Hakkında
Ozgeçmiş - Hasan Yaşar Özfidan. Karşıyaka'da doğdum. Ilk Türk Motorunu 12.03.1937 Tarihinde Karşıyakada yapan Hasan Özfidan'ın oğluyum. İlk orta ve lise eğitimlerimi Karşıyaka'da tamamladıktan sonra, Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi, İşletme Ekonomisi Bölümünü bitirdim. Ardından, Ege Üniversitesi Bilgisayar Araştırma Geliştirme Merkezi ve Yaşar Bilgi İşlemde Bilgisayar Programcılığı eğitimlerini aldım Askerlik görevimi Eğridir Dağ ve Komando Okulunda eğitim aldıktan sonra Yedek Subay olarak Bolu Komando Tugayında tamamladım. Anavatan Partisi Karşıyaka İlçe Teşkilatı kurucu Yönetim Kurulu Üyeliği yaptım. Ardından politikayı bıraktım. Enson olarak, Amerikadan Uluslararası Hukuk Lisans, ardından Uluslararası Kamu Hukuku Tezli Yüksek Lisans Eğitimlerini aldım. Halen, Uluslararası Hukuk alanında doktora yapmaktayım. Ülkemizin ekonomik yönden daha iyi duruma gelmesi için Susurluk kazasından sonra, uzun ve ciddi araştırmalar yaparak hazırlamış olduğum detaylı çözüm yollarını www.ekonomikcozum.com Adı altında bir sitede topladım. Hürriyet Gazetesi tarafından düzenlenen ve ülkemizin ekonomik yönden daha iyiye gitmesi için neler yapılabililir temasını içeren "Ben olsam." Adlı yarışmada ödül aldım. Ayrıca, Dünya Bankası tarafından desteklenen bu çalışmalarım, birçok üniversite, akademisyen ve birçok üniversite öğrencisinin ilgisini çekmekte ve bu sitedeki bilgiler, başta üniversiteler olmak üzere çeşitli yerlerde kaynak olarak gösterilmektedir. Bunlara örnek olarak www.istanbul.edu.tr/iktisat/trikt.htm, http://homepage.uludag.edu.tr/~ufukb ve www.ceterisparibus.net Siteleri gösterilebilinir. Son olarak Arjantın Ekonomik Krizinin bilimsel açıklaması olarak benim açıklamam Bilim Dünyası tarafından kabül görmüştür. Halen www.haberx.com Sitesinde ekonomi ve siyaset ağırlıklı köşe yazıları yazmaktayım. Çoğu zaman yazılarıma yazılı basında yer verilmektedir. Evli ve bir çocuk sahibi olup, yabancı dil olarak İngilizce bilmekteyim. Ekonomi ve siyasi konularda nadir olarak yazılar yazmaktayım. Ekonomi, Hukuk ve Tıp Alanlarında çeşitli araştırmalarım ve buluşlarım mevcuttur. Araştırmalarıma halen devam etmekteyim. . SEVGİLERİMLE. Hasan Yaşar Özfidan. Hukukçu - Ekonomist. Araştırmacı Yazar.
  • LL.M. Uluslararası Hukukçu - Ekonomist.
  • Yaşadığı yer Türkiye
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

CORONA, DÜŞÜK BAĞIŞIKLIK VE D VİTAMİNİ İLİŞKİSİ.

CORONA, DÜŞÜK BAĞIŞIKLIK VE D VİTAMİNİ İLİŞKİSİ. 

Bağışıklığı düşük olmayanlarda Covid-19 virüsünün ölümcül etkisi olmadığı, hastalığı hiç semptom (belirti) göstermeden yada çok az belirtilerle atlattıkları kesin olarak bilinmektedir. Kısaca, korona virüsü değil, düşük bağışıklık öldürür. Olaylara dar açıdan bakmayalım. Yukarıdan geniş açıyla bakarsak, Covid-19 Virüsünün zor durumda bırakmasının asıl nedeni, gençler dahil insanların çoğunun bağışıklık sistemlerinin çok düşük olmasıdır! İnsanların bağışıklık sistemlerinin neden düşük olduğunu, bundan önce yayınlamış olduğum https://www.haberx.com/post/507692/korona-virusunun-gercek-nedeni-ve-onlemi-1  adresindeki yazıdan detaylı olarak ulaşabilirsiniz. 

 

Dünyada, insanların büyük bir çoğunluğunun bağışıklık sisteminin düşük olduğu gözlemlenmektedir. Bağışıklığın düşük olduğunu ortaya koyan belirtiler olarak, sık sık hastalanmak, hastalığın uzun sürmesi, yorgunluk, stres, örnek olarak gösterilebilinir. Bağışıklığın düşük olup olmadığını D Vitaminine bakarak ta anlayabilirsiniz. Bunun için, dünyada yaygın olarak kandan alınarak yapılan D Vitamini ölçümü kullanılmaktadır. 

 

D vitamininin bağışıklık sistemindeki hücreler üzerinde çok sayıda etkisi vardır. B hücresi proliferasyonunu inhibe eder ve B hücresi farklılaşmasını ve immünoglobulin sekresyonunu bloke eder [ 31 - 32 ]. D vitamini ayrıca T hücresi proliferasyonunu baskılar [ 33 ] ve bir Thl'den Th2 fenotipine [ 34 - 35 ] geçişe neden olur . Ayrıca, T hücresi olgunlaşmasını enflamatuar Th17 fenotipinden [ 36 - 37 ] uzağa doğru eğilerek etkiler ve T düzenleyici hücrelerin indüksiyonunu kolaylaştırır [ 38 - 41]. Bu etkiler, IL-10 gibi anti-enflamatuar sitokinlerin üretiminin artmasıyla birlikte inflamatuar sitokinlerin (IL-17, IL-21) üretiminin azalmasıyla sonuçlanır ( Şekil 1A ). D vitamininin de monositler ve dendritik hücreler (DC'ler) üzerinde etkileri vardır. IL-1, IL-6, IL-8, IL-12 ve TNFa gibi enflamatuar sitokinlerin monosit üretimini engeller [ 42 ]. Bu ayrıca, bir MHC sınıf II moleküllerinin, yardımcı-uyarıcı moleküllerin ve IL-12 [ifadesinin azalması ile kanıtlandığı gibi, olgunlaşmamış bir fenotipi muhafaza DC farklılaşmasını ve olgunlaşmasını inhibe eden 43 - 45 (] Şekil 1B ). 

Kaynak: https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3166406

 

Ayrıca, D Vitamininin olumlu etkileriyle ilgili ülkemizde birçok bilimsel makale yayınlanmaktadır. Bu makalelere https://www.turkiyeklinikleri.com/journal/nutrition-and-dietetics-special-topics/482/en-index.html adresinden ulaşabilirsiniz. 

 

Bağışıklığı düşük olan insanları bugün Corona, yarın ise hiç bilmediğimiz basit bir virüs yada bakteri tehdit edebilir, yeni salgınlar, pandemiler ortaya çıkabilir. Burada asıl sorun, insanların büyük bir çoğunluğunun bağışıklık sisteminin olması gereken düzeylerde olmaması, düşük olmasıdır! 

 

Bu bağlamda, güvenli mesafe ve maske takma önlemlerine ilave olarak acilen düşük bağışıklığın mercek altına alınması ve yükseltilmesi için bilim insanlarını araştırma yapmaya davet ediyorum. Ayrıca, düşük olanlara doktor kontrolünde D Vitamini takviyesi yaparak bağışıklık sistemimizi acilen güçlendirmemiz gerektiği göz ardı edilmemelidir

 

Bilim insanları, biran önce harekete geçerek bağışıklığı düşük olan insanların bağışıklıklarını olması gereken düzeylere çıkarmaları için dikkatlerini buraya vermelerine davet ediyorum. Bataklıktaki sineklerden kurtulmaya çalışmak yerine, bataklığın kurutulmasına gidilmelidir. Sorunu, kalıcı olarak kökünden çözmenin yegane yolu budur. 

 

Hasan Yaşar Özfidan. 

LL.M. Uluslar arası Hukukçu – Ekonomist. 

Araştırmacı Yazar. 

 

Email: hasanozfidan1@hotmail.com

Ödül Alan Çalışmalarımı Topladığım Site:  www.ekonomikcozum.com

 

Devamını Oku

KORONA VİRÜSÜNÜN GERÇEK NEDENİ VE ÖNLEMİ!

KORONA VİRÜSÜNÜN GERÇEK NEDENİ VE ÖNLEMİ! 

 

Bilgiler, kağıt üzerinde kalmamalı, gerçeklerle örtüşmelidir, mantığıyla hareket ederek araştırmalar yapmaktayım. Ilk Türk Motorunu 12.03.1937 Tarihinde Karşıyaka’da yapan Hasan Özfidan'ın oğluyum. Öncelikle, buluşçu bir aileden geldiğimi belirtmek isterim. Araştırmacı bir yazar olarak, Hukuk, Ekonomi ve Tıp alanlarında çeşitli araştırmalar yapıyorum. 

 

Dünyada tek değişmeyen şey din dir! Bilim ise, değişkendir. Bilim değişikliklere ve gelişmelere açık olmalıdır. 

 

Tıp alanında ise, 10 yıldır araştırmalar yapmaktayım. Tıp alanında yaptığım araştırmada ilk bulgu olarak karşıma tüm dünyada gençler dahil insanların çoğunun bağışıklık düzeylerinin düşük olduğunu gözlemledim!

 

Kalp krizi, kanser vakalarındaki artış, tanısı konulamayan vakalar dahil olmak üzere, korona virüsünün ardında yatan gerçeğin, insanların bağışıklık sistemlerinin düşük olmasından kaynaklandığı gözden kaçırılmamalıdır! 

 

İlaç firmalarının tıp bilimine etkisi olduğu gerçeğiyle 10 yıldır susuyorum ve yazılarımda bu konuyu hiç işlemedim! Ancak, yaşanan salgın ile belirsizliğin hala sürmesi nedeni ile araştırma sonucu edindiğim bilgileri kamuoyuyla paylaşmaya karar verdim. 

 

Araştırmalarımda, bilimsel ve resmi çalışmaları referans alarak esas alıyorum ve en önemlisi olarak uzun süren bir deney sürecinden geçen ve tedavi sürecine eklenen bilimsel çalışmaların, gerçek hayatta zaman içinde fiilen değişip değişmediğini, uygulamadaki gerçek sonuçlarını araştırıyorum. Kısaca, saygın ve resmi olarak açıklanan bilimsel makalelerin gerçek hayattaki, hatta fiili olarak sonuçlarına bakarak araştırmalar yapıyorum. 

 

Tıpkı, ekonomi biliminde ülkelerin para basmalarıyla ilgili hiçbir kural yada formülün ol-ma-ma-sında olduğu gibi.. (Örnek, bir ülke GSMH nın yüzde 10 nu yada yüzde 20 sı kadar para basabilir, likilite olarak piyasaya sürebilir.) Örneğinde olduğu gibi ekonomi biliminin kalbi olan likit para basımı ile ilgili hiçbir kural yada yöntem bulunmamaktadır.  Ne kadar ilginç değil mi? Yıllarca okuyorsun ama, ekonomi ile ilgili tüm kitapların içinde bu bilgi yok! Bu yüzden tüm insanları, önlerine sunulan bilgiyi sorgusuz kabul etmemeli, bunları fiili sonuçlarını araştırmaya davet ediyorum. 

 

Tıp alanında yapmış olduğum araştırma ve sonuçlarına gelirsek, buradan tıp dahil tüm bilim insanlarını bu çalışmalarıma leke atmadan ve dışlamadan, ileri sürmüş olduğum iddiaları araştırmaya ve gerçek hayattaki fiili sonuçlarına bakmaya davet ediyorum. Bilim insanlarının kaynaklar göstererek ileri sürdükleri yöntemler ve bilgiler kağıt üzerinde kalmamalı, ortaya konulan bilgiler, gerçek hayatla fiilen örtüşmelidir. Bilimin, bilim olması için gerçeklerle fiilen örtüşmesi gerektiği göz ardı edilmemelidir. 

 

Gelelim 10 yıl önceki araştırmama! Dünya genelinde insanların büyük bir çoğunluğunun bağışıklık sisteminin düşük olduğunu ve bunun nedenlerini araştırmaya başladım. Bir insanın, bağışıklık sisteminin yüksek olması için sağlıklı beslenmesi ve bağırsak florasının sağlıklı olması ve D vitamininin olması gereken değerlerde (Ne alçak, nede çok) olması gerekmektedir. Vücudumuzda D vitamini, güneş ışığının insan derisinin altındaki enzimlerle etkileşime girerek karaciğer ve böbreklerde  D vitaminine dönüşerek oluştuğu bilinmektedir. Kısaca, bağışıklığı yüksek tutmak için sağlıklı beslenmek ve günün belli saatlerinde bolca güneşlenmek gerekir. Bununla ilgili araştırdığınız taktirde kolaylıkla bulabileceğiniz kaynaklardan birini sizlerle paylaşmak istiyorum. 

 

D vitamini; yağda eriyen vitaminler arasında yer almakta olup aynı zamanda endojen olarak uygun biyolojik ortamda sentezlenebildikleri için hormon ve hormon öncüleri olan bir grup steroldür. En önemli etkisi kalsiyum, fosfor metabolizması ve kemik mineralizasyonu üzerinedir (1,2). Bununla birlikte son yıllarda, D vitamini eksikliği ve yetersizliğinin yaygın kanserler, kardiyovasküler hastalıklar, metabolik sendrom, enfeksiyöz ve otoimmun hastalıkların dahil olduğu bir çok kronik hastalıkla ilişki içinde olduğu bulunmuştur (3,4). Bu yaygın hastalıkların spektrumu özellikle endişe vericidir çünkü gözlemsel çalışmalar göstermiştir ki; sanayileşmiş ülkeleri içeren dünyanın kuzey bölgelerinin birçoğunda D vitamini yetersizliği yaygındır (5). D vitamini eksikliği artık küresel bir salgın olarak kabul edilmektedir (6). İngiltere’de yakın zamanda yapılan bir çalışmada; kış ve bahar dönemlerinde erişkin popülasyonun %50’sinden fazlasında D vitamini yetersizliği, %16’sında da ciddi D vitamini eksikliği saptandığı bildirilmiştir (5). Ülkemizden Uçar ve ark. son yıllarda Ankara bölgesinde yaptıkları bir çalışmada; oldukça yüksek oranda (%51,8) D vitamini eksikliği ve %20,7 oranında D vitamini yetersizliği tespit edilmiştir (7)” 

Kaynak: http://www.turkosteoporozdergisi.org/archives/archive-detail/article-preview/an-pandemisi-d-vitamini-eksiklii-ve-yetersizlii/8127 

 

Araştırmalarım sonucu, sağlıklı beslensek, güneş altında kalsak dahi gerçek hayatta fiili sonuçlarına bakarak bağışıklık sistemimizin güçlü olmadığını gözlemledim. Bunun nedenini araştırdığımda, şunlar karşımıza çıkmaktadır. 

 

Uzun yıllar önce, atmosferdeki ozon tabakasının inceldiğini ve bununla mücadele altında atmosfere bazı kimyasal maddeler (Chemtrails) atıldığı ve incelen bu ozon tabakasının kapatılması için bazı önlemler alındığını yaşı ileri olan herkes bilir. Günümüze kadar devam eden bu uygulama sonucu, dünya atmosferini bu maddeler kaplamış, tıpkı camın arkasında güneşlenildiği zaman yararlı güneş ışınlarının gelmemesinde olduğu gibi, yararlı güneş ışınlarının atmosferden geçmesine mani olmuştur. 

 

Ayrıca, güneşlenerek vücudumuzda D Vitamini oluşması için derimizin altında olması gereken enzimler, sağlıklı beslenemediğimiz ve bağırsak floramızın bozuk olmasından dolayı yeteri kadar yoktur! Sağlıklı beslenememe sorununu açmama gerek yok sanırım. Tohumu bir sonraki yılda ekilemeyen yani GDO lu ürünlerle birlikte, atmosfere atılan kimyasal maddelerin yeryüzüne inmesi, suların ve toprağın zehirli kimyasallarla kaplanmış olması sağlıksız beslenmemizi daha da arttırmıştır. Kısaca, vücudumuzun D vitamini üretmesi için 2 tane temel unsur vardır. Bunun birisi olmazsa vücudumuz D Vitamini üretemez. Sonuç olarak, vücudumuzun D Vitamini üretebilmesi için, ne derimizin altında olması gereken enzimler yeteri kadar vardır, nede sağlıklı olarak almamız gereken güneş ışığı vardır

 

Gelelim bunun ispatına! Bilim insanlarını, sağlıklı beslenen ve güneşin bol olduğu Antalya’da sahilde can kurtarma görevi yapan bir gencin D Vitamini seviyesini ölçmeye davet ediyorum. Bakalım sonucu ne çıkacak? Gençlerin D Vitamini seviyelerinin düşük olmasına rağmen Covid-19 virüsüne yaşlılardan daha fazla dayanıklı olmasının sebebinin, gençlerin metabolizmalarının daha fazla çalışmasından kaynaklanıp kaynaklanmadığı mutlaka araştırılmalıdır. 

 

Yapılan son ölçümlerde, İnsanların çoğunda D Vitamini seviyesi 0 ila 10 ng/ml olarak çıkmaktadır. Bu durumda, D Vitamini fazlalığından bahsetmeye gerek varmıdır? Buradan, başta doktorlar ve sağlık çalışanları dahil, tüm insanları D vitaminlerini ölçtürmeye davet ediyorum. Bakalım sonuçları ne çıkacak? 

 

D Vitamininin düşük olması da, yüksek olması da zararlıdır! Dünya üzerinde insanlarının çoğunda D Vitamini eksikliği (30 ng/mL nin altı) gözlemlenirken, bazı hekimler özellikle D Vitamininin çokluğundan (150 ng/mL nin üstü) bahsetmektedir. Peki, neden D Vitamininin azlığından bahsetmiyorlar! İnsanların çoğunun D Vitamini, sanki yüksekmiş gibi algı yaratıyorlar? Kaç kişinin D vitamini seviyesi 150 ng/mL nin üzerindedir? Yüksek olmasının zararlarından bahsediyorlar da alçak olmasının zararlarından neden bahsetmiyorlar?  Halbuki, alçak olmasının zararları daha fazla! Bunları da açıklasınlar! 

 

Buda yetmiyormuş gibi, Yeni yıldan itibaren D Vitamini ölçümlerinin Sağlık Ocaklarından kaldırıldığını, bunun nedeni olarak D Vitamini ölçümlerinin çoğunlukla düşük (Aslında ölçümler doğru) çıktığını, ölçüm tekniklerinde yanlışlıklar olabileceği düşüncesi böyle bir karar alındığını öğrendim. 

 

Ülkemizde dikkate alınan D Vitamini değerleri ise; 

 

  20 ng/mL’den düşük ise D vitamini eksikliği, 

  21 ile 29 ng/mL arasında ise D vitamini yetersizliği, 

  30 ng/mL’den yüksek ise yeterli düzey (tercih edilen aralık 40-60 ng/mL), 

150 ng/mL’den yüksek ise D vitamini fazla olarak kabul edilmektedir. 

 

Günümüzde, D vitamini eksik olanlar (20 ng/mL den düşük.) ile D vitamini yetersiz olanlar (30 ng/ mL den düşük.) olanların toplamı, dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğunu teşkil etmektedir. Dünyada yaşanan bu salgın ortamında yapılacak en iyi iş, insanların bağışıklık sistemlerinin olması gereken düzeyde tutulmasıdır. Bunun için,  doktor kontrolünde kandan alınan numune ile tüm dünyada yapılabilen D Vitamini testinin yapılmasını, düşük olanların doktor kontrolünde yükseltilmesini şiddetle öneriyorum! 

 

Bilgiler, kağıt üzerinde kalmamalı, gerçeklerle örtüşmelidir! Almanya, bu ölçümleri yapıyor. Biz, neden yapmayalım ve neden yapmıyoruz? Bağışıklığı düşük olanlar, evde kendilerini karantinaya alırlar. Bağışıklığı yüksek olanlarda günlük işlerine devam ederler! Böylece ölüm ve ekonomik olarak enaz hasarla bugünler atlatılır. 


Hasan Yaşar Özfidan.
Uluslararası LL.M. Hukukçu - Ekonomist.
Araştırmacı Yazar. 

Email: hasanozfidan1@hotmail.com 

Ödül Alan Çalışmalarımı Topladığım Site: www.ekonomikcozum.com 

 

Devamını Oku

KORONA VİRÜSÜNÜN GERÇEK NEDENİ VE ÖNLEMİ!

KORONA VİRÜSÜNÜN GERÇEK NEDENİ VE ÖNLEMİ! 

 

Bilgiler, kağıt üzerinde kalmamalı, gerçeklerle örtüşmelidir, mantığıyla hareket ederek araştırmalar yapmaktayım. Ilk Türk Motorunu 12.03.1937 Tarihinde Karşıyaka’da yapan Hasan Özfidan'ın oğluyum. Öncelikle, buluşçu bir aileden geldiğimi belirtmek isterim. Araştırmacı bir yazar olarak, Hukuk, Ekonomi ve Tıp alanlarında çeşitli araştırmalar yapıyorum. 

 

Dünyada tek değişmeyen şey din dir! Bilim ise, değişkendir. Bilim değişikliklere ve gelişmelere açık olmalıdır. 

 

Tıp alanında ise, 10 yıldır araştırmalar yapmaktayım. Tıp alanında yaptığım araştırmada ilk bulgu olarak karşıma tüm dünyada gençler dahil insanların çoğunun bağışıklık düzeylerinin düşük olduğunu gözlemledim!

 

Kalp krizi, kanser vakalarındaki artış, tanısı konulamayan vakalar dahil olmak üzere, korona virüsünün ardında yatan gerçeğin, insanların bağışıklık sistemlerinin düşük olmasından kaynaklandığı gözden kaçırılmamalıdır! 

 

İlaç firmalarının tıp bilimine etkisi olduğu gerçeğiyle 10 yıldır susuyorum ve yazılarımda bu konuyu hiç işlemedim! Ancak, yaşanan salgın ile belirsizliğin hala sürmesi nedeni ile araştırma sonucu edindiğim bilgileri kamuoyuyla paylaşmaya karar verdim. 

 

Araştırmalarımda, bilimsel ve resmi çalışmaları referans alarak esas alıyorum ve en önemlisi olarak uzun süren bir deney sürecinden geçen ve tedavi sürecine eklenen bilimsel çalışmaların, gerçek hayatta zaman içinde fiilen değişip değişmediğini, uygulamadaki gerçek sonuçlarını araştırıyorum. Kısaca, saygın ve resmi olarak açıklanan bilimsel makalelerin gerçek hayattaki, hatta fiili olarak sonuçlarına bakarak araştırmalar yapıyorum. 

 

Tıpkı, ekonomi biliminde ülkelerin para basmalarıyla ilgili hiçbir kural yada formülün ol-ma-ma-sında olduğu gibi.. (Örnek, bir ülke GSMH nın yüzde 10 nu yada yüzde 20 sı kadar para basabilir, likilite olarak piyasaya sürebilir.) Örneğinde olduğu gibi ekonomi biliminin kalbi olan likit para basımı ile ilgili hiçbir kural yada yöntem bulunmamaktadır.  Ne kadar ilginç değil mi? Yıllarca okuyorsun ama, ekonomi ile ilgili tüm kitapların içinde bu bilgi yok! Bu yüzden tüm insanları, önlerine sunulan bilgiyi sorgusuz kabul etmemeli, bunları fiili sonuçlarını araştırmaya davet ediyorum. 

 

Tıp alanında yapmış olduğum araştırma ve sonuçlarına gelirsek, buradan tıp dahil tüm bilim insanlarını bu çalışmalarıma leke atmadan ve dışlamadan, ileri sürmüş olduğum iddiaları araştırmaya ve gerçek hayattaki fiili sonuçlarına bakmaya davet ediyorum. Bilim insanlarının kaynaklar göstererek ileri sürdükleri yöntemler ve bilgiler kağıt üzerinde kalmamalı, ortaya konulan bilgiler, gerçek hayatla fiilen örtüşmelidir. Bilimin, bilim olması için gerçeklerle fiilen örtüşmesi gerektiği göz ardı edilmemelidir. 

 

Gelelim 10 yıl önceki araştırmama! Dünya genelinde insanların büyük bir çoğunluğunun bağışıklık sisteminin düşük olduğunu ve bunun nedenlerini araştırmaya başladım. Bir insanın, bağışıklık sisteminin yüksek olması için sağlıklı beslenmesi ve bağırsak florasının sağlıklı olması ve D vitamininin olması gereken değerlerde (Ne alçak, nede çok) olması gerekmektedir. Vücudumuzda D vitamini, güneş ışığının insan derisinin altındaki enzimlerle etkileşime girerek karaciğer ve böbreklerde  D vitaminine dönüşerek oluştuğu bilinmektedir. Kısaca, bağışıklığı yüksek tutmak için sağlıklı beslenmek ve günün belli saatlerinde bolca güneşlenmek gerekir. Bununla ilgili araştırdığınız taktirde kolaylıkla bulabileceğiniz kaynaklardan birini sizlerle paylaşmak istiyorum. 

 

D vitamini; yağda eriyen vitaminler arasında yer almakta olup aynı zamanda endojen olarak uygun biyolojik ortamda sentezlenebildikleri için hormon ve hormon öncüleri olan bir grup steroldür. En önemli etkisi kalsiyum, fosfor metabolizması ve kemik mineralizasyonu üzerinedir (1,2). Bununla birlikte son yıllarda, D vitamini eksikliği ve yetersizliğinin yaygın kanserler, kardiyovasküler hastalıklar, metabolik sendrom, enfeksiyöz ve otoimmun hastalıkların dahil olduğu bir çok kronik hastalıkla ilişki içinde olduğu bulunmuştur (3,4). Bu yaygın hastalıkların spektrumu özellikle endişe vericidir çünkü gözlemsel çalışmalar göstermiştir ki; sanayileşmiş ülkeleri içeren dünyanın kuzey bölgelerinin birçoğunda D vitamini yetersizliği yaygındır (5). D vitamini eksikliği artık küresel bir salgın olarak kabul edilmektedir (6). İngiltere’de yakın zamanda yapılan bir çalışmada; kış ve bahar dönemlerinde erişkin popülasyonun %50’sinden fazlasında D vitamini yetersizliği, %16’sında da ciddi D vitamini eksikliği saptandığı bildirilmiştir (5). Ülkemizden Uçar ve ark. son yıllarda Ankara bölgesinde yaptıkları bir çalışmada; oldukça yüksek oranda (%51,8) D vitamini eksikliği ve %20,7 oranında D vitamini yetersizliği tespit edilmiştir (7)” 

Kaynak: http://www.turkosteoporozdergisi.org/archives/archive-detail/article-preview/an-pandemisi-d-vitamini-eksiklii-ve-yetersizlii/8127 

 

Araştırmalarım sonucu, sağlıklı beslensek, güneş altında kalsak dahi gerçek hayatta fiili sonuçlarına bakarak bağışıklık sistemimizin güçlü olmadığını gözlemledim. Bunun nedenini araştırdığımda, şunlar karşımıza çıkmaktadır. 

 

Uzun yıllar önce, atmosferdeki ozon tabakasının inceldiğini ve bununla mücadele altında atmosfere bazı kimyasal maddeler (Chemtrails) atıldığı ve incelen bu ozon tabakasının kapatılması için bazı önlemler alındığını yaşı ileri olan herkes bilir. Günümüze kadar devam eden bu uygulama sonucu, dünya atmosferini bu maddeler kaplamış, tıpkı camın arkasında güneşlenildiği zaman yararlı güneş ışınlarının gelmemesinde olduğu gibi, yararlı güneş ışınlarının atmosferden geçmesine mani olmuştur. 

 

Ayrıca, güneşlenerek vücudumuzda D Vitamini oluşması için derimizin altında olması gereken enzimler, sağlıklı beslenemediğimiz ve bağırsak floramızın bozuk olmasından dolayı yeteri kadar yoktur! Sağlıklı beslenememe sorununu açmama gerek yok sanırım. Tohumu bir sonraki yılda ekilemeyen yani GDO lu ürünlerle birlikte, atmosfere atılan kimyasal maddelerin yeryüzüne inmesi, suların ve toprağın zehirli kimyasallarla kaplanmış olması sağlıksız beslenmemizi daha da arttırmıştır. Kısaca, vücudumuzun D vitamini üretmesi için 2 tane temel unsur vardır. Bunun birisi olmazsa vücudumuz D Vitamini üretemez. Sonuç olarak, vücudumuzun D Vitamini üretebilmesi için, ne derimizin altında olması gereken enzimler yeteri kadar vardır, nede sağlıklı olarak almamız gereken güneş ışığı vardır

 

Gelelim bunun ispatına! Bilim insanlarını, sağlıklı beslenen ve güneşin bol olduğu Antalya’da sahilde can kurtarma görevi yapan bir gencin D Vitamini seviyesini ölçmeye davet ediyorum. Bakalım sonucu ne çıkacak? Gençlerin D Vitamini seviyelerinin düşük olmasına rağmen Covid-19 virüsüne yaşlılardan daha fazla dayanıklı olmasının sebebinin, gençlerin metabolizmalarının daha fazla çalışmasından kaynaklanıp kaynaklanmadığı mutlaka araştırılmalıdır. 

 

Yapılan son ölçümlerde, İnsanların çoğunda D Vitamini seviyesi 0 ila 10 ng/ml olarak çıkmaktadır. Bu durumda, D Vitamini fazlalığından bahsetmeye gerek varmıdır? Buradan, başta doktorlar ve sağlık çalışanları dahil, tüm insanları D vitaminlerini ölçtürmeye davet ediyorum. Bakalım sonuçları ne çıkacak? 

 

D Vitamininin düşük olması da, yüksek olması da zararlıdır! Dünya üzerinde insanlarının çoğunda D Vitamini eksikliği (30 ng/mL nin altı) gözlemlenirken, bazı hekimler özellikle D Vitamininin çokluğundan (150 ng/mL nin üstü) bahsetmektedir. Peki, neden D Vitamininin azlığından bahsetmiyorlar! İnsanların çoğunun D Vitamini, sanki yüksekmiş gibi algı yaratıyorlar? Kaç kişinin D vitamini seviyesi 150 ng/mL nin üzerindedir? Yüksek olmasının zararlarından bahsediyorlar da alçak olmasının zararlarından neden bahsetmiyorlar?  Halbuki, alçak olmasının zararları daha fazla! Bunları da açıklasınlar! 

 

Buda yetmiyormuş gibi, Yeni yıldan itibaren D Vitamini ölçümlerinin Sağlık Ocaklarından kaldırıldığını, bunun nedeni olarak D Vitamini ölçümlerinin çoğunlukla düşük (Aslında ölçümler doğru) çıktığını, ölçüm tekniklerinde yanlışlıklar olabileceği düşüncesi böyle bir karar alındığını öğrendim. 

 

Ülkemizde dikkate alınan D Vitamini değerleri ise; 

 

  20 ng/mL’den düşük ise D vitamini eksikliği, 

  21 ile 29 ng/mL arasında ise D vitamini yetersizliği, 

  30 ng/mL’den yüksek ise yeterli düzey (tercih edilen aralık 40-60 ng/mL), 

150 ng/mL’den yüksek ise D vitamini fazla olarak kabul edilmektedir. 

 

Günümüzde, D vitamini eksik olanlar (20 ng/mL den düşük.) ile D vitamini yetersiz olanlar (30 ng/ mL den düşük.) olanların toplamı, dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğunu teşkil etmektedir. Dünyada yaşanan bu salgın ortamında yapılacak en iyi iş, insanların bağışıklık sistemlerinin olması gereken düzeyde tutulmasıdır. Bunun için,  doktor konrolünde kandan alınan numune ile tüm dünyada yapılabilen D Vitamini testinin yapılmasını, düşük olanların doktor kontrolünde yükseltilmesini şiddetle öneriyorum! 

 

Bilgiler, kağıt üzerinde kalmamalı, gerçeklerle örtüşmelidir! Almanya, bu ölçümleri yapıyor. Biz, neden yapmayalım ve neden yapmıyoruz? Bağışıklığı düşük olanlar, evde kendilerini karantinaya alırlar. Bağışıklığı yüksek olanlarda günlük işlerine devam ederler! Böylece ölüm ve ekonomik olarak enaz hasarla bugünler atlatılır. 


Hasan Yaşar Özfidan.
Uluslararası LL.M. Hukukçu - Ekonomist.
Araştırmacı Yazar. 

Email: hasanozfidan1@hotmail.com 

Ödül Alan Çalışmalarımı Topladığım Site: www.ekonomikcozum.com 

 

Devamını Oku

KENTSEL DÖNÜŞÜM DEĞİL, KENTSEL GÜÇLENDİRME.

Kentsel dönüşüm,  çıkarılan her yeni yönetmelikle müteahhitlerin işini zorlaştırdı ve maliyetlerini arttırdı. Ev sahipleri de daha çok taviz vermek zorunda kaldı. Sonunda , kentsel dönüşüm çıkmaza girdi. Dönüştürülmesi gereken daha çook bina var. Her geçen gün deprem riski dahada artıyor. Binaların yıkılıp yeniden yapılması yerine, binaların ACİLEN ucuz ve kolay uygulanan KARBON FİBER yöntemiyle güçlendirilmesine gidilmelidir.

Hasan Yaşar Özfidan.
LL.M. Uluslararası Hukukçu - Ekonomist.
Araştırmacı Yazar. 

 

Devamını Oku

İLK YERLİ TÜRK MOTORUNU YAPAN - HASAN ÖZFİDAN.

İlk Yerli Türk Motorunu Yapan - Hasan Özfidan.

                                                                                                                             

İLK YERLİ TÜRK MOTORUNU YAPAN!

                          Ülkemizde  ilk yerli motoru   yapan  Hasan Özfidan 1915 yılında  Karşıyakalı eski bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.  Hasan Özfidan resimde belirtilen 1937   Tarihinde ilk yerli motoru yapmış, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından "Bu çocuğu yurt dışında eğitimini sağlayın." diyerek talimat vermiş ve ödüllendirmiştir.  Hasan Özfidan yurtdışına eğitim için gitmemiş İzmir Valiliği tarafından kendisine verilen para ödülünü almamıştır. Bunun üzerine özel oluşturulan bir heyet tarafından kendisinin öğretmen olması için sınava alınmış,   sınav heyeti "Biz sizi sınav edemeyiz. Asıl siz bizi sınav edebilirsiniz."  demiş ve kendisine teknik öğretmenlik ünvanı vermiştir. Ardından Halil İdemenin Müdürlüğünü yaptığı zamanındaki adıyla İzmir Sanatlar Mektebinde teknik öğretmen olarak göreve başlamıştır.  Bakınız ***    ( İzmir Mithatpaşa EML ve Endüstri Meslek Lisesinin Tarihçesi.  Tıklayınız.. )   Öğrencilerinden bazıları ise, Özgörkey Şirketler grubunun kurucusu Erdoğan Özgörkey ve kurulduğu dönemde el süpürgesi üreten Gırgır Fabrikası Sahibi Tacettin Hiçyılmaz dır. Bu görevini 10 yıl sürdürdükten sonra kendi isteği ile görevinden ayrılarak özel hayata atılmıştır.

                         Makine üretiminde kullanılan Makine ve avadanlıkları, torna tegahlarını, kalıpları dahil, hiçbir yabancı ürünü taklit etmeden kendisi yapmıştır.  Uzun yıllar tarım arazilerinde sulama için kullanılan 2.5  ile 8 inç büyüklüklerinde "Hasan Özfidan" markasıyla su türbinleri ve marangoz hızar makinaları imalatını kendi yaptığı makinalarla sürdürmüş, başta ege bölgesi olmak üzere ülkemizin büyük bir bölümüne ürünlerini sunmuştur. Ürünleri günümüzde bile hala kullanılmaktadır.   Ürünlerinin garanti süresinin "Ömür boyu." olması dikkat çekmektedir. Seri üretimini yapmamakla birlikte ilk pamuk kırma makinasını yapmıştır.  Inançlı bir insan olarak mütevazi bir yaşam sürdüren  Hasan Özfidan  1986 yılında İzmir'in Karşıyaka İlçesinin Bostanlı Semtinde vefat ederek Hakkın Rahmetine kavuşmuştur.

                                                                                                                             

                                                                                                                                                                                        Oğlu.

                                                                                                                                                                             Hasan Yaşar Özfidan.

                                                                                                                                                                             Hukukçu - Ekonomist.

                                                                                                                                                                               Araştırmacı   Yazar.

 

İlgili Linkler:  http://www.ekonomikcozum.com/muhtelif/motor/ilk_yerli_motoru_makineyi_yapan.html 

                                                                                                                             

http://mithatpasaeml.meb.k12.tr/icerikler/hasan-ozfidan_5768739.html 

                                                                                                                             

http://mithatpasaeml.meb.k12.tr/meb_iys_dosyalar/35/01/163971/icerikler/tarihce_533917.html?CHK=410735cdd04d9af2219f94c68ce8285f 

Devamını Oku

EVRENSEL HUKUKUN ANAYASASI - Hak ve Adalet duygusunu insana yaşatmak gerek..

       EVRENSEL HUKUKUN ANAYASASI.

      (EVRENSEL HUKUKUN TEMEL İLKESİ – HUKUKU ÖZÜNE DÖNDÜRME.)

 

       İnsanlar üzerindeki haklar, hukuk kurallarına sığdırılmayacak kadar büyüktür. Kanunların sadece maddelerden ibaret olmadığı, kanunların insanlara hitap ettiği göz ardı edilmemelidir. Sonuçta, kanuna dayanılarak verilen kararı uygulayacak olan insandır. İnsan, cansız, ruhsuz bir varlık değildir. Hak ve adalet duygusunu insana yaşatmak gerekir. Verilen karar yada sonuç, açık ve net bir şekilde mağdurun yanında olmalıdır. Aksi takdirde, kamu vicdanı zedelenir, hukuka olan güven azalır.

 

                                                                                                                                  SEVGİLERİMLE.                                                                                                        Hasan  Yaşar  Özfidan.                                                                                               Hukukçu - Ekonomist.                                                                                               Araştırmacı   Yazar. 

                                                                                                                             

Email: hasanozfidan1@hotmail.com 

Ödül  Alan  Çalışmalarımı   Topladıgım  Site:  www.ekonomikcozum.com 

                                                                                                                             

Not:  Bütün ülkeler ve hukukçular, bu anlayışla hareket ederek hukukun olması gereken özünden ayrılmamalıdırlar.  Devletlerin ve tüm hukukçuların bu metni her zaman göz önünde bulundurmalarını ve hukukla ilgili tüm yerlere bu metni asarak güncel tutmalarını öneriyorum. 

 

Devamını Oku
EVRENSEL HUKUKUN ANAYASASI - Hak ve Adalet duygusunu insana yaşatmak gerek..

ADLİ TATİL KALDIRILMALI!

Hiçbir şeyin mükemmeli yoktur. Mükemmele yakın olanı vardır. Mükemmele daha da yakın olmak için yapıcı görüş ve eleştirilere açık olmalıyız. İyi niyet ile kaleme almış olduğum yazıma bu görüş ile başlamak istiyorum. Kimse öküzün altında buzağı aramasın!

Adli tatil, ülkemizde ilk olarak 1927 yılında uygulamaya geçmiştir. (Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu. Kanun Numarası : 1086 Kabul Tarihi : 18/6/1927 Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 2, 3, 4/7/1927 Sayı : 622, 623, 624 Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3 Cilt : 8 Sayfa : 760.)


Madde Gerekçesi olarak, 1086 sayılı Kanun’un kabul edildiği tarih olan 18/6/1927 itibarıyla, ülkemizde insanların çoğunun tarımla uğraşması dolayısıyla yaz aylarında çiftçilikle ilgili çalışmaların çok yoğunlaştığı ve şehirlere ulaşmanın zorluğu dikkate alınarak, insanların bu verimli dönemde mahkemelerde kaybedeceği zamanın ciddi anlamda zararlar doğuracağı düşüncesiyle, Kanuna adli tatille ilgili hüküm konulmuştur. Günümüzde ise bu gerekçenin büyük ölçüde geçerliliğini kaybettiği ve adli tatilin, davaların uzamasına sebebiyet verdiği gerekçesiyle, kaldırılması yönünde tartışmalar yapılmaya başlanmıştır. Nitekim 1086 sayılı Kanunda 5219 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle, süre, kırk beş günden otuz altı güne indirilmiştir. Sonuç olarak Adli tatil, süresinde biraz kısalma yapılarak günümüzde hala devam etmektedir. Konuyla ilgili olarak Doç Dr Mustafa Taşkının “Adli Tatilin Yargısal Verimliliğe Etkisi.” Başlıklı makaleyi mutlaka okumanızı ve incelemenizi tavsiye ediyorum.


Adli tatil sadece hâkimlerin izin kullandığı bir dönem olmayıp, iş görme yasağı ve sürelerin uzaması sebebiyle ayrı bir usul hukuku müessesesidir. Adli tatilde nöbetçi kalan hâkim, hiçbir engel olmasa dahi, adli tatilde iş görme yasağa sebebiyle dosyalarını karara bağlayamamakta, duruşma yapamamakta, keşif yapamamakta, tanık dinleyememekte ve sorgu yapamamaktadır. Kısaca sınırlı sayıdaki acil işler dışında çalışamamaktadır. Hâlbuki her yıl adli tatil döneminde yargı mensuplarının en az yarısı, bazen 2/3 ü görevinin başındadır, ancak iş görme yasağı sebebiyle çalışamamakta ve üretememektedir. Bu ise çok büyük bir iş kaybı anlamına gelmektedir.

(Bkz: Doç Dr Mustafa Taşkın- Adli Tatilin Yargısal Verimliliğe Etkisi.)


Avrupa ülkelerinde adli tatil olup olmadığı ve süreleri tablosu.
Ülke.     Gün.     Dönem.     Diğer.
Belçika    2 ay     1 Temmuz - 31 Ağustos     Adli tatilin kaldırılması tartışılmaktadır.
İtalya     45 gün     1 Ağustos - 15 Eylül    
Avusturya     40 gün     15 Temmuz - 25 Ağustos    
İspanya     31 gün     1 Ağustos - 31Ağustos    
İrlanda     64 gün     30 Temmuz – 4 Ekim    
Yunanistan     60 gün     15 Temmuz - 15 Eylül     Ancak adli tatilin ikinci yarısında hakimler her an için göreve çağrılabilmektedir.
Lüksenburg     2 ay     15 Temmuz - 15 Eylül    
Portekiz     Her yıl çıkartılan KHK ile adli tatilin süresi ve zamanı belirleniyor. Örneğin 2003 yılı için 16 Temmuz - 14 Eylül arası 58 gün adli tatil olarak belirlenmiştir.
Finlandiya     Yok        
Danimarka     Yok        
Hollanda     Yok        
İsveç     Yok        
İngiltere     Yok        
Almanya     Kaldırıldı        
Fransa     Kaldırıldı        

Kaynak: www.uyusmazlik.gov.tr/yayinlar/pdfmakdergi5/mustafataskin.pdf


Finlandiya’da, Danimarka’da, Hollanda’da, İsveç’te, İngiltere’de Adli Tatil Yok! Almanya ve Fransa Kaldırıldı. Belçikada Adli Tatilin kaldırılması tartışılmaktadır.
Buna karşın, Akdenize kıyısı olan bütün Avrupa ülkelerinin kanunlarında adli tatilin yer aldığı, ülkemizin de aynı iklim ve kültür kuşağında bulunması sebebiyle bu ülkelerle büyük benzerlikler göstermesi nedeniyle adli tatilin olmasını savunanlar bulunmaktadır.
Yunanistan, İtalya, İspanya gibi birçok Akdeniz ülkesinde insanlar keyiflerine daha düşkün olup, genellikle yarım gün çalışmaktadırlar. Global Ekonomik Krizden ekonomileri en fazla etkilenen ve zor günler geçirmekte olan bu ülkelerin örnek olarak gösterilmesi son derece yanlıştır. Başkaları uçurumdan kendileri atıyor diye bizde mi kendimizi uçurumdan aşağıya atalım! Yada bizde mi yarım gün çalışalım! Olumsuz, başarısız olan örnek gösterilmemelidir.


Günümüz için adli tatili savunanlarının diğer gerekçelerine bakacak olursak, ilkokula giden çocuklar bile bu konuda onların gösterdiği mazeretlerden daha iyi mazeret üretir niteliktedir.


Bunlara örnek verecek olursak,


“Yasama fonksiyonuna etki eden husus, iklim şartlarıdır. Ülkemizde temmuz, ağustos aylarında hemen hemen her bölgede aşırı sıcaklar olmaktadır. Adliye binaları bu aşırı sıcaklara karşı serinletici donanımla döşenmemiştir. Ancak belki başsavcının veya mahkeme başkanlarının odalarında klima vardır. Hakim sıcaktan çok etkilenebilir.”

“Diğer taraftan, ülkemizin kırsal kesimlerinde halkımızın çoğu yaz aylarında geçici işler bulmakta, başka vilayet ve ülkelere gitmekte, böylece mahkeme işini takip etmeleri zorlaşmaktadır. Onlara da bir imkan tanınmalıdır.”


Kaynak: http://www.mevzuatbankasi.com/portal/konuk_yazarlar/mevzuat.asp?kategori=59&id=222

Adli tatilin çıkarılış amacında bulunan kırsal kesimi inceleyecek olursak, 1927 yılında nüfusun yüzde 75,8'i kırsal, yüzde 24,2'si kentsel alanlarda yaşarken, bu oranlar 83 yıl içinde tam tersine dönmüştür. Günümüzde ise, nüfusunun yüzde 91,75 kısmı il ve ilçe merkezlerinde, yüzde 8,25 kısmı ise köy ve beldelerde yaşamaktadır.

(Kaynak: http://www.ensonmemurhaber.com/m/?id=1844) Günümüzde, nüfusun büyük bir çoğunluğu köylerde değil artık şehirlerde yaşamaktadır.


Trafiği yoğun bir anayolda lastiği patlayan bir aracın yolun en sağ şeridini kapaması bile trafiğin sıkışmasına yol açmaktadır. Hele bu yol birkaç dakikalığına tamamen kapatılsa trafik felç olacak, yığılan trafiğin açılması birkaç dakika değil, çok uzun bir süre alacaktır. Trafik örneğinde olduğu gibi adli tatilde de durum aynen böyledir. Adli tatile sadece tatil süresi olarak bakılmamalıdır. Adli tatilin 1 gün bile yapılması, tıpkı trafik örneğinde olduğu gibi büyük yığılmalara neden olacaktır.


Biran için adaletin ve yargılamanın hızlı çalıştığını düşünelim. Bugün dava açılsın yarın karara bağlansın! Davanın açıldığı günün ertesi günü adli tatile denk gelirse, bir günde sonuçlanan davalar adli tatilin sonunda görülecek ve otomatik olarak yığılmalar başlayacaktır. Her yıl ise bu yığılmalar bir çığ gibi büyüyecektir.


Devletin kesintisiz ve sürekli yürütmesi gereken önemli hizmetleri vardır. Bunlar, sağlık, güvenlik ve yargıdır. Sağlık alanında, askeri savunma ve güvenlik alanında, adalette hizmetlerin aksamamadan ve duraksamadan devam etmesi gereklidir. Adli Tatil için aynı mantıkla bakılacak olunursa, hastanelerde acil servisler nöbetçi kalmak şartıyla Tıbbi tatilde olmalı, Nöbetçi askeri birlikler bırakılarak Askeri tatilde olmalı! (Sağlıkta ve askeri alanda tıpkı adli tatil gibi bir uygulama olsa kargaşa ve yığılmaları bir düşünün.) Yargı, sağlık ve savunma hizmetlerini devlet kesintisiz yürütmelidir. Yargı, sağlık ve savunma hizmetleri biran bile duraksatılamaz, duraksatılmamalıdır.


Eski şartlar ile günümüzdeki şartlar çok değişmiştir. Günümüzde, nüfusun büyük bir çoğunluğu köylerde değil artık şehirlerde yaşamaktadır. Adliye binaları ise, ilçe bazında bile bulunmaktadır. Adli tatilin çıkarılması için 1927 Yılında ileri sürülen şartlar bugün artık tamamiyle ortadan kalkmıştır. Yargıda büyük yığılmaların yaşandığı ve adaletin geciktiği günümüzde adli tatilin biran önce kalkması gerekmektedir. Bunun yerine, diğer kamu ve özel kuruluşlardaki kişilere verilen dağınık izin sistemi uygulanmalıdır.

Hukukta yaşanan bazı aksaklıklara değinecek olursak,
Adaletin yerini bulması, hukukun üstün olması için, haksızlığa uğrayanın ve mağdur olanın mağduriyetinin giderilmesi esas alınmalıdır. Haksızlığa uğrayanın ve mağdur olanın üstün olması gereklidir. Bakıyorsunuz, normal hayatta haklı olan bir kişi, filanca kanunun, filanca maddesi gereği, yada Yargıtay kararı örneği gösterilerek, yada zaman aşımından dolayı hukuk önünde haklılığını ispat edememekte, mağduriyetini giderememektedir. “Adalet mülkün temelidir.” deniliyor ama, kötü niyetli kişiye karşı mülkü korumada bazı aksaklıklar yaşanmaktadır. Haksız, kötü niyetli kişiler ise, kanunlardaki açıklardan yararlanarak aklanabilmektedirler. Bu durum ise kamu vicdanını büyük ölçüde zedelemektedir.
Gerçekte, normal hayatta haklı olupta Hukuk karşısında haklı olduğunu ispat edemeyenler ne olacak? Kamuoyu vicdanına gelince. İleride böyle bir şey başıma gelse, mağdur olsam, haksızlığa uğrasam adalet ve hukuk sayesinde hakkımı alırım, mağduriyetimi gideririm, diye vatandaşlar düşünür. Adalete güven, toplumsal barış, güven ve huzur sağlanmış olur.
Mahkeme kararlarının başına devamlı olarak yazılan “Yüce Türk Milleti Adına.” yazısının altında yatan, milletin egemenliğidir! Kamuoyunun vicdanıdır! Mağdurun ve haksızlığa uğrayanın üstünlüğüdür!


Hukukun üstünlüğü çizgisi, milletin egemenliği, kamuoyunun vicdanı, mağdurun ve haksızlığa uğrayanın üstünlüğü çizgisinden kesinlikle ayrılmamalıdır. Aksi taktirde, bunlardan yoksun, içi boş bir hukukun üstünlüğü, sadece hukukun üstünlüğü olarak kalır. Hukuk, kendi kendine bir egemenlik ve hegemonya kurmuş olur.


“Haklısınız, ama kanunlar böyle. Yapacak başka bir şey yok.” sözünü çoğu avukattan yada başka biryerden duymuşsunuzdur. Hukuk ve kanunlar sadece kanun maddeleri olarak algılanmamalıdır. Hakimler karar verirken, kanunların ve adaletin, milletin egemenliğini, kamuoyunun vicdanını, mağdurun ve haksızın üstünlüğünü korumak amacıyla karar verildiği gerçeğini göz ardı etmemelidir!

 

Adaletin sağlanmasında enufak bir aksaklık olmamalı, kanunlar ve hukuk haklı ve mağduru korumalı ve kollamalıdır. Suçu işleyenin yada mağdur edenin yaptığı yanında kar kalmamalıdır! Yargıda, haksızlığa uğrayanın ve mağdurun üstünlüğü ön planda tutulmalıdır. Yargılama sonunda, haklı olan ve mağdur olan kazanamıyorsa, ne yapalım kanunlar böyle deniliyorsa, burada sorgulanması gereken ciddi eksiklikler vardır. Kısaca, haklı ve mağdur olanın davayı kazanması mutlaka sağlanmalıdır. Kanunlarda bununla ilgili eksikler, derhal düzeltilmelidir.


Kanunlar ve hukuk, haklıyla haksızı ayırmak için vardır. Haklıyla haksızı ayıramıyorsa üzerinde durulmalı, amaca yönelmek için çözümler aranmalıdır. Yargıda çözülmesi gereken çok sorun vardır. Yapacak çok şey vardır. Yapacak çok ödev vardır.

Bazı öneriler,
Avukatlar olaylarda haklı yada haksız olana bakmazsızın tamamiyle müvekkilini korumak, suçlu ise, ceza almasını önlemek yada daha az ceza almasını sağlamak için çalışırlar. Suçlu birini neden koruyorsun? Neden onun avukatlığını yapıyorsun denildiğinde “Ben mesleğimi yapıyorum. Görevimi yapıyorum.” Diyerek kendilerini savunmaktadırlar. Burada da Baro ve avukatlık mesleğinde kullanılan eşit terazi (Adalet dağıtma) amblemi anlamını yitirmektedir. Meslekle çelişki içeren amblemin değişmesinde yarar vardır.


Kişilerin borçlarını düzenli ödeyip ödemediği, vermiş olduğu sözlerini yerine getirip getirmediği, adli soruşturmalarda incelenmeli ve dikkate alınmalıdır. En basit olarak vergi ve banka borçlarını zamanında düzenli olarak ödeyip ödemediği, bankaların kişilere vermiş olduğu kredibilite notu dikkate alınmalıdır. Mahkemede kişilerin düğme ilikleyip saygılı davranmasına değil, vatandaşlık görevlerini yerine getirip getirmediği, doğru ve dürüst insan olup olmadığına bakılmalıdır.


Bankalar kredi verirken bile kişileri soruşturuyor, kişilerin kredi notuna bakarak karar veriyorlar. Borçlarını zamanında ödüyor mu, verdiği sözleri tutuyor mu diye araştırıyorlar. Sabıka kaydı gibi, krebilite sorgulamasının yapılmasında büyük bir yarar vardır. Adalette de böyle yada buna benze bir uygulamanın yapılmasıyla, verilen kararlarda hata payının enaza indireceğine inanmaktayım.


Evliliklerdeki azalmanın ve boşanma sırasında yaşanan şiddet olaylarının azalması için, evlenirken mal ayrılığı rejimi otomatik olarak kabul edilmesi gereklidir. Boşanma sırasında ise eşlerin evli iken edinmiş oldukları mal ve hizmetler dikkate alınmalıdır. Boşanma sırasında ise hukuk karşısında kadın egemen durumdadır. Anlaşmalı evlilikler dışında neredeyse boşanmak imkansız gibidir. Kadın istemedikçe erkeğin boşanması son derece güçtür. Hukuki süreç içinde ağır nafaka şartları ve kadının kalın bir zırhla korunduğunu gören erkek, “Pabucun pahalı olduğunu görünce” eşiyle anlaşma yada barışma yoluna gitmek istemekte. Boşanma şartlarının kadının leyhine olması ve uzun bir süre nafaka alacak olması, kısaca şartların kadından yana olması, erkeği zor duruma düşürmektedir. Boşanma şartları kendinden yana olan kadın, genellikle eşinin barışma çağrılarına olumsuz yanıt vermektedir. Kadının, kocasının barışma çağrısını kabul etmemesi nedeniyle cinnet geçirme olayları maalesef yaşanmaktadır. Uzun süren boşanma davaları ve boşanmaların gerçekleşmediği durumlarda ise, eşler hukuk dışı birlikteliklere gitmektedir. Buda aile kavramını derinden zedelemektedir. Boşanırken kadının erkeğe kök söktürdüğünü gören erkekler ise, evlenmekten korkar hale gelmişlerdir. Böyle olaylar çevremizde sıklıkla görülmektedir.

 

İlçelerde, karakollara hakim ve savcı atansın. Karakollarda mobil mahkemeler oluşturulsun. İlk mahkeme süratle burada olsun. Şahitler anında, olaylar sıcağı sıcağına dinlensin. En doğru ifadeler, sıcağı sıcağına verilen ifadelerdir. Şahitlerin, mahkemelerde zahmet çekmesinin önlenmesi ve birincil ilk davaların burada görülmesi, delillerin toplanması ve şahitlerin olaylardan hemen sonra gecikmeden, yerel karakolda ifade vererek zaman kaybına  neden olmadan, doğrudan şahitlik yapması sağlanmalı.

Sonuç olarak, yargıda çözülmesi gereken çook sorun vardır. Yapacak çook şey vardır. Yapacak çook ödev vardır. “Geciken adalet, adalet değildir.” İlkesinden hareketle yargıda köklü reformlar acilen yapılmalıdır. Yargılama süresinin 1 Gün bile kısalması çok önemlidir.

Bu arada yargıda çalışanların çalışma şartları ve özlük hakları daha da iyileştirilerek adli tatilin kalkmasıyla yılların vermiş olduğu alışkanlıkla ilgili duyulabilecek hoşnutsuzluklar giderilerek motivasyon sağlanmalıdır.

Bu yazımı, adalette yaşadığım ve yaşanmakta olan aksaklıklara ithaf ediyorum. 

 

SEVGİLERİMLE. 

Hasan  Yaşar  Özfidan.
Hukukçu – Ekonomist. 

Araştırmacı  Yazar.

hasanozfidan1@hotmail.com 

 

Bilgi: Yazım, Notere tasdik ettirilerek kayıt altına alınmıştır. 

 

Devamını Oku

DÜNYANIN BÜYÜK FELAKETİNE SAYILI YILLAR KALDI!!

DÜNYANIN BÜYÜK FELAKETİNE SAYILI YILLAR KALDI!!

Bundan yaklaşık 2 yıl önce küresel ısınma ve kutupların erimesi konusunda araştırma yapmaya başladım. Bu araştırmamın sonucunu ürkütücü olduğu için sadece yakınlarımla paylaştım. Ancak, yaşanan son gelişme hiçbir tartışmaya yer vermeyecek şekilde kesin ve net! Bu durumda son gelişen olayı sizlerle paylaşmak istedim.

Ancak, buradan sizlere detaylı bilgiler vermek yerine önemli olayların başlıklarını vereceğim. Sizlerde bu başlıkları araştırıp incelerseniz, daha kapsamlı bilgiler edinmiş olacaksınız. Günümüz insanı araştırmayı, incelemeyi, gözlemlemeyi neredeyse unuttu!! Bu yüzden çağımızın en büyük hastalığı olarak bugünlerde karşımıza çıkmaktadır! Buradan dünya üzerindeki herkese,

“ÇAĞIMIZIN EN BÜYÜK HASTALIĞI…

ARAŞTIR-MA-MAK!!! İNCELE-ME-MEK!!! GÖZLEMLE-ME-MEK!!!

Lütfen, araştırın, inceleyin, gözlemleyin! Gerçekleri öğrenin!!” Diyorum..

Ozon tabakasının incelmesi, kuresel ısınma ve kutupların erimesi sorunlarının nedeni ise dünyanın milyonlarca yılda bir yaşadığı döngüdür. Insanın ve sanayileşmenin olumsuz etkileri bu döngünün yanında sonderece azdır. Dünyamız, küresel ısınma ve buzulların erimesi gibi sorunları belli döngüler halinde defalarca yaşamıştır. Günümüzdede yaşamaktadır! Bunun iyi bilinmesi gerekir.

Yaklaşık 2 Yıl önce ozon tabakasının incelmesi, kuresel ısınma ve kutupların erimesi üzerine yaptığım araştırmanın sonuçlarını kısa başlıklar halinde veriyorum.

- Küresel ısınma sonucu, özellikle kuzey kutbunda hızlı buzul erimeleri oluşmuş, birçok buzuldan oluşmuş kuzey kutbunda enbüyük buzul olan grölland buzulundan başka bir şey kalmamıştır.

- Küresel ısınma ve buzulların erimesi sonucu okyanus suyunun ısınması denizlerdeki akıntılar ve atmosferdeki rüzgarlarda değişiklikler meydana gelmiştir. Bunların içindede en önemlisi, suların ısınmasıyla ekolojik dengenin bozulmaya başlamasıdır. Suların ısınmasından ilk etkilenen denizlerdeki mercanlar olmuştur. Mercanlar ekolojik dengenin ilk halkasını oluşturmaktadır. Daha sonra ekolojik dengenin sonraki halkası olan kabuklu deniz ürünleri (Midye, istakoz vs.) etkilenmiştir. Daha sonrada diğer deniz canlıları ve karada yaşayan canlılar bu olumsuzluktan sırasıyla etkilenecektir!

- Ozon tabakasının incelmesi, küresel ısınma ve kutupların erimesi bir bütün olarak ele alındığında bunların etkilerine yeraltındaki mağma ve yanardağların hareketlerinde, atmosfer olaylarında, güneşin zararlı etkilerinde ve meteorların dünyaya düşme olasılığındaki artış da dahil olmak üzere kısaca yer yürüzünde, yeraltında, atmosfer ve uzayda olmak üzere her şeyde rastlayabiliriz.

Son gelişmeye gelmeden önce, kısa ve basit olarak kuzey kutbundaki buzulların tamamiyle erimesi sonucu deniz yüzeyi yaklaşık 10M, güney kutbunun tamamiyle erimesi sonucu deniz yüzeyi yaklaşık 60M yükseleceği yetkili kişiler tarafından öngörülmektedir. Yabancı kaynaklı okuduğum Antartikada İklim değişikliği başlıklı haberde Pine Island Buzulunun kopmak üzere olduğu belirtilmiştir.

Bu habere http://hisz.rsoe.hu/alertmap/site/?pageid=event_desc&edis_id=CC-20130710-39973-ATA Adresinden ulaşabilirsiniz.

Bu olayı, küresel ısınmanın ne kadar hızlı seyrettiğini ve yeryüzünde yaşanan doğal felaketlerde büyük bir artış olacağının habercisi olarak algılayabiliriz. 

 

 

SEVGİLERİMLE. 


Hasan Yaşar Özfidan.

Ekonomist - Eleştirmen Yazar.  

 Email: hasanozfidan1@hotmail.com

Devamını Oku

ANADOLU TOPRAKLARI İÇİN BAŞKALARININ BEKÇİLİĞİNİ YAPMAYIN!

 

  ANADOLU TOPRAKLARI İÇİN  BAŞKALARININ  BEKÇİLİĞİNİ  YAPMAYIN!

Geçmişten beri süre gelen faaili mechul cinayetler...

Ülkede istikrarı bozmaya yönelik provakatif olaylar…

Öğrenci olayları…

Hatta çıkan olayların öncülüğünü yapan okullar bile aynı???

Geçmişte 1970 li Yıllarda da aynıydı, şimdi de aynı???

Kısaca,  geçmişten bugüne  hep aynı yöntem kullanıldı!!!

Herkesin hatta katilin bile kendine göre haklı bir sebebi vardır.

Adına ne derseniz deyin!!!

İster ergenekon terör örgütü...

İster Devrimci Gençlik…

İster PKK…

Butün bu örgütlerin bir amacı olmalı…

Peki eylemleri yaparken hangi gerekçelerle yaptılar???

Ülkeyi korumak ve anadolu  toprakları üzerinde yaşayan  insanların  kalkınmasını sağlamak için mi???

Türk Halkını korumak ve onun daha iyi şartlarda (Ekonomisi düzelmiş ve sivil anayasasına kavuşmuş daha demokratik bir ülkede) yaşamasını sağlamak için mi???

En önemlisi de ATATÜRK’ÜN düşmanlardan kurtararak bizlere emanet etmiş olduğu ülkemiz ve ülke insanı adına iyi şeyler yapmak mı? (İyi şeyler: Demokrasisiyle, sivil anayasasıyla, ülkenin ekonomik yönden kalkınması, vatandaşın alım gücünü yükseltmek, gelişmiş çağdaş ülke standartlarında yaşamasını sağlamak için mi?)

Bu sorulara net bir şekilde cevabı ise…
Yapılan eylemler sonrası ülke ekonomisi ve vatandaşın yaşam satandartları iyiye gitti mi yoksa gitmedi mi diye sorarak kendi kendimize çok rahat bir şekilde bulabiliriz!!!

Teknolojinin en son olanakları ve özel harp teknikleri kullanılarak sistematik bir şekilde uygulanan bu eylemlerde,

Öğrenciler…

Faili Mechullerde tetiği çekenler…

PKK diye ortaya atılanlar…

Gerçekte neye hizmet ettiklerini bilmeden oyuna gelip kandırılanlar…

Bu soruları kendi kendinize sorun!!!

Yine aynı şekilde bütün bunları tek elden yöneten üstün, özel, akıllı hatta vatansever olarak gören yüce, yarı tanrı insanlar!!!

ALLAH Aşkına size soruyorum…

Sizler de neye ve kime hizmet ettinizi biliyor musunuz???

Bunca yıldır uygulanan bu yöntemlerle ülkemiz ekonomik yönden kalkınmış mıdır???

Halkımızın yaşam standartları biraz olsun iyileşmiş midir???

Kısaca, atılan bunca bomba, faili mechul cinayetler, entrikalar ve dökülen kanlar sonrası ülkede olumlu gelişmeler olmuş mudur???

Yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından zengin, coğrafi  yönden önemli bir bölgede bulunan Anadolu Toprakları üzerinde lazıyla, kürdüyle, çerkeziyle, alevisiyle yüzyıllarca kardeşçe birlikte yaşıyan ve bu topraklar için birlikte savaşan bütün bu insanların, bu toprakların nimetlerinden ve zenginliklerinden faydalanmamaları için, anasından  emdiği  sütü  burnundan getirenler..

Bu topraklar üzerinde yaşayanlara yar etmemek için her türlü entrikalara baş vuranlar..

 

Neyin kahramanlığına soyunuyorsunuz???


Kime hizmet ediyorsunuz???

Kime  söz  verdiniz???

Şurası  tüm  açıklığıyla  ortadadır…

Anadolu Toprakları üzerinde yaşayan ülkemiz insanına hizmet etmediğiniz kesin!

Yeter Artık!!!

Kendi  halkınızdan yana olun,  onlara  hizmet  edin!!!

 

 

                                                                         SEVGİLERİMLE.

 

                                                                      Hasan  Yaşar  Özfidan.

                                                                 Ekonomist - Eleştirmen  Yazar.

 

 

 

Email:  hasanozfidan1@hotmail.com

 

Devamını Oku

REFERANDUMUN KISA, ORTA VE UZUN VADELİ OLUMLU ETKİLERİ.

       REFERANDUMUN KISA, ORTA VE UZUN VADELİ  OLUMLU ETKİLERİ.

 

      Referandumda “Evet” Oylarının fazla çıkması, ülkenin heryönden önünü açmıştır. Ülkemiz, daha geriye değil, tam tersine ekonomik, siyasi, yargı ve askeri yönden avrupa ve çağdaş, gelişmiş ülkelerin normlarını yakalama, hatta bu normların üzerine çıkılması konusunda olumlu gelişmeler yaşayacaktır.

 

      Yakın geçmişte yaşanan parti kapatma davaları, terör olayları, askeri baskılar ve siyasi entrikalara  rağmen, ekonominin sağlam ve istikrarlı bir şekilde seyir etmesi de bunlara eklenince (Eskiden olsa, en ufak bir olumsuzlukta piyasalar allak bullak olurdu.) gelişmelerin tahminlerinde ötesinde olacağını söylemek kehanet olmayacaktır.

 

      Referandum sonrası yaşanacak olumlu gelişmeleri, kısa, orta ve uzun vadede ele alacak olursak,

 

Önce, kısa vade, orta vade, uzun vadenin tanımını yapalım. Teorik olarak 1 Yıldan kısa olan sürelere,  kısa vade.  1 Yıldan uzun olan sürelere ise, uzun vade denmektedir. Bu sürelerin bazı sektörler tarafından değişik olarak dikkate alındığı gözden kaçmamalıdır.

 

Bankacılık  Sektöründe:

Çok Kısa Vade:  5-13 Gün.

Kısa Vade: 14-25 Gün.

Orta Vade:  26-49 Gün.

Orta Uzun Vade:  50-100  Gün.

Uzun Vade:  100-200  Gün.

Kaynak:  Avrasya  Bank.

 

Genel Olarak Yaygın Birşekilde Kullanılan Vade  Süreleri:

Kısa  Vade:  1 Yıldan Az Olan Süre.

Orta  Vade:  1-2 Yıl Olan Süre.

Uzun  Vade:  2-5  Yıl Olan  Süre.

Kaynak:  http://www.eie.gov.tr/duyurular/EV/teblig/20090206-21-6.doc

 

      - Kısa  vadede beklenen olumlu gelişmeler:

 

        Bu  gelişmeleri, referandumun hemen ertesi gününden itibaren gözlemlemek mümkündür. Hangi konuda olursa olsun. Ne denilirse denilsin.  İster ekonomik, ister siyasi, isterse askeri alanda, ortaya atılan itham, görüş yada beyanatların doğru yada yanlış olduğunu kısa vadede açıklayan tek bir kriter vardır.

       Sıcak paranın anında girdiği ve kaçtığı borsa verileri, söylenenlerin doğru olup olmadığını ortaya çıkarır. Kim ne derse desin! Borsa istikrarlı bir şekilde yükselişe geçiyorsa (Borsacı deyimiyle, çıkış sırasında arada düzeltmeler yaparak. Yani tepki satışları yaparak.) olumlu, devamlı olarak düşüşe geçiyorsa (Borsacı deyimiyle, Düşüş sırasındada arada düzeltmeler yaparak yani, tepki alımları yaparak.) olumsuzluk söz konusudur.  Yani, söylenenlerin doğru yada yanlış olduğu, çok kısa bir süre içinde doğru, tarafsız, net bir şekilde sıcak paranın hareketiyle ortaya çıkmaktadır.

      Referandumdan “Evet” Olaylarının çok çıkmasıyla birlikte, hatta referandum oylaması yapılmadan hemen önce “Evet” Oylarının çok çıkacağı beklentisi ile oylamadan önce yükselişle kapanmış. Oylama sonrası da borsa kurallarını allak bullak ederek, düzeltme hareketi yapmaksızın aralıklız olarak tarihi rekorlar kırarak yükselişe geçmiştir. Bu da borsanın referandumda “Evet” oyunun çok çıkmasını olumlu karşıladığını, açıkça göstermektedir. Demekki kısa vadede bir gelişmenin olumlu yada olumsuz olduğunu anlamak için borsaya bakmak yeterli olacaktır.

 

   - Orta Vade beklenen olumlu gelişmeler:

 

     Borsaya para girişinin nedeni olarak, yerli yatırımcının yanısıra, uzunca bir süredir sağlam ekonomik gidişatına rağmen, askeri vesayetin devam etmesi nedeniyle borsaya girmede çekimser kalan yabancı yatırımcıların  referandum sonrası borsada alımlar yapmaya başlamış olmasını söyleyebiliriz. Yabancı yatırımcılar, yerli yatırımcıların tam aksine kısa vadeli alımlar değil, orta ve uzun vadeli alımlar yapmaktadır. Bu da borsanın yükseliş sürecinde düzeltmelerin yani, tepki satışlarının yerli yatırımcılar tarafından yapılacak olması nedeniyle zayıf olacağını ileri sürmekteyim. (Hasan Yaşar Özfidan Savı.) Bu da yükselişin, zayıf düzeltme hareketleriyle yani düşüşlerle uzun bir süre devam edeceği anlamına gelmektedir.

 

    Gelen sıcak paranın nereden, hangi yollarla geldiği kesin olarak belli olmamasıyla birlikte, gelen paranın menşeini saptamak kehanet değildir. Global Ekonomik Krizi derinden yaşayan dünyamızda krizden en çok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler etkilenmiştir ve halada etkilenmeye devam etmektedir. Sıcak paranın sığınacağı en güvenli limanlar ise banka ve borsalardır. Amerika ve Avrupadaki birçok bankanın kapandığı(Battığı) yada riskli olduğu göz önüne alınacak olunursa, tek bir bankanın bile batmadığı ülkemizin referandum sonrası güvenli bir liman haline gelmiş olması sonucu, parasını bankaya bile yatırmakta çekinceleri olan yatırımcıların paralarını Türk Bankalarına ve Borsasına yatırmaya başlamış olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bununla birlikte ülkemizde kredi ve banka faizlerinin aşağı çekileceği, dolar ve euronun TL karşısında değer kaybedeceğini söylemek çokda zor değildir.

 

  - Uzun vadedeki olumlu etkileri:

 

    Ülkemize kısa ve orta vadede giren paralar, uzun vadede yatırmlara dönüşmeye başlayacaktır. Uzun vadede yatırımlardaki patlamayla işsizlik sorununda ciddi ve kalıcı çözüm üretilecektir. Ardından, yatırımların üretime geçmesiyle Milli Gelirde patlama yaşanacak ve kişi başına düşen Milli Gelirde ciddi artışlar olacaktır. Asıl vatandaşı ilgilendiren kısım buradadır. Çok basit bir örnek verecek olursak (Bir ağaç dikildiğini düşünelim. Bu ağaç henüz fidandır. Bakım ister. Meyve verip para kazandırmaz. İleride büyüyüp meyve verdiğinde sahibine para kazandırır. Sahibinin yapmış olduğu fedakarlıkların, masrafların karşılığını ağaç büyüyüp meyve vermeye başlayınca verir. Yaptılan fedakarlıkların karşılığı o zaman alınır. Ancak, eski kafalı politikacılar, ağaç dikmeden vatandaştan kemer sıkmalarını ve fedakarlık yapmalarını istemişler, yapılan fedakarlıklar herzaman boşa gitmiştir. Olmayan ağacın meyvesi varmış gibide hareket ederek karşılıksız para basarak piyasaya sürmüşler ve ülkeyi felaketin eşiğine getirmişlerdir.) Yıllardır popülist, kısa vedeli ve günlük söylemlerle vatandaşın kafasını karıştıran eski kafalı politikacıların işsizlik ve düşük geliri politik malzeme konusu olarak kullanmaları sona erecektir. Bu tür politikacılarda politika sahnesinden ebediyyen silinecektir.

 

      Global Krizin en büyük olumsuz etkisi refah düzeyi yüksek gelişmiş ülkelerde görülmektedir. Yıllardır milli geliri yüksek olan ve global krizle birlikte Kişi Başına Düşen Milli Gelirleri azalmaya başlayan bu ülkelerde şiddet olayları hergeçen gün dahada artmaktadır. Bu ülkeler, ayrılarak bağımsızlığını isteyecek toplumsal olaylara gebedir. Ülkenin bölüneceğini söyleyenlere buradan bir çift sözüm var!  Milli Geliri ve Kişi Başına Düşen Milli Geliri yüksek olan bir ülkede kim bu ülkeden ayrılmak ister?  Ekonomik yönden güçlü olmak, askeri ve siyasi alanda güçlü olmaktır. Söz sahibi olmaktır!

 

 

                                                                         SEVGİLERİMLE.

 

                                                                      Hasan  Yaşar  Özfidan.

                                                                 Ekonomist - Eleştirmen  Yazar.

 

 

 

Email:  hasanozfidan1@hotmail.com

Yazının ilk olarak yayına veriliş tarihi ve saati :

REFERANDUMUN KISA, ORTA VE UZUN VADELİ OLUMLU ETKİLERİ.
Hasan Yaşar Özfidan ozfidan@haberx.com - 16.09.2010 18:48

 

Not:  Konunun aciliyeti dolayısıyla bu yazı imla hataları dahil, ham olarak kalemden çıktığı gibi yayına verilmiştir. İleride gerek imla, gerekse yazımdaki hatalar, zaman zaman düzeltilecektir. Her düzeltmede ise, yazı sanki yeni yayına veriliyormuş gibi köşe yazarlarının en üst kısmında yayına girmektedir.

Geçmiştede böyle uygulamalar yaptım. Fakat bazıları beni basit düşünen biri olarak algılayıp köşe yazarlarının en üstüne çıkmaya çalışan biri olduğumu ima etmişlerdir. Bu da beni çok üzmüştür.

Maddiyata önem vermiyorum. Yazılarımı ALLAH Rızası için yazıyorum. Kimsenin satılmış kalemide değilim! 

Asıl amacım, ALLAHIN Rızasını almak ve insanların gönlünde 1. sırada olmaktır..

Devamını Oku