İlk Üç Madde ve Laiklik

T.B.M.M. Başkanı Sayın İsmail Kahraman’ın Yeni Anayasa ile ilgili öneri ve tavsiyeleri niteliğindeki sözleri büyük yankı uyandırdı. Bilhassa Laikliğin hazırlanacak Yeni Anayasa’da olmaması gerektiği ve Yeni Anayasa’nın dine saygılı olması gerektiği şeklinde yorumlanacak sözleri özellikle Sol ve Kemalist ya da Solcu Kemalist kesimlerce protesto edildi. Bu protestolar gazete köşelerinde hakarete varan sözler ve sokağa inme şeklinde kendini göstermiştir.

Türkiye’nin yeni bir Anayasa’ya sahip olması gerektiği, mevcut yamalı Anayasa’nın Türkiye Toplumu’na huzur ve düzen getirmediği aklı “Statükolu Zamanlar”da kalanların dışındaki herkesin ortak kanaatidir.

Yeni Anayasa tartışmalarında, değiştirilmesi konusunda üzerinde en fazla durulan maddeler mevcut Anayasanın ilk 3+1. Maddelerdir. 4.Madde ilk üç maddeyi korumakla yükümlüdür. Başka bir ifadeyle Anayasa’nın 4. Maddesi, üstündeki üç madenin bekçiliğinden başka bir işe yaramıyor. Ve bu maddeye göre Anayasa’nın ilk üç maddesinin hükümleri “...değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” Bu noktada sorulması gereken bazı sorular var ki bunlar tartışılması gerekir. Öncelikle Anayasaların ülkelerin genel düzeni sağlayıcı “Toplumsal Sözleşme”ler olduğu unutulmamalıdır. Anayasa, uygulanacağı toplumun sosyal, kültürel, dini ve diğer tüm değerlerini dikkate almalıdır. Eğer aynı bayrak altında yaşayan vatandaşlarının tümüne huzur ve düzen getirmemişse, uygulanan Anayasanın sorgulanması doğaldır. Bu bakımdan bir Anayasada, üstündeki maddelerin “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” olduğunu vazeden bir maddenin bulunması Toplumsal Sözleşme’nin ruhuna aykırıdır. Anayasada bulunuyor olması, bir yanlışın kıyamete (inanmayanlar için sonsuza) kadar devam ettirilmesini gerektirmez.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ülkemize hak ettiği huzuru getirmediği yıllarca inanç ve etnik köken temelinde Devlet-Toplum arasında yaşanan gerginliklerden kolayca anlaşılabilir. Örneğin, “Vatandaşlık” kavramının Anayasa’da sorunlu şekilde de olsa tanımlanması uygun görülmüşken, “Laiklik” gibi toplumu derinden ilgilendiren bir kavramın sadece adından bahsedilmesi bir NOKSANLIKTIR! Abartısız Cumhuriyet’in kabulünün ilk yıllarından itibaren Türkiye’de Din ve Devlet arasındaki ilişki, bir toplumda olması gerektiği gibi yürümemiştir. Devlet, topluma üstten bakmış, Cumhuriyet’in “Kurucu İradesi!” etrafında şekillenen bir sosyal tabakanın ve onların destekçilerinin dışındakiler adeta “tukaka” görülmüştür.  

 “Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” olduğu üzere “Laiklik” yine kendisini toplumun sahibi gibi gören; Atatürk’ün ülkeyi kurtararak kendilerine hediye ettiğini düşünen Solcu ve/veya Kemalist kesimin devlet aygıtlarıyla toplumu sindirme aracı olarak kullanılmıştır. Nedir Laiklik, diye kendilerine sorsanız, hemen tek ağızdan Avrupa’da kiliseye karşı örgütlenmiş toplumların tepkisini vereceklerdir. Hâlbuki Türkiye toplumuna hâkim din İslam’dır. Dolayısıyla Anayasa’da Devlet’i tanımlayan maddedeki “Laiklik” öne sürülerek, İslam’ın topluma açık perspektifi Hıristiyanlığın kiliseye hapsedilmiş toplumsal (olmayan) vaatleriyle karıştırılarak Müslümanlara aynı muamele yapılamaz. Yani Laikliğin doğduğu atmosferdeki algılanışıyla Türkiye Toplumu’na uygulanması şimdiye kadar olduğu gibi ortaya birçok sorunlar çıkarmıştır. Ancak Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın ifade ettiği “tüm inançlara eşit uzaklıkta duran bir devlet” tanımındaki Laikliğin Anayasada bulunması gerekir. Bu bağlamda Laiklik, tarifi Sayın Erdoğan’ın bahsettiği şekliyle Anayasa’da olmalıdır. O takdirde Laiklik, isteyenin kendi menfaati ve iktidarı için topluma ayar verme aracı olmaktan da çıkacaktır.

Kendilerini “Kurucu İrade”nin gölgesi altında hisseden ve toplumu daha çok pozitivizm ve darvinizmi temel alan aklın gösterdiği istikamette yürütmeye çalışan, bunun karşısında “yaratılış gerçeklerine” bağlı aklı savunanları gericilikle ve (zaman zaman da) teröristlikle suçlayanlar, Laikliği de Atatürk’ü de kendi Toplum Projeleri için birer aygıt olarak kullanmaktan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Bu projelerini gerçekleştirmek için zaman zaman dine saygılı görünerek dini hassasiyeti olan insanlara, bazen de ürettikleri yalan olay ve olgularla dine ve dindarlara hakaret ve iftira ederek kendi mahallelerine (!) şirin görünürler.

Laikliğin, Anayasa’daki (şimdiki haliyle) Türkiye Toplumu’nun ayrılmaz bir parçası olduğunu ve Anayasa’dan çıkarılmasına karşı çıkan (küfürbaz) yazarların ve sanatçıların endişe ettikleri asıl mesele, istedikleri dinsiz sosyalist toplumu kuramama endişeleridir.

 

Atatürk’ün Milli Mücadele yıllarındaki başarıları ve sonrasında aldığı siyasi inisiyatifin unutturularak on yıllarca bir Tabu gibi topluma sunulmasının altında da Laikliğe bağlılıklarına benzer bir anlayış yatmaktadır. Atatürk öldükten sonra bile onun insani özelliklerine bağlılık imani hassasiyet içinde işlenegelmiştir. Osmanlı sonrasında medeniyetine bağlı inançlı Müslüman ve devletine bağlı diğer Teba tipinden “Kurucu İrade” adı altında üretilen Mutlakların egemenliğinde yeni bir din anlayışı yerleştirilmeye çalışıldı. Bu gayretlerin bugün geldiği son noktada Laiklik tartışması değerlendirildiğinde, İslami Yönetime geçiş kaygılarından daha fazla, oluşturmaya çalıştıkları dinsiz, paganist, pozitivist akla dayalı insan tiplemesinden uzaklaşacakları kaygıları yatmaktadır. 

Popüler Kullanıcılar