KELEBEĞİN RÜYASI…

ŞİİR; AŞK; SEVGİ; HÜZÜN; EDEBİYAT; İDEOLOJİ, ACIIIIIII KOKULU BİR FİLM…

Bir film düşünün ki; içerisinde hem aşk hem de şiir olsun. Ama en keskin yaşayacağınız duygusu verem acısı olsun. Verem acısı, hem de nasıl bir acı, öyle böyle değil! Filmi seyrederken içiniz acıyacak ve canınızın çok yandığını hissedeceksiniz. Film sevginize ve yaşamınıza sarılma duygunuzu da fazlasıyla artıracak. Daha devamı yok mu? Bu benim yaşamım diyerek, sevdiğimize ve yaşamımıza daha fazla sarılacaksınız. Filmi seyrettikten sonra ki yaşamımız sanki bize sunulan / hediye edilen ikinci bir yaşam gibi oluyor. Kısacası şok bir sorgulamaya giriyor insan filmi seyrederken…

 

Hikaye ve görüntüler eleştiriye açılmayacak kadar başarılı. Her ne kadar hikaye “Kömür Karası”dan çalıntı söylemleri dolaşsa da, Yılmaz ERDOĞAN imzası özgün bir çalışma olarak, beyaz perde de bize sunuluyor.

 

Zonguldak’a, şairlerimize, şiirimize ve edebiyatımıza olan vefa borcunu ödemiş Sn. ERDOĞAN. Tanıtımı çok iyi yapılan bu film, gerçekten de çok ilgi gördü. Basın da filme iyi sahip çıktı. Seyirci ise merakla bekledi ve beklediğine de değdi…

 

Kıvanç TATLITUĞ’a aslında şair Muzaffer demek çok daha yerinde olacak. Bir oyuncu ancak bu kadar girebilir canlandırdığı karakterin içerisine. Adeta sanatçı o kimlikte yaşıyor gibi diyebiliriz. Kambur yürümeyi bile doğallığa dönüştürmesi ve yediği tırnaklarıyla dahi böylesi bir bütünleşmeyi bize göstermekte… Kısacası tüm hünerlerini sergiliyor döktürdükçe döktürüyor yakışıklı oyuncu filmde canlandırdığı karakter ile beraber… Filmi seyrederken su gibi akıp gidiyor zaman. Uzun film eleştirilerine inat, onun oyuncuğunu izlemeye doyamıyorsunuz. Hatta; ‘yok canım, ben yanlış hatırlıyorum, mankenlikten gelme ve oyunculuğu kamera karşısında öğrenmiş olamaz’ dedirtiyor, üstüne basa basa!

 

Mert FIRAT ise Rüştü karakteri ile bize tam da bir oyunculuk bu işte dedirtiyor. Bir tarafta okullu olmadığı halde yıkıp geçen bir Kıvanç TATLITUĞ başarısı, diğer yanda ise bu işin mekteplisi böyle olur dedirten bir başka başarılı oyuncusu. Şimdilerde ise biz ‘intikam’ dizisindeki karizması ile tanıyoruz onu. Mert Fırat, Haluk BİLGİNER’in tiyatrosunda, usta oyuncuyu dahi gölgede bırakırcasına bir oyunculuk sergiliyor. Tüm karakterleri silip baş köşeye oturan güçlü bir yetenek olan Sn. FIRAT beyaz perde başarısı ile taçlandırıyor oyunculuğunu…

 

Belçim BİLGİN ise “Aşk tesadüfleri sever” filmindeki olağan üstü başarısından sonra, yine beyaz perdede de genç bir sinema oyuncusu olduğunu ispatlıyor. Oyunculuğuna da denilecek olumsuz hiçbir şey yok. Ancakkk ben Belçim’in ERDOĞAN olmasının önüne geçemeyen bir algının içindeyim her nedense. ‘Lise öğrencisi olma yaşını geçtiğinden midir?’ nedir bilemiyorum. Tüm sevimliliği ile zengin evin şımarık lise öğrencisi olma rolünü başarıyla oynuyor oynamasına ama hafif Özcan DENİZ’in ‘Evim Sensin’ de oynayan Fahriye EVŞEN’ini getirmekte gözümün önüne.

 

Farah Zeynep ABDULLAH ise “Öyle Bir Geçer Zaman ki” dizisinin Aylin’i. Filmin ikinci bölümünde gördüğümüz bu sanatçının da oyunculuğu çok başarılı. Filmde; hastalığının, acısının, yuvasına ve eşinin sevgisine gölge düşürmeme gayretiyle koşuşturmasına, seyredenlere evliliğin kutsallığı işte bu dedirtiyor. “Ağrım belki acımı unutturur” anlatımı da filmden aklımda kalan acı ama çok anlamlı bir söylem!

 

Veeee Yılmaz ERDOĞAN da Behçet NECATİGİL’i canlandırıyor. Her cümlede ‘Hocam, hocam, hocam’ denilen ağır abi. Entel, dantel ve de akil abi / hoca görünümünde bir kişilik… Sadece genç şairlerimizin hocası değil. Aynı zamanda filmin de akıl hocası. Akil ve her şeyi bilen ama bir o kadar da genç şairlerimize kol kanat geren bir şair. Sn. Erdoğan alışılmışın dışında bir karakter ile karşımıza çıkıyor bu filmde de. Sanat ve şiir adına dokunaklı bir emek var filmin içinde. Filmin içinde zaman zaman ve hatta sıklıkla; sanat, ideolojiye mağlup edilse de ilginç bir film seyrediyoruz. Filmde ise hala dayatma ile kurgulanan ve sonrasında da insanların silip attığı Türkçe ezana vurgu yapması da gerçekten de çok önemli!..

 

Filmi seyrederken aklıma takılan şu sorulara da yanıtlarını bulmakta zorlanıyorum;

1. Neden yürüyüşler sırasında parti bayrakları göze sokulurcasına kullanılmakta acaba?

2. Neden ‘kara elmas’ işçilerinin hikayesi çok gerilerde bırakılmakta acaba?

3. Ah keşke dediğim nokta ise; 1940’ların Zonguldak’ın da, burjuva bir ailenin şımarık kızı için tango bile tamam anlaşılabilir ancak tenis oynamaları filmde absürt durmuş. Komik olmuş ki ben buna gerçekten keşke hiç olmasaydı diyorum!..

Film sonunda, Beçlim BİLGİN ve Kıvanç TATLITUĞ’un başarılarının önüne geçen ve yüreklere seslenen mütavazılıklarını da burada övgü ile bahsetmeden geçmemeliyim. Bu değerlere artık çok hasret kaldığımız için, bunu bulduğumuz kişilerin sayılarının hep artmasını arzulamaktayız aslında. Yılmaz ERDOĞAN ise, hümanist yanını hiç ama hiç kaybetmeden hala ve her şeye rağmen koruyanlardan…

Film bitiminde salondan çıkan genç kızların yüzlerinde hayranlık ve dillerinde genç şairlerin isimlerini tatlı bir tebessüm ile mırıldanmalarına şahitlik ediyoruz.

Yılmaz ERDOĞAN yaptığı her yeni işi, bir öncekini aratmayacak kadar iyi yapıyor. Bu özelliği de ayrıca takdire şayan. Behçet NECATİGİL’e vefa ödemesi ayrı bir güzellik. Hep güzel işlere imza atmasına ve emeğine saygılı olmak için, bize düşen ise gişe rakamını yükseltmek düşüncesindeyim.

Kısacası bundan sonrasında da böylesi daha iyi filmleri seyretmek için, bu filmi izlemeye hemen gitmeye ne dersiniz?..

Twitter.com/aytacyasmin

protokolkurallari@gmail.com

Popüler Kullanıcılar