İSLAM ve TASAVVUF

     İslam tevhid dinidir. Tevhid; zatı ve sıfatları bakımından Allah'ın yarattıklarından farklı olması, ulûhiyet, rububiyet ve hâkimiyette hiçbir şeyin ona ortak olmaması demektir. Tasavvuf ise, bir çok tanımı olmakla beraber güzel ahlakla ahlaklanmak ve kötü ahlaktan vazgeçmek anlamına gelmektedir.

     Tasavvufun İslam ile çelişen hiçbir bir tarafı yoktur. Zira tasavvuf, İslam’ın ahlakî boyutudur. Ancak günümüzde tasavvuf, insanlar tarafından yozlaştırılmış ve adeta özgün bir inanç haline getirilmiştir. Yozlaşan tasavvuf anlayışı, inananların Kur'an'a ve nübüvvete bakışlarında tahrifata neden olmakla kalmamış, onların ibadet anlayışında da büyük yanılgılara sebebiyet vermiştir.

     Kur'an-ı Kerim'e göre Hz. Muhammed (s.a.v.), son peygamber (Ahzab,40), örnek alınması gereken bir insan (Mümtehine, 6) ve Allah'ın elçisidir (Fetih,29). Bu itibarla onun beşer olarak diğer insanlardan hiçbir farkı yoktu. O, içimizden biriydi. Onun da herkes gibi fizyolojik bir takım ihtiyaçları vardı. Olağanüstü bir varlık değildi. Öyle olmuş olsaydı, onu örnek almak mümkün olamazdı. Zira O, insanlık için bir modeldi. Ancak onun bir de nebevî yönü vardır (Kehf,110).  Ona sadece Kur'an vahyedilmişti ve Kur'an'ı insanlara tebliğ etme hususunda masumdu. Vahiy kontrolünde olması peygamber olmasından kaynaklanıyordu. Zira Allah, mümtaz şahsiyetler olan peygamberlerini asla yalnız bırakmazdı.

     Bozulan tasavvufî anlayış, nübüvvet müessesesine alternatif müesseseler icat etmiş ve İslam toplumunun inancını sulandırmıştır. Bu anlayıştaki insanlara göre; evliya, şeyh, ğavs denilen şahıslar her türlü tasarrufa sahipti. Alemdeki düzeni idare eden de onlardı. Peygamberler Allah'tan vahiy aldıkları gibi onlar da Allah'tan ilham alırlardı. Yine onlara göre kendi şeyhlerinin kitapları da ilham ile yazılmış ve bu kitaplar adeta Kur'an'a alternatif gibi sunulmuştur. Oysa yüce Allah, kitabını alemlerin Rabbi'nden indirilen (Vakıa,80), şerefli (Vakıa,77), titizlikle saklanan (vakıa,78) bir kitap olarak vasfetmektedir.

     İbadet şekli Kur'an ve Sünnet ile belirlenmişken, tasavvufî bir hayat tarzını benimsediklerini iddia edenler,  ibadette de değişiklikler yapmış, arttırma ya da eksiltme yoluyla Kur'an'ın ve Sünnet'in dışına çıkmışlardır. Adeta dans edilerek yüksek sesle yapılan zikirler, şeyhlerden, velilerden ve hatta ölülerden medet ummalar, rabıta ile yapılan dualar bunlardan sadece bir kaçıdır. Oysa yüce Allah, yalvarıp ürpererek, bağırtılı olmayan bir sesle zikretmemizi ve gafillerden olmamamızı emretmektedir (A'raf,205) Kur'an'ın bu yasağına rağmen koro halinde zikirler yapılmaktadır. Öyle ki kimisi kendisine şişler batırarak kerâmet gösterdiğini sanmakta, kimisi de şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır anlayışından hareketle şeyhlerden(!) ve başka varlıklardan yardım dilemektedirler.

     ''Kal'' değil, bir ''Hal'' ilmi olan Tasavvufun bidayeti Hz. Muhammed'in ashabına kadar götürülmektedir. Hz. Muhammed'de ve onun güzide ashabında güzel ahlakla ahlaklanmak anlamında tasavvufî bir hayat zaten mevcuttu. Ancak onlar aynı zamanda tevhidî düşünen ve bu uğurda mücadele eden mümtaz şahsiyetlerdi.

        

Popüler Kullanıcılar