KAZA ve KADER

     Hz. Peygamber döneminde, İslam’ı ondan öğrenen güzide nesil -Sahabe Nesli- arasında hiçbir problem çıkmamış, ancak sonradan müşkil haline gelmiş konulardan biri 'Kaza ve Kader' konusudur. Bu konu insanları öylesine meşgul etmiştir ki, kimse kendini bu konunun girdabından ırak tutamamıştır. En sağlıklı düşünenleri bile içine sürükleyen bu konu, üstelik İslam'da anlaşılması gerektiği gibi değil, gündem konusu yapanların ortaya koydukları bir şekilde söz konusu edilmiş, yanlış yerinden girilmiş olması nedeniyle  içinden çıkılması da bir noktada imkânsıza doğru seyretmiştir. Öyle ki, hararetli bir şekilde konuşulduğu günlerde de ondan sonraki zamanlarda da aynı şekilde konuşulmaya devam etmiş, ilim haline getirilip Kelâm'ın ana konuları arasına girmiştir. Böylece İslam alimleri arasında görüş ayrılıklarına neden olan bir konu olarak günümüze kadar taşınmıştır.

     Kader, eşyanın tabiatı olması nedeniyle olaylar; kâinat, insan ve eşya üzerinde meydana gelmektedir. Allah, yarattığı her şeyde bir takım özellikler de yaratmıştır. Örneğin; ateş yaratılmış ve ona yakıcı olma özelliği verilmiştir. Ateşin yakıcı özelliğinin yok olması -Ateşin, Hz. İbrahim'i yakmamasında (Enbiya, 69) olduğu gibi- Allah'ın emriyle ancak peygamberlerden sâdır olur ki, bu 'Mucize' olarak isimlendirilir. Allah, insanları da fizyolojik bir takım ihtiyaçlarıyla ve içgüdüleriyle yaratmıştır. İşte Allah'ın eşyada, insandaki içgüdü ve fizyolojik ihtiyaçlarda meydana getirdiği bu özellikler, eşya ve insan açısından kaderdir. Bu da kaderin bir ahenk, bir düzen ve bir ölçü (kamer, 49) olarak nitelendirildiğini gösterir. Bu yönüyle kader; kâinatı, kâinatın nizamını ve kâinattaki yaratıkları idare eden ilahi bir kanun, ilahi bir ölçü olarak karşımıza çıkıyor.Kaza ise, emir ve hüküm (İsra, 23) manasında geçmektedir.

     Allah’ın ilmi, kudreti, iradesi ve diğer sıfatlarıyla yarattığı bu kâinat, elbette ki bir tayin ve takdire, bir plan ve esasa dayanmaktadır. En kısa ifadesiyle kader, bu planın takdir edilmesi;  kaza ise icra edilmesi, yani yerine getirilmesi demektir.

     Allah, asi bir kul olmanın da, salih bir kul olmanın da yollarını ve sebeplerini ezelde takdir etmiştir. Bunlardan birincisi, isyanın; ikincisi ise, itaat eden iyi bir kul olmanın sebepleri olarak takdir edilmiştir. Buna göre bir kimse, bu iki yoldan hangisine tevessül ederse, onun neticesine varır. Bu neticenin yaratılması kaza, ilahi takdirin gereği olduğu için de kaderdir.

     Allah’tan herhangi bir nimeti istemenin yolu, onun sebeplerini yerine getirmeye bağlıdır. Allah’tan çocuk istemenin yolu evlenmek, meyve istemenin yolu ağaç dikmek olduğu gibi cenneti istemenin yolu da ilahî emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmakla mümkündür. Allah’ın ilmi dışında ne bir meyve tomurcuğundan çıkar, ne de bir dişi hamile kalır veya doğurur. Güneşi ışıksız olarak düşünmek mümkün olmadığı gibi, Allah’ı da ilimsiz olarak düşünmek mümkün değildir. Kâinattaki hadiselerin mükemmel bir nizam ve intizam içerisinde cereyan etmesi, gökcisimlerinin hiçbir kazaya meydan vermeden yoluna devam etmesi kâinatı idare eden Zatın ilmine açıkça işaret etmektedir.

     Kaderi, insanla ilgisi bakımından iki kısımda değerlendirmek mümkündür:

     Birincisi; insanın kendi iradesi ve gücüyle  giriştiği fiillere bağlıdır. Biz buna 'Cüz’î İrade' diyoruz. Bunun oluşmasına insanın kendisi sebep olmaktadır. Şöyle ki: Allah bireylerin ve toplumların dünya ve ahiret mutluluklarını temin için takip etmeleri gereken yolu tayin ve takdir etmiştir. Bu yolda gidenler mutlu bir şekilde kaderlerinin tayinine sebep olurlarken, aksi yönde hareket edenler mutsuz olmaktadırlar. Sevap ve ceza, insanın iradesi ile ilgili fiillere bağlıdır. Bu nedenle insan; dilerse namazını kılar, dilerse kılmaz. Ancak yaptıklarının sonucundan sorumludur. Yani kişi, emredilen namazı kılmakla sevap kazanırken, kılmaması durumunda cezaya maruz kalır. Kısacası, yasaklanan ve emredilen fiillerin tümü insanın iradesi neticesinde gerçekleşen fiillerdendir.

     İkincisi; insanın iradesi ve gücü dışında meydana gelen hadiselere aittir. Buna da 'Küllî İrade' diyoruz. İnsan iradesi dışında meydana gelen kaderin ise, sebepleri insanlarca bilinmemektedir. İnsan aklı kaderin bu ikinci kısmına ait hikmet ve sırlara vakıf olamaz. Bir insanın erkek veya kadın olması, dünyaya geldiği asır ve belde, ömür süreceği müddet, anne ve babasının kim olacağı gibi hususlar bu kısma misal olarak verilebilir.

     Allah her şeyi en son şekliyle bilir ve her şeyi değişmez bir şekilde yazmıştır. Ancak Allah’ın ‘Ata’ , ‘Kader’, ve ‘Kaza’ ismiyle bilinen üç kanunu vardır. Kader, bir şey hakkında verilen karar  demektir.  Verilen kararın yerine getirilmesine de kaza denir. Ata ise, verilen kararın iptal edilmesi, hükmün yerine getirilmemesi, yani yaratılmamasıdır. Kısacası; Allah’ın affı ve ihsanıdır. Yani bir kul, Allah’a ihlas ile dua eder, onun rızasını kazanırsa, o da mükâfat olarak ata konusuyla daha önce o kulun başına geleceği yazılı olan bir musibeti affedebilir veya bir ihsanda bulunabilir.

     Bu ve benzeri meselelerdeki ilahi takdirin sırrını anlamaya zorlanmak, insanı helâke götürür. Bu sırlar, ahirette görülecektir. Hz. Peygamber: Kader konusunda konuşmayın. Zira kader, Allah’ın sırrıdır. Allah’ın sırrını ifşa etmeye kalkışmayın Hadis-i Şerifi ile bizi kaderle uğraşmaktan men ederken, Hz. Ali de; Allah’ın sırlarından bahsetmenin şirk olduğunu ifade etmiştir.

 

 

Popüler Kullanıcılar