Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Öğrenci Evleri ve Yaşam Tarzına Müdahale

Ak Parti’nin yaşam tarzına müdahale ettiğine dair her gün yeni bir haber çıkıyor malum medya kuruluşlarında.

Alkol satışının belli saatlerde yasaklanması, çocuk sayısı, öğrenci evleri…

Peki ama gerçekten yaşam tarzına müdahale mi bunlar?

Alkol Satış Saati

Avrupa’da market ve büfe mantığı ortadan kalkalı yıllar olduğundan, AVM’ler ve büyük hipermarketler devreye girdiğinden Avrupalılar bizim neyi tartıştığımızı pek anlamıyor. Zira onlarda zaten saat 22:00 olduğunda bu alış veriş merkezleri kapanmakta. 

Olaya nerden bakmak isterlerse oradan bakıp, “Türkiye’de alkol yasaklanıyor, şeriat geliyor” izlenimi yaratıyorlar. Peki alkol satışı yasak mı? Hayır!

Barlar ve benzeri yerler halen tıka basa dolu ve polis kontrolü en alt seviyede.

Saat 22:00’ye kadar büfeler, marketler ve diğer perakende satış merkezlerinde alkollü içecek satışı yapılıyor ve yaş bile sorgulanmıyor.

Yaş demişken çocuk sayısına bakalım…

3 Çocuk

Aslında Başbakan Erdoğan’ın 3 çocuk sayısında ki ısrarını anlamak için kendini çağdaş olarak tanıtanların sürekli adres gösterdiği “bilimsel verilere” göz atmak lazım.

Sizi burada rakamlarla boğmayacağım ama sadece şunu bilsek yeter üç çocuk bile yeterli değil aslında.

Zira nüfus artış hızımızın bu şekilde devam ettiğini hesaplarsanız 2050 yılında Türkiye nüfusunun yaşlı nüfustan ibaret olacağını, genç nüfus oranın çok düşük seviyelerde kalacağını ve iş gücü konusunda Çin veya benzeri ülkelerden transfer yapmamız gerekeceği aşikar.

Hele ki “sen ağa ben ağa bu inekleri kim sağa” özdeyişindeki sorunun yanıtını da hesaplarsanız genç nüfusun neden gerektiğini anlayacaksınız.

Evet, nüfusu bugünkü gençlik oranında tutabilmenin “bilimsel” yolu her ailede “üç çocuk” mecburiyetinden geçiyor.

Öğrenci Evleri

Aslında bu konu yanlış başlık altında tartışılıyor.

Konu öğrenci evleri değil apart olarak kiraya verilen evler.

Dayalı döşeli, elektrik ve su bedeli günlük kiraya dahil evler kimlik alınmadan, vergiye dahil edilmeden kiralanmakta ve bu evlerin ne amaçla kullanıldığı dahi bilinmemekte.

Başbakan Erdoğan’ın “Muhafazakar demokrat yapımıza ters” diyerek tanımladığı bu durum aslında öğrenci evlerinden çok bu apart evleri kapsamakta ve bence de doğru bir tespittir.

Ve hatta buna karşı olmak için muhafazakâr olmanız bile gerekmemektedir.

Bir devlet varlığını kabul ediyorsanız ve sisteme dahilseniz bu düzenlemeleri istersiniz zaten.

En basit otelde dahi kimlik ibrazı mecburiyken ve bir çok suçlu bu yöntemle yakalanırken bahse konu “apart” evlerde ne döndüğünü kimse bilmemekte.

“Kızlı erkekli öğrenci evleri” meselesi ise ayrıca bir sorundur.

İki kız çocuğu olan bir baba olarak Başbakan Erdoğan’ın ne dediğini gayet iyi anlayabiliyorum.

Bunu anlamak için ne muhafazakâr olmanız nede demokrat olmanız gerekmiyor. Kız kardeşiniz veya kızınız varsa Erdoğan ile empati kurmanız mümkün.

Aslında burada empati kurulması gereken kişi Başbakan Erdoğan’da değil. Konuyu o merciye kadar taşıyan bir baba olabilir empati kurmak zorunda olduğumuz kişi.

Velhasılı kelam, sizce bunlar halen yaşam tarzına müdahale mi?

Veya hanginiz alkol alırken yakalandınız ve sırf içki tükettiğiniz için ceza aldınız?

Veya hanginiz üç çocuk yapmadınız diye cezalandırıldınız?

Veya hanginiz bir bayan arkadaşınızla otururken kolluk kuvvetlerince alınıp sorgulandınız?

Muhalefet ederken dahi samimi olmak lazım…

 

Saygılarımla...

 

Twitter: @RojhatAvsar

 

Devamını Oku

REHAVET KÖTÜ BİRŞEYDİR

Adalet ve Kalkınma Partisi ile Adalet Bakanlığı’na yapılan saldırılar rehavetin ne denli tehlikeli olduğunun birer kanıtıdır.

Ergenekon sürecini askıya alan hükümet, ülke genelinde bir Barış havası estirmeye çalışırken Ergenekon operasyonlarının duraksamasına da göz yummuştu.

Rehavet ile birlikte Ergenekon yeniden yapılanma süreci kazanıp yeniden kaos ve kargaşa ortamı oluşturabilmek için kadrolarını harekete geçirdi.

2008’den bu yana provokasyon amaçlı eylemlerin gerçekleşmemesinin, faili meçhul cinayet olmamasının sebebi hükümetin hiç bu kadar rehavet içinde olmamasıydı.

Oysa, İmralı ile yürütülen görüşmeler, çözüm süreci ve demokratikleşme süreci esnasında bu eylemlerin olacağı aşikardı.

Zira 80 yıllık bir sorun çözüm noktasına geldiğinde bu sorundan nemalananların mutlak suretle bir taşeron bulup süreci tıkamak isteyeceği belliydi.

Şükürler olsun ki can kaybı yok!

Ama korku ve infial yaratma noktasında başarısız olduklarını söylemek sanırım hayali bir yaklaşım olur.

Aslında rehavetin sebep olacağını bundan yaklaşık bir yıl önce sayın Başbakan bizzat kendisi görerek “Yılmadan, yorulmadan, rehavete asla kapılmadan, gurur ve kibri yanımıza, yöremize yaklaştırmadan milletimize hizmet edecek, inşallah ülkemize çok daha büyük hizmetler kazandıracağız” demişti.

Sayın Başbakan gurur ve kibri yanına yaklaştırmadı ama rehavet uyarısı dikkatlerden kaçtı sanırım ki bu eylemler gerçekleşti.

Saldırının hedeflerine baktığınızda aslında saldırının anahtar kelimesinin bizzat “Adalet” olduğu açıktır.

Saldırıyı gerçekleştirenler Türkiye’nin demokrasi mücadelesine lav silahı ile saldırmış ve akıllarınca bir uyarıda bulunmuşlardır.

Ve üzülerek belirtmeliyim ki bu saldırılar daha başlangıçtır.

Bunu söyleyebilmek için ise ne kahin olmaya nede stratejist olmaya gerek vardır. Sorunlar çözüm noktasına yaklaştıkça sorunlardan nemalananlar panikleyecek ve ellerindeki son atımlık barutları dahil olmak üzere tüm güçlerini kullanacaklardır.

Hükümetin ve barış yanlısı çevrelerin sağduyulu, hukuk zemini içinde bu saldırırlara gerekli tepkileri vermesi gerekirken Ergenekon operasyonları konusunda rehavete kapılanlarında bir daha durup gelişmeleri gözden geçirmesi akla mantığa uyan en uygun davranış şekli olacaktır.

Bizans oyunlarının hiç bitmediği Anadolu topraklarında şer güçler son çırpınışlarında yeni Bizans oyunları oynayacak fakat rehavete kapılmayan bir sistem bu oyunların tamamına gereken cevabı verecektir.

Son olarak beş yılda Ergenekon’un bir numarasını dahi açıklayamayan sisteminde yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir diye düşünüyorum. Zira Ergenekon’da bir numara ya bir şahıstır yada bir heyettir Bunu bulup ortaya çıkarmadıkça ve bu oluşumun başı dışarıda oldukça Demokrasi gönüllülerinin dışarıda rahat olabilmesi mümkün değildir.

 

Devamını Oku

Çözüm Sürecine Dair…

Çözüm Sürecine Dair…

Yüz binlerce genç, on binlerce çocuk, on binlerce kadın…

Çanakkale savaşında şehit düştüler…

Aslında orada şehit düşen Türkiye’nin 50 yılıydı…

Bir ülkenin gelecek elli yılı bu savaş ile yok edilmiş, durağanlaştırılmıştı.

Savaşın ilk sonuçlarına göre kazanan Osmanlı idi; sonraki sonuçlarına göre ise kazanan itilaf devletleri idi.

Çanakkale savaşından sadece sekiz yıl sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti yıllarca Çanakkale savaşının yaralarını sarmak için çabalarken ciddi bir genç nüfustan mahrum kalmış, 80 yıl sonra ancak nüfusunu gençleştirebilmişti.

Bu açıdan bakıldığında itilaf devletleri kısa vadede kaybetmiş gibi görünse de bölgede güçlü bir ülke olabilecek Türkiye Cumhuriyeti’nin genç beyinlerinin savaş meydanında heba olmasını sağlamıştı.

Evet, büyük bir zaferdi Çanakkale…

Yadsınamaz ve görmezden gelinemez.

1915 yılı Anadolu için tam manasıyla bir sınav yılı olmuş, çocukların dahi cephelere koştuğu ve destanların yazıldığı bir tarih olmuştur.

Van’da 120 çocuk soğuğa rağmen cepheye mühimmat taşımış ve bunlardan 88’i şehit düşmüştü. Zaten yaşasalardı muhtemelen birkaç ay sonra Çanakkale’ye gidecek ve orada düşmanın önüne set çekeceklerdi.

Tarihimiz destanlarla dolu…

Peki, ama ne oldu da 1915’te itilaf devletlerine karşı, Taşnak çetelerine karşı bir olup silahlanan ve omuz omuza savaşan bu milletin içine ayrılık düştü?

Malazgirt’te başlayan ve tarih boyunca devam eden dostluk nasıl oldu da düşmanlığa dönüştü?

Aslında bu soruların cevaplarını mevcut hükümet bulmuş olmalı ki, önce Demokratikleşme süreci, ardından Milli Birlik ve Kardeşlik projesi ile yurtta huzuru tesis etme süreçleri devreye sokuldu.

Bugün gelinen noktada çözüm süreci başlatılmış ve hızla işletilmekte.

Kimileri rahatsız dahi olsa maksat ülke evlatlarının bu topraklar üstünde huzur içinde yaşayabilmesi ise bir çözüm sürecinin işletilmesi gerekliliği aşikardır.

1915’ten bugüne değin Osmanlı ve Türkiye’nin girdiği savaşlar ve diğer çatışmalarda hayatını kaybeden genç nüfusun yaşamış olması halinde Türkiye’nin bölgede nasıl bir güç olacağını söylemeye sanırım gerek yoktur.

Burada çözüme taraf olan ve çözüm sürecini destekleyen partilerin taşra teşkilatlarına ve sivil toplum örgütlerine büyük görev düşmekte.

Zira bahse konu teşkilat ve STK’larda görev alan isimler ülkenin kan gölüne dönmesine sebep olan bu çatışmalı ortamın bitirilmesi ve silahların gömülmesi noktasında halk ile Ankara arasında köprü olmak zorundadırlar.

Sanırım bu noktada ilerleme kaydedildiğini söylemek pek mümkün değil.

Buna rağmen çözüm sürecine halkın verdiği destek, provokasyona gelinmemesi ile net bir şekilde gözükmektedir.

2023 vizyonuna sahip olan bir ülkenin önce gençlerini ölümden korumak gibi bir yükümlülüğü vardır ve hükümet bu yükümlülüğe sahip.

“2023 vizyonu dediğimiz vizyon sadece çatışmaların bitmesi değil bölgede lider olmak demektir”  diyorsanız istikrarın ve çatışmasızlığın yanı sıra tam demokrasiye de geçişle mümkün olacağından bundan sonra atılacak adımlar oldukça önemlidir.

Türkiye başarılı iç ve dış politikalarla 2023 yılında bölgenin lider ülkesi, dünyanın da en güçlü ilk beş ülkesinden biri olur.

Yeter ki çözüm sürecine halkın verdiği desteği siyasi partilerin taşra teşkilatları da verebilsin ve STK’lar olaya Ak Parti meselesi olarak değil Türkiye meselesi olarak bakabilsin.

Saygılarımla…

 Twitter:  @RojhatAvsar

mail: avsarrojhat@gmail.com

 

Devamını Oku

İlim İrfan Adası BİTLİS

Geçtiğimiz aylarda Bitlis'in değerli alimlerinden ve kanaat önderlerinden üstad Hikmet Kuşçuoğlu hocamızla bir sohbetimiz esnasında hocamın Bitlis’ten bir ada gibi bahsedişine şahit olmuş ve hocamı ilgi ile dinlemiştim.

Bitlisliler bilirler, Hikmet hocam ve ailesi Bitlis’in yetiştirdiği alim ailelerdendir ve kendisi de bu köklü ailenin bir ferdidir.

Hikmet hocam Bitlis’in bu çatışmalı kaos ortamında terör ve kaçakçılığa bulaşmamış bir ada olduğunu, bu adanın muhafaza edilmesi için ehli Müslim her ferdinde elini taşın altına sokması gerektiğini belirtmişti.

Evet, Bitlis tarih boyunca zulme başkaldırmış ve gerek şerri gerekse medeni kanuna aykırı hareket edenleri barındırmamıştır içinde.

Peki ama, bu nasıl olmuşta bir kent geleneği haline gelmiş?

Tarih kitapları dahi Bitlis’ten söz ederken ilim ve irfan yuvası diyebildiğine göre bunun nedenleri açıktır.

Bitlis tarihin her aşamasında bölgenin bilim merkezi olmuş ve sürekli bir gelişim göstermiştir.

Rus işgaline kadar bölgenin en önemli eğitim merkezi olan Bitlis en büyük yıkımı da bu işgal ile yaşamıştır.

Bugün baktığınız da geri kalmış bir Bitlis varsa maalesef bu Rus işgalinin eseridir.

Zira Rus işgali yüz binlerle ifade edilen Bitlis nüfusunu binlere çekmiş ve Bitlis’in göç vermesine neden olmuştur.

Ardından Cumhuriyet döneminde de maalesef gerekli yatırımları görmemiş ve bugün ki halinde kalmıştır.

Şimdi ise Bitlis’te bir atılım yaşandığını görmemek için kör olmak gerekmektedir.

Bugün Bitlis Fehmi Alaydın başkanlığında bir dönüşüm yaşıyor.

Büyük bir ekip hummalı bir çalışma ile Bitlis’te kentsel dönüşüm çalışmasını yürütüyor. Bitlis’te gerçekleşen kentsel dönüşüm projesi Türkiye’nin diğer yörelerindekinden daha farklı. Zira Bitlis’te sadece yapılaşma anlamında bir kentsel dönüşüm yaşanmıyor.

Bitlis Belediyesi ilçeleri ayırmadan Bitlis’in genelinde sosyal etkinliklere imza atıyor ve kentlinin dünyaya bakış açısını da çağa uygun hale getiriyor.

Bitlis’e gelmez denilen isimler birer birer Bitlis’e davet ediliyor, Bitlis’te misafir ediliyor ve Bitlisliler ile buluşturuluyor.

Bitlis Gazeteciler Cemiyetinin açılışında tanıştığım ve yüzünde gülümseme hiç eksilmeyen Songül Kaya bu projeler yüzünden hafta tatili bile demeden çalışmakta.

Songül Kaya’nın sosyal projeleri Belediye’nin yapılaşma projelerinden, yapılaşma projeleri de bu sosyal projelerden farklı değerlendirildiğinde yalın bir sonuç çıkar ortaya. Çünkü bu projeler birbirini tamamlayan projeler.

Bitlis sadece Rahva’ya taşınmıyor.

Bitlis bir dünya şehri oluyor ve Rus işgali öncesinde ki özüne dönüyor.

***

Peki biz neler yapıyoruz Bitlis için?

Bitlis Gazeteciler Cemiyetini kurduk ve sanırım ben misyonumu tamamladım. Cemiyet Türkiye Gazeteciler Federasyonunun önemli Cemiyetlerinden biri haline geldi.

Oluşturulan yönetim listelerine Bitlis’ten isim yazılması, Ferhan Çelebi’nin meslekteki duayenliğinin Federasyon listelerine girmesiyle tescili yapabildiklerimizden bazıları.

Bitlis Gazeteciler Cemiyeti önümüzdeki dönemde yeni başkanıyla yürüyecektir.

Sosyal Proje konusunda Bitlis Belediyesi, Hizan Ziraat Odası, Tatvan Ticaret Odası gibi kurumların büyük desteği ile çeşitli çalışmalar gerçekleştirmeye çalıştık.

En büyük projemiz olan Doğu-Batı kardeşlik köprüsü projesinin son ayağında Hizan ile coştuk.

Kendimize Hz. İbrahim’e su taşıyan karıncaları örnek aldık ve ülkedeki dev yangına damlalarla su taşımayı denedik. Bizim damlalarla su taşıma çabamıza Bitlis Belediye Başkanı Fehmi Alaydın nehirlerin yönünü değiştirerek destek verirken Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz’da Bolu dağının suları ile destek verdi. Biz ülkemizdeki yangını söndürmek için bir seferberlik başlattık ve belli bir noktaya getirdik.

Arada yol kazaları yaşadık ama yılmadık.

Öğrendik; Türkler ve Kürtler kardeşlikten ötedeler. Büyük bir aşk var aramızda.

Yadırgadık; kimilerinin kişisel çıkar ve menfaatlerini ön planda tutuşuna şahit olduk.

Gerek Bolu’nun gerek Bitlis’in küçük şehirler oluşu işimizi yer yer kolaylaştırırken yer yerde bu küçüklüklerin sorununu da yaşadık.

Bitlis’te Songül Kaya, Erkan Durmaz, İlhan Karabulut, Ferhan Çelebi, Eyüphan Karabulut, Bilal Dağdağan Bolu’da Yılmaz Özarslan, Hakan Aydın, İlhan Çalışkan, Mustafa Namdar, Ebru Eyvazoğlu ve daha ismini yazamadığım nice güzel dost elimizden tuttu.

Oluşan çemberin en güzel yanı menfaat hesaplarının olmamasıydı.

Herkes yangına su taşıdı; sterlerle odun taşıyanlara inat.

Şimdi, tam da şimdi misyonumu tamamladığımı düşünüyorum.

Proje dosya halinde sayın Cumhurbaşkanımıza elden teslim edildi.

Yine aynı dosya Başbakan yardımcımız Sayın Bülent Arınç’a teslim edildi.

Yanlış anlaşılmasın, destek istemedik devletten. Sadece sivil insiyatiflerin bu sorunların çözümü için neler yapabileceğini anlatmaya çalıştık o dosyalarla.

Türkiye Gazeteciler Federasyonunun bir başkanlar konseyini Bitlis’te gerçekleştirerek Türkiye’de ki Cemiyet başkanlarına ve eşlerine Bitlis’i tanıttıktan sonra bayrağı teslim etmem gerekecek.

Kardeşlik köprüsü projemiz ise zaten tabana yayıldı.

Bundan sonrası bizim değil dostluk kuran halkların kaynaşması ile büyüyecek bir nehirdir.

Ben sadece Hikmet hocamın bahsettiği adanın yangın yerine dönmemesi için elimden geleni yapmaya çalıştım.

Manevi bir rahatlama var mı?

Maalesef tam anlamıyla yok tabi ki! Kan akmaya devam ettikçe yaptıklarımızın yeterli olmayacağını biliyorum. Bu nedenle ne zaman ve nerede bir görev verilirse Bitlis’in emrinde olacağım.

Bizim birincil derdimiz Bitlis’in bir ada olarak kalmasıdır. Sonrasında bölgenin kaostan kurtulmasıdır.

Bu yolda elimizden ne gelirse yapmaya hazırız.

 

 

Rojhat AVŞAR

@RojhatAvsar 

Devamını Oku

Düğmeye Kim Bastı?

Bayram öncesinde CPJ’nin Türkiye’de tutuklu gazetecilere yönelik hazırladığı raporu değerlendirirken birden gündem değişikliği ile Cezaevlerindeki açlık grevlerini tartışmaya başladık ve bunu tamamlayamadan araya 29 Ekim kutlamalarını soktuk gündemimize.

Baş döndüren bu gündem trafiğinde Başbakan’ın Cumhurbaşkanı ile aralarında bir sorun olup olmadığını, yerel seçim tarihi konusunda ki uzlaşamamazlıkları, Suriye-İran-Rusya krizini, Büyükşehir sayısını arttıran yerel yönetimler kanununu ve daha bir çok önemli konuyu tartıştığımızı sandık.

Aslında uyuduk!

Bir işi bitirmeden diğerine geçen “maymun iştahlı” insanlar gibi bir sorunumuzu çözmeden diğerine koştuk.

Bu arada Cezaevlerinde bedenlerini ölüme yatıran yüzlerce tutuklu ve hükümlünün ölüm oruçlarında sınır gün sayısı olabilecek 50. Günü devirdik.

Ulus meydanında Polis ve CHP’liler coplu sopalı kavgaya girişirken cezaevi önlerinde BDP’liler polisle taşlı sopalı ve hiç eksik olmayan biber gazlı kavgaya giriştiler.

“Sanki bir el bastı düğmeye” klasiği yine gündemimize girdi!

Peki neden?

Neden her yanı cennet diye tanıttığımız Türkiye’de her yanımız çatışma?

“Uzay çağında bir ayağımız, Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri Düşün” demiş Ahmed Arif.

Oysa Uzay çağında olan ayağımız şimdi Ulus’ta çatışmada…

Ham çarık kıl çorapta olan ayağımız ise Cezaevi önlerinde…

BDP ölümler üzerinden çözümsüzlük siyaseti yaparken CHP yine yapıyor yapacağını…

Cumhurun olan Cumhuriyet yine birileri tarafından bir şeylere zemin hazırlama telaşı içinde çatışmalı bir şekilde kutlanıyor.

Durup düşünmeden edemiyor insan; Cumhuriyet mitinglerini düzenleyen Ergenekoncu yapı dahi başaramamıştı alanlara inen cumhur ile polisi karşı karşıya getirip çatıştırmayı. CHP üstün bir başarı gösterip bunu başardı.

CHP İstanbul İl Başkanı CNN Türk’te katıldığı programda “biz polisle çatışmayı dahi göze aldık” diyor bayram kutlamasından bahsederken.

Nasıl bir kutlama anlayışıdır anlamak mümkün değil!

Çatışarak kutlamak!

İşte bu yoğun gündem trafiğinde akıl sağlığına dikkat ederek hareket etmekte fayda var.

Ama yine de şu klişeleşmiş soruyu sormadan edemiyor insan; düğmeye kim bastı?

Devamını Oku