olacağız.

Herhangi bir ceza soruşturmasına maruz kalındığında paniğe kapılmadan ve tedirgin olmadan öncelikle hukuki bir yardım almak gerekir. Yanlış yapılacak hukuki yardımlar sizi bir cezai müeyyide ile karşı karşıya getirebilir. Tarafımızca, ceza soruşturmasına konu suçun soruşturma aşamasından infaz aşamasına kadar gerçekleşen her süreç titizlikle takip edilerek müvekkilin her zaman yanında bulunuruz.  Bu yüzden Orhukuk ve Danışmanlık olarak; tecrübeli, her sorunuza cevap verebilecek, mevzuata hakim, süreci çok ince detaylarına kadar takip edebilen uzman ceza avukatlarımız ile yanınızdayız.

Hangi Ceza Davalarında Hizmet Veriyoruz?

Ankara Ceza Avukatı olarak, öncelikle müvekkil ile vekalet ilişkisi kurarak, tüm soruşturma ve kovuşturma aşamasında danışmanlık hizmeti vermekteyiz.

Orhukuk ve Danışanlık için müvekkilin, suçun sanığı veya mağduru olması konusunda bir ayrım yapmaksızın hukuki yardımda bulunuruz. Soruşturmanın başlatılması amacı ile gerekli ihbar ve şikayetleri gerçekleştirir ve tüm ifadeler sırasında hazır bulunuruz.

Bu anlamda;

  • Haksız Gözaltı ve Tutuklama nedeniyle tazminat davaları
  • Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Kararlara İtiraz
  • Kasten Yaralama
  • Trafik Kazası Nedeniyle Yaralama
  • Trafik Kazası Nedeniyle Ölüme Neden Olma
  • Uyuşturucu Kullanma
  • Uyuşturucu Ticareti Yapmak
  • Sosyal Medya Üzerinden Hakaret
  • İnternet Üzerinden Yapılan Hakaret İçerikli Yazıların Yayından Kaldırılması
  • Şantaj
  • Mala Zarar Verme
  • Özel Hayatın Gizliliğini İhlal
  • Kişisel Verileri Kaydetmek
  • Hırsızlık
  • Konut Dokunulmazlığını Bozmak
  • Yağma
  • Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokmak
  • Resmi Evrakta Sahtecilik
  • Mühür Bozma
  • İhaleye Fesat Karıştırmak
  • Tefecilik
  • Zimmet
  • İrtikap
  • Rüşvet
  • Suçu Bildirmeme
  • İftira
  • Yalan Tanıklık
  • İmar Kirliliğine Neden Olmak
  • Banka veya Kredi Kartlarının Kötüye Kullanılması
  • Bileşim Sistemine Girme
  • Görevi Yaptırmamak İçin Direnme
  • Görevi Kötüye Kullanma
  • Kanuna Aykırı Eğitim Kurumu
  • Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozmak

Suçları başta olmak üzere birçok suç ile ilgili olarak temsil ve danışmanlık hizmeti vermekteyiz.

Ceza Avukatı Seçerken Dikkatli Olunmalıdır

Bir ceza kovuşturmasında atılan hatalı bir adımın telafisi mümkün değildir. Ankara Ceza Avukatı söz konusu suçu doğru yorumlamalı ve hangi adımları atacağını çok iyi bilmelidir. Suçun sadece ispata yönelik bölümü ile ilgilenen değil, suçun yapısını doğru tahlil edebilmiş, bu tahlillerini somut olaya uygulayarak lehe olan sonucu alabilecek ve istenen neticeyi alabilecek uzmanlığa ve tecrübeye sahip bir Ankara Ceza Avukatı ile çalışmak çok önemlidir.

Bir ceza avukatına temsil yetkisi verilmeden önce avukatın bu konudaki tecrübelerinin gözlemlenmesi ve ne tür davalara baktığının incelenmesi gereklidir. Ceza avukatının ihtisas alanının ceza davaları olması çok önemlidir.

Or Hukuk & Danışmanlık Neden Tercih Edilir?

Bir ceza avukatı yukarıda maddeler halinde sayılan suç tipleri ile ilgili olarak yeterli tecrübe ve birikime sahip olmalıdır. Bir ceza soruşturmasına veya kovuşturmasına konu suç ile ilgili olarak, çok hızlı, etkili, analitik ve sonuca etkili güçlü çözüm yolları üretiriz. İletişimi her zaman en üst seviyede tutarak gerekli bilgilendirmelerde bulunuruz. Karşılıklı güven için gereken şeyleri yaparız. Dürüstlük en önemli ilkemizdir. Söz konusu olayın irdelenmesini tek bir ceza avukatı ile değil konusunda uzman birden fazla ceza avukatı ile yaparız. Böylece etkili ve doğru sonuca ulaşırız.

Devamını Oku
 Ceza Davalarında Süreç Nasıl İşler

Boşanma Davasında Manevi Tazminat

Boşanma davasında manevi tazminat, boşanmaya sebep olan olaylar nedeniyle kişilik hakları saldırıya uğrayan tarafın kusurlu olan diğer taraftan uygun miktarda para istemesidir.

Manevi tazminat, cezalandırma amacına ya da mülkiyette eksilmenin telafisi amacına yönelik değildir. Yalnızca ruhî dengenin onarılması amacını taşımalıdır.

Manevi Tazminatın Şartları

Kişilik Haklarına Saldırı

Kanunda manevi tazminata hükmetmenin şartı olarak sadece kişilik hakkının saldırıya uğramış olması yeterli görülmüştür. Hükümde geçen şahsi menfaatten maksat ise şahsiyet haklarıdır. Şahsiyet hakları şahsın hukuk düzeni tarafından korunan ahlaki ve hukuki değerlerinden oluşan şahsiyet değerleridir. Sınırlı olarak kanun metninde sayılmayan ve somut olaya göre hakim tarafından tespit edilerek değerlendirilecek haklardır. Hayat, beden bütünlüğü, sağlık, onur itibar, hürriyetler, özel hayatı ve benzeri.

Manevi tazminatı düzenleyen BK m. 49’da ise “ağır bir surette” tecavüz şartı yoktur. Hâkim boşanmaya yol açan hadiselerin mahiyeti, kusursuz eşin duyduğu ıztırabı, olayların ruhi sıkıntı verip vermediğini, ruhî dengesini sarsıp sarsmadığını, ahlaki değerlerinin tahrip olup olmadığını, hukuki değerlerinin tecavüze uğrayıp uğramadığını gözeterek ne şekilde manevi zararın oluşturduğunu gerekçesinde belirtir.

Zina, sadakat ihlali, cana kast ve onur kırıcı davranış, yüz kızartıcı suçlar, haysiyetle bağdaşmayan alışkanlıklar, hakaret, şiddet, aile sırlarının ifşa edilmesi, kocanın cinsi zayıflığı ile eşin kızlığının izale edilememesi gibi hallerde maneviyata yönelik tecavüz bulunduğu uygulamada kabul edilmektedir.

Eşlerin birlikte yaşama ve birbirlerine yardımcı olmak görevlerinin ihlali kişilik haklarına saldırı niteliğindedir. Onur kırıcı davranışlar, kötü davranış, suç işlemek, dolayısıyla eşi toplum huzurunda mahcup duruma düşürmek şüpheye yer bırakmaksızın manevi tazminatı gerektirir.

Manevi Bir Zararın Doğması

Manevi tazminata hükmedilmesi için boşanmaya sebep olan hadiselerin diğer eşin maneviyatına ağır şekilde tecavüz etmeli; maneviyatında objektif şekilde eksiklik görülmelidir. Bu durum, kusurlu eşin davranışı sebebiyle; onurun kırılması, derin üzüntü,  ızdırap, moral çöküntüsü şeklinde ortaya çıkan durumdur. Kusurlu eşin onur kırıcı davranışına aldırmamak, görmezlikten gelme tutumu içine girmek kusurlu eşin davranışını zımnen kabul, hatta affetmek olur. Böyle hallerde maneviyatta objektif eksilmeler meydana geldiği ileri sürülemez.

Sadece boşanma, manevi tazminata gerekçe olamaz. Zira kanun metni “boşanmaya sebep olan olaylalar yüzünden” ibaresini kullanmaktadır.  Bu olaylarda şahsiyet değerlerine yönelen ve acı, ızdırap, moral çöküntüsü veren davranışlar manevi tazminata konu olabilecektir. Aksi halde bütün boşanmalarda manevi tazminat söz konusu olur ki bu da adalet ilkesiyle bağdaşmaz.

Tazminat Talep Edilen Eşin Kusurlu Olması

Manevi tazminat talep eden eşin kişilik hakkının saldırıya uğramasından söz etmektedir. Davranışın kusurlu olmasından ise söz edilmemektedir. Ancak, burada kusur sorumluluğu mevcuttur. Boşanmaya sebep olan hadiseler eşlerden birine manen zarar verebilir. Yine boşanmaya sebep olan hadiseler eşlerin kişilik değerlerini zedeleyebilir.

Eşlerin kusuru bulunmayan hallerde de boşanma gerçekleşmiş olabilir. Ancak eşlerin iradeleri dışında gelişmeler meydana geldiğinden bu gibi boşanmalarda manevi tazminata hükmedilmez.

Tazminat Talep Eden Eşin Kusursuz veya Daha az Kusurlu Olması

Manevi tazminat talep eden eşin tamamen kusursuz olması gerekmez. Tazminat talep eden eşin davranışı boşanmaya neden olmuyorsa o eşin manevi tazminat talep etme hakkı olmalıdır. Hakkaniyet de nazara alınırken, varsa talep sahibi eşin kusuru takdiren indirim sebebi sayılır. Ancak manevi tazminat talep eden eşin kusuru boşanma kararına yol açıyorsa manevi tazminat talebi reddedilir.

İlliyet Bağı

Tazminat talep edilen manevi zarar ile boşanmaya yol açan hadiseler arasındaki sebep-sonuç ilişkisi gerçekleşmiş ise tazminat talebi haklıdır. Zira boşanmaya sebep olan hadiseler ile kusursuz eşin şahsiyet hakları saldırıya uğramış ve manevi zarar doğmuştur.

Talep

Kesinleşmiş boşanma kararıyla evlilik ilişkisi sona ermiş ve zarar gören eşin belli bir miktar belirtmek suretiyle manevi tazminat talebinde bulunmuş olması gerekir. Ayrılık kararında kural olarak manevi tazminata hükmedilmez. Ancak, eşin maneviyatına saldırı varsa adalet, eşitlik ve hakkaniyet gereği manevi tazminata hükmedilebilmelidir.

Boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren bir yıllık zamanaşımı süresi söz konusudur.

Sadece tazminat istediğini beyan ederek tazminat talebinde bulunmak veya maddî tazminat talebinde bulunmuş olmak manevi tazminata hükmetmeyi gerektirmez. Manevi tazminat tür ve miktar olarak talep edilmek zorundadır. Bunun yanısıra manevi tazminatın yazılı veya sözlü olarak boşanma davası hakkında karar verilmeden önce olmak kaydıyla her zaman istenebilecektir.

Aile ve boşanma davaları ile ilgili olarak Aile ve Boşanma Davalarıbaşlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz.

 

Kaynak : Or Hukuk ve Danışmanlık Ofisi

Devamını Oku
Boşanma Davasında Manevi Tazminat

Boşanma Davasında Kullanılmak Üzere Yapılan Ses Kaydı Suç Teşkil Etmez

Boşanma Davasında Kullanılmak Üzere Yapılan Ses Kaydı Suç Teşkil Etmez – Emsal Yargıtay Kararı

Kararın Özeti: Dava, sanığın eşi ile baldızı arasındaki konuşmaları ses kaydı yaptığından bahisle kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçunu işlediği iddiasıyla açılmıştır. İlk derece mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda sanığın beraatine karar verilmiştir. Yargıtay, boşanma davasında kullanılmak üzere ses kaydı yapan sanığın hukuka aykırı bir amaçla hareket etmediğini ortaya koymuştur. Bu ses kaydının boşanma davasında kullanılması önemlidir. Ses kaydının boşanma davası dışında üçüncü kişilere dinletilmesi özel hayatın gizliliği suçunu oluşturur. Bu açıdan sanığa ek savunma hakkı da tanınarak özel hayatın gizliliği suçu açısından mahkûmiyetine karar verilmesi gerekir. Bu nedenle ilk derece mahkemesi kararının bozulması gerekmektedir.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin E: 2018/8075, K: 2019/1860 Sayılı Kararı

“İçtihat Metni”

Mahkemesi : … Asliye Ceza Mahkemesi

Suç: Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması

Hüküm: Beraat

Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçundan sanığın beraatine ilişkin hüküm, katılan tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:

Oluşa ve dosya kapsamına göre; sanık, baldızı olan katılan ile yapmış olduğu yüz yüze konuşmayı kaydetmiştir. Bu kaydı eşine karşı açmış olduğu boşanma davasına delil olarak sunmuştur. Sanığın, boşanma davasındaki iddialarını ispatlama amacı taşıyan eyleminde hukuka aykırı olarak hareket etme bilinciyle davranmadığı anlaşılmıştır.

Ancak sanık, içeriğinde eşiyle olan aile yaşantısına ait sıkıntıların ve eşinin …. adlı bir kişiyle olan yakınlığına dair anlatımlara yer verilen ve içeriği itibariyle özel olan konuşma kayıtlarını konuşma ve aile bireyleri ile ilgisi olmayan üçüncü kişi konumunda bulunan tanıklar …. ve …. adlı kişilere dinletmiştir.

Bu çerçevede sanığa bu eylemi nedeniyle ek savunma hakkı hatırlatılarak TCK’nın 134/2.maddesinde tanımı yapılan özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan sanık hakkında mahkumiyete karar verilmesi gerekmektedir. Bu yapılmadan delillerin takdirinde hataya düşülerek yazılı şekilde beraat kararı verilmesi, Kanuna aykırıdır. Katılanın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüştür.

Hükmün bu nedenle 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. Maddesi gereğince isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 13.02.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Ceza davaları ile ilgili olarak Ankara Ceza Avukatı başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz.

Kaynak : Or Hukuk ve Danışmanlık

Devamını Oku
Boşanma Davasında Kullanılmak Üzere Yapılan Ses Kaydı Suç Teşkil Etmez

Ohal Komisyonu Ret Kararına İtiraz

OHAL Komisyonu tarafından verilen ret kararlarına karşı ne yapılacağının bilinmesi, ilgililerin bu işlemler nedeniyle herhangi bir hak-kaybı yaşamaması açısından çok önemlidir.

Bilindiği gibi OHAL Komisyonu, terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti, aidiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olduğu gerekçesiyle başka bir idari işlem tesis edilmeksizin doğrudan KHK hükümleri ile tesis edilen işlemlere ilişkin başvuruları değerlendirmek ve karara bağlamak üzere kurulmuştur.

OHAL Komisyonunun Görev Alanı

OHAL Komisyonu, OHAL kapsamında doğrudan kanun hükmünde kararnameler ile tesis edilen aşağıdaki işlemler hakkındaki başvuruları değerlendirip karar verir:

a) Kamu görevinden, meslekten veya görev yapılan teşkilattan çıkarma ya da ilişiğin kesilmesi.

b) Öğrencilikle ilişiğin kesilmesi.

c) Dernekler, vakıflar, sendika, federasyon ve konfederasyonlar, özel sağlık kuruluşları, özel öğretim kurumları, vakıf yükseköğretim kurumları, özel radyo ve televizyon kuruluşları, gazete ve dergiler, haber ajansları, yayınevleri ve dağıtım kanallarının kapatılması.

ç) Emekli personelin rütbelerinin alınması.

OHAL kapsamında yürürlüğe konulan KHK’lerle gerçek veya tüzel kişilerin hukuki-statülerine ilişkin olarak doğrudan-düzenlenen ve yukarıda-belirtilmeyen işlemler de Komisyonun görev alanındadır.

OHAL Komisyonunun Ret Kararına Karşı Ne Yapabilirim?

Yukarıda belirtilen konularda ve Kanunda belirtilen usulde (dosya üzerinden) inceleme yapan OHAL Komisyonu, başvurunun reddine veya kabulüne karar verebilir.

Komisyonun başvurunun kabulüne karar vermesiyle ilgilinin istemi doğrultusunda işlem tesis edilir. Örneğin ilgili meslekten çıkarılmışsa, Komisyonun kabul kararı üzerine mesleğine iade edilir.

Komisyon inceleme sonucunda başvurunun reddine karar vermişse, ilgili, bu ret kararının kendisine tebliğ edildiği günden itibaren 60 gün içinde idare mahkemesinde dava açabilir.

Dava açılacak ve incelemeyi yapacak idare mahkemeleri Hâkimler Savcılar Kurulu tarafından özel olarak yetkilendirilmiş mahkemelerdir. Bu mahkemeler Ankara 19, 20, 21 ve 22. İdare Mahkemeleridir.

Dava Dilekçesinde Bulunacak Hususlar

Komisyon tarafından verilen başvurunun-reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davalar, “Ankara Nöbetçi İdare Mahkemesi Başkanlığı’na” hitaplı ve imzalı dilekçelerle açılır.

Dilekçelerde;

a) Tarafların ve varsa vekillerinin veya temsilcilerinin ad ve soyadları veya unvanları ve adresleri ile gerçek kişilere ait Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası,

b) Davanın konu ve sebepleri ile dayandığı deliller,

c) Davaya konu olan idari işlemin yazılı bildirim tarihi, gösterilir.

Dava konusu kararın ve belgelerin asılları veya örnekleri dava dilekçesine eklenir. Dilekçeler ile bunlara ekli evrakın örnekleri karşı taraf sayısından bir fazla olur.

Bu davalarda husumet, ilgilinin en son görev yaptığı kurum veya kuruluşa yöneltilir. Yani bu davalarda davalı olarak gösterilecek kurum dava açan kişinin en son görev yaptığı kurum veya kuruluştur. Bu davalarda ayrıca Cumhurbaşkanlığına ve Komisyona husumet yöneltilemez.

Ankara Dışındayım. Nasıl Dava Açabilirim; Savunma ve Cevap Dilekçelerini Nasıl Gönderebilirim?

Yukarıda belirttiğimiz gibi açılacak davalarda yargılamayı yapacak olan mahkemeler, Ankara 19, 20, 21 ve 22. İdare Mahkemeleridir. Ankara’da yaşayan ilgililer hazırladıkları dava dilekçesini veya cevap ve savunmaları bizzat Ankara İdare Mahkemelerine götürebilirler.

Ankara dışında yaşayan ilgililer açısından ise, dilekçeler ve savunmalar ile davalara ilişkin her türlü evrak;

  • Ait olduğu mahkeme başkanlıklarına veya bunlara gönderilmek üzere idare veya vergi mahkemesi başkanlıklarına,
  • İdare veya vergi mahkemesi bulunmayan yerlerde büyükşehir belediyesi sınırları içerisinde kalıp kalmadığına bakılmaksızın asliye hukuk hâkimliklerine veya
  • Yabancı memleketlerde Türk konsolosluklarına verilebilir.

Örneğin, İstanbul’da yaşıyorsam ve dava dilekçemi İstanbul idare mahkemesi aracılığıyla göndereceksem dilekçelerimin başına “Ankara Nöbetçi İdare Mahkemesi Başkanlığına Gönderilmek Üzere İstanbul İdare Mahkemesi Başkanlığına” yazmam gerekir.

Konuyla İlgili Diğer Hususlar

OHAL Komisyonu kararına karşı dava açarken harç ve posta masrafı gibi mahkeme masraflarının yatırılması gerekmektedir. Bu masrafları karşılayacak maddi imkânımız yoksa davamızı adli yardım talepli açabiliriz. Bu durumda dilekçemizin sağ üst köşesine “Adli Yardım Taleplidir” yazmamız yeterlidir. Ayrıca maddi imkânımız olmadığını ortaya koymak için muhtardan “fakirlik belgesi” veya benzer bir belge alıp bunu da dilekçeye eklememiz gerekmektedir.

Davamızın “duruşmalı” olarak yapılmasını istiyorsak yine dilekçemizin sağ üst köşesine “Duruşma Taleplidir” yazmak yeterlidir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulüne göre, duruşma talep ettiğimizde mahkemelerce duruşma yapılması zorunludur. Ancak belirtmekte fayda var; idare mahkemelerinde yazılı yargılama usulü geçerli olduğundan davayla ilgili bütün hususların evraklar üzerinden tespiti yapılabilmektedir. Bu nedenle dava dilekçesinde duruşma talep etmenin bizce pratikte bir faydası olmayacaktır.

Dava dilekçemizde talebimizi net bir şekilde ortaya koymamız gerekmektedir. Bu çok önemli bir husustur. Çünkü dilekçede net bir talep ortaya konulamazsa idare mahkemesince 30 gün süre verilerek dilekçenin reddine karar verilir. Bu 30 günlük süre içerisinde aynı yanlışlıklar yapılırsa DAVANIN REDDİNE karar verilir. Hak kaybı yaşanmaması açısından bu hususa dikkat edilmelidir.

Yine dava dilekçemizde dava konusu işlemin iptalini gerektiren hukuki nedenlerin net bir şekilde ortaya konulması gerekir.

İdareler tarafından tesis edilen idari işlemlerin hukuki denetiminin yapılabilmesi için bu işlemlerin belirli usul ve esaslar çerçevesinde yapılması gerekmektedir. Örneğin, meslekten çıkarma işleminin tesis edilebilmesi için Kanunda belirtilen şekilde soruşturmacı atanarak usulüne uygun bir soruşturma yapılması ve savunma alınması gerekmektedir. Bunlar yapılmadan tesis edilen bir işlem Anayasaya aykırıdır; savunma hakkını ihlal eder.

İşlemlerin gerekçesinde belirtilen “Kurum kanaati” veya buna benzer kavramlar soyut ve matbu ifadelerdir. Bu bir işlemin neden tesis edildiğini göstermez. İdari işlemlerin yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden hukuki denetiminin yapıldığı gözönüne alındığında burada işlemin sebep unsuru eksiktir. İşlemin iptali gerekir.

Öte yandan, demokratik bir toplumda, doğruluğu hiçbir şekilde sorgulanamamış ve denetime tabi tutulmamış istihbari nitelikteki bilgilerle kişiler hakkında işlem tesis edilmesi kabul edilemez.

Profesyonel Hukuki Yardım

OHAL Komisyonunun ret kararlarına karşı açılacak iptal davalarında ilgililerin 60 günlük dava açma sürelerini kaçırmamaları gerekmektedir. Ayrıca açılacak iptal davalarına ilişkin dava dilekçelerinin hazırlanması, iptal nedenlerinin iyi bir şekilde ve gerekçeleriyle ortaya konulması ve talep kısmının usulüne uygun yazılması, ilgili açısından herhangi bir hak kaybı yaşanmaması için önemlidir. Bu nedenle ilgililerin bu davalardan kaynaklı tüm maaş, özlük hakları ve tazminat haklarını tam olarak alabilmesi için profesyonel hukuki yardımdan faydalanmaları gerekmektedir.

Kaynak : Or Hukuk ve Danışmanlık Ofisi

Devamını Oku
Ohal Komisyonu Ret Kararına İtiraz

Nitelikli Dolandırıcılık Suçu, Şartları ve Cezası

NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK (TCK 158)

Nitelikli Dolandırıcılık Suçunda da Dolandırıcılık suçuna ilişkin yapılmış olduğumuz açıklamalar aynen geçerlidir. Zira dolandırıcılık suçunun işleniş biçimi, mağdur yahut fail unsuru bakımından özellik gösteren kimi hâller, TCK 158. Madde kapsamında suçun nitelikli hâli olarak düzenlenmiş, bağımsız bir ceza normu sevk edilerek, ayrı bir suç biçimi teşkil edilmiştir. Bu suçların tamamı bakımından Ağır Ceza Mahkemeleri görevlidir. Şimdi bu hâlleri ayrı ayrı ele alalım:

Dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle dolandırıcılık (158/1-a)

Bu suçun oluşması için hileli hareketin dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi biçiminde gerçekleşmesi gerekir. Suçun oluşması için failin istismar ettiği dinî duygunun objektif bir gerçekliğinin bulunup bulunmadığı önemli değildir. Önemli olan mağdurda bulunan sübjektif inançtır. Büyücülük, falcılık gibi faaliyetler kapsamında gerçekleşen aldatma eylemleri buna örnek olarak gösterilebilir. Yine bir cami yahut kiliseye yardım, fitre ve zekât toplandığı izlenimi ile haksız menfaat temin etmek bu kapsamdadır.

Kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durum veya zor şartlardan yararlanmak suretiyle dolandırıcılık (158/1-b)               

Bu suçun oluşması için; failin, hileli hareketi kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durum veya zor şartlardan yararlanmak suretiyle gerçekleştirmesi gerekmektedir. Mağdurun içinde bulunduğu olumsuz koşulların yarattığı savunmasız durum sebebiyle başkalarının güvenine duyduğu ihtiyacın en yoğun seviyede olması suçun işlenmesini kolaylaştırmaktadır.

Uğranılan doğal bir afet, hastalık, trafik kazası gibi hâller buna örnek gösterilebilir. Örneğin mağdurun bir yakınının tutuklandığından bahisle ona yardım ulaştıracağını ifade ederek temin ettiği mal veya parayı alan sanığın eylemi, keza ağır bir ameliyat geçirmekte olan bir hastanın yakınlarından, masraf gerektiği iddiasıyla para istenmesi bu kapsamdadır.

Kişinin algılama yeteneğinin zayıflığından yararlanmak suretiyle dolandırıcılık (158/1-c)

Bu suç, mağdur bakımından özellik gösterir. Bu fıkra kapsamındaki suçun oluşumu için mağdurun akıl zayıflığı içerisinde olması gerekir. Failin de bu akıl zayıflığından istifade ederek mağduru aldatması gereklidir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, mağdurun ayırt etme gücünün mevcut, fakat aklî melekelerinin zayıf olmasıdır. Eğer mağdurun ayırt etme gücü hiç yoksa ortada aldatılan bir iradenin varlığından da söz edilemeyeceğinden dolandırıcılık suçu oluşmaz. Hırsızlık suçu oluşur.

Yargıtay’ın 12 yaşından küçük çocuklar hakkında dolandırıcılık suçunun işlenemeyeceği, eylemin hırsızlık suçu kapsamında kabul edilmesi gerektiği yönünde kararları mevcuttur.

Bu manada yaşlılık, yaş küçüklüğü, sarhoşluk gibi hallerde bulunan mağdurun aldatılarak menfaat temin edilmesi bu fıkra kapsamındadır.

Kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasi parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık (TCK 158/1-d)

Bu fıkra kapsamındaki suç, hileli hareketin biçimi bakımından bir özellik göstermektedir. Failin, mağduru aldatma sürecinde toplum nezdinde güvenilirliği bulunan bu tür kamusal kuruluşları araç olarak kullanması nitelikli dolandırıcılık kapsamında cezalandırılmaktadır.

Bu suçun oluşumu için bu tür kurumlarının salt isimlerinin kullanılmış olması yeterli değildir. Bu kurumlara ait maddî varlıkların da (kurum kimliği, bröve, üniforma, amblem vs.) gereklidir. Bu tür maddî varlıkların sahte olması şart değildir. Fakat bilhassa belge niteliğini haiz olan varlıklar sahte olarak oluşturulmuş iseler, ayrıca sahtecilik suçu da söz konusu olur.

Sahte nüfus cüzdanı, pasaport, ehliyet kullanmak; sahte bonoyu icra takibine koymak suretiyle icra dairelerini araçsallaştırmak vs. bu suç kapsamında kalmaktadır.

Kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık (TCK 158/1-e)

Bu suç, mağdur unsuru yönünden özellik gösterir. Dolandırıcılık kamu kuruluşlarının dolayısıyla kamunun zararına olarak işlenmiştir.

Bununla birlikte dolandırıcılık suçunun oluşması için, mağdurun denetim olanağını ortadan kaldıracak bir ustalıkla sergilenmiş olması da gereklidir. Basit bir inceleme ile tespit edilebilecek olan yalanlar bakımından bu suçun teşekkül etmiş olduğu ifade edilemez. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında başkasına ait kimlik yahut yeşil kartın kullanılması suretiyle tedavi olmada bu suçun oluşmadığı ifade edilmektedir.

Mesela fiilen ekim yapmamış olduğu hâlde ekim yapmış gibi beyanda bulunup devletten destekleme bedeli alan kişinin eylemi bu suçu oluşturur.

Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık. (TCK 158/1-f)

 

Bilişim sistemleri banka ve kredi kurumlarının suçun işlenmesi sürecinde araç olarak kullanılmaları suçun işlenmesini kolaylaştırmaktadır. Bu sebeple kanun koyucu bu eylemi nitelikli dolandırıcılık kapsamında cezalandırmaktadır.

Mesela çek, bankaların maddî varlıklarındandır. Dolandırıcılık suçunun işlenmesi sürecinde çek kullanılması bu suçu oluşturur. Çek eğer sahte ise, ilaveten sahtecilik suçu da söz konusu olacaktır.

Basın ve yayın araçlarının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle dolandırıcılık. (TCK 158/1-g)

Suçun bu araçlar vasıtasıyla işlenmesinin faile temin ettiği kolaylık göz önüne alınmıştır. Gazete, radyo vs. gibi araçlar vasıtasıyla verilen ilana güvenen mağdurun dolandırılması bu kapsamdadır. Burada dikkat edilmesi gereken ilanın mağduru aldatabilecek unsurları içermesidir.

Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında dolandırıcılık (TCK 158/1-h)

Tacir ve kooperatif yöneticilerinin güvenilirliklerini korumak amaçlanmıştır. Tacir, şirket yöneticisi ve şirket adına hareket eden kişilerin kimler oldukları Türk Ticaret Kanunu’na göre belirlenir. Kooperatif yöneticilerinin kimler olduğu ise, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’na göre belirlenir. Bu suçun oluşması için faillerin suçu ticarî faaliyetleri/kooperatif faaliyetleri kapsamında işlemiş olmaları gereklidir.

Serbest meslek sahibi kişiler tarafından, mesleklerinden dolayı kendilerine duyulan güvenin kötüye kullanılması suretiyle dolandırıcılık (TCK 158/1-i)

“Serbest meslek faaliyeti”, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 65/2’nci maddesinde;

“Serbest meslek faaliyeti; sermayeden ziyade şahsi mesaiye ilmi veya mesleki bilgiye veya ihtısasa dayanan ve ticari mahiyette olmıyan işlerin iş verene tabi olmaksızın şahsi sorumluluk altında kendi nam ve hesabına yapılmasıdır.” biçiminde tanımlanmıştır.

“Serbest meslek erbabı” da, aynı kanunun 66. maddesinde şu şekilde tanımlanmıştır:

“Serbest meslek faaliyetini mütat meslek halinde ifa edenler, serbest meslek erbabıdır. Serbest meslek faaliyetinin yanında meslekten başka bir iş veya görev ile devamlı olarak uğraşılması bu vasfı değiştirmez.”

Serbest meslek erbabı olan kişilerin meslekleri gereği kendilerine duyulan itimadı kötüye kullanarak mağduru aldatmaları suçun oluşması için şarttır.

Avukatlar –eğer bir hizmet akdi çerçevesinde iş görmüyorlar ise- serbest meslek erbabı sayılırlar. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 1’inci maddesi şu şekildedir:

“Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir.”

Yargıtay müteahhit, emlâk komisyoncusu gibi kimseleri serbest eslek erbabı olarak kabul etmemektedir.

Banka veya diğer kredi kurumlarınca tahsis edilmemesi gereken bir kredinin açılmasını sağlamak maksadıyla dolandırıcılık (TCK 158/1-j)

Bu suçun oluşması için banka veya diğer kredi kurumlarınca tahsis edilmemesi gereken bir kredinin açılmasını sağlamak amacına yönelen özel bir kastın varlığı gereklidir. Sahte kimlik ve belgelerle kredi temin etmek bu suç kapsamındadır.

Sigorta bedelini almak maksadıyla dolandırıcılık (TCK 158/1-k)

Bu suçun oluşması için haksız sigorta bedeli almak amacına yönelen özel bir kastın varlığı gereklidir. Sigorta edilen riskin türü önem taşımaz. Mağdur bakımından bir özellik söz konusudur; bu suç, sigorta edene karşı işlenebilir.

Sigorta edilenin sigorta konusu malını bilerek bozması, tahrip etmesi ve bu sebeple sigorta bedeli almak maksadıyla sigorta şirketine başvurarak menfaat temin etmesi bu kapsamdadır.

Kişinin, kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle dolandırıcılık (TCK 158/1-l)

Maddenin ilk hâlinde bulunmayan bu bent, uygulamada sıkça karşılaşılan bir dolandırıcılık biçimini nitelikli dolandırıcılık kapsamına alarak cezalandırmaktadır. Kendilerini polis, hâkim, savcı vs. olarak tanıtarak mağdurları aldatıp haksız menfaat temin eden kişiler bu madde kapsamında cezalandırılacaklardır. 

Kamu görevlileriyle ilişkisinin olduğundan, onlar nezdinde hatırı sayıldığından bahisle ve belli bir işin gördürüleceği vaadiyle dolandırıcılık (TCK 158/2)

765 sayılı TCK’da “Nüfuz Ticareti” olarak düzenlenmiş bulunan bu suç 5237 sayılı TCK’da nitelikli dolandırıcılık başlığı altında düzenlenmiştir. Bu suçun oluşumu için, failin bir kısım kamu görevlileri ile yakın ilişkiler içerisinde olduğunu ifade etmesi gerekir. Ayrıca bu ilişkisi sebebiyle belli bir işi gördüreceğinden bahisle mağduru aldatarak ondan menfaat temin etmesi gereklidir. “Kamu görevlisi” kavramı TCK 6’ncı maddede açıklanmıştır.

Bu suçun oluşması için ismen belli bir kamu görevlisinin belirtilmiş olması şart değildir. Fakat görevi, unvanı, rütbesi belirtilerek belli ölçüde somutlaştırılması da şarttır. Aksi takdirde sadece tanıdıkları olduğundan bahisle menfaat temin eden kişinin aldatma eylemi TCK 157. Maddesi kapsamında basit dolandırıcılık suçunu oluşturacaktır.

YAPTIRIM (CEZA)

Nitelikli dolandırıcılık suçlarının işlenmesi hâlinde fail hakkında üç yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. Ancak suçun TCK 158. maddesinde yer alan (e), (f), (j), (k) ve (l) bentlerinde sayılan hâller kapsamında işlenmiş olması hâlinde hapis cezasının alt sınırı dört yıldan, adli para cezasının miktarı suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamayacaktır. (TCK 158/1-son)

Bu suçlar üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmiş ise faillere verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmiş ise bir kat artırılacaktır. (TCK 158/3)

CEZAYI AZALTAN SEBEP

Nitelikli Dolandırıcılığın, bir hukuki ilişkiye dayanan alacağı tahsil amacıyla işlenmesi halinde, şikayet üzerine, altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (TCK 159)

Ceza davaları ile ilgili olarak Ankara Ceza Avukatı başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz.

Kaynak : Or Hukuk ve Danışmanlık

Devamını Oku
Nitelikli Dolandırıcılık Suçu, Şartları ve Cezası

Fiili Ayrılık Nedeniyle Boşanma Davası ve Şartları

Fiili ayrılık veya eylemli ayrılık nedeniyle boşanma, boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış olan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak 3 yıl geçmesi halinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa, evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır. Eşlerden birinin istemiyle bu sebebe dayalı olarak boşanmaya karar verilir.

Fiili ayrılık nedeniyle boşanmada nitelik itibarıyla, eşlerin evlilik birliğinin temelden sarsılması sebebiyle boşanmaları söz konusudur. Ancak, eşlerin önceki boşanma davası reddedilmiş ve eşler öngörülen zaman diliminde tekrar eş olamamışlarsa eşler salt bu sebeple boşanmalıdırlar.

Fiili Ayrılık Nedeniyle Boşanma Davasının Şartları

Fiili ayrılık nedeniyle boşanma davası açılabilmesi için,

  • Eşler arasında bir boşanma davası süreci yaşanmış olmalı,
  • Önceki boşanma davası reddedilmiş ve eşler boşanamamış olmalı,
  • Ret kararı kesinleşmiş olmalı,
  • Reddedilen dava Türk Medeni Kanununda düzenlenen boşanma sebeplerinden herhangi birine dayanıyor olmalı,
  • Üç yıllık süre tamamlanmış olmalı,
  • Üç yıllık zaman diliminde her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamış olmalı

Şüphesiz reddin kesinleşmesi temyiz incelemesi veya feragat sonucu gerçekleşmiş olabilir. Bunun zamanın işlemeye başlaması açısından önemi yoktur. Feragat açısından o tarihte kesin hüküm sonucu doğacağından feragat tarihi itibarıyla üç yıllık süre işlemeye başlar.

Eşlerin herhangi bir davaya konu olmadan yıllarca ayrı yaşıyor olmaları fiili ayrılık nedeniyle boşanma gerekçesi olmaz. Böyle bir durum ancak birlikte yaşamak yükümlülüğüne aykırılık sebebiyle MK 166/1’e konu bir dava olabilir. MK 166/1 şu şekildedir: “Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.”

Kanunda eşlerden birinin istemi üzerine fiili ayrılık nedeniyle boşanmaya karar verilir denilmekle her iki eşin dava açabileceği belirtilmektedir.

Önceki karar taraflara tebliğ edilmiş ve taraflarca kanun yolları kullanılarak veya kullanılmadan usul hukuku anlamında kesinleşme sağlanmış olmalıdır. Bu süre kesinleşmeden sonra işlemeye başlar. Bu üç yıllık zaman diliminde her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamış, fiili ayrılık devam etmiş olmalıdır. Ortak hayattan maksat eş hayatı ve dolayısıyla cinsel beraberliktir. Bu mahiyette olmayan ve geçici nitelikte olan bir araya gelmeler üç yıllık sürenin işlemeye başlamasını kesmez.

Eşler arasında birden fazla reddedilmiş boşanma davası varsa ilk davanın reddedilme tarihi üç-yıllık sürenin işlemeye başlama tarihi olarak kabul edilmelidir. Zira sonraki dava da tarafların arasındaki süregelen çekişmeye işaret eder ve bu dava ayrı yaşadıklarının delili olarak düşünülmelidir. Orhukuk ve Danışmanlık Ofisi

Devamını Oku
Fiili Ayrılık Nedeniyle Boşanma Davası ve Şartları

Arsa – Kat Karşılığı İnşaat İşlerinde Vergileme Sorunları

Arsa – kat karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca arsa sahibince elde edilen taşınmazların satışı vergiye tabi midir? Bu şekilde yapılan satışların vergiye tabi olup olmamasında esas alınan kriterler nelerdir? Değer artış kazancı olarak mı, yoksa ticari kazanç olarak mı değerlendirilip vergilendirilecektir? Mükellefler nasıl bir yol izlemelidirler?

İnşaat taahhüt işleriyle uğraşan müteahhitler genellikle inşaat yapacakları arsayı satın almak yerine, arsa-sahibiyle arsa(kat) karşılığı inşaat sözleşmesi yapmayı tercih etmektedirler. Arsa sahibine inşa edilecek taşınmazdan bağımsız bölüm veya bölümler vermek şartıyla ilgili arsayı temin ettikleri görülmektedir.

Arsanın konumuna göre arsanın değeri karşılığında arsa sahiplerine çok sayıda (bazen 20, 30, 50 gibi) taşınmaz verilmektedir. Arsa sahiplerinin bu taşınmazları elden çıkardıkları anda bir takım vergisel işlemlerle karşılaştıkları müşahede edilmektedir.

Burada vergi idarelerince, Danıştay içtihatlarından hareketle “bir yılda birden çok veya takip eden yıllarda birer kez” taşınmaz satışı dikkate alınmaktadır. Bu satımların ticari kazanç kapsamında yapıldığı kabul edilmektedir. Bu surette arsa-sahipleri adına ticari kazanç mükellefiyeti tesis edilerek gelir, gelir geçici, katma-değer-vergisi gibi birçok vergi çıkartıp ceza kestikleri görülmektedir.

Bu hususta Vergi Mahkemelerinin yaklaşımı ise; arsa sahiplerince ilgili arsanın ne zaman ve ne şekilde (miras, bağış vb.) elde edilip, hangi şekilde (kat karşılığı inşaat sözleşmesi gibi) değerlendirildiğini tespit edip, şayet arsa sahibinin arsa temin işi süreklilik arz edecek şekilde değil ve arsa karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca arsasının karşılığında mesken veya işyeri elde  edilmişse, elde edilen mesken veya işyerinin sayısına (20, 50, 100) bakılmaksızın, bunun “servetin nitelik değiştirmesi” olduğunun kabulüyle ticari kazanç kapsamında vergilendirilemeyeceğidir.

Anılan şekildeki taşınmaz satışları değer artış kazancı olarak vergilendirilebilecek midir?

Mahkemeler, arsa-sahibinin arsayı elde ettiği tarihle arsa-karşılığı-inşaat sözleşmesi uyarınca elde ettiği konut veya işyerinin satıldığı tarihleri dikkate almaktadırlar. Değer artış kazancında esas alınan 5 yıllık sürenin tamamlanıp tamamlanmadığını göz önünde bulundurarak karar vermektedirler. Vergi idareleriyse genellikle kat-karşılığı-inşaat sözleşmesi uyarınca elde edilen mesken veya işyerinin arsa sahibi adına tapuda-tescil-edildiği tarihle satıldığı tarihleri esas almaktadırlar.

Arsa – kat karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında müteahhitlerin arsa sahiplerine yaptıkları daire teslimleri KDV’ye tabi midir?

Müteahhitlerin daire teslimleri normal şartlarda KDV’ye tabidir. Arsa(kat) karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca arsa sahiplerine yaptıkları teslimlerin niteliği ise Mahkemelerce farklı değerlendirilmektedir. Burada ticari kazanç kapsamında bir mal teslimi bulunmadığı, dolayısıyla KDV’ye tabi olmayacağı yönünde kararlar bulunmaktadır.

Devamını Oku
Arsa – Kat Karşılığı İnşaat İşlerinde Vergileme Sorunları