Aynada kendi ile hesaplaşan adam!

 

Aynı şehirde, aynı insanlarla, aynı yaşam tarzını sürdüreli yıllar olmuştu.
Daha dün gibi geldiği bu şehirden, elinde olmayan ‘zorunlu’ nedenlerle yarın ayrılması gerekiyordu.
Bulunduğu şehre alışmak kadar, alıştığı şehirden gitmek de zordu. Çünkü bir şehre veda etmek, dostlara veda etmek demekti. Bir geçmişine, bir de geleceğine baktı. Geçmiş ne kadar aydınlık ise, gelecek o kadar karanlıklıydı, görünmüyordu.
Kalktı, ışığı yaktı. Bulunduğu anı aydınlattı.
Işığı yakması ile dünyası aydınlansa da, geleceğe ait düşünceleri hala karanlıktaydı.
Düşüncelerini karanlıktan kurtaran kitaplara sarıldı. Okudukça düşünceleri de, ruhu da yavaş yavaş aydınlanıyordu.

Bunca yıldır kaldığı bu şehirde yanlışları da olmuştu doğruları da. Ama o hep doğrularını gördü. Kendi yanlışlarıyla karşılaştığında bir devekuşu gibi başını doğrularına gömüp yanlışlarını görmekten kaçındı. Çünkü onun için “kaçmak kurtulmaktı”.

Okumalarına ara verdiği bir sırada, bir bardak çay almak üzere derin düşünceler, derin duygular, derin endişeler eşliğinde odadan çıkıp mutfağa gitti. Gelecek endişesi ruhunu üşütmüştü, bir bardak çay aldı.
Tam kapıdan çıkacakken karşısında duran aynadan kendini gördü. Ama kendine bakmaya korktu.  Uzun süredir kendine aynada bakmamış, aynada duran adam ile göz göze gelip bakışmamıştı. O kadar uzun bir süre geçmişti ki kendine bakmayalı, kendi simasını dahi hatırlamıyordu. Kendine bakmaya korkusu, kendi ile hesaplaşmasından ileri geliyordu.
 
Tam yoluna devam edip odaya yönelecek iken vazgeçti. Çünkü bu sefer kaçmak da kurtulmak da istemiyordu. Kendi ile hesaplaşmak, düşünceleri ile konuşmak istiyordu. Nitekim de öyle yaptı. Önce saçını başını düzeltip, üstüne güzel kıyafetleri giyip daha sonra aynanın karşısına geçti.
Kendi ile konuşmaya, simasını dahi hatırlayamadığı kendi ile tanışmaya çalıştı.

Aynanın karşısına geçtiğinde uzun bir süre kendi ile göz göze gelmeye korktu. Gözleri konuşur, bir şeyler söyler diye endişeliydi. Kendi ile göz göze gelmemek, yüzleşmemek için karşısında duran adamı, kendini, boydan boya süzdü. Mahcup bir şekilde başı öne eğildi. Uzun bir süre kendine bakamadı. Bakışlarını kaçırsa da; ruhu düşünceleri ile, geçmişi geleceği ile bakışmakta ve hesaplaşmaktaydı.

Kendi yüzüne bakamamasının sebebi geçmişte işlediği hatalar, yaptığı yanlışlar, ya da hata ve yanlış olduğunu düşündüğü düşünce ve davranışlardan kaynaklanıyordu. Bir an kendi kendine düşündü. “Ya yaptıklarım doğru ise… Ya düşüncelerim isabetli ise…” diye.
Bu düşünce ona cesaret vermişti.
Ansızın başını kaldırıp kendine baktı; aynadaki benliği, bedeni ile göz göze geldi.

Gözleri kendisine çok şey söylüyordu; Nedensiz korkuları, savrulmuş bir yaşamı, hesapsız geçmişi, korkusuz geleceği olduğundan bahsetti. Derin bakışları; derin hesaplaşmalar ve derin düşünceler beraberinde getirmişti.
Kah güldüler, kah ağladılar.
Kah o konuştu, kah gözleri.
Kah kendisi ile kavga etti, kah barıştı… 
Bazen adam anlattı, aynadaki adam dinledi… Bazen karşısında aynada duran adam çok şey söyledi, o ise dersini aldı. Ders aldıkça hayatındaki yanlışları fark etti, doğrularını pekiştirdi.

Aynadaki adam ile konuşup, onun ile hesaplaştıkça çok şey öğreniyordu. Geçmişinde doğru yaptığını zannettiği davranışların, bugün ne kadar da yanlış olduğunu anladı. Kendi ile konuştukça Rabbine yakınlaştığını hissetti.
Kendisi ile hesaplaşmaktan kaçtıkça, yani kendi ile konuşmaktan uzaklaştıkça Rabbinden uzaklaştığını gördü.
Büyük gün gelip hesaba çekilmeden önce, aynanın karşısına geçip kendi kendini hesaba çekmesi adama iyi gelmişti.
Sakladığı gerçekleri aynadaki adam ortaya çıkarmıştı. Kendini, yanlışlarını, hesapsız kaçışlarını, savrulmuş düşüncelerini bir bir toparladı, düzeltti.

Varlık ile yokluk arasında ki en somut örnekti ayna. Karşısında biri hem vardı hem yoktu zira. Bedeni var olduğu müddetçe görüntüsü de vardı. O yok oldukça görüntüsü de yok olacaktı.
Kendini ebedi zannetse de, ölüm geldiğinde beden ruh birlikteliği yok olabilirdi. Dünyada ebediyen yaşayamayacağını fark etti.
İnançları birer ayna olmuştu ona. Ahirete inandığı, Allah’a inandığı ölçüde yokluğu varlık kazanacaktı.

Ayna ile geleceğin sahte derinliklerinden kurtulmuştu.
Artık onun için ayna, kendine değil, gerçeğe bakmaya, Rabbine yakınlaşmaya yarayan bir nesneydi. Güneş bir ayna, gökyüzü bir ayna, hava bir ayna olduğu gibi, insan dahi bir ayna olmuştu onun nazarında. Çünkü “İnsanda sûret-i Rahman var”dı.
Aynanın üzerinde asılı duran şu soru, aynalardan öğrendiği tüm gerçekleri doğruluyordu: “Hiç mümkün olur mu ki, nihayet derece bir hüsn-ü zati sahibi, cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini aynalarda görmek ve göstermek istemesin?”

ozkanerdem84@gmail.com 

 

Popüler Kullanıcılar

}