Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

İlk Üç Madde ve Laiklik

T.B.M.M. Başkanı Sayın İsmail Kahraman’ın Yeni Anayasa ile ilgili öneri ve tavsiyeleri niteliğindeki sözleri büyük yankı uyandırdı. Bilhassa Laikliğin hazırlanacak Yeni Anayasa’da olmaması gerektiği ve Yeni Anayasa’nın dine saygılı olması gerektiği şeklinde yorumlanacak sözleri özellikle Sol ve Kemalist ya da Solcu Kemalist kesimlerce protesto edildi. Bu protestolar gazete köşelerinde hakarete varan sözler ve sokağa inme şeklinde kendini göstermiştir.

Türkiye’nin yeni bir Anayasa’ya sahip olması gerektiği, mevcut yamalı Anayasa’nın Türkiye Toplumu’na huzur ve düzen getirmediği aklı “Statükolu Zamanlar”da kalanların dışındaki herkesin ortak kanaatidir.

Yeni Anayasa tartışmalarında, değiştirilmesi konusunda üzerinde en fazla durulan maddeler mevcut Anayasanın ilk 3+1. Maddelerdir. 4.Madde ilk üç maddeyi korumakla yükümlüdür. Başka bir ifadeyle Anayasa’nın 4. Maddesi, üstündeki üç madenin bekçiliğinden başka bir işe yaramıyor. Ve bu maddeye göre Anayasa’nın ilk üç maddesinin hükümleri “...değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” Bu noktada sorulması gereken bazı sorular var ki bunlar tartışılması gerekir. Öncelikle Anayasaların ülkelerin genel düzeni sağlayıcı “Toplumsal Sözleşme”ler olduğu unutulmamalıdır. Anayasa, uygulanacağı toplumun sosyal, kültürel, dini ve diğer tüm değerlerini dikkate almalıdır. Eğer aynı bayrak altında yaşayan vatandaşlarının tümüne huzur ve düzen getirmemişse, uygulanan Anayasanın sorgulanması doğaldır. Bu bakımdan bir Anayasada, üstündeki maddelerin “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” olduğunu vazeden bir maddenin bulunması Toplumsal Sözleşme’nin ruhuna aykırıdır. Anayasada bulunuyor olması, bir yanlışın kıyamete (inanmayanlar için sonsuza) kadar devam ettirilmesini gerektirmez.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ülkemize hak ettiği huzuru getirmediği yıllarca inanç ve etnik köken temelinde Devlet-Toplum arasında yaşanan gerginliklerden kolayca anlaşılabilir. Örneğin, “Vatandaşlık” kavramının Anayasa’da sorunlu şekilde de olsa tanımlanması uygun görülmüşken, “Laiklik” gibi toplumu derinden ilgilendiren bir kavramın sadece adından bahsedilmesi bir NOKSANLIKTIR! Abartısız Cumhuriyet’in kabulünün ilk yıllarından itibaren Türkiye’de Din ve Devlet arasındaki ilişki, bir toplumda olması gerektiği gibi yürümemiştir. Devlet, topluma üstten bakmış, Cumhuriyet’in “Kurucu İradesi!” etrafında şekillenen bir sosyal tabakanın ve onların destekçilerinin dışındakiler adeta “tukaka” görülmüştür.  

 “Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” olduğu üzere “Laiklik” yine kendisini toplumun sahibi gibi gören; Atatürk’ün ülkeyi kurtararak kendilerine hediye ettiğini düşünen Solcu ve/veya Kemalist kesimin devlet aygıtlarıyla toplumu sindirme aracı olarak kullanılmıştır. Nedir Laiklik, diye kendilerine sorsanız, hemen tek ağızdan Avrupa’da kiliseye karşı örgütlenmiş toplumların tepkisini vereceklerdir. Hâlbuki Türkiye toplumuna hâkim din İslam’dır. Dolayısıyla Anayasa’da Devlet’i tanımlayan maddedeki “Laiklik” öne sürülerek, İslam’ın topluma açık perspektifi Hıristiyanlığın kiliseye hapsedilmiş toplumsal (olmayan) vaatleriyle karıştırılarak Müslümanlara aynı muamele yapılamaz. Yani Laikliğin doğduğu atmosferdeki algılanışıyla Türkiye Toplumu’na uygulanması şimdiye kadar olduğu gibi ortaya birçok sorunlar çıkarmıştır. Ancak Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın ifade ettiği “tüm inançlara eşit uzaklıkta duran bir devlet” tanımındaki Laikliğin Anayasada bulunması gerekir. Bu bağlamda Laiklik, tarifi Sayın Erdoğan’ın bahsettiği şekliyle Anayasa’da olmalıdır. O takdirde Laiklik, isteyenin kendi menfaati ve iktidarı için topluma ayar verme aracı olmaktan da çıkacaktır.

Kendilerini “Kurucu İrade”nin gölgesi altında hisseden ve toplumu daha çok pozitivizm ve darvinizmi temel alan aklın gösterdiği istikamette yürütmeye çalışan, bunun karşısında “yaratılış gerçeklerine” bağlı aklı savunanları gericilikle ve (zaman zaman da) teröristlikle suçlayanlar, Laikliği de Atatürk’ü de kendi Toplum Projeleri için birer aygıt olarak kullanmaktan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Bu projelerini gerçekleştirmek için zaman zaman dine saygılı görünerek dini hassasiyeti olan insanlara, bazen de ürettikleri yalan olay ve olgularla dine ve dindarlara hakaret ve iftira ederek kendi mahallelerine (!) şirin görünürler.

Laikliğin, Anayasa’daki (şimdiki haliyle) Türkiye Toplumu’nun ayrılmaz bir parçası olduğunu ve Anayasa’dan çıkarılmasına karşı çıkan (küfürbaz) yazarların ve sanatçıların endişe ettikleri asıl mesele, istedikleri dinsiz sosyalist toplumu kuramama endişeleridir.

 

Atatürk’ün Milli Mücadele yıllarındaki başarıları ve sonrasında aldığı siyasi inisiyatifin unutturularak on yıllarca bir Tabu gibi topluma sunulmasının altında da Laikliğe bağlılıklarına benzer bir anlayış yatmaktadır. Atatürk öldükten sonra bile onun insani özelliklerine bağlılık imani hassasiyet içinde işlenegelmiştir. Osmanlı sonrasında medeniyetine bağlı inançlı Müslüman ve devletine bağlı diğer Teba tipinden “Kurucu İrade” adı altında üretilen Mutlakların egemenliğinde yeni bir din anlayışı yerleştirilmeye çalışıldı. Bu gayretlerin bugün geldiği son noktada Laiklik tartışması değerlendirildiğinde, İslami Yönetime geçiş kaygılarından daha fazla, oluşturmaya çalıştıkları dinsiz, paganist, pozitivist akla dayalı insan tiplemesinden uzaklaşacakları kaygıları yatmaktadır. 

Devamını Oku

Yeni Paradigma

İstanbul’da toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı’nın dönem başkanlığı bu toplantıyla birlikte Türkiye’ye geçmiştir. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan iki yıl süreyle İİK’nin bizzat başkanlığını yürütecektir. Daha toplantının ilk gününde Erdoğan’ın ortaya koyduğu yaklaşım İslam Dünyası adına gelecek umudu taşımaktadır. Erdoğan’ın İslam Dünyasını yeniden dizaynı anlamını taşımasa da “Bizim Coğrafyamızda” bizden olmayan (Batılıların) istedikleri gibi at koşturmalarını en açık ve kapsamlı itirazını konuşmasının satır aralarından okumak mümkündür.

Bilhassa Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşından sonra dağılmasından sonra İslam Ülkeleri bir yüzyıl boyunca birbirinden uzağa savrulmuş, bunun aksine Batılı Emperyalist-Kolonyalist Devletlerin “Kolay Lokmaları” haline gelmişlerdir/getirilmişlerdir.

1969’da Kudüs’ün kurtuluşu amacıyla kurulan İslam İşbirliği Teşkilatı, Erdoğan’ın başkanlığında yaptığı İstanbul Zirvesi’yle gerçek anlamını bulmuş ve kuruluş amacının da ötesinde İslam Ülkeleri’nin hayatın birçok alanında işbirliğini gerçek anlamda öngörebilir duruma gelmiştir. Erdoğan’ın “Yeni Paradigma” tanımlaması bugünün İslam Dünyası’nın asıl ihtiyacını duyduğu olgudur. Bu olgu geliştirilip olaylarda eylemliliğe başarıyla çıkarılabilirse, İslam Dünyası Batı karşısındaki yenilmişlik duygusunu kısa vadede atlatabilir.

İslam Dünyası bugün tarihinde (belki) hiç olmadığı derinlikte ve devamlılıkla büyük sorunlarla mücadele etmektedir. Bir yandan, fitne ateşiyle birbirlerine düşürülmüş Müslümanlar mezhep taassubuyla birbirlerini katletmekte diğer yandan, fitne ateşini körükleyen Batılı Emperyalist Devletler gizli – açık tüm güçlerini İslam Dünyası’nın mahvına harcamaktadırlar.

Erdoğan’ın açılış konuşmasında ortaya koyduğu “Yeni Paradigma” yukarıda saydığım ve bir anlamda “Makûs Talih”i tersine çevirebilecek potansiyeli taşımaktadır. Müslümanlar daha bir yüzyıl öncesine kadar bugünkü gibi çekiştirilip yok edilmesi gereken “zararlı varlıklar” olarak görülmemiş, altında yaşadıkları “Hilafet” şemsiyesi olası tahakkümü kendiliğinden önlemekteydi. Avrupa’da tek başına “Aklın Egemenliği”nde yeniden kavramsallaştırılan İnsan, Hayat ve Toplum, Osmanlı’nın çok kültürlü ve dilli devasa bünyesinde beklenmedik etki göstermiş, sonuçta zayıflayan imparatorluğun çöküşünde değişen paradigmanın önemi büyük olmuştur.

 

Erdoğan’ın “Yeni Paradigma”sı aslında Osmanlının dağılmasıyla birlikte savrulan ülkelere Batının türlü meziyetlerle bilinçlere yer ettiği “Batıya İtaatkâr Bilinç”in yerine kadim paradigmayı eksiklerini ve hatalarını düzeltmek suretiyle yeniden yerleştirme amacını gütmektedir. Kadim Medeniyetimizin yaşam kodlarında gizli “İnsan, Hayat ve Toplum” gibi hayati kavramları tekrar yerli yerine koyma girişimidir. İslam İşbirliği Teşkilatı’nda Erdoğan’ın bir konuşmasından derinlikli değişikliklerin; hele bir yüzyıl boyunca İslam Dünyasına yerleştirdikleri kavramsal kodların değişmesini mümkün görmeyenler olabilir. Kastedilen “Yeni Paradigma” bizatihi İslam Dünyasının birlikte hareket etmesiyle ortaya çıkarılıp yerleştirilebilir. Tez veya antitez, tüm fikirler veya yeni yaklaşımlar ancak tartışılabildiği ölçüde olumlu ya da olumsuz değer ve kabul kazanabilir. Erdoğan’ın bir anlamda amaçladığı Birlik Siyaseti’yle İslam Dünyası tüm medeniyet unsularıyla aynı yöne bakmayı başarabilirse, tez ve antitezler ortaya koyarak Batının üstünde ve kadim medeniyetimizin “öz”üne uygun kavramsallaştırmalar yapabilirse Avrupa’nın Aydınlanma (!) dediği süreci şekli olarak yaşasa da muhteviyat olarak sadece aklın değil hem akıl ve hem de inancın bakış açısından günümüz uygarlık düzeyinin üstüne çıkabilir.   

Devamını Oku

#WeLoveErdogan

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Amerika’ya gitmek üzere uçakta seyahat ettiği sırada, Türkiye’deki Twitter kullanıcıları Cumhurbaşkanına sevgilerini ifade etmek ve bir anlamda sosyal medyada da olsa desteklerini hissettirmek için #WeLoveErdogan (Biz Erdoğan’ı Seviyoruz) sloganıyla bir Hashtag açmışlardır. Kısa sürede Dünya Gündeminde 1. sıraya oturan Hastag, Twitter’in Amerika’daki yetkililerince usulsüz ve haksız şekilde hak ettiği yerinden silinmiştir.

Anlaşılan o ki, Twitter’in içinde Gülen Cemaatinin olduğu bilinen etkisi devam etmekte ve Türkiye’nin elini uluslararası alanda zayıflatmak için var gücüyle çalışmaktadır.

Sosyal Medya’da kısa sürede 300.000’lere varan ve rekor artış gösteren #WeLoveErdogan Hastag’ının kim tarafından ve ne amaçla hak ettiği yerinden silindiği bilinmemekle birlikte, yine Sosyal Medya’da ağırlıklı kanaatin Gülen Cemaatinin etkisinin olduğu yönündedir.

 

Günümüz Dünyasında Sosyal Medyanın toplumların kanaatine yön verici etkisi ve dolayısıyla siyasi etkinliği güçlendirici etkisi bilinmektedir. Twitter’in içindeki paraleller Türkiye’nin Amerika’da elinin güçlü olmasını istemiyorlar. Yani Türkiye’nin yüksek menfaatlerinin aleyhine çalışan bu kişiler bugün de amaçları Türkiye’nin kaosa sürüklenmesini isteyenlerden aldıkları görevlerini hakkıyla yerine getirmişlerdir. 

Devamını Oku

Bir roman

Günlük siyasi polemiklerin dışına çıkarak bu yazımda size yakın zamanda bitirdiğim bir roman çalışmamdan bahsetmek istiyorum; Türkiye’deki yayınevlerinin siyasi ya da ekonomik endişelerinden kaynaklanan nedenlerle henüz yayınlanmayan romandan!

Fikri ve duygusal gelişimini tamamlamaya çalışan her genç gibi lise yıllarımda klasik sayılabilecek romanlardan benim de yolum geçti! Bunlardan fikrimin şekillenmesinde en büyük payı olan Necip Fazıl’ın şiirleri olduğu gibi onun tiyatral roman denebilecek – Bir Adam Yaratmak – eseri Goethe’nin Faust’u dâhil diğer tüm romansal çalışmaların üstündeki yerini halen korumaktadır.

Aklın en tepesindeki duyargalara göz dikmiş tüm romanların amaçladıkları tek şey, gençliğin fikirlerine ve duygularına istikamet vermek; onları – doğru bildiği – kendi fikirleriyle yüz yüze getirmektir. Edindiğim kanaat o ki korku, endişe, aşk ya da iktidar hırsı gibi insani duygularla birlikte önemli yazarların çoğunda iki amaçtan biri baskındı. Aslında olması gereken de bana göre budur. İnsanın varoluşsal amacına yönelik ve ona yol verici iki farklı yol: Yazarlar ya yukarıda bahsettiğim insani duyguları merkeze alarak sadece aklın gösterdiği istikameti takip etmişler ya da aklı kenara itmeksizin, onu küçümsemeden, hak ettiği değeri vererek insanı bir bütün olarak ele almışlar ve duygularında hep ötelenen, görmemezlikten gelinen inanma ve varlığını yücelere bağladığı idealini ön plana çıkarmışlardır.

Birinci yaklaşımla yazılan, salt aklın ve insani duyguların önderliğindeki romanların olay örgüsü kendi içinde düğümlenmekte, gerçekliğini ve değerini bu karmaşıklıktan almaktadır.

İkinci yaklaşımla, yani aklı kenara itmeden, belki ilk yaklaşıma nazaran akla hak ettiği değeri de veren anlayışla yazılan romanların en önemli özelliği, gerçekliğini akılla bulması ve ancak insanın duygularını kenara itmeden sonsuzluk duygusunu aramada mahir olmalarıdır. Eleştirel ya da değil, ulaşmayı hedeflediği erdemler vardır, bu erdemlere varırken kullandığı en önemli enstrümanı yine akıldır. Bu da aslında Necip Fazıl’da en yüksek örnekliğini bulduğu aklın önderliğindeki hakikat arayışıdır.

Benim de hasbelkader tamamladığım roman çalışması ikinci yaklaşımla yazılmış, aklı inkar etmeden, aklın önündeki suni engellere eleştirel yaklaşarak hakikati direk göstermeden, onun ima edildiği bir çalışmadır.

Şehrin ortasında kendi yalnızlığını yine kendi aklının kılavuzluğunda aşmaya çalışan bir gencin çırpınışı, sadece insani duyguların peşinden gidilerek aşılamayacağı bir gerçektir. Yine onun yalnızlığını, çaresizliğini, uçurumun kenarından onu kurtaracak yüce eli yine kendi içinde bulmasıdır…

Umarım Türkiye’deki kültürel gelişim her şeyde olduğu gibi siyasi ya da ekonomik endişelere kurban verilmeye devam etmez. Yoksa bir yayınevinin bana dediği gibi “Romanın yayınlanmaya değer ama…”

“Ama” kısmında ekonomik endişelerin olduğundan bahsetmeme gerek yok herhalde! “Ama”yla yok olup gitmesin diye çalışmamı hazırladığım bir internet sitesinden okuyucuyla buluşturmaya karar verdim. Romanı indirebilir, yayınlamak isteyen yayınevi olursa aşağıdaki telefondan iletişime geçebilir!  www.romanlarim.net

Tel: 0538 590 6773

 

 

 

  

Devamını Oku

Tünelden önceki son çıkış!

1 Kasım seçimlerine kısa bir süre kaldı. Türkiye, 7 Haziran’da yapılan seçimden beri iktidar belirsizliği yaşasa da bu belirsizlik ortamında olup biten olaylar toplumun bazı gerçekleri görmesine de yol açtı.

7 Haziran seçimlerinde aldıkları sonuçlara göre tüm partiler toplum ve siyaset karşısındaki tutumlarını yeniden belirlediler. Buna göre HDP ve MHP gibi etnik köken üzerinden siyaset yapan partiler statükolarını güçlendirmek için farklı siyasetler izlediler. HDP, aldığı %13’lük oyun verdiği özgüvenle kendini Türkiye’de yaşayan tüm Kürtlerin tek temsilcisi ve kurtarıcısı (!) gibi gösterirken, toplumda iğfal meydana getirecek olayların da arkasında durmuş, bu yönüyle terörle birlikte anılır olmuştur.

MHP, her zamanki tutumundan vazgeçmeden bir yandan PKK ve onun siyasetteki temsilcisi konumundaki HDP’ye karşı tutumunu sertleştirirken, Seçim İktidarı’nı kuran Ak Parti’yi terörü azdırmakla suçlamaya devam etmiştir.

CHP, en yüksek ağızdan kendisini “Cumhuriyet’in Kurucu Partisi” olarak tanıtma refleksinden vazgeçmedi. Cumhuriyet’i kurmakla övünen ve bununla övünmenin dışında elle tutulur bir icraatı hatırlanmayan CHP, en azından olası koalisyon senaryosunda elini güçlendirmek için Ak Parti’yi köşeye sıkıştırmak için, “17-25 Aralık Operasyonları”, “Mit Tırları” gibi “alengerli(!)” konuları toplumu manipüle etmek için kullanıyor.

Türkiye Toplumu, 7 Haziran’dan sonra PKK’nın yurtiçindeki eylemlerinden ve onun siyasi temsilciliğini yapan HDP’nin söylemlerinden “Kürt Meselesi” ile ilgili bir kanaate gelmek üzeredir. O kanaat de HDP’nin kendisini Güneydoğu Halkı’na kabul ettirmeye çalıştığı gibi “Kürtlerin Temsilcisi” olmadığıdır. Yani başta Güneydoğu Halkı olmak üzere, sadece pompalanan Ak Parti aleyhtarlığından dolayı HDP’ye oy veren seçmenler 7 Haziran’dan sonraki süreçte HDP’nin aslında Türkiye’deki Kürtlerin iyiliğini ve refahını isteyen ve bu yönde çalışan bir parti olmadığı, aksine Kürtleri kullanarak ülkeyi parçalamaya çalışan bir parti olduğu kanaatine varmış durumdalar.

 7 Haziran seçimlerine kadar 13 yıllık Ak Parti İktidarının yerini koalisyon seçeneklerine bırakması bile Türkiye’nin derin bir belirsizlik duygusunu yaşamasına yetmiştir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin toplumsal gerçekliği, iktidarda çift başlılığa götürecek koalisyonlu çözümleri kaldırmamaktadır. Bunu daha 7 Haziran Seçimi’nden hemen sonra, iktidar görüşmeleri sırasında gördük. Sadece koalisyon görüşmeleri bile Türkiye’de ekonomik ve yönetim belirsizliğine girmesi için yetmiştir.

13 yıllık tek başına Ak Parti İktidarı, Türkiye İnsanı’na özgüven, umut ve istikrar duygusunu vermişken bu gidişatı tersine çevirecek siyasi tablonun ortaya çıkmasını istemek akıl karı değildir. Cumhuriyet kurulduğundan beri Ak Parti’nin tek başına iktidarına kadar Türkiye’ye yapılan tüm icraatlar her yönüyle 3’e, 4’e, bazı alanlarda 5’e katlanarak artmıştır. Yani Ak Parti tek başına Cumhuriyet kurulmasından sonra iktidara gelen tüm iktidarların tüm icraatlarından kat ve kat fazla icraat yapmıştır. Ortada bu gerçeklik duruyorken Türkiye’yi belirsiz yeni maceralara sürüklemenin ne anlamı vardır, ne de gereği vardır. Ortada 13 yılda yaptıklarıyla Türkiye’ye en az 3 kat daha fazla değer katan bir parti varken başka partilerde istikbal aramak karanlık tünelde iğne aramaya benzer!

Türkiye Halkı iktidar belirsizlikleriyle, siyasi çalkantılarla, ekonomik çöküşlerle geçen “Eski Günler!”e geri dönmek istemiyorsa, seçimini mantıkla, ferasetle ve tecrübelere dayanarak yapmalıdır!

7 Haziran Seçimleri’nden sonraki 4 aylık sürecin gösterdiği gibi Türkiye’nin muhtemel belirsizlik ve çatışma ortamında kendi ellerini bağlayarak kalmaması için 1 Kasım Seçimleri tünelden önceki son çıkıştır!

Toplumun kararını tek başına iktidardan yana kullanarak büyümenin önünü sonuna kadar açması dileğiyle!

 

Selam ve Sevgiyle 

Devamını Oku

2.Devrim Dönemi

Yazıyı yazmaya başlarken Ahmet Davutoğlu Ak Parti’nin Seçim Beyannamesi’ni anlatmaya devam ediyordu. Beyannamenin sona ermesini beklemeden bu yazıyı yazmaya karar verdim. Beyanname çok etkileyici, etkileyici olduğu kadar gerçekçi ve çözüm odaklı oluşuyla Ak Parti’nin 14 yıllık iktidarından sonra 2. Devrim Dönemi’ne başlangıcını ifade ediyor.

Ak Parti’nin 14 yıllık iktidarı sonrasında 7 Haziran Seçimleri’yle birlikte ülkede iktidar belirsizliği ve boşluğu oluşmuş, bu boşluk geçici Seçim Hükümeti’yle bugünlere kadar gelmiştir.

Ak Parti 1 Kasım Seçimleri’ne giderken açıkladığı Seçim ve İcraat Beyannamesi’yle kendi misyonuna uygun diline geri dönmüş, hatta bir adım daha ötesine geçtiğini göstermiştir. Beyanname’de ‘Toparlanma’ anlayışının ötesinde ‘Atılım’ ve ‘Yükselme’ anlayışı hâkimdir.

1 Kasım Seçim Beyannamesi’nde heyecan verici en önemli başlıklar, insanı ve toplumu odağa alan icraatlardır. Bu icraatların yerine getirilecek olması 14 yıllık Ak Parti İktidarları’nda ispatlanmış bir gerçektir. Ak Parti’nin bugüne kadar hamasete kurban verdiği önemsenecek bir söylemi olmamıştır. Bunu 14 Yıllık Ak Parti İktidarında yaşamın içinde toplumun her kesimi hissetmiştir.

Ak Parti Beyannamesinin ortaya koyduğu tüm vaatler, birer vaat olmanın ötesinde tek başına iktidar olması halinde gerçekleşecek icraatlardır. Bu anlamda Ak Parti’nin tek başına iktidar gücünü yakalaması, 14 yıllık 1. Ak Parti Devrimi’nin devamı niteliğinde olacaktır.

Muhalefet Partilerinin açıkladıkları Beyanname’lerde köklü ve devrimsel sosyal dönüşümü öngören hiçbir vaat yer almazken, Ak Parti’nin 1 Kasım Seçim Beyannamesi sosyal dokuyu ve toplumsal gidişatı olumlu yönde dönüştürecek niteliktedir.

Ak Parti’nin 1 Kasım Beyannamesi’ni gerçekleştirerek Türkiye’yi bugün geldiği noktadan daha öteye taşımasının önünde tek engel kalmıştır, o da tek başına iktidar olabilecek seçmen desteğini almaktır.

 

Türkiye Halkı 1 Kasım’da ülkeyi gerçek anlamda ‘Muasır Medeniyetler’in üstüne çıkarma yollarını açacak icraatları gerçekleştirmesi için Ak Partiye tek başına iktidar gücü verecektir. Bu aklın da yoludur, siyasi gerçekliğin de yoludur, Türkiye’nin hak ettiği yoldur. 

Devamını Oku

Siyasette değişen dengeler ve değişen değerler (Koalisyon kurulmalı mı?)

7 Haziran seçimlerinden sonra hiçbir parti Türkiye Siyaseti’nde iktidarı tek başına kurabilecek oy oranına sahip olamamıştır. Ak Partinin tek başına 13 yıllık iktidarından sonra Türkiye Siyaseti’nde ne tür değişiklikler oldu?

Bu soru önemli, çünkü Türkiye Siyaseti’nin ve onun paralelinde Türkiye Toplumu’nun 13 yıllık Ak Parti İktidarı sırasında geçirdiği olumlu değişimin kıymeti anlaşılamıyor. Yıllar süren değişim dönüşüm sonrasında Türkiye Siyaseti Ak Parti ve CHP’nin koalisyon görüşmelerinin yapıldığı bugünlere kadar geldi.

Türkiye Siyaseti’nin geleceği, kurulması muhtemel koalisyonla birlikte farklı bir yöne doğru gidecektir. “Gidecektir” diyorum çünkü Ak Parti ve CHP’nin kuracağı hükümette sadece bakanlıklar, kurumlar ve bürokratik düzen paylaşılmayacak, aynı zamanda farklı dünya görüşlerine sahip iki parti arasında değerler karmaşası da yaşanacaktır. Kaçınılmaz olduğunda en az zararla atlatılmak üzere bir koalisyonun kurulması da mümkündür tabi ki! Ancak 7 Haziran seçim sonuçları tek başına bir koalisyonu zorunlu kılıyor mu? Kılmıyor! Nedeni, birbiriyle uyuşması mümkün olmayan, hatta değerler sisteminde birbirine zıt iki kesimin bir koalisyon kurarak her şeyi alt üst etme ihtimalinin de ortada durmasıdır.

CHP’ye bir şey olur mu? Olmaz! Çünkü CHP’nin tüm yetkilileri de kendi isimleri gibi bilirler ki Türkiye gibi muhafazakâr yönü ağır basan bir toplumda CHP’nin değerlerinin şu anki “mevcut durumda” kabul görmesi, siyasette belirleyici yön çizmesi mümkün değildir. Koalisyondaki CHP’nin kaybedeceği hiçbir şeyi olmaz; hatta oy bile kaybetmez. CHP’li yöneticilerin ve sözcülerinin bu rahatlıkla mutlaka koalisyonun kurulması yönünde beyanat vermelerinin nedeni de budur.

Ak Parti koalisyon kurması haline kaybeder mi? Kaybeder! 13 Yıllık tek başına iktidar deneyiminden sonra, Türkiye’de dönüştürücü, birleştirici ve belirleyici rol oynayan Ak Partisi’nin CHP ile koalisyon kurması halinde 1) Siyaset içi ve siyaset dışı değer yargıları net olarak oluşmayan genç ve tecrübesiz halk kesimlerinin Ak Partisi ve onun savunduğu değerler konusunda zihin bulanıklığı yaşayacaktır. Bu zihinsel bulanıklıkta (kötümser olmak gibi bir zorunluluğum yok ama) CHP bilerek ve isteyerek iş yapacaktır. 2) Ak Partisinin 13 yıldan beri Türkiye Toplumu’na anlattığı “doğrular” ve “yanlışlar”da kaymalar yaşanacak, “Reel Politika”nın gerçek hayata yansımalarında iki zıt kutbun (ister istemez) çatışmasından toplumun zihinsel bulanıklığı artacak ve siyasetin belirleyici öğesi (güçlü olan) Ak Partisi olmayacak, bilakis “mevcut durum”a sonradan girerek zihinleri karıştıran (güçsüz) CHP olacaktır. Bu durum ise Ak Parti bağlılarının öteden beri onun şahsında kabullendikleri “Dava”, “İdealler” gibi önemli çizgilerin zihinlerde kaymalara neden olması ve taban tabana zıt olarak kabul edilen CHP değerleriyle bulandırılması sonucunu doğuracaktır.

CHP koalisyon hükümetinde bulunmak adına kurulma aşamasında toplumun birçok kesimine zarar veren bir kısım değerlerinden ödün veriyor görünebilir. Ancak bu tutumu onun ideolojik değerlerinden vazgeçtiği, daha önemlisi koalisyon kurulduktan sonra ideolojik yaklaşımlarını iktidara yansıtmayacağı anlamına gelmez.

 

Ak Partisi 13 yıldır Cumhuriyet’in ilk yıllarından onun iktidarına kadar dışlanan, baskı altında tutulan, devletin varlığına tehdit gibi gösterilen kimi kesimlerin hak ettikleri konumlarına kavuşmalarını sağlamıştır. Bu bakış açısından Ak Parti’yle CHP’nin uyuşması kâğıt üzerinde mümkün değildir. Çünkü Cumhuriyet’in ilk yıllarından Ak Parti’nin tek başına iktidar olduğu 2002 yılına kadar CHP iktidar olmadığı uzun yıllar boyunca bile ideolojisi Türkiye’nin bürokrasisine ve askeriyesine hâkim olmuştu. 2002 yılından sonra kimi toplumsal, siyasal ve tarihsel doğrular hak ettikleri değeri görmeye başlamış ve toplumun yaşamsal endişeleri büyük ölçüde giderilmiştir. CHP ile yapılacak koalisyonun Ak Parti’ye zararı eski endişeleri geri döndürmekten daha çok bu endişelerin yersiz olduğu, CHP ideolojisinin haklılığı manipülatif söz ve eylemlerle Ak Partili bir devletle topluma kabul ettirilmesidir.  Bu yolla Ak Parti’nin toplumsal haklılığı ve karşılığı yıpratılabilir veya yıpranabilir ki bu da Türkiye’nin geleceğinde büyük boşluklar doğurur.   

Devamını Oku

Mursinin İdamı Durdurulsun (#Stop Execution Of Morsi)

Mısır’da seçilmiş en son legal Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye ve onunla birlikte onlarca İHVAN (Müslüman Kardeşler Örgütü) üst düzey yetkilisine idam cezası verildi. İdam cezalarının hukuki olmadığını herkes biliyor aslında. Dünyanın gözünün içine baka baka ne demokrasi ne İnsan Hakları ne de başka bir hukuki zemin dikkate alınıyor. Mısır’da ilk kez demokratik yollarla seçilen bir Cumhurbaşkanı seçildikten kısa zaman sonra askeri darbeyle indiriliyor ve aslı olmayan iddialarla ölüme gönderiliyor.

Batı Dünyası, Aydınlanma Hareketleri’yle birlikte tüm dünyayı aydınlatma iddiasında bulundu. Dünyaya Demokrasi, İnsan Hakları temelinde herkese eşit seçme ve seçilme hakları öngören hukuki zeminler pazarladı. Demokrasi’yi kendi içinde tüm kurallarıyla yaşarken, Doğu Dünyası’na karşı ikiyüzlü davrandı. Kimi Ülkerlerde demokrasinin adını bile anmadan sömürge faaliyetlerini sürdürdü. Demokrasi talebinde bulunan kimi Doğu Ülkeleri’ndeyse demokrasinin menşe hakkını elinde bulunduran “Bir Taraf” olarak davrandı. Yani Batı şunu dedi: “Eğer ülkenizde demokrasi yaşanacaksa, benim istediğim koşullarda ve benim istediğim aktörlerle yaşanır.”

Evet, Batı Dünyası’nın Doğu’ya karşı tutumu çifte standardın da ötesinde, “Oyun Kurucu” olma iddiasındadır. Direk kendi menfaatlerine ya da ülkelerdeki işbirlikçilerinin menfaatlerine karşı olumsuz gelişmeler gördüğünde müdahalesini ya açıktan (Irak, Afganistan gibi) yapar ya da o ülkelerdeki iç dinamikleri kendi işbirlikçilerinin istediği kıvama getirerek (Mısır, Suriye gibi) yönetime dolaylı müdahalede bulunur. Her iki müdahale şeklinde amaç aynıdır; ülke yönetimini eline geçirmek ve güçlenmesini engellemek; güçlenerek Batı’ya alternatif ekonomik, askeri, siyasi vs. güç olmasının önüne geçmektir.

Doğu Dünyası’na karşı; özellikle İslam Coğrafyası’nın tamamına karşı hegemonya anlayışından bir türlü vazgeçmeyen Batı, “Doğulu İnsan”ı kendisinden düşük görmekten de vazgeçmiyor. Batılı bir insanın dünyadaki haklarıyla Doğulu insanın hakları kağıt üstünde aynı olsa da, gerçek hayattaki durum maalesef Doğulu insanın aleyhinedir. Askeri gücü elinde bulunduran Batılılar masum ve mazlum Doğulu insanların haksız yere katledilmesinden en küçük bir rahatsızlık duymamakta, hatta onları tehdit eden veya etme ihtimali olan bir ferdin daha yeryüzünden silinip gittiği rahatlığını gösteriyorlar.

Muhammed Mursi’nin idam cezasına çarptırılmış olması tek başına haksız, hukuksuz ve cinayet seviyesinde bir iradedir. Ancak Mısır gibi İslam Âlemi’ni birçok yönden etkileme kabiliyetine sahip bir ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanı’nı idam etmek, İslam Âlemi’ne bir mesaj niteliği de taşıyor. Dünyanın tüm kurumsal resmi işlerini ellerinde bulundurdukları; bu kurumsal labirentlerde kendilerinin istemediği kişilerin fazla yaşayamayacağı algısı daha derinleştirilmek isteniyor. Demokrasilerde ya da İnsan Hakları yönünden Askeri Darbe’nin “kötü” olduğu kabul edilmişken, tüm Batı Dünyası aynı irade yönünde hareket ederek Mısır’da Mursi’nin askeri darbeyle devrilmesine ses çıkarmamış, sonrasında tepki koymamış, gelinen noktada ise her şey olması gerektiği gibi oluyor gibi davranmaktadır. Batılılardan Doğu Dünyası’nın haklarını savunması beklenemez. Ancak Mısır’daki idam zulmünü derinleştirmek için cesaretlendirici tutumlarına karşı vicdanlı insanların “dur!” demesi gerekiyor. Dini, dili ve ideolojisi ne olursa olsun, Batı Dünyası’nın (özellikle Amerika ve İngiltere’nin) insan onur ve haysiyetiyle bağdaşmayan tutumlarına karşı sesini çıkarması gerekir.

Mursi’nin Mısır’da idama çarptırılması, o kararı Mısırlıların verdiği anlamına gelmiyor. Mısır’da istediği yönetimi görmek isteyen, İsrail’in güvenliğini sağlamak ve bölgenin kontrolünü elinde tutmak isteyen Batılı Emperyalist Koalisyonun istediği oluyor sonuçta.

Mursi’nin seçilmesiyle birlikte filizlenen demokrasi talepleri bir kez daha postalların atlında eziliyor.  

Mursi ve arkadaşlarının idamına karşı Vicdan Koalisyon oluşturulmasını istemek bir temenniden öteye geçemeyecek durumda! Sözüm ona tüm “Uygar Dünya” kendi kurallarına göre seçilmiş bir Cumhurbaşkanı’nın idam sürecini sadece seyretmekle yetiniyor. Bir kez daha demokrasinin kendileri için kendi menfaatlerini sürdürecekleri bir araç olduğunu gösterdiler dünyaya! Demokrasi kendi toplumsal örgütlenmelerinde bir anlam ifade ediyor sadece. Dünyaya seslenirken sadece sözünü ettikleri demokrasinin temel değerlerine bağlılık gibi bir endişesi de yok Batılıların.

 Batılı Emperyalist Koalisyonun kabaran iştahını kaçıracak tek etken başta bu hegemonyaya direk ve dolaylı maruz kalan halkların seslerini yükseltmesi, sonra ise dünyada farkındalık oluşturarak vicdanlı insanların seslerini yükseltmelerini sağlamaktır.

Mursi ve arkadaşları idam edilmemelidir. Buna karşı kullanılabilecek tüm sivil araçlar kullanılmalı, Küresel Vicdan harekete geçirilmelidir.

 

Email: ozcanyazici34@gmail.com

Devamını Oku

Ak Parti kaybederse ne olur?!

En başından belirtmek isterim ki, bu yazı ne “Ak Parti’ye oy verin” yazısıdır ne de “Ak Parti’ye oy verdiğinizde ülkede neler değişir” ile ilgili bir yazıdır. Yazının başlığından da anlaşılacağı üzere, üzerinde durmayı istediğim şey 13 yıldır ülkeyi yöneten Ak Parti’nin 7 Haziran Genel Seçimi’nde tek başına iktidar olamaması veya hiç iktidar olamaması halinde ülkede yaşanması muhtemel gelişmeler ve olaylarla ilgilidir.

Ak Parti, iktidara geldiği Kasım 2002’den beri ülkede birçok değişiklik yaşandı. Bunları tek tek sıralamak ne mümkün ne de gereklidir. Tüm vicdanlı ve aklı başında olan vatandaşlar 13 yıllık Ak Parti iktidarında ülkede yaşanan sosyolojik, politik ve bürokratik devrimin farkında zaten. Bu bakımdan bunları tek tek sıralamanın hiçbir anlamı ve gereği yok.

Ak Parti iktidarları, ülkenin yüz yıllık makus talihini değiştirmiş ve bugün çok gerilerde kaldığından dolayı artık hissedilmeyen kaos durumlarının seyrini ilerlemeye ve huzura dönüştürmüştür. Ak Parti’nin tek başına güçlü iktidar olmaması halinde 13 yıllık iktidar süresince tüm Türkiye’de yapılmakta olan ve 2002’den önce hayali dahi edilemeyen dünya çapındaki tesislerin geriye döndürülmeyeceğini kim iddia edebilir.

Bir ülke onlarca yıl sefalet ve huzursuzluk içinde yaşayabilir. Ancak bir liderle birlikte her şey değişebilir. Recep Tayyip Erdoğan 13 yıllık iktidarında, huzursuzluğun ve sefaletin bir kader değil, bunlara neden olan yanlış anlayışların ortadan kaldırıldığında huzursuzluğun yerini huzura ve sefaletin yerini refaha bırakacağını göstermiştir. Türkiye insanına güven verdi, yurtdışında yaşayan Türkiyeli vatandaşlara özgüven verdi. Artık 13 yıl öncesine göre daha dik yürüyor, toplum ve devlet nezdinde daha fazla dikkate alınıyorlar.

Ak Parti’yle birlikte gelinen noktada Türkiye ya hızını kesmeden yoluna devam edecek; açıklanan projeler, çözüm süreci ve toplum hayatında herkesi ilgilendiren yenilikler ve gelişmeler devam edecek. Ya da bir bıçağın kesmesi gibi her şey duracak, statükonun özlemcisi MHP, CHP ve HDP gibi partilerle ülkenin maddi-manevi kaynakları tekrar heba edilecektir. Aynı 2002’den öncesine kadar olduğu gibi…

Yüz yıllık geçmişimizde zaman zaman Menderes, Özal ve Erbakan gibi vatansever liderler ülkeyi ileriye taşımışlarsa da, bu ilerleme bazı karanlık ellerin harekete geçmesini de tetiklemiş ama darbelerle, kaoslarla ve cinayetlerle toplumsal barış zedelenerek ülkenin gelişmesi bir şekilde durdurulmuştur.

Herkes emin olmalı ki, Ak Parti 7 Haziran seçiminden tek başına iktidar olacağı oya ulaşamazsa koalisyona mecbur kalacak bu da 13 yıldan beri hızlanarak devam eden atılımların ve projelerin durması anlamına gelecektir. Bundan hiç kimse kuşku duymamalı. Sebebi açık; Ak Parti’nin iktidarından önce ülke nasıl yönetildiyse yine öyle yönetmek isteyecekler. Yani kaos, durgunluk ve endişe dolu yılların kapısı aralanmış olacak. Bunu görmek için müneccim olmaya gerek yok. Yaşı müsait olanlar zaten hatırlarlar, ancak yaşı gereği Ak Parti iktidarından öncesini hatırlamayanlar büyüklerinden sorup geçmişin zihniyetlerini, partilerini ve onların iktidarlarında Türkiye’nin nasıl yönetildiğini öğrenebilirler.

7 Haziran seçimleri bir şans oyununa dönüştürülmemelidir. Ak Parti, 13 yıllık iktidarında yanlışlar yapmış olabilir. Gerek tüzel kişilik olarak politikalarında gerekse idari makamlarda olan yöneticileri tarafından hatalı icraat ve söylemler göstermiş olabilir. Ancak bu hataları düzeltmenin yolu Ak Parti’yi iktidardan uzaklaştırmak değil, onu bulunduğu iktidarda sağaltmaktır, düzeltmektir, hatalarından kurtulmasına zorlamaktır.

 Ak Parti kaybederse Türkiye kaybeder; çözüm süreci durur, eski kaoslu, karmaşık ve karanlık ortamlar bugünkü huzur ortamının yerini alır. Kandan ve kinden beslenenlere gün doğar, halkla, halkın değerlerine düşman yöneticiler yine halka kan kusturmaya çalışırlar.

Ak Parti kaybederse ortada ne adalet duygusu, ne kişisel haklar ne de insani erdemler kalır. İdeolojileri gereği, halkın genelinin değerlerine düşman siyasetçiler iktidar olduğunda Ak Parti’nin ülkeye kattığı değerleri bir bir yıkacak, yine eski düzenlerine devam edeceklerdir. Bunu görmemek için zihinsel kör veya sağduyudan uzak olmak gerekir.

Ülkedeki mesele bir yönetim meselesi olduğu kadar bir zihniyet meselesidir. Zihniyetleri gereği iktidara geldiklerinde eşcinsellere evlilik vaadinde bulunan HDP, çözüm sürecini bitirip ülkeyi yine kin ve kan denizine sokmaya azmetmiş bir MHP ya da kendisini ülkenin kurucusu ve sahibi gibi gören  CHP eliyle halkın genelinin insani ve manevi değerlerine yine savaş açılabilir, daha doğrusu açılacaktır.

 

Şimdiden uyaralım!  

Devamını Oku

Darı Teorisi

Yazının başlığı gündeme uzak bulunabilir. Şimdiye kadar bilim dünyasında “Darı Teorisi” adında herhangi bir teorinin öne sürüldüğünü de kimse iddia edemez. En azından ben edemem, çünkü rastlamadım.

Dünya tarihini bir teoriyle açıklamam istense, bunu ancak Darı Teorisi’yle açıklardım. Teorimi yazmaya başlamadan önce, aç tavukların rüyalarında gördüğü darının aslında Darı Otu’ndan elde edildiğini kısa bir araştırmayla öğrenmiş bulunmaktayım. Darı Otu’nun ise hiç küçümsenmeyecek faydaları vardır. Bunlardan bir tanesi zihinsel yorgunluğa karşı iyi gelmesidir. Ayrıca sinir sistemi üzerinde de oldukça iyi etkileri vardır. Hamile bayanların da kullanmaları tavsiye ediliyor.

Darı Teorisi, “darı” ile alakalı görünse de, öncelikle üzerinde durmayı istediğim husus, teoride temel aldığım “Aç tavuk rüyasında darı görür” ifadesindeki “tavuk”tur. Darının gıda değeri yüksek olsa da, bunun bir tavuk için hiçbir önemi yoktur. Onun ulaşmayı istediği bir gaye var, o da darıdır. Yani açlığını gidermesi, hayatiyetini devam ettirmesi onun darıya ulaşmasına bağlıdır. Akılsız ve belirli bir irade gücüne sahip olmayan tavuk, darıya ulaşamaz, bilakis darının önüne konmasını bekler. Bu hep böyle olmuştur. Böyle olmaya da devam edecektir. Bir insanı tavuktan ayıran en önemli fark da buradan kaynaklanır. İnsanlar, özgür iradeleri ve düşünme kabiliyetleriyle ulaşmayı istedikleri bir şeye doğru harekete geçerler. Onu elde etmek için mücadele ederler. Elde edemediklerinde bir daha denerler. Ama tavukların böyle bir şansı yoktur. Tavuklar, darıya ulaşmak için mücadele etseler de bu durum içgüdüseldir. Darıyı önlerinden kaldırdığınızda, onu elde etmeye yetecek kadar ne düşünme kabiliyetine ne de bu yönde makul iradeye sahiptirler.

İnsanların özelde kendi başlarına birer fert olarak, genelde ise içinde yaşadıkları toplum olarak tarih boyunca “hakikat” ve “yalan” arasındaki bocalamalarıdır onlara kimlik katan şey. Yani fert veya toplum, bir değerini kabullenişte onları bir araya getiren en önemli temel neden, baktıkları tarafa aynı açıyla bakıp bakmamalarıdır. Yani üzerinde “hakikat” diye uzlaştıkları değerler uğruna sesli veya sessizce mücadele etmeleridir insanların asıl ülküsü. Ferdi de tavuktan ayıran, daha doğrusu ayırması gereken en önemli özellik burada yatar. Zorla çekip çekiştirilerek “zaman”ın “ruhu”na uydurulmaya çalışılan “modern insan”ın kolundan çekilerek her gün boş bir midenin önünde korkuyla tehdit edildiği bir dönemdeyiz. Toplumların önünde bekletildikleri şey, aslında gelmeyecek olan “hakikat treni”dir. Aslında “yalan”ın istasyonu olsa ve insanlara bu istasyonda yüzlerce yıl bekletilmediği söylense, yine de buradan ayrılamayacak içgüdüye sahip insanların “Darı Teorisi”ne inanmalarını beklemek de ihtimal değildir.

Dünyanın bugünkü kadar “hakikat”ten uzak ve insanın yaratılış gerçeğine uzak bir tutumla izah edilebilecek yöne doğru ittirildiği bir dönemi yaşanmış mıdır, sorusu üzerinde herkesin sık sık düşünmesi gerekir. Sokakta, televizyonda gördüğümüz insanlarda “darı’ya ulaşma” heyecanının olmadığını kim iddia edebilir. Elbette insanların da tavuklar gibi beslenmeye ihtiyacı var. Ve hatta tavuklar gibi yiyeceklerini temin etmek için gayret etmeleri gerekir. Beğenmesek de sosyal tabaka itibariyle bazıları az, bazıları ise daha fazla gayret göstererek geçimlerini sağlayabiliyor. Ama bundan insanların içine itildikleri “yokluk ve varlık sınırındaki hayat” psikolojisiyle, farklı araçlarla koşullandırılarak düşüncesizce savrulmaları kastetmiyorum. Ama öyle…

Adına “Zamanın Ruhu” denen ve kırbacın ucuyla insanlara sirayet eden bir cevherden bahsetmenin tam sırası..! Gerçekten “Zamanın Ruhu” denen bir olgu varsa, bu olguyu daha önceden tarif eden birileri var demektir. Yani dünyada kavramları idare eden bir veya daha fazla odak olmalı ki, herkesin “Zamanın Ruhu” dedikleri bir kavramdan bahsedilebilsin. Böyle bir kavram varsa, o zaman bunu ortaya atan da birileri vardır elbette. “Zaman”ı şekillendirenler kimler? Buna bir ruh katarak insanlığın önüne servis edenler kimler? Bu iki sorunun cevabı bize aslında “Darı Teorisi’ni daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. “Zamanın Ruhu” bize her şeyin “para” olduğunu söylemiyor mu? Yani içinden geçtiğimiz “tarihsel evre” artı (+) değerlerin, yani pozitivizmin evresidir. Bu da her bir ihtiyaç halinde aşırı isteği doğurur ki, duygularda körleşme ve dolayısıyla güdülenmeye neden olur.

Dünya’nın bugün global bir köy haline geldiğini savunanlar, köydeki insanların nasıl yiyeceklerini, nasıl giyeceklerini, nasıl oturup kalkacaklarını çeşitli araçlarla telkin ettikleri gibi, onların nasıl düşüneceklerine de yine onlar karar veriyor. Evrenin bir yerlerinde bir amaç uğruna var edilen koca gezegenimizi bir köy kılmak kimin haddine diye kimse sormuyor! Belki de amaç, hedef, tefekkür gibi kavramları unutmak, ya da en iyimser deyişle, hatırlamak istemeyen insanlar için küçültülmüş bir mekânda yönetilmenin hazzı daha çekicidir, kim bilir!  Zaten gütmektense, güdülmeyi daha erdemli bir iş gibi gören “modern insan”ın tercihleri tam da bu noktada “Darı Teorisi”ni desteklemektedir. “Yeni İnsan” da denebilecek yeni bir türden bahsetmek mümkün bu noktada, çünkü doğallığın tüm sınırlarının ötesinde yaşayan, yani doğal hayattan sıyrılmış, hatta doğallığın dışında yaşamanın kaçınılmaz olduğunu kabullenmiş yeni bir türden bahsetmek mümkün. Bu türün de darıya ulaşmak için güdüleriyle hareket etmesi en makul yoldur. Hiç şüphesiz insanın şeref ve haysiyetiyle bir alıp vereceğimiz yoktur. Ancak bir vakıa olarak yeni ortaya çıkan, ya da ortaya çıkarılan insan tipinin kendi iradesiyle hareket ettiğini düşünmek için boğazına kadar kapitalizme batmış olmak gerekir.

İradesiyle hareket edemeyen, daha doğrusu irade sahibi olmayan bir insandan bahsetmek mümkün mü? Şu halde maalesef mümkün! Milyarlarca insanın yaşadığı dünyamızda kendi iradesine göre yaşayan kaç kişi vardır? İradeden kast ettiğim şey, yorganının nevresim rengini seçmek veya diş fırçasının kıllarının rengini seçmek değildir. Varlığının hakkını vermek, varlığını duyumsayarak yaşamak için aklıyla benliğinin doyum bulduğu evrensel çizgide kaç kişi yaşayabiliyor? Bu iradeyi kim gösterebilir? Bugün dünyanın en ücra kasabasına kadar “yeni insan” türünün karakter özelliklerini görmek mümkündür. Bu bir kabulleniştir, bu kabullenişten kimse kendini alamaz. İnsanların çoğuna kabul ettirilen hayat algısının dışına çıkmaya çalışmak, dünyanın sınırlarından dışarıya atım atmayla eşdeğerdir. İnsanlık bugün “irade” denen büyük kudretini televizyon kumandasından kanalları seçmekte veya en radikal şekliyle alış veriş yapacağı markette kullanıyor. Devletlerini yönetecek idarecilerini seçmek için ise kullandıkları şey “irade” değil “içgüdü”leridir. Türkiye dâhil tüm dünyadaki seçmen, yöneticisini seçerken ilk tercih sebebi insani veya ahlaki değerler değil, midesiyle ilgili geçim endişesidir.

“Modern İnsan”, ruhsal ve yaşam referanslarını kendisi dışındaki araçlardan alan insandır. İçinde yaşadığımız çağda kaç insan doğuştan getirdiği karakter özelliklerinin doğrultusunda bir hayat sürdürüyor? İnsanların kendi karakterlerinde kalmalarını istemeyen, kendi karakterini yaşayan insandan korkan global iradeden bahsedilebilir bu noktada. Doğasına bağlı kalmış, kendi olağan ruhsal çizgisinde yaşamını sürdüren insan, doğayla tümleşik bir hayat sürdüreceğinden dolayı, suni olan yapaylığı hemen fark edecektir. Güçleri elinde bulunduranların ve devam ettirmek isteyenlerin, “modern insan” kalıplarının arasına sıkıştırdıkları günümüz insanının bu yapaylığı fark etmesini istemiyorlar. Aksi halde insan doğasına aykırı tüm işleyiş ortaya çıkacak, doğusuyla batısıyla suni yaşama karşı toplumlar dünyayı değiştireceklerdir. Bunu da bugünün egemenleri pek tabidir ki istemezler. “Modern İnsan” kavramı, “an”ı yaşamayı önüne servis edilenleri yaşamak olarak algılayan çağdaş insan için tarihsel bir neticedir, hatta medeni ilerlemenin bir gereğidir. Ancak bu kavramın Batı’da üretilerek, tüm insanlığa servis edildiğini düşünmez. “Modern İnsan”ı dünyaya servis edenlerin, bu kavramı sadece günümüz insanının gelişmişliği kabulleniş noktasındaki sıfatı olarak gösterdiklerini düşünmek koca bir aldanıştır. Çünkü Batı “Modern İnsan”ı bugünkü çağda (!) insanların yaşaması gereken insani form olarak öne sürmektedir. Bu formun dışına çıkanlar makbul görülmemekte, hatta dünyaya makbul gösterilmemektedir.

 

 

Devamını Oku