Eleq ipucu 1 Ocak: Truman Show filminde üzerine yıldırım düşen uçak afişinde ne yazar

Eleq ipucu 1 Ocak 2019 sorusu belli oldu. İşte cevabı:
#eleq
eleqseverler hazırsanız
Selamlar sevgili #eleqseverler
Bugün ipucumuzun konusu sinema
Soru: 1998 yapımı Peter Weir’in yönettiği Truman Show filmini biliyorsunuzdur. Peki filmde seyahat acentasının duvarındaki, üzerine yıldırım düşen uçak afişinde ne yazar kimler hatırladı?
Cevap: IT COULD HAPPEN TO YOU! (senin basina gelebilirdi) 
TV dünyasının yaratabileceği kurmaca evren konusunda sinemadaki en çarpıcı tasvirlerden biri. “Truman Show”, günde 24 saat yayınlanan bir dizinin içine hapsolan bir hayatın, hafif bilimkurgusal öğelerle sarılmış öyküsünü sunuyor. Bunu hem içeriden, hem dışarıdan, hem de bizim gözümüzden izlenecek şekilde düzenlemesi de farkını ortaya koyuyor. TV ile ilgili gelmiş geçmiş en özgün film kuşkusuz karşımızdaki!

Truman Burbank (Jim Carrey), bebekken bir TV kanalı tarafından evlat edinilmiştir. O andan itibaren de ‘Truman Show’ adlı bir televizyon programında kendisini oynamaktadır. Bu durumdan bihaber yaşayan Truman, mükemmel ama bir o kadar da basmakalıp bir hayata sahiptir. İçinde bulunduğu yapay stüdyonun ise ne olduğunun farkında değildir. Bu durum hakkında şüphelenip harekete geçmesi filmin orta yerlerine denk gelir. Elbette yönetmen Christof (Ed Harris), kurmaca hayatın tepesindeki ayın içindeki stüdyoda çalışanlar, Truman’ın aşkı (Natasha McElhone) ve hayran kitlesi onu yakından takip etmektedirler.

Aslında daha önce sinemada ele alınan TV’nin yani canlı yayının gazabına uğrayan karakterler temalı bir film. Konusundan da anlaşılacağı üzere derin bir eleştiri bulunduruyor içinde. Ancak Sidney Lumet’in “Şebeke”sinde (“Network”, 1976) veya Paul Michael Glaser’ın “Koşan Adam”ında (“The Running Man”, 1987) da görülen bu hikaye, daha farklı bir konsepte, bir distopyaya yerleştiriliyor burada. George Orwell’in 1984’ünden beslenen bir formata sokuluyor.

Yani gerçek olan ile kurmaca olanın sorgulandığı evren ve bunun ahlaki boyutlarını sorgulayan dramatik yapı üst üste bindiriliyor. Böylece TV ve medya konusunda daha önce görmediğimiz bir bütünle karşımıza dikiliyor “Truman Show”...

İşte beş maddede bir başyapıtın özeti:

1-Esin kaynakları

Aslında “Truman Show”un oluşturmak istediği şey sinemada TV estetiğini devreye sokmak. Bunu yapmak için de adeta yapay bir hapsihane yaratarak onun içindeki sabit kameralar odaklı ilerliyor. Filmini de bu reality şovun izlenip izlenmeyeceği sorunsalı üzerine inşa ediyor. Bağlandığı sonun ise ‘Her şeyin bir sonu var. Bu program bitse başkaları olacak.’ cümlesini özümsemesi korkutucu bir hale getiriyor sözünü ettiğimiz durumun.

Peki burada Hollywood’un yanı başında oluşturulan kapalı hapishanenin, Seahaven adası yaratımının nelerden etkilendiği söylenebilir. Öncelikle 1998’den öncesi TV’de gerçeklik ile kurmacanın arasındaki bağları yerle bir eden “Merhaba Dünya” (“Being There”, 1978), “Doğru-Yanlış” (“Wrong is Right”, 1982) ve “Robocop” (1987) gibi filmler örnek verilebilir. Bunların ilkinde, Peter Sellers’ın canlandırdığı hayatını TV izleyerek geçiren bir adamın adeta bu algıyı yitirdiği ruhsal bir dünya kuruluyordu. Belki de sinemada TV estetiğini ilk başlatan eser o idi.

Richard Brooks imzalı ikincisi ise muhabirlik meselesi ve TV dünyası üzerine bir taşlama idi. Verhoeven’ın “Robocop”unun aralara sürekli reklam giren bir estetik benimseyerek durumu en çok hareketlendiren film olarak dikkat çektiği görülebiliyor. Yönetmeni Paul Verhoeven’un sinemasal zihninin bir ürünü olduğu söylenebilir.

Aslında her üç film de TV estetiğinin yolunu açtılar. Ancak “Truman Show”un daha çok George Orwell’in 1984 teorisinden beslendiği görülebiliyor. Aslında bu açıdan bakınca da bilimkurgu tarihinde “Logan’s Run”ın (1976) yok olan dünyayı, yeniden inşa edilen kısıtlı bir alana sıkıştırma meselesinin ilk filmi olarak belirdiği söylenebilir. Öyle ki orada da buradaki kurmaca hapishane kıvamındaki stüdyoya benzeyen, bilgisayarların kontrol ettiği bir dünya portresi çiziliyordu. Yani “Truman Show”un esas esin kaynağı ya TV estetiğini benimsen filmler ya da bu distopik bilimkurgular olarak görülebilir.

Zira 1984’ün 1956 ve 1984’de iki sinema uyarlaması mevcut. Bunun yanında “Koşan Adam” (1987) adlı bir de gerçek bir insanın yeraltında düşmanlarını alt edip edemeyeceği sorunsalını ele alan ve tamamen yalanlarla ilerleyen ‘TV programı filmi’ konsepti ile veya “Westworld”ün (1973) yine belli bir alanda inşa edilen robotlarla dolu western kasabasına birkaç insan sokma görüşüyle akraba olduğu söylenebilir. Yani TV estetiği, distopik bilimkurgu mantığı ve inşa edilen kasabalar, “Truman Show”un beyninde yer etmiş gibi...

Elbette Sidney Lumet’in “Şebeke”sinde yıllar geçtiği için görevine son verilen bir haber sunucusunun, yayındayken ‘gelecek hafta canlı yayında intihar edeceğim’ demesiyle birlikte yaşananlar ve devamındaki ‘programın içinde sıkışmışlık’ durumu da temasal olarak Peter Weir’ın filminin zihnine yerleştirilmiş. Orada TV programı, burada reality şova transfer olunca bir estetik gelmiş anlayacağınız...

2-Distopya nasıl kurulmuş?

Yapıtın daha isminden başlayarak hem bir TV şovu hem de bir distopya sunduğu görülebiliyor. Zaten yönetmen, filmin açılışında Christofer’ın görüşleri ile Truman’ın yaşadıklarını üst üste bindirerek bu durumu hissettiriyor. Bu paralellik sonucunda geçişimizi Truman’ın evrenine yapınca ise ‘10.000 küsur gün’ ibaresini görüyoruz. Böylece röntgenci kameralar başta olmak üzere, Truman dünyasının ayının içindeki yönetmen ve daha nicesinin varlığıyla bu mantık devreye giriyor.

Aslında bu sözünü ettiğimiz röntgencilik meselesini birçok Hitchcock filminde görebiliyoruz. Ancak burada daha çok, durumun TV’nin pembe dizi mantığının üzerine yerleştirildiği söylenebilir. Öyle ki yaratılan bu dünyada, Truman dışında herkes yalan söyküyor. Zira yan karakterler, yönetmenin emriyle sahneye giriyorlar. Genelde de onlar Truman’ı bir yere getirince gerçek açılar hakimiyet kuruyor. Ancak Truman bir yerde yalnız olunca onun yüzünü göremediğimiz bizi rahatsız eden çerçeveler mevcut. Yani bir sette olduğumuz her daim hissettiriliyor.

Gerçeğin de bu mantık ışığında açığa çıktığı söylenebilir. Beklenen senaryonun dışına çıkılan birkaç yerde de zaten kamera Truman’ı kaybediyor. Böylece kaçan karakteri yakalamak için çabalamak zorunda kalıyor. Anlayacağınız, bu evren senaryolarla kurulmasına karşın oyuncuların doğaçlama gücüne de güveniyor biraz. Bu da aslında biraz ‘robot’ların veya ‘bilgisayar’ın hakimiyet kurduğu distopik bilimkurguların bu eğiliminin yerini burada insan gücünün almasını sağlıyor.

Bu doğrultuda da zaten Philip K. Dick romanlarının uyarlamalarında, “Logan’s Run”da veya “Koşan Adam”da gördüğümüz gibi bu sistemden kaçmak, gerçekleri keşfetmek için araştırmak yapmak durumunda kalan bireylerin yerine Truman’ın geçtiğini görüyoruz bir süre sonra. Böylece film, distopik bir bilimkurgu olarak da şekilleniyor. Halbuki onun her sabah ‘Günaydın, görüşemezsek tünaydın, iyi akşamlar ve iyi geceler’ demek için kurgulandığını ya da eğitildiğini de biliyoruz. Anlayacağınız ‘mükemmel insan’ ya da isminin tam çevirisiyle ‘dürüst ve gerçek insan’ için!

Yani Truman, bebeklikten beri bu şovun içinde olduğundan, hayatı şartlanmalar üzerine kurulduğundan ve insanların gözetlemesiyle ayakta kaldığından; artık yapaylığı bir yaşam tarzı olarak kabulleniyor. İdare edilmeden yaşayamıyor adeta. İşte tam da bu durum karşısında distopik bilimkurguların ötesine geçiliyor.

3-Zoraki mutluluk

Aslında bu bilimkurgusal konuları bir tarafa bırakınca filmin 50’lerin Douglas Sirk filmlerinde de abartılarak alaya alındığını gördüğümüz o mükemmel aile portrelerinden birini sunmak istediğini gözlemlemek mümkün. Öyle ki daha gençliğinde Truman’a Laura Linney’nin canlandırdığı kadın karakter Meryl yanaştırılıyor. Onun gerçek anlamda aşık olduğu kadın ise kendisinden uzak tutuluyor. Bu doğrultuda da Truman’a, sabahları işine giden, akşamları evinin bahçesiyle uğraşan bir Amerikan memuru tipi veriliyor.

Yaşadığı ev de aslında taşrada. Bu sebeple “Amerikan Güzeli”nde (“American Beauty”, 1999) de gördüğümüz o yapay mutluluğun esiri durumunda kendisi. Zorla aile babası yapılmak istemesi de bunlara ekleniyor. Buradan yola çıkınca filmin Amerikan aile yapısıyla da dertleri olduğu söylenebilir. Öyle ki komşuluk ilişkileri de dahil olmak üzere burada her şey yapay! Kıyafetler de akıllara o 50’lerin konformist dünyasını getiriyor.

Ancak bu durumun ortaya çıkışı filmin öne sürdüğü TV estetiği ile gerçekleşiyor. Öyle ki araya ‘ürün yerleştirme’ gibi reklam taktiklerinin oyuncular yoluyla yerleştirilmesi, özellikle de Linney’nin karakterinin Truman’la konuşurken bu noktalara gelmesi, ailenin ayakları üzerinde durmasını bozan bir hareket.

Yani bir bakıma TV estetiği ile gelen sabit kamera, gerçeklik ve reklam mantığı, ailenin de arasında iletişimi bozmaya yarıyor. Lafın özü Truman sıkışmış bir dünyaya hapsolmuş ve hiçbir yere kaçamıyor. Bu sebeple de mutluluğu arıyor denebilir.

Sonuç olarak bu reklamın estetiğine katkısı birinci sınıf ve çok anlamlı seyrediyor. İletişimsizliği de sağlıyor ve ‘zoraki mutluluk’u gösteriyor. Belki de böylece bu mükemmel portrenin Amerikan toplumunun bir anti-tezi olduğu konusunda da görüş bildiriliyor.

4-Genç bir senaristin doğuşu ve Jim Carrey’nin dönüşümü

Aslında filmin böylesi orijinal bir fikirden yola çıkıp distopya, röntgencilik, aile, TV kültürü gibi şeylerle ilgili geniş bir alana yayılmasında senarist Andrew Niccol’un payı büyük. Öyle ki yönetmenlik koltuğundaki Avustralyalı Peter Weir için sadece bir araç bu durum. Zira Niccol’un teknoloji ile ilişkisini perçinleyen kariyerinde bu durumun devamını da görüyoruz. Öyle ki sanatçı sözünü ettiğimiz postmodern ve teknolojik yaklaşımını meslek hayatının “Truman Show” sonrasındaki 12 senelik kısmında da sürdürdü.

Burada ise sistem eleştirisini yapmak için yapay bir TV şovu kurması, insan hayatlarının tehlikeye düşmesini ele alırken, bir diğer taraftan da aslında ‘ailesiz çocukların ortada kalması’ gibi bir sosyal soruna değinmesi, Truman gibi bir isimle yapay bir kahraman yaratması ve daha nicesiyle bir mucidin, Andrew Niccol’un doğuşu müjdeleniyor Yeni Zelandalı yazarın henüz 34 yaşında bu başarıya imza atması 1997’de çektiği Uma Thurman ile Ethan Hawke’un başrolünde oynadığı “Gattaca”nın daha fazla dikkat çekmesini, “Simone” (2002) ve “Savaş Tanrısı” (“Lord of War”, 2005) gibi filmler için ise destek almasını sağladı.

Bu eserler “Truman Show”un seviyesine gelmese de yenilikçi denemeleriyle dikkat çektiler. Şimdilerde Niccol, “The Cross” adlı başrolünde Orlando Bloom, John Goodman ve Olga Kurylenko’nun rol aldığı bir bilimkurguyu çekmekle meşgul. 2011 için ise tür alanında iki projesi daha var.

Jim Carrey’e geçtiğimizde, bu filmin onun kariyeri için bir mihenk taşı olduğu söylenebilir. Öyle ki “Truman Show”, Carrey’nin ‘boş boş güldüren kaba komedi oyuncusu’ imajını yıktı. “Yalancı Yalancı”yla (“Liar, Liar”, 1997) birazcık bu duruma yaklaşan oyuncu, “Truman Show” ve “Aydaki Adam” (“Man on the Moon”, 1999) ile bu algıyı tamamen ortadan kaldırmıştı 90’ların sonunda. Bu durum da çokça tartışılan oyunculuk yeteneğine kanıtlamasına vesile oldu.

Öyle ki 90’ların başında ‘Budala Dedektif’ (Ace Ventura) serisi ile “Salak ile Avanak” (“Dumb and Dumber”, 1994) sayesinde ciddiye alınmamaya başlamıştı. Burada ise komedi ile dramı harmanlayan dengeli bir oyunculuk sergiliyordu. Ölçülü haliyle de Altın Küre ödülüne kadar uzandı. Bundan sonra da kariyerinde yine zigzaglı bir gidişata geçerken bundan utanmadı.

Bir Farrelly Kardeşler filmi ile bir Frank Darabont filmi arasında gidip gelmesi de garip karşılanmamalı, yeteneği göz önünde bulundurulduğunda. Ama tabii ödül adaylıklarının yanına bir daha yanaşamadığı gerçeğini de unutmadan ekleyelim.

5-Takipçileri

“Yaşamın Renkleri” (“Pleasantville”, 1998), “EDTV” (1999), “15 Dakika” (“15 Minutes”, 2001), “Amerikan Rüyası” (“American Dreamz”, 2006) gibi kendisinden sonra üremeye başlayan TV ile ilgili filmlerin veliahtı oldu.

“Ölüm Oyunu” (“Battle Royale”, 2000), “The Nines” (2007), “Ölüm Bizi Gözetliyor” (“My Little Eye”, 2003) ve “Ev” (2009) gibi bu konudan yeni şeyler çıkaran yapıtların temelini de “Truman Show”un attığı söylenebilir.

Tabii genel anlamda bakınca distopik aile filmlerinin “Amerikan Güzeli” ile birlikte yönünü belirlediği ve bir bakıma bilimkurguya yaklaşımı minimalize ettiğini de iddia etmek yanlış olmayacaktır. Öyle ki 2000’lerde hiç de öyle fazla fantastik bilimkurgular çekilmedi, felsefik tür örnekleri üretildi. ‘Distopik aile’ ya da ‘toplum’ meselesi öne çıktı.

Nereden bulabiliriz?

Paramount’ın tüm dünyada çıkardığı tek disklik özel versiyon DVD, ülkemizde de Türkçe altyazılı haliyle bulunabilir.

Kimlik:

Truman Show (The Truman Show)

Yapım yılı: 1998

Yönetmen: Peter Weir

Oyuncular: Jim Carrey, Ed Harris, Laura Linney, Natasha McElhone, Paul Giamatti, Noah Emmerich, Brian Delate, Holland Taylor

Senaryo: Andrew Niccol

Önemli Ödülleri: Altın Küre’1999: En İyi Erkek Oyuncu (Drama), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Müzik; BAFTA’1999: En İyi Yönetmen, En İyi Özgün Senaryo, En İyi Yapım Tasarımı; Amerikan Eleştirmenler Birliği’1999: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Önemli Adaylıkları: Oscar’1999: En İyi Yönetmen, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Özgün Senaryo; Altın Küre’1999: En İyi Film (Drama), En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo; BAFTA’1999: En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Sinematografi, En İyi Özel Efekt; Amerikan Yönetmenler Birliği’1999: En İyi Yönetmen; Amerikan Senaristler Birliği’1999: En İyi Senaryo

Bütçe: $ 60.000.000

Eleq ipucu 1 Ocak: Truman Show filminde üzerine yıldırım düşen uçak afişinde ne yazar

Popüler Kullanıcılar