Sultan Sencer’den Cumhurbaşkanı Erdoğan Dönemine KÜRT VE (کردستان) KÜRDİSTAN -2-

 

İslam Sonrası Dönemde Kürtler ve Kürdistan

Yazımızın ilk bölümünde Tarihsel Bağlamda Kürt kelimesi ve Kürtlerin kökeni konusuna değinmiştik.

Bu bölümde ise İslam Sonrası Dönemde Kürtler ve Kürdistan konusuna değinelim.

Genel kabul gören görüşe göre İslam öncesi Kürtlerin büyük bir ekseriyeti Zerdüşt inancına sahiptiler.

633 yılından itibaren İran egemenliği altındaki bölgeleri fethetmeye başlayan İslam orduları ile Sasaniler arasındaki ilk büyük savaş 637 yılında Dicle kıyısında gerçekleşti.

Kadisiye adı verilen ve İslam ordularının zaferiyle neticelenen bu savaş Kürtlerin İslam'la tanışmasına vesile olmuştur.

Ünlü müfessir Alusi, Kürtlerin bir kısmının bu savaştan çok önceleri Hz. Peygamber (sav) döneminde Müslüman olduğunu söylemişse de İslam tarihi kaynaklarında Cabân el-Kurdî dışında Kürt kökenli başka bir sahabeden bahsedilmemektedir.

Son dönem bilgi karmaşası içerisinde sunulan “Kürtlerin İslam'ı kabul etmemekte direndikleri, İslam orduları ile kıyasıya savaştıkları ve sonrasına ciddi zulümler gördüklerine dair” bütün bilgiler, aslı olmayan, batı kaynaklı yanlı ve yönlendirici bilgilerden ibarettir.

Her şeyden önce, İslam orduları için savaşın ana gayesi Allah’ın hükmünü yer yüzünde hakim kılmak, fethedilen toprakları adalet ve barış içinde yönetmektir.

Elbette İslam orduları ile Sasaniler arasında gerçekleşen Kadisiye ve Nihavent savaşlarında Sasani ordusu içinde boyundurukları altındaki Kürtlerin de bulunması ve bu Kürtlerden bir kısmının bu savaşlarda öldürülmesi muhtemeldir.

Zira bu bir savaştır.

Lakin adaletiyle ün salmış Kudüs ve İran Fatihi Hz. Ömer dönemi için Kürtlere zülüm edildiği gibi bir iddiada bulunmak, olsa olsa İslam dışı unsurların veya İslam içi mezhepsel öfke unsurlarının son yüzyılda Kürtleri dinlerinden uzaklaştırmak amacıyla yapmaya çalıştığı algı çalışmalarından başka bir şey değildir.

 Ortada bir gerçek var ki, Kürtlerin İslam'ı kabulde hiç zorlanmadığı gerçeğidir.

Kürt toplulukları İslam fetihleri sırasında tanıştıkları İslam dinine yürekten iman edip çok kısa zamanda büyük topluluklar halinde Müslüman olmuşlardır.

İslam sonrası dönemlerinde dinlerine sıkı sıkıya bağlı kalan Kürtler, büyük İslam âlimleri yetiştirmiş, Haçlılarla mücadelede hep en ön saflarda yer almış, İslamiyet’in bu coğrafyada yayılmasına büyük emekleri geçmiş bir İslam topluluğu halini almıştır.

İlk olarak İran Cibal bölgesi Kürtlerinin İslama girmesi, Türkiye’nin Güneydoğusu dediğimiz bugünkü coğrafyanın İslamlaşmasını da hızlandırmıştır..

Bu hızlı İslamileşme sürecinde hem kadim devlet olan İran Sasanilerinin Hz. Ömer dönemi İslam orduları karşısında ağır mağlubiyetler yaşaması, hem bu bölgeye kadar uzanan Kürt topluluklarının etkisi inkar edilemez.

Lakin bu noktada doğru diye bilinen bir kadim bir yanlıştan bahsetmekte fayda var.

Daha önceki başlığımızda değindiğimiz üzere Kürt kavramı göçebe kavimler için kullanılan bir kavramdı. İslam sonrası dönemde yapılan Arz-ı Ekrad tanımlaması da bu neviden bir tanımlamaydı.

Bugün Türkiye’nin Güneydoğusu denilen bölgede Kürtlerden yüzyıllar önce Yemenden kabileler göçü ile gelmiş Arap kökenli kabileler bulunmaktaydı.

Bugün Bitlis, Muş, Hakkari, Diyarbekir, Mardin, Siirt, Batman, Şanlıurfa bölgesinin büyük bir kısmı Yemen’den göçebe Arapların oluşturduğu yerli kabilelerden müteşekkildi ve Osmanlılar dönemine kadar bu şekilde devam etmiştir.

Beni Rabia, Beni Bekr ve Beni Vail denilen bu Arap kabilelerin bu topraklara gelip yerleşmesi Hz. İsa dönemi öncesine dayanır. Hz. İsa sonrası bir kısmı Hristiyan olan bu Araplar, İslam’ın ilk dönemlerinde topluca İslamiyet’i benimsemişlerdir.

Bu yüzen olmalı ki, Hz. Ömer dönemindeki fetihlerde bu kesimin İslamlaşmakla birlikte Araplaştıkları yönünde Süryaniler tarafından Avrupa desteği ile uygulanan köken dezenformasyonu bugün bile devam etmektedir.

Özetle söylemek gerekirse, bu bölgede meskun kadim Süryani topluluğun dışında kalan ve Ekrad (göçebe) topluluğu ile birlikte anılan toplulukların çoğunluğu Arap’tı. İşte bu Arapların (dolayısıyla bugünkü Güneydoğu Anadolu’nun)  hızla İslamiyet’e geçişlerinde Hicaz yarımadası ile güneydoğudaki kadim Arapların arasındaki bölgede yaşayan İran Cibal Kürtlerinin Müslüman olmasının dolaylı da olsa şüphesiz büyük etkiis olmuştur.

Bir Müslüman için asıl olan şey kavmiyet kökeninden ziyade İslami kökendir diyerek bu meseleyi kapatalım ve Kürdistan kavramına değinelim.

Antik dönem ve İslam öncesi döneme ait kayıtlarda siyasi veya coğrafi manada Kürdistan ifadesine hiçbir şekilde rastlanmamaktadır.

İslam sonrası dönemde, Araplar tarafından daha önce Ekrad şeklinde tanımlanan Kürt topluluklarının yoğun olarak yaşadığı bölgeye coğrafi bir işaret nev’inde Arz-ı Ekrad (Kürt bölgesi) tanımlaması yapılmaya başlandı.

10. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan İbn Havkal "Suretül-Arz" adlı eserinde İslam devletince Arz-ı Ekrad diye tanımlanan bu bölgeden bahsederken, Hemedan'ın doğusu ile Urumiye'nin güneyi arasındaki bölgeden, yani bugünkü İran Kürdistanı'ndan Süleymaniye'ye kadar uzanan bölge olan İran'ın Cibal bölgesine işaret etmiştir.

İbn Havkal'den yüzyıl sonra Kaşgarlı Mahmud'un hazırladığı haritada da "Arz-ı Ekrad" ismi geçer ve burada da işaret edilen bölge yine İran Cibal bölgesidir.

Hamdullah Müstevfî, Tarihi kayıtlara giren ilk کردستان  Kürdistan ifadesinin Selçuklu Türk hükümdarı Sultan Sencer’e ait olduğunu iddia etmiştir.

Bu iddiaya göre 12. yüzyılda yaşayan Sultan Sencer, İbn Havkal’in Kürt toplulukların meskun olduğu coğrafya anlamında işaret ettiği coğrafyaya yakın bir bölge için Farsça kökene sahip Kürdistan tanımlaması yapmıştır.

Ne var ki, Sultan Sencer’den iki yüzyıl sonra yaşayan Hamdullah Müstevfî tarafından Kürdistan isminin ilk kez Selçuklu sultanı Sencer tarafından verildiği iddia edilmişse de, Sultan Sencer dönemi kayıtlarında bu tanımlamaya rastlanmamaktadır.

Müstevfi’nin 14. yüzyılda dile getirdiği Kürdistan ifadesi Osmanlı döneminde de coğrafi anlamda kullanılmaya devam edilmiştir.

Osmanlı’nın ilk dönemlerinde Kürt nüfus yoğunluğu eskiden olduğu gibi yine bugünkü İran Kürdistanı'ndan Süleymaniye'ye kadar uzanan bölge olan İran'ın Cibal bölgesindeydi. Günümüz Güneydoğu Anadolu bölgesinin ağırlığını Arap ve Süryaniler oluşturmakta, kalan kısmı Kürt ve farklı yerel topluluklardan oluşmaktaydı ki, bu bölge şimdi bahse konu Kürdistan coğrafyasının çok küçük bir kısmına tekabül etmekteydi.

Osmanlı ile İran arasında sınır bölgesi olan Arz- Ekrad veya Kürdistan topraklarında yaşayan Müslüman Kürt topluluklarının büyük bir ekseriyeti Osmanlı-Farisi çekişmesinde Osmanlıların yanında durmaktaydı. Osmanlı için sürekli bir tehdit unsuru olan İran tehlikesine karşı bir set vazifesi gören Müslüman Kürtler, zaman zaman İran’ın acımasız baskılarına da maruz kalmaktaydılar.

Osmanlı devleti, İran tarafından yapılan baskıların şiddetlendiği veya bazı Kürt topluluklarının Osmanlı namına üstün bir vazife ifa ettiği dönemlerde, İran’dan ve diğer bölgelerden göç eden Müslüman Sünni Kürt aşiretlerine Anadolu’da toprak vermeye başlamış ve bunun neticesinde bölgedeki baskın unsur olarak Kürt toplulukları ön plana çıkmıştır.

An itibarı ile Türkiye’nin şark vilayetlerinin bir kısmı, Irak’ın kuzeyi, Suriye’nın kuzeydoğusu ile İran’ın Kürdistan, Batı Azerbaycan, Kirmanşah ve Luristan eyaletlerini, kapsayan ve Osmanlı sonrasında ağırlıklı olarak Kürtlerin yerleştiği bu coğrafyada halen Araplar ve Türkmenler başta olmak üzere, Süryani ve Ermeniler dâhil birçok farklı dil ve etnik gruplara rastlamak mümkündür.

Anadolu içlerine doğru yaşanan bu demografik değişimi, İslami kimlikten dolayı önemsemeyip coğrafi manada Kürdistan tanımlamasında bir sıkıntı görmeyen Osmanlı devletinin son dönemlerinde tahtta olan Sultan II. Abdülhamit’in Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki topraklarını gösteren 1893 tarihli haritasında da Anadolu’nun bir kısmını da içeren bahse konu bölge için de Kürdistan tanımı yapılmıştır.

Yazının gelecek sayısında Cumhuriyet Dönemi Kürt ve Kürdistan Sorunu konusuna yer verelim

Sağlıcakla Kalın

@akgulahmet

Popüler Kullanıcılar