Hak ve Kardeşlik Deneği G.Başkanından açıklama geldi

MUTLAK OKUMALSINIZ
Selamünaleyküm: Değerli Kardeşlerim.
Sık gelen sorulardan dolayı bu açıklamayı yaptım. Hakkınızı helal ediniz.
Camilerde, sohbetlerde ya da diyanet tarafından duymadığınız, fakat cennet kazanmanın yolunu
bahsedeceğim. Yalnız bu benim sözüm değil, Allah'ın sözüdür. Kuran'da Saf suresi ayet 10 ve
11 dir. Allah cehennemden nasıl kurtulmamız gerektiğinin yolunu göstermektedir.
“Ey iman edenler! Size, elem verici azaptan (cehennemden) kurtaracak bir (anlaşma
yapalım mı)ticareti göstereyim mi?” (Saf, 10). Anlaşmanın maddelerini yine Allah sayıyor:
“Allah’a ve resulüne iman edersiniz, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad
edersiniz. Bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır”. (Saf 11). Kısaca Allah’ın dini hâkim olsun
diye önce paranızla sonra canınızla cihad (Allah’ın dini için çalışırsınız) edersiniz. Cennet
kazanmayı Allah böyle açıklıyor. Daha net söyleyeyim amacı İslam’ın hayata hakim olması
için çalışmayan, davası bu olmayan parti, dernek ve vakıflara paramızı boşuna veririz. Üstelik
paramızla kötülük satın alırız.
Para yardımı edebileceğimiz dernek veya partinin özelliği ne olmalıdır. Yine ayetle cevap
verelim. “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun.
İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Ali İmran 104).
O zaman hakiki iman sahibi olanlar ne yapmalıyız?
Bu iki temel esasa (iman ve kardeşlik) dayanan ve onlarla ayakta kalan, Allah’ın metodunun
yeryüzünde ikamesi, hakkın batıla, iyiliğin kötülüğe ve hayrın şerre galip gelmesi için Allah’ın
metoduna uygun olarak O’nun gözetimi altında ve O’nun elleriyle meydana gelen müslüman
cemaatin görevi ise aşağıdaki ayette belirtiliyor:
“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmet bulunsun.”
Evet hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü nehyeden bir cemaatin bulunması kaçınılmazdır.
Bizzat Kur’an ayetinin ifadesiyle yeryüzünde, hayra çağıran iyiliği emreden kötülüğü nehyeden
bir otoritenin bulunması da kaçınılmazdır. Çünkü ayette hayra “Davet” olayı söz konusu
edildiği gibi iyiliği “Emr” ve kötülüğü “Nehy” etmek de söz konusu edilmiştir. Bilindiği gibi
“Davet” otorite olmadan da yerine getirilebildiği halde, “Emir” ve “Nehiy” ancak bir otorite ile
mümkündür.
İslâm’ın bu sorunla ilgili düşüncesi budur. Evet “Emr” eden ve “Nehy” eden bir otoritenin
bulunması kaçınılmazdır. Birliklerini bir araya getirip Allah’ın ipi ve yolundâ kardeşlik
bağlarıyla birbirine bağlayan bir otorite… Hayra “Davet” ve şerrden “Nehy” üzerine kurulu bir
otorite… İnsan hayatında Allah’ın metodunun gerçekleşmesi için birbirinden ayrılmayan bu iki
esas üzerine kurulu bir otorite… Evet yeryüzünde Allah’ın hayat için indirdiği metodunun
gerçekleşmesi ve insanlar tarafından bilinmesi hayra “Davet”i ve iyiliği “Emr” edip, kötülüğü
“Nehy” eden ve kendisine itaat edilen bir otoriteyi gerektirir. Yüce Allah buyuruyor: “Biz
Resulleri ancak Allah’ın izniyle itaat edilsin diye gönderdik.” Allah’ın yeryüzündeki metodu
vaaz, irşad ve açıklamalardan ibaret değildir. Bu meselenin bir yönü. Diğer yönü ise, insan
hayatında iyiliği gerçekleştirip kötülüğü yok edecek, toplumun iyi adetlerini hevasına,
şehvetine ve menfaatine uyan kişilerin oyuncağı olmaktan koruyacak, her önüne gelenin kendi
görüş ve düşüncesini hayır, iyi ve doğru zannetmemesi için bu iyi adetleri koruyacak “Emr” ve
“Nehy” yetkisine sahip bir otoritenin kurulmasıdır.
Bu açıdan baktığımızda, tabiatı gereği bazı insanların şehvetleri ve ihtirasları, bazılarının
maslahat ve çıkarları, bazılarının gurur ve kibirleriyle çarpışacağından hayra davet etmenin
iyiliği emredip kötülüğü nehyetmenin o kadar kolay ve rahat olmayacağını görürüz. Çünkü
insanlar arasında zorba diktatörler baskıcı egemenler, yükselmekten hoşlanmayan alçaklar,
sıkıntıya gelemeyen zenginler, ciddiyetten uzak laubaliler, adaleti sevmeyen zalimler,
doğruluktan hoşlanmayan sapıklar ve iyiliği reddedip kötülükten hoşlanan insanlar her zaman
bulunur. Bu yüzden, hayr galip gelip, iyilik, iyilik olarak ve kötülükte kötülük olarak
bilinmedikçe millet kurtulamayacağı gibi insanlık da kurtulamaz. İşte bütün bunlar için iyiliği,
emredip kötülükten nehyeden ve kendisine itaat edilen bir otoritenin varlığı gerekmektedir.
Bu sebebden Allah’a inanan ve Allah için kardeşlik desteğine dayanan bu sıkıntılı ve zor işe
iman ve Allah’tan korkma kuvvetiyle, sonra sevgi ve dostluk güçleriyle göğüs geren bir
cemaatin elbette bulunması zorunludur. Yüce Allah, bu görevi yerine getirenler için şöyle
buyuruyor: “İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
Davası bu olanlardan olmak zorundayız. Bu ayet bizim rehberimiz olmalıdır. Sizin
desteklediğiniz, içinde bulunduğunuz, para yardım ettiğiniz parti bunu yapıyor mu, amacı bu
mudur? Elinizi vicdanınıza koyunuz. Beni boş veriniz, ayete kulak verelim.
İslami olduğunu söyleyen parti ne yaparmış, yine ayetle cevap verelim: “Onlar,
kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve
kötülükten sakındırırlar. İşlerin sonu Allah'ındır.” (Hac Süresi, 41). Amacı yukarıdaki ayetin
emirlerini yerine getirmeye çalışan bir partiyi bu şartlar altında destekler veya içinde yer
alabiliriz. Ölçüler bunlardır. Yalnız bu ölçüleri söylemek yasak veya birilerinin işine
gelmeyebilir, gelmese de Allah böyle buyuruyor. Ölünce hesap Kuran’dan ve bu ayetlerden
olacaktır.
Birkaç soru sorayım:
Irkçılık haramdır, yapıyoruz.
Faizi haramdır, diyanetten fetva istiyoruz.
Zina haramdır, serbest bırakıyoruz.
İstanbul sözleşmesi haramdır imzalıyoruz.
Adalet esastır, adaletsizlik yapıyoruz.
İslam düşmanlarının yanında, yer alıyoruz.
Çoğaltabiliriz, faka gerek yoktur. Bilen zaten biliyor.
“İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım
etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.”
(Enfal 73)
İnkâr edenler de, doğal olarak birbirlerinin yardımcıları, koruyucuları, müttefikleri
ve dostlarıdırlar. Eğer siz de kendi aranızda böyle organize olmuş güçlü ve etkin bir toplum
oluşturmak için üzerinize düşeni yapmayacak olursanız, yeryüzünde baskı ve zulme dayalı
rejimler boy gösterecek; kan ve gözyaşı asla dinmeyecek, bütün dünyayı korkunç bir fitne ve
imansızlık akımı dalga dalga saracak ve böylece, büyük bir kargaşa, anarşi, yozlaşma ve fesat
baş gösterecektir.
İmanın kabul olabilmesi için yapılması gereken açıkça ifade edilmişken daha tağutun ne
olduğunu bilmeyen ve iman noktasında sıkıntısının olduğundan haberi olmayan ne yapabilir?
“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tâğutu
inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her
şeyi işitir ve bilir.” (Bakara, 256).
“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir
sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret
gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç
bakımından da daha güzeldir.” (Nisa, 59).
“Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp
sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim
olmadıkça, iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 65)
ري
ث۪
َ عُفوا َع ن كَ
ي
َ
ُ ك و
۪دي

ي
َسبَ ت اَ
ا كَ
َ
فَِبم
َة
ن ُم ۪صيب
ُ ك مِ
َ
َصاب
َ ََٓما اَ
و
“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir.
(O,) yine de çoğunu affeder”.(Şura, 30).
ن
ِا
َث َ
ِط ع َ
و تُ
ك
َ
ر ِف ِض َم ن ا
اْل وَك َ
ُّ
ِضل
ُ
َس ر َع ن ۪بي ِل ي
ن ا لل ّ ِ
ِ
ُعوَن ا
َتَِّب
َِّْل ي
ن ال َّظَّن ا
ِا
ه َ
َِّْل و ُ
ُ ُصوَن ا
َ َير
(Enam, 115)
“Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar.
Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.”
ا
ً
ُجور
َن َمه
ّ
را
ُق

َّتَ ُذوا ّهَذا ال
َّ
ومِي ا
ن قَ
َّ
ِ
ِلب ا
َ
َّ ُسوُل َي ر
قَا َل الر
َ
و) Furkan, 30)
Peygamber, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi” dedi.
Arapça Metin
ََتِ ُد َْل
وًما
نُوَن قَ
ُ ؤمِ
ي
ِِبلل ّ ِ
ِ
َ وم
ي

ال
و ّ ِخِر َ
دوَن اْل
ََٓا ُّ
ُو
َم ن َحَٓاَّد َ ي
ّ
َ ُسوَل ا لل ُ
َر
و و
َ
ل
َ
و وا
َٓ
ََكنُ
ُه
َ
ََِٓبء
ّ
و ا
ُه اَ
َ
نََٓاء
ب
و اَ
َن اَ
ا
َ
خو
ِ
ا
و ُه
ا ر َ

ئِ َك َع۪ش َيََتُم
َّٓ
۬ول
َب اُ
َت
ك ۪ف َ
ُ
ُوِِِبم
َن قُل
ميَا
ََّدُه اْل ۪
ي
اَ
َ
ُوح و
ِبر
ن ُهر
مِ

هُم
ُ
دِخل
ُ
ي
۪ري َ
ن ََت و َجنَّا ت
ِ
ََت َْل م ِِتَا
ا
ُ
نَار
َن
َخاِ ِ۪لي
ر
ِضَ ف۪هيَا
لُل َ
ّ
ر ا
ُم
َع ْن ُضوا
َ
َر
و
ئِ َك َع نُهر
َّٓ
۬ول
ِح ا زُب ُ
ر
ْل ا لل ّ ِ
َّن آَََ
ا زَب ِ
ُحوَن ُهُ ا لل ِح ّ ِ
ِ
فل
ُ
م

ال
Mücadele 22)
“Allah'a ve ahiret gününe inanan bir kavmin; babaları, oğulları,
kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Peygamberine düşman
olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. Allah onların kalplerine imanı yazmış
ve onları katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar
akan cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı
olmuş onlarda O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın taraftarlarıdır.
Muhakkak ki başarıya ulaşacak olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır”.
Bu Allah'ın taraftarları ile şeytanın taraftarları arasındaki en belirgin farktır.
Bu fark safların kesin çizgilerle ayrılmasıdır. Her çeşit engelin ve her tür bağın
ortadan kaldırılarak tek kulpa, tek bağa bağlanmasıdır.
"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir kavmin Allah'a ve Peygamberine düşman
olanlarla dostluk ettiğini göremezsin: '
Çünkü yüce Allah bir insana iki kalp vermemiştir. Bir insan, bir kalpte iki zıt
sevgiyi yerleştiremez. Hem Allah ve Peygamber sevgisi; hem de Allah a ve
Peygamberine düşman olanların sevgisi... Kalp ya imanlı olacaktır ya da imansız!
Bunların her ikisini birleştirmek ise mümkün değil.
"İsterse babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları olsun farketmez."
Kan ve yakınlık bağları iman bağı ile çeliştiklerinde kopuverirler. İki sancak
yani Allah'ın sancağı ile şeytanın sancağı arasında bir çekişme ve düşmanlık
yoksa bu bağları birlikte gözetmek mümkündür. Allah taraftarları ile şeytan
taraftarları arasında bir savaşın olmadığı sıralarda müşrik olan anne-babaya iyi
davranmak emredilen bir davranıştır. Aralarında mücadele, sürtüşme, düşmanlık
ve savaş varsa bu durumda tek olan kulpla ve tek olan bağla ilgisi olmayan bütün
bağlar kopar. Nitekim Ebu Ubeyde Bedir savaşında babasını öldürmüştü. Ebu
Bekir Sıddık oğlu Abdurrahman'ı öldürmeye kalkışmıştı. Mus'ab bin Umeyr
kardeşi Ubeyd bin Umeyr'i öldürmüştü. Hz. Ömer, Hz. Hamza, Hz. Ali,
Ubeyde ve Haris yakınlarını ve akrabalarını öldürmüşlerdi. Kan ve yakınlık
bağlarından soyutlanarak din ve inanç bağına sarılmışlardı. İşte bu Allah'ın
ölçüsünde bağların ve değerlerin yükselebileceği en yüksek noktaydı.
. "İşte Allah'ın kalplerine imanı kazıdığı kimseler bunlardır."
İman Allah'ın eliyle onların kalplerine yerleştirilmiş. Rahman'ın sağ eliyle
gönüllerine yazılmıştır. Artık bu imanın silinmesi ve çözülmesinden söz
edilemez. Körelmesi ve kapanması yoktur onun! "Ve onları katından bir ruh
ile desteklemiştir." Onların bu kadar keskin bir iradeye ulaşmaları ancak
Allah'tan bir ruh ile mümkün olabilir. Kalplerinin bu nur ile aydınlanması, onların
güç ve ışık kaynağı olan ve onları gücün ve ışığın kaynağına kavuşturan bu ruh
ile ancak mümkündü. "Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır.
Onlar orada ebedi kalacaklardır:” Dünyada her türlü bağdan ve her türlü
ilişkiden soyutlanmalarının, dünyanın geçici her şeyini kalplerinden söküp
atmalarının karşılığı olarak. “Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan.”
Her şeyden kopmuşlar, kendilerini ona bağlamışlar. O da onları himayesine kabul
etmiş, cennetlerinde onlara geniş imkânlar sağlamış ve onlardan razı olduğunu
kendilerine hissettirmiştir. Böylece onlar da hoşnut olmuşlardır. İçleri huzura
kavuşmuş, sevince boğulmuş ve doyuma ulaşmıştır. "İşte bunlar Allah
taraftarlarıdır."
Allah'ın cemaatıdır onlar. Allah'ın sancağı altında toplanmışlardır. O'nun
önderliği ile hareket ederler. O'nun yolunda yürürler. O'nun sistemini
gerçekleştirirler. O'nun yeryüzündeki kazasını ve kaderini gerçekleştirmek için
çalışırlar. Onlar da Allah'ın kaderinden biridirler. Çünkü;"Hiç şüphesiz Allah
taraftarları kurtulanların kendileridir." Allah'ın seçkin yardımcıları
kurtulamayacak da kim kurtulacak?
Böylece insanlık iki ayrı gruba ayrılmaktadır: Allah taraftarları ve şeytan
taraftarları. Bütün insanlar iki ayrı sancak altında toplanmaktadır: Hak sancağı ve
batıl sancağı. Buna göre insan, ya Allah taraftarı olup hak sancağı altındadır. Ya
da şeytan taraftarı olup batıl sancağı altındadır. Bunlar iki ayrı çizgi, iki ayrı
gruptur. Öyle kesin hatlarla birbirinden ayrılmışlardır ki, asla barışmazlar ve asla
esneklik göstermezler!
Akrabalık ve hısımlık yok. Aile ve yakınlık yok, tutkunluk ve ulusculuk yok,
sadece iman var. Kim Allah taraftarlarına katılır, hak sancağı altında durursa, o
ve bu sancağın altında duran herkes Allah yolunda kardeştir. Renkleri farklı,
vatanları farklı, aileleri farklıdır. Allah taraftarlarını oluşturan temel bağları
ayrıdır. Kim de şeytanın egemenliğine girer. Batıl sancağının altında yer alırsa
artık hiçbir bağ onu Allah taraftarlarına bağlayamaz. Ne ülke, ne ırk, ne vatan ne
renk, ne soy bağı ne akrabalık ne hısımlık...
İslam ümmetini bu kadar güzel bir biçimde koruyup-gözeten Allah'a bu
ümmetin bağlanması, bu korumanın en doğal karşılığıdır. Allah'ın taraftarları ile
şeytan taraftarlarının kesin hatlarla ayrılması doğaldı. Yüce Allah'ın evrensel
görevi için seçtiği ve bu konuda görevlendiği ümmete bundan başkası yakışmazdı
zaten.
ZORUNLU AÇIKLAMA
Saygıdeğer okuyucularım ve sosyal medyadan takipçilerim! “Hak ve Kardeşlik Partisi”
diye bir logoyu çevremdeki yüzlerce İslami gencin gönlünde olanın sanal ortamdaki bir
oluşumu şeklinde paylaşım yapmıştım. Sanki Türkiye’yi yabancılara parsel parsel satan benim.
Sizlerden gelen bazı olumlu, olumsuz öneri içeren, sitemli, küçümseyici, karşı olan, aklı
sıra akıl verici, Müslümanları böldüğümü ifade eden, yeni kurulan her hangi bir siyasi partide
olmamı tavsiye eden sayısız yazılar geldi. Sanki milletvekili olmak için can atıyorum da…
Bizim davamız ümmet davasıdır, imanlı gençlik sevdası, hakkın rızasıdır. Ayrıca Türkiye’nin
değişik yerlerinden en fazla “hocam bende yanınızdayım” içerikli yazıların gelmesi sevindirici
oldu. Dolayısıyla bu yazıyı açıklayıcı ve bilgilendirici olması açsından yazmam gerektiğine
inandım.
Bizler 1985-2000’li yıllarda, bırakın diğer partileri üç-dört kez laikliğe aykırı İslami parti
diye kapatılan partilere oy vermenin küfür olup olmadığını tartışan bir ortamda yetişerek bu
günlere geldik. Küfre girmemek için desteklenecek parti tüzüğünün nasıl olması, açık veya gizli
amacının ne olması gerekir konularını tartışarak kararımızı verirdik. Parti bizler için din değildi;
siyaseti dine, millete, ülkeye, insanlığa hizmet aracı bilirdik. Bizler bu ölçüleri hesap ederek
partilere oy veriyor veya destekliyorduk. Bu notada Kur'an, sünnet, kıyas ve icmayı ölçü
alıyorduk. Kısaca partiye oy vermenin hükmünün ne olduğunu bilerek partileri desteklerdik.
Desteklemiş olduğumuz partiler ve yöneticiler İslam'a uygun hareket ettikleri sürece
desteğimizin devam etmesinin veya hangi şatlarda destekleyebileceğimizin farkındaydık.
Cihad'ı tasnif ederken beşe ayrıldığını öğrenmiştik. Dil ile cihad, eğitim ile cihad, el ve
nefis ile cihad, siyaset ile cihad ve mal ile cihaddı (Allah Erinin Ahlak ve Kültürü, 323, Said
Havva). Böylece partiyi desteklemenin siyasi bir cihat olduğunun bilinci içerisindeydik.
Cihadın ibadetlerin zirvesi olduğunu bilerek bu amaçla partileri desteklemeyi uygun bulurduk.
Diğer bir taraftan İslam hukukunda, uygulanan sisteme göre devlet şekillerinin kaça
ayrıldığını ve bu durumda ne yapılması gerektiğinin de şuurundaydık. Buna göre kendimize
meşru şekilde yol haritası belirlemeye çalışırdık. Kısacası yoğurdu üfleyerek yerdik.
Fakat şu anda öyle bir konuma geldi ki, İslam fıkhına göre birbirinden pek de farkı
olmayan, İslami sisteme muhalif bir partinin dine verebileceği zarardan daha fazlasını
sağ/müsbet olarak bilinen partiler vermeye başlamıştır. Hakkın hâkim olması için
çalışılmayacaksa; islami açıdan her gelen gün önceki günü aratır durma gelmişse; ırkçılık,
bölgecilik yapılacaksa, adalet, hak, hukuk, temsiliyette eşitlik, ülke gelirlerini adilce paylaşım
olmayacaksa sol veya sağ partiyi desteklemenin günümüzde pekte manasının kalmadığı bir
dünyada yaşadığımızı düşünüyorum. Bu anlayış bu şekilde devam edecekse İslam'ın nokta-i
nazarında CHP’yi, komünist, faşist, sosyalist bir partiyi desteklemenin acaba ne farkı olabilir?
diye düşünmeye başlar olduk. Diğer önemli bir hususta mevcut durumda İslami gençliğin gönül
rahatlığıyla destekleyebileceği, onları bir çatı altında toplayabilecek, inancı açısından geleceğe
hazırlayacak, aldığı İslami eğitime, İslami düşünce yapısına, ufkuna ve evrenselliğine uygun,
rengi net olan bir parti var mı? diye merak ediyorum ve sizi bilemem ama ben göremiyorum.
Genel veya bölgesel ırkçılık yapan; kendi halkına zulüm ederek halkının kadim
değerlerine savaş açan; siyonizm istiyor diye dinin hilafına sözleşme yaparak aile yapımızı
bitiren; zinayı suç olmaktan çıkararak özel evlere kadar taşıyan; sosyal medya ve dizilerle
evlatlarımızı değerlerinden koparan; adalet ve hakka dayalı nizamı istemeyen; hakkı söyleyip
batılı kasteden; batı taklitçiliğini kurtarıcı can simidi gören; hakkı, hukuku, adaleti hiçe sayan;
İslami olduğunu söyleyip din, mukaddesat, toplumun ahlak değerlerine muhalif olan âlimleri
darağaçlarında sallandıran partilere yamanan, partilerin bir birinden farkını çok merak
ediyorum. Böyle bir durumda Kur'an ve Sünnet yolunda ilerlemek; hakkın, adaletin, barışın,
kardeşliğin hâkim olmasını isteyen ve evrensel düşünebilen bir genç veya samimi bir müslüman
gönül rahatlığıyla bu özelliklere sahip partileri acaba nasıl destekleyebilir? Olayları bu
noktadan irdelemenin hem dünyamız hem ahiretimiz için hayırlı olacağı kanaatindeyim. Birde
biz hep gençleri eleştiriyoruz. Belki bazen de gereğinden fazla kızıyoruz. Önce bizler bu
gençlere önderlik, öncülük yapabildik mi? Meşru şekilde onlara hitap eden alternatifleri
önlerine koyabildik mi? Onları anlamaya ne kadar çalıştık? diye birazda sorumluluğu
kendimizde aramamız gerekemez mi?
Bana öneride bulunan kardeşlerim bu bahsetmiş olduğum çerçevede olayı ele alırlarsa
daha sağlıklı düşünecekleri inancındayım. Çok önemli bir husus ise Nisa Suresi 136’da Allah,
“Ey iman edenler iman ediniz…..” buyurmaktadır. Burada hitap biz iman ettiğini
söyleyenleredir. İman ettiğini söyleyenler, siz kendi imanınızı sorguya çekiniz, iman ettik
demekle kurtulacağınızı mı zannediyorsunuz. İman ettik demekle neyi kabul ediyorsunuz neyi
reddediyorsunuz bunları bir sorguya çekiniz. Gerçekten sizin imanınız Allah'ın istediği şekilde
bir iman mıdır? Ya da kurallarını kendinize göre belirlediğiniz bir iman mıdır? Mevzuyu biraz
daha açarsak daha iyi anlaşılabilir. “Ey iman edenler! İmanınızı kontrol ediniz. ‘Allah’a
inandım’ diyor, ama O’na itaat etmiyorsanız, ‘Peygamber’e inandım’ diyor, ama onun
yolundan gitmiyorsanız, ‘Kitab’a inandım’ diyor, ama Kitab’a göre yaşamıyorsanız, gelin
imanınızı kontrol edin. Belki tam inanmadınız, inandığınızı sandınız... Zira Allah’a iman, O’na
itaati gerektirir. Peygamber’e iman, onu rehber kabul etmeyi icap ettirir. Kitab’a iman, Kitab’a
göre bir hayat sürdürmeyi, ona göre tavır, tercih ve reddetmeyi gerektirir…”. Olaylar bu
zaviyede ve çerçevede ele alınırsa daha isabetli karar verebileceğini tahmin ediyorum.
Bir zamanlar partiye ve partiye oy vermenin küfür olduğunu veya bu işin parti ile
olmayacağını söyleyenler; şimdi ne oldu da Milli Selamet veya Refah Partisi'nden islami
hassasiyeti daha az olan, haramı meşrulaştıran, din, adalet, hak hukuk gibi mevhumların içini
boşaltan bir siyasi partinin peşine takılıp gidiyorlar. Ölçü Kuran ve sünnetse değişen ne oldu?
Açıkçası bunu anlamakta zorluk çekiyorum.
Sadece hayat dünyadan ibaret değildir. Yaşam süreç ve sonuçtur, yok oluş değildir. Biz
önce dünyada iyilik isteriz sonra ahirette. Bu şekilde de dua yaparız. Dünya ve ahiret bir
bütündür. Şuan imtihandayız, imtihan da Allah’ın Kitabından olacaktır. Ey müminler! Ey
Müslümanlar! Ey hoca hacı tarifesi olanlar! Ey kalbi imanla dolu olanlar! Neden bunlara kulak
vermiyorsunuz? Bunlara kulak vererek olayları tahlil yapmıyoruz. Yarın huzuru ilahide bizlerin
karşısına bunlar çıkacaktır. Orada her şeyin ne olduğu açık ve seçik ortaya konacaktır. Bizler
hesaba çekilmeden kendimizi hesaba çekelim. Dünya menfaati karşılığında ahiretimizi
satmayalım. Aç da kalsak, susuzda kalsak varsa islami davadan taviz vermeyelim. Nasıl ki
Allah'ın Resulü “Güneşi sağ elime ayı sol elime verseniz (avucuma koysanız) bu davadan
vazgeçmem” dediyse bizlerde aynı kararlılıkla devam etmeliyiz. Bizler Muhammed (sav)
ümmeti değil miyiz?
Ayrıca bizim düşündüğümüz, tasarladığımız, amaçladığımız insani ve İslami olan,
sözünün eri, Avrupa Birlikçi olmayan, Allah'ın dostlarını dost düşmanlarını düşman, helali
helal, haramı haram kabul edecek bir siyasi oluşum veya parti gösteriniz orada bizler de birer
er olmaya hazırız. Başımızın tacıdır. Bizler inanıyoruz ve inanıyorsanız üstünsünüz.
Selam ve dua ile…
Prof. Dr. Naki ERDEMİR
َحلت ّ
ُعُدوا َمَعهُم
ََل تَ ق
ِِبَا فَ
َِت َزاُ

يُس
َ
ِِبَا و
ُ
َفر
ُك
ي
َي ِت ا لل ّ ِ
ّ
ا
ِ َذا َ َِس عُُت
ن ا
ِكتَا ِب اَ

ُ ك ِف ال

ي
َ
ََّزَل عَل
قَ د ن
َ
و

ً
ََ۪جيعا
َن ۪ف َََجََّّنَ
۪ري
ََكفِ

ال
َ
َني و
ق۪
َافِ
ُن
م

ُع ال
ـ
َ َجامِ
َّن ا لل ّ
ِ
ر ا

هُم
ُ
ث ل
ذاً مِ
ِ
ُ ك ا
َّ
ن
ِ
۪ۘ ا
۪
ََُيوُضوا ۪ف َح۪دي ث غَ يِه
﴾١٤٠﴿
“O (Allâh Azze ve Celle), size Kitâb’ta: ‘Allâh’ın âyetlerinin inkâr
edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze
dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın. Yoksa siz de kesinlikle
onlar gibi olursunuz’ diye indirdi. Muhakkak ki Allâh, münafıkların
ve kâfirlerin tümünü cehennemde toplayacaktır.” (Nisâ: 4/140)
Sözü edilen kâide Ehl-i Sünnet’in üzerinde ittifak ederek kabul
ettiği önemli bir kâidedir. Bu kâide, Ehl-i Sünnet âlimlerinin
kitâblarında şöyle ifâde olunmuştur:
ر
ِر ُكفْ
ُكفْ
ْ
ِال
ِرِّ َضى ب
اَل
“Küfre rızâ küfürdür.”
ُه َو َكافِ ر
ِر، فَ
َم ْن َر ِض َي بال ُكفْ
“Kim küfre râzı olursa, o kâfirdir.”
Bir kimsenin bir şeyden râzı olması, o şeyi sevmesi yâhut
benimsemesiyle, emretmesi yâhut istemesiyle, hoş görmesi yâhut
tavsiye etmesiyle veya -hiçbir uzvuyla- itiraz etmemesiyle bilinir.
Kısacası
İslâm’a göre kabulü ifâde eden tüm şeyler, râzı olmanın bir
göstergesidir. Bu hükme; Allâh’u Teâlâ’nın dîniyle alay edenlerden,
O’nun âyetlerini küçümseyenlerden ve O’nun indirdiği hükümlere
muhâlif hükümler koyanlardan ve yaptıkları bu işlerden râzı olmak
öncelikli olarak dâhildir. Nitekim Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
İmâm Kurtubî rahîmehullâh âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle
demiştir: “Allâh’u Teâlâ’nın ‘onlar bir başka söze dalıp geçinceye
kadar, onlarla oturmayın’ yani küfür ve inkârdan başka bir söz
söyleyinceye kadar onlarla birlikte oturmayın demektir. ‘Yoksa siz de
kesinlikle onlar gibi (kâfir) olursunuz’ İşte bu buyruğu ise münkeri
açığa vurdukları takdirde masiyet işleyenlerden uzak durmanın farz
olduğuna delalet eder. Çünkü onlardan uzak durmayan bir kimse, onların fiillerine râzı olmuş olur. Küfre rızâ ise küfürdür. Nitekim Allâh’u
Teâlâ: ‘Kesinlikle onlar gibi olursunuz’ diye buyurmaktadır. Buna göre masiyetin işlendiği bir mecliste oturup da onlara karşı tepki
göstermeyen herkes, günâhta onlarla beraber eşit olur. Masiyet sözünü
söyleyip bunun gereğince de amel ettiklerinde onlara tepki göstermesi
icâb eder. Eğer onlara tepki gösterme gücünü bulamıyorsa, bu âyet-i
kerîmenin tehdit ettiği kimselerden olmamak için yanlarından kalkıp
gitmesi gerekir.” [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân: 5/417-8.]
En'am suresindeki şu ayet-i kerimedir: "Ayetlerimizi dillerine dolayanları
gördüğünde başka bir konuya dalana kadar onlardan yüz çevir." (En'am Suresi,
68)
İşte mümini iliklerine kadar titreten tehdit! "... Siz de onlar gibi olursunuz."
Ardından hiçbir tereddüte yer bırakmayan uyarı da şudur:
"Hiç kuşkusuz Allah, münafıklar ile kafirleri cehennemde bir araya
getirecektir."
İslâm’ı kabul etmemiş bulunan kimselerin bir kısmı bunu açıkça ifade
ederken diğer kısmı - menfaatleri böyle gerektirdiği için - durumlarını gizler,
müminlerin arasında yaşar, sinsice onlara maddî ve mânevî zarar vermeye
çalışırlar. Kâfirlerin müminlere verdikleri zararlardan biri de dini inkâr etmek,
aleyhinde konuşmak, dinin kurallarını ve dindarları alaya almaktır. Bu inkâr,
hakaret ve alay, açık veya kapalı bir şekilde devam ettiği sürece müminlerin
vazifesi sükût etmemek, buna rızâ göstermemek, evrensel mânada ahlâkî olmayan
bu davranışı engellemektir.
Eğer müminlerin gücü böyle bir tepki göstermeye yetmiyorsa bulunduğu
meclisi ve beraberliği terketme vazifesi vardır. Dinin inkâr edildiği, aleyhinde
bulunulduğu ve alaya alındığı yerde - bunu engellemeye gücü yetmeyen mümin -
oturmayacak, bunları yapanlarla beraberliğini sürdürmeyecek, o yeri ve o
kimseleri terkedecek, onlardan uzaklaşacaktır.
Çünkü beraberliğin devamında üç önemli zarar vardır:
a) Bunu yapanların cüret ve cesaretlerinin artması.
b) Böyle bir davranış karşısında tepkisiz kalan müminlerin giderek buna
alışmaları, hatta etkilenmeleri; kutsal değerlerine yönelik hassasiyetlerinin zaafa
uğraması.
c) Güçlerinin yettiği ölçüde tepki göstermedikleri, bu mânada olup bitene razı
oldukları için günahkâr olmaları.
Nitekim âyette geçen “Aksi takdirde şüphesiz siz de onlar gibi olursunuz”
şeklindeki ağır suçlama ve uyarı bir yandan müminlerin bu zararlı sonuçtan

Hak ve Kardeşlik Deneği G.Başkanından açıklama geldi

Coronavirus (Covid-19)

  • 12,481,719Coronavirus Vaka Sayısı
  • 559,187Ölü Sayısı
  • 4,650,635Kurtulan Sayısı
Son Güncelleme: 19:15

HaberX Anket

Koronavirüs salgını sonrası hayatımız?

Sonuçları görmek için tıklayınız

Popüler Kullanıcılar