Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

ADALETİN ELİNDE SİLAH

       Dün Revolution yaşıyoruz sandım önce, meğer Kan Davası oynuyormuş, bilemedim. Şarteller atınca karanlıkta kaldık. Algımız değişti dolayısıyla. Algı da algı hani. Kim neyi algılamak istiyorsa, onu algılayabilen türden. Eli silahlı teröristi cici çocuk eylemci olarak algılatan mı dersin, kan dursun diye canını ortaya koyana terörist diyen mi? Seçimlerden seçim beğen.

      Seçim demişken, dün bir ara “Seçim meçim yapmayalım artık. Bırakın diktatörlükle yönetilelim. Fazla demokrasi şiddet doğuruyor.” derken buldum kendimi. Hani seçimlere kadar ülkemi karıştırmaya devam edeceklermiş. Ülke karışırsa Ak parti başarısız olacakmış. Başarısız olursa bu halk yılana sarılma kabilinden başka partiyi seçecekmiş. Dış güçler mi, iç güçler mi bilemedim bunları tezgahlayanları. İç olsa ne olacak? İnsan vatanını sevmedikten sonra, dışarıdakiyle içerideki arasında pek de bir fark olmuyor zannımca.

       Başımıza gelmedikçe anlayamadığımız noktalar çok. Mesela o silah o adliyeye nasıl girdi hikayesi. Avukatlar aranmazmış efendim. Niye? Hem avukat, hem terörist olunamıyor mu? Olunuyormuş! Bundan sonra itina ile ararız. İki çocuk yetim kaldıktan sonra. Onlara baba da olur musunuz? Size baba diyebilirler mi?

       İğrenç yorumlarıyla teröristleri haklı eylemci göstermeye çalışan, üstelik gazeteci, sanatçı, siyasetçi geçinenleri hiç yazmayacağım. Aklıma geldikçe köşe başında bir çöp kovası bulup kusasım geliyor. Biz sessizce kusarken, onlar çocukları, çocukların babalarını öldürenlere alkış tutuyor. Çünkü hiç kimseyi sevmiyorlar. Çünkü sevgi tohumları olan bir kalbin içinde, böylesine nefret tohumları barınamaz. Siz Berkin’e bizim kadar üzülmediniz. İntikam almak için üzgün numarası yaptınız. Kullanışlıydı zaten, kullandınız ve öldürdünüz. Öldürdünüz ve yine kullandınız.  

      14-15 yaşındaki çocukları bilirim, kullanışlı hormonları vardır. Deli-dolu, nereye çekersen, oraya gelebilecek. Adını anmak istemediğim bu örgüt, özellikle Alevilerin yanında durarak, hep de Alevi çocuklarını ölüme göndermeye yeminli. Hani şu masa başında baş okşayan entel dantellerimizin çocukları var ya, ölmezler hiçbir eylemde. Hem ne işleri var böyle steril olmayan yerlerde. Aman ölmesin kimse zaten. Alevi çocuklar da ölmesin. Anneler kullandırtmasın çocuklarını. Ve hatta öldükten sonra bile.

      Berkin Elvan’ın elinde sapanlı fotoğrafını görünce başına silah dayanmış savcının odasında, benden başka şaşıran birkaç kişi daha olmasını saflığıma verdim. Hani ekmek almaya giderken öldürülen çocuğun eli sapanlı fotoğrafı niye servis ediliyordu? Niye o savcıyı hedef seçmişlerdi? 6 aydır Berkin Elvan davasına bakan savcı, bir takım delillere ulaşmıştı da, bu deliller de örgütü mü işaret ediyordu? Bilgiler sızdırılarak, bunlar mı yok edilmeye çalışılmıştı? O odadan hiç kimsenin canlı çıkmayacağını herkes biliyordu. Aslında o odadan çıkan neydi?

             Dün güzel ülkem karanlığa boğulurken, savcısının başına silah dayanmışken, iki çocuk yetim kalmışken, bir anne daha ağlamışken, içinde sevgi kırıntısı olmayanlar içten içe bu duruma sevinmişken, içimde, ama taa en derinde bir şeyler koptu yine. Benim ülkeme bir şey olmaz, dert ettiğim bu değil. 40 yıldır kan döken terörü bitirmiş olan ülkem, üç beş teröristle mi baş edemeyecek? Ülkesini seven insan yetiştiremedik, asıl sorun bu. Belki de sevmeyi öğretemedik bu çocuklara.

      Bu hazımsızlığın sebepleri belli de, ne yazık ki sonuçlarını hep birlikte ödeyeceğiz. Bunu göremeyecek kadar gözlerine kin ve nefret bulayanlar, bu yangın yerinden nasıl kurtulmayı düşünüyorlar, asıl merak konusu o? Demokrasi iyi bir şeydi de, niye şiddet seviciliğine soyunduklarını sormak lazım bu cici çocuk piş pişleyicilerine. Demokrasi, sadece size mi güzel? Adalet, elinde silahla mı gezmeli? Ya o silah bir gün size de doğrulursa?

twitter: @sevdadur

Devamını Oku

GAZOZUNA MAÇ

    Aylardır yazmadığım doğrudur. Bunun pek de açıklanır bir yanı yok. Öyle kalemimi dinlendirdiğim falan da yok. Zaten kalem dinlenen bir şey değilmiş. Durdukça paslanan bir şeymiş. İçinizde duran kelimelerle susmanın ne size, ne de twitterda analiz kasanlara bir faydası olmuyormuş.

     Benim okuyucularım benim analizlerimi özlemişlerdir, oturayım da biraz özlemlerini gidereyim diye de düşünmedim. Merak etmeyin.  Ona susayım, buna susayım derken, cümle kuramaz olduğumu fark ettim. Bu benle alakalı bir şey yani. Susarak pişman olmaktansa, konuşarak pişman olayım daha iyi. Benim yapıma daha çok uyuyor.

      Gündemi size bırakamam dostlar. Herkese bir ucundan dokunuyor bu gündem denen şey. Evimize giriyor, mutfağımızda kol geziyor, çocuklarımızın yatak odalarına kadar kafasını uzatıyor. Hemen görmesek de, bir süre sonra bunun böyle olacağını biliyoruz.

       Bugünlerde siz de tahmin edersiniz ki, mahalle ve kahvehane sohbetlerinin baş köşesinde Melih Gökçek ve Bülent Arınç tartışması oturuyor. Hem ne oturma! Kimi kına yakıp sevinirken, kimi içten içe üzülüyor. İstikrar bozulmasın istiyor. İşi var, gücü var, ticaretle uğraşıyor falan. Hangi partiye oy kullandığı da önemli değil.

       Kimi de yeterli heyecanı bulamamaktan yakınıyor. Öyle ya, şöyle kafa göz girmediler birbirlerine. Bütün parti şöyle bir sallanmadı. Hemen toparlanma yoluna gittiler. “Gazozuna maç gibi” diyor Bugün Gazetesi’nin yazarlarından biri. Hiç heyecan verici değilmiş. KPSS sorularını çalmak kadar heyecan yaratmadı tabii.

      Yerel seçimlerde müşahidi olduğum sandık başkanının paralel olduğundan şüpheleniliyordu. 17 Aralık öncesinde isimler verildiği için, yapılacak bir şey de yoktu. Adam yemin billah ediyordu paralel olmadığına. Eşi paralelmiş. Oy sayımına kadar ne olduğunu anlayamadık. Oy sayımında, sürekli Ak Partinin oylarını iptal ettirme yarışına girmesi, memur olan sandık başkanının bile dikkatini çekti. “Farkında mısın, kendi partinin oylarını iptal ettirmeye çalışıyorsun” dedi. İptal edilecek oylar değildi tabii. Bir tanesine bile izin vermedim.

        Demem o ki, ailesinde, hem de yakınında paralellerden biri varsa, göbekten bir bağ var demektir. Gerek tehtidle, gerek iknayla bir şekilde kendilerine çalıştırmayı bilirler. Dikkatli olmak gerekir. Bülent Arınç’ın damadının paralel olması insanı düşündürüyor. Bu demek değil ki, bu ülkeye hizmet etmiş kişiyi, damadı ve kızı paralel diye bir kalemde silelim.

        Bülent Arınç’ın özgül ağırlığı Haziran’da bitecek. Gönül ister ki, hoşça uğurlansın. Akıllarda saygıyla kalsın. Gitmek bu kadar zor değil oysa. Bu saatten sonra kalmak, hizmet değil, hezimet olur. 3 dönem kuralını saygıyla anıyoruz.

        Gelelim bu mevzular vukuu bulurken Cumhurbaşkanına biçilen role. Yalnızmış benim Cumhurbaşkanım, düşünebiliyor musunuz? Zaten onu yüzde 52’yle Cumhurbaşkanı seçen bu halk, yok hükmünde. Hükümette bunun böyle olduğunu biliyor.

       Tabii ki bunlar Sözcü, Hürriyet, Milliyet ve paralel gazetelerini okuyanlar arasında yayılan zavallı bir talep. Kendileri çalıp, kendileri oynuyorlar. Bugün sokaktan geçen iki kişiden birine sorsanız, Tayyip Erdoğan olmazsa, Ak Parti’nin de olmayacağının cevabını alırsınız. Oturup analiz kasmaya gerek yok.

        Hem Tayyip Erdoğan istese hükümete uyarılarını kapalı kapılar ardında da yapar. Ki yapıyordur da. Neden bazı şeyleri yüksek sesle söylüyor, bir düşünün? Bence de bunlar gazozuna maç. Asıl büyük maç, seçimden sonra başkanlık sistemiyle gündeminizi meşgul edecek. Heyecanınızı oraya saklayın.

twitter: @sevdadur

Devamını Oku

AMERİKA'NIN KEŞFİ, FALAN FİLAN

“Eğer bilim, en temel anlamıyla, doğaya dair bilgi demekse, bu bilginin doğaya en yakın olan insanlar, yani avcı-toplayıcılar, çiftçiler, denizciler, madenciler, demirciler, şifacılar ve diğer yaşam koşullarından dolayı her gün doğada var olma mücadelesi veren insanlar sayesinde oluştuğunu görmek hiç de şaşırtıcı olmasa gerek.” demiş Halkın Bilim Tarihi’ni yazan Clifford D. Conner.

      Öyle ya, insanlar ihtiyaçtan dolayı bir şeyleri keşfetmeye yönelir. Yoksa oturduğu dört duvar arasından, bir takım matematik formülleriyle buluş yapmak o kadar kolay olsaydı, bütün akademisyenlerin icatçı olmaları gerekirdi.

     Conner’a göre madenciler, ebeler ve basit tamirciler gibi sıradan insanların bilime katkıları göz ardı ediliyor. Onlar okuma-yazma bilmedikleri için, buldukları son derece önemli bilgileri kayda alamıyor, reklamlarını yapamıyorlar. Aslında bunlara gerek de duymuyorlar.

     Yine Conner’ın ifadelerine göre “Zanaatkârların bildiklerinin meşrulaştırılması için biçimsel araçlara ihtiyaçları yoktu ve genellikle başkalarının hem fikir olup olmamasıyla ilgilenmiyorlardı. Onların doğa bilgisi günlük uygulamalarda deneniyor, onaylanıyor ve sürekli yeniden teyit ediliyordu. Bildikleri, kendi işlerine yarıyorsa, bu meşruiyet için fazlasıyla yeterliydi.”

       Denizcilikle geçimini sağlayan birçok basit denizcinin, denizcilik bilimine, harita bilimine ve coğrafya bilimine katkıları yadsınamaz. İsimlerini tarih yazmamıştır, doğru. Çünkü tarihi yazanlar, elit sınıftan gelen insanlardı.

       Yine bu basit insanların ellerinden bilgiler zorla alınıp, Prens Henry  gibi, sadece bir kez turistlik amaçlı deniz yolculuğu yaptığı halde,  denizcilik bilim tarihine “Büyük Adam” olarak ismini yazdıranlar olmuştur. Conner:

       “Bu listedeki en tanınmış isim, kuşkusuz, Kristof Columbus’dur. Henry’nin aksine, Columbus yetkin bir denizciydi ve gerçekleştirdiği Atlantik ötesi öncü seyahatleri takdire şayan, önemli başarılardır. Ancak, bilgi ve yetenekleri açısından, onu çağdaşlarının çok üzerinde, aşkın bir deha olarak resmetmesinin de savunulacak bir tarafı yoktur. Başarısı, çağdaşı olan ve kendisinden önce yaşamış binlerce denizcinin oluşturduğu denizcilik uygulamalarının genel kapsamı dışında tutulamaz.” der.

     Elitlerin tarihi mi, Halkın tarihi mi, diye sorsak, her zaman elitlerin tarihi galip gelecektir. Çünkü hiç kimse, cahil halkın, deha düzeyinde icatlar yaptığına inanmaz. Montaigne’nın uşağının tanıklığını neden kabul ettiğini meslektaşları sorduğunda, o, bütün ezberleri bozarak, “Tam da basit ve cahil bir adam olduğu için sözüne kesinlikle inanılır olduğu konusunda ısrar etti.” Bunun anlamı da şuydu: “Bu kişi gerçek ve doğru deliller sunmaya, sizin o entelektüel çok bilmişlerinizden çok daha uygun. Çünkü sizin bu adamlarınız, anlattıklarına illa kendilerinden bir şeyler katarak birazcık da olsa değiştirirler. Bir şeyi asla olduğu gibi tarif etmezler.”

       Gelgelelim, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Amerika’yı Müslümanlar keşfetti” deyince, dudak büküp, “Pis Araplar mı?” ifadesiyle olaya yaklaşanlar, halkın bilim tarihine değil, elitlerin bilim tarihine iman etmiş olanlardır. Yine halkı tanımayanlar, halkın gücüne inanmayanlardır.

      Nasılsa kimsenin gerçekten Amerika’yı kimin keşfettiğini öğrenmek hevesi yok. Kim keşfettiyse etmiş işte. Halka olan inancımızı hatırlamaya ışık olsun diye paylaştım bunları. Tarihe, seçkinci önyargılardan arınarak bakarsak, belki de biz keşfetmişizdir Amerika’yı.

Twitter: @sevdadur

      

      

Devamını Oku

CELAL BAYAR'I KİM BAŞBAKAN YAPMIŞTI

 

 

 

       Günün manşetlerini öyle ya da böyle akşam yapılan kakofoni tarzı tartışma programları da belirleyebiliyor. Kim ne dinliyor, ne anlıyor, orası ayrı bir konu. Fakat Tarafsız Bölge’de Sezgin Tanrıkulu’nun CHP adına Dersim katliamı özrü dilemiş olması, gündeme alınmayacak gibi değil.

    “Genel başkanımın bilgisi dahilinde buraya geldim. CHP Genel Başkan Yardımcısı olarak, Dersim’de acı çeken herkesten bin kere özür diliyorum.” diyerek, CHP’nin makus tarihinde rol oynamak istedi.

       Bizler bu adımı, önemli bir aşama olarak kayıt düşerken, CHP’nin iflah olmaz ulusal kanadından çatlak bir ses ortaya çıktı. Eski CHP milletvekili Şahin Mengü, anında twitter hesabından bir açıklama yaptı. (Twitter hesabından yapılan açıklamalar her zaman isabetli olmaz. Ani bir kararla yapılır ve işin içindeki şahsi duygu ve düşüncelerimizi her zaman ayıklamamıza olanak tanımaz. Ardından bir özür de gelebilir yani.) Tweet aynen şöyleydi “Sezgin Tanrıkulu, sen hangi hakla CHP adına özür dileyemezsin. Sen kimsin şerefsiz?”

    Cümledeki muazzam düşüklük dikkatinizden kaçmamıştır elbette. Kendisine bunu hatırlatanlara “Haklısınız, çok sinirlendim.” Şeklinde cevap verdiğini gördüm. Demiştim ya, twitter böyle tehlikeli bir mecra. Sinir damarları taze taze atarken yorum yapmak, her türlü yanlışı barındırabilir.  

     Bir önceki günse CHPli Koray Çalışkan, Dersim katliamını Celal Bayar’ın üzerine yıkıp, rahatlama derdindeydi. İyi de hocam, Celal Bayar’ı başbakanlığa kim getirmişti?

    Daha sonra CHP’den kovulmuşmuş. Ona bakarsanız, İsmet İnönü’yü de kaç sefer gönderdi Atatürk. Daha sonradan CHP’den kovulmuş olması, o süreçte yaptığı eylemleri başka parti adına yaptığını açıklamaz.  

    Üstelik, Cumhurbaşkanı aynı kişiydi, bunda hem fikiriz. Onun emri dışında hiçbir şey gerçekleşmiyordu, bunda da hem fikiriz. Eee, daha neyi tartışıyoruz o zaman? Bence artık bunları tartışmayalım da, vekaleten özür yerine, gerçek bir özür dilesin CHP. Ekmeleddin İhsanoğlu, Mehmet Bekaroğlu açılımlarını yapan CHP, bunu da yapabilir diye düşünüyorum. Her ne kadar Alevilerin oyu çantada keklikse de, bu özürden sonra CHP’ye sempatiyle bakanların sayısında artış olabilir. İş işten geçmeden tabii ki.              

                                  CEM EVİ STATÜSÜ

     Hükümet cem evlerine statüyle ilgili ilk adımı attı. Şöyle ki, cem evlerinin elektrik ve su faturaları, Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesine konulacak ödenekle karşılanacağı düzenlemesi hazırlanıyor. Belediyeler de ruhsatlandırma yaparken, bölgenin demografik durumuna göre cem evlerine de yer ayıracak.

     Bunlar yerinde adımlar. Yapılması gereken adımlar. Takdirle karşılayıp, devamının gelmesini bekliyoruz. “Bu ne ki? Bu kadar zor mu Cem evlerine statü vermek?” gibi ezber konuşmalara prim vermiyoruz.

     O kadar da kolay değil zannımca. Daha kendi aralarında bir bütünlük oluşmamış bir topluluk için, o topluluğu çok da iyi tanımayanların adım atması, evet, o kadar da kolay değil. Keşke kendilerini yeteri kadar anlatabilselerdi. Keşke kendi aralarındaki birliği daha sağlam temeller üzerine kurabilselerdi. Evet Ahmet Hakan Bey, çalıştay yapmak gerekliydi. Neye göre, kime göre statü koyulacağı da önemli. Mesela bir takım Alevilerin önder kabul ettiklerini, diğerleri kabul edecek miydi? Diyanet, kendisine bağlı ibadethaneleri denetimi altında tutar. Yıllarca alakasız hutbeleri boşuna dinlemedi Müslümanlar. Bu denetimlere razı olacaklar mıydı? İşte bütün bunların analizi için, çalıştay gerekliydi. Başörtüsünü serbest bırakmak gibi bir şey değil bu.

     Din kültürü ve Ahlak dersinin içeriğine Alevilerle ilgili bir bölüm eklense de, genel olarak Sünni öğretilerle dolu. Oysa zorunlu olan bu kültür dersinin içeriği değiştirilip, bütün dinlerin tarihini ve kültürünü anlatan konular eklenebilir. İsteğe bağlı Kuran, hadis, dersleri zaten var. Bu adım da atıldığı zaman, Alevilerin sorunlarına büyük ölçüde çözüm bulunmuş olur.

     Atılan adımları takdir ediyor, devamını heyecanla bekliyoruz.

Twitter: @sevdadur

 

 

 

 

 

 

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku

ETKİLİYE YETKİLİYE DUYURULUR

        Herkes barıştan yana olduktan sonra, çözülmeyecek sorun kalmaz. Yeter ki isteyelim ve samimi olalım. Heyet Krizi de tatlıya bağlanmak üzere. HDP, sekretarya talebinde ısrarcıydı. Hükümetin yaklaşımı biraz farklı olsa da, heyete yeni isimlerin dahil edilmesinde anlaşıldı. Buna göre Ahmet Türk, Hatip Dicle, Leyla Zana gibi Kürt siyasi hareketinde öne çıkan isimler de İmralı heyetine dahil edilecek.

     İmralı heyetine yeni isimlerin dahil edilmesiyle birlikte, süreç daha sağlıklı ilerleyebilir. Süreç daha sağlıklı ilerlerse, barış daha çabuk gelebilir.

      Dün akşam Orhan Miroğlu bir tv programında “Sadece hükümet veya HDP’nin samimi olması yetmiyor, toplumların da samimi olması gerekiyor.” dedi. Toplumlar samimi olmazsa, taraflar istedikleri kadar samimi olsunlar, süreç bir şekilde baltalanır. En ufak bir şeyde yaygara kopartmak, “süreç bitti bitiyor” diye feryat etmek samimiyet göstergesi değildir. Taraflar söylenen her sözden cesaret alarak, süreci diledikleri yöne çekebilirler. Hani, 27 Mayıs darbesi faillerinin “İnönü’nün sözleri bize cesaret verdi ve darbeyi gerçekleştirdik.” demeleri gibi.

       Etkili yetkili herkesin, çözüm sürecini bitirmeye yönelik değil, barışı getirmeye yönelik cesaretlendirici söylemleri olmalı. Barış gelirse, hepimizin kazanacağı kesin değil mi?

                             SURİYELİ SIĞINMACILARIN ÇALIŞMA İZNİ

      Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Suriyeli sığınmacılarla ilgili olarak “Yerli iş gücünü tahrip etmeden, açık iş gücüne yerleştirilebilecekler.” Açıklamasını yaptı. Tabii belli bir kesim yine ayakta! Bu kadar işsizlik varken, sığınmacılara çalışma izni de neyin nesiydi? Öyle ya, canları çekmiş, biraz da Türkiye’de yaşayalım demişler ve gelmişler. Bu kadar yüz vermeyelim di mi ya(!)

      Açık iş pozisyonları diye bir şey var. Yani bizim işsiz insanımızın beğenip de gitmediği iş pozisyonları. Ekonomideki işsizlik tanımına, iş beğenmeyenler girmediği için, işsizlik hesabı da kabarık çıkıyor. İşte o beğenilmeyen işlere muhtaç olan Suriyeliler için çalışma izni çıkıyor. Belki ara eleman işleri biraz daha kıymete biner ha, ne dersiniz? Misal, temizliğe gelen kadınlar, ev sahibinin maaşından çok gündelik istemezler o zaman. Herkes hak ettiğini alır.

       En önemlisi de, Allah kimseyi kimseye muhtaç etmesin. Suriyeli sığınmacılar, eğlence olsun diye Türiye’ye gelmediler. Onların da barınmaya, yemeğe, içmeye ihtiyaçları var. Hayvanlara ve ağaçlara merhameti öğrenip, insanlara merhameti öğrenemeyen aydınlarımız, umarım bunları da düşünür.

                                GİT KENDİ KAFANA SIK KARDEŞİM

        Bir konu daha vardı, değinmeden geçemeyeceğim. Hani şu 10 Kasım’da belediye otobüsünde siren seslerinin ardından, saygı duruşuna kalkmayanlara yöneltilen tehdit. Kadın koca otobüse bağırdı ve “Atatürk için saygı duruşuna geçmeyenlerin bir gün kafasına sıkacağız.” dedi. Yani bildiğin alenen tehdit etti. Oradakiler ne mi yaptı? Kuzu kuzu ayağa kalktı. Bir kişi de çıkıp, “Sen kim oluyorsun?” demedi. Sonrasında denmiş bir şeyler de, olay anındaki bilinçaltı “direkt itaat” şeklinde ortaya çıktı. Sonrasında suç duyurusunda bulunuldu mu, bilmiyorum.

       Basın ne mi yaptı? Eh, ufak ufak bir yerlerde gördü. Ama öyle büyük bir yaygara kopmadı. Bu sözü “Ramazanda oruç tutmayanların kafasına sıkacağız” şeklinde bir muhafazakar söyleseydi, o hoooo, siz anladınız onu.

     Kardeşim, kendi tanrılarınıza tapınabilirsiniz. Başkalarını mecbur etmek de neyin nesi? Hem sen de kim oluyorsun? Bu örümcek kafayla başkalarını rahatsız edeceğine, git kendi kafana sık!

Twitter: @sevdadur   

 

Devamını Oku

HADİ SEN DE BARIŞA BAK

      Size bir sır vereyim mi? Yeryüzünde barıştan daha kolay, daha insani, daha anlaşılır bir şey yok. Çocukluğumuzdaki küsüp küsüp barışmalarımıza bir bakın hele. Baş ve işaret parmağımızla yaptığımız halkayı, küstüğümüz arkadaşımızın açması yeterdi. Bu kadar basit olmasaydı, o beğenmediğimiz çocuk aklımızla başarabilir miydik bunu?

      Gel gelelim “büyüyünce bu böyle olmuyor” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız! Büyüyünce hiçbir şey olması gerektiği gibi olmuyor. Büyüyünce, aklımız devreye giriyor çünkü. Seçimlerimiz devreye giriyor. Bunda da anormal olan bir şey yok.

      Unuttuğumuz bir şey var sadece. Seçimlerimizi yaparken özgür olduğumuz kadar, aslında tutsağız da. Bize verilen emanetlere ihanet edip duruyoruz. Bu vatan bize verilen emanettir. Kendi irademizle burada doğup büyümedik. Üstelik kimsenin tapulu malı da değil. Allah takdir etti ve biz buradayız. O halde bu emanete gözümüz gibi bakıp, çocuklarımıza devretmeliyiz. Neyin savaşını veriyoruz ki?

                                                                   …

       Kısa bir “aklımızı başımıza alalım” hatırlatmalarıydı bunlar. Yoksa ülkemde 30 yıldır bir iç savaş olduğunu bilmeyen yok. Ne acıdır ki, bundan ders çıkaranlar da çok az. 23 aydır gencecik bedenleri toprağa vermemenin ne demek olduğunu düşünmek mi istemiyorlar, bilmiyorum. Düşünemiyorlarsa da, düşündürmek boynumuzun borcu olsun.

      İşte bu amaçla Barışa Bak kampanyası başlatıldı. Öncülüğünü buna benzer duyarlı projelerle adını duyuran aktivist Cengiz Alğan yaptı. Çok da iyi etti. Torunlarımızın ona bir teşekkür borcu olacak. Birçok yazar ve aydın insan da bu kampanyanın destekçisi. Bu desteğin çığ gibi büyüyeceğinden adım gibi eminim. Çünkü barış gerçekten çok kolay ve tam da olması gereken. Yeter ki, kirli oyunların tezgahının tozunu üzerimizden bir silelim.

     “Gelin bu defa savaş çığırtkanlıklarına izin vermeyelim. Onlar bir avuç, biz milyonlarız.”diyor basın bildirisinde. İşte o milyonlar, yani çocuklarını daha gençliklerine doyamadan toprağa veren analar, şimdi ise ilk kez korkusuzca çocuklarını sokağa gönderebilenler sahip çıkacak barışa. Elbette dikkatleri dağıtmak isteyen harici ve dahili unsurlar çıkacaktır. Bu yüzden “Tüm kesimlerin dikkatini tekrar bu noktaya çekmek amaçlı yapıldı bu kampanya” diyor Cengiz Alğan.

      Basın toplantısında konuşulanları tek tek yazmayacağım. Atilla Yayla’nın “Çözüm süreci tarafların kapris, korku ve ideolojilerine teslim edilemez. Bu sürecin asıl sahibi biziz” diyerek, sürece sahip çıkmanın; evde bebeğinin beşiğini sallayan annenin, ekmek parası için yola çıkan babanın, okuluna giden öğrencinin görevi olduğunu, biz sahip çıkmazsak, bir avuç insan kendi heva ve heveslerine kapılarak, kendi ideolojileri el verdiği ölçüde barışa bakacaklarını hatırlatmak istedi aslında. Yine Nagehan Alçı’nın çözüm sürecini siyaset üstüne taşımamız gerektiğindeki vurgu da buna işaret ediyordu.

      İlhami Işık’ın “Bir insan için yaşama kaygısından daha önemli bir mesele olduğunu düşünmüyorum.” derken neyi kastettiğini, yine en iyi o bölgede yaşayanlar anlar zannımca. Bu yüzden “Çözüm süreci hesap kitap işi olabilir, fakat barış, hesap kitap kaldırmaz.” diyerek son noktayı koydu balıkçı. Ne de olsa bu süreçte en fazla emek harcayanlardan biri o.

       İlk defa bu kadar yaklaşmışken, çocuklarımıza birer armağan olarak sunacağımız bu eşsiz barış fırsatının ellerimizden kayıp gitmesine izin vermeyelim. Kim olursak olalım, din, dil, ırk, iktidar, muhalefet hiç fark etmez, bu vatan topraklarının üzerinde hep birlikte yaşadığımız gerçeğini hiç unutmayalım. Cemil Bayık’ın eksikliğini hissettiği ve bunun için ABD’den medet umduğu  3. Göz biz olalım. 70 milyon gözün üzerlerinde olduğunu bir düşünsenize, yanlış yapmaya kimsenin cesareti olmaz.

      Çok bir şey yapmanıza gerek yok. Barışa kulak verin yeter. Biz de varız deyin yeter. Gerisi kendiliğinden gelir zaten.

        Son sözü yine bu kampanyanın basın bildirisine bırakıyorum.

      “Büyük barışımızı kurmak için ‘muhtaç olduğumuz kudret’ kadim Anadolu topraklarının geleneklerinde mevcut. Yeter ki dikkatimiz dağılmasın, barışa odaklanalım.

Gelin Türkiyeliler; Her şeyi bir kenara bırakalım.

BARIŞA BAKALIM.”

Twitter: @sevdadur

Devamını Oku

DİNDAR DEĞİLİM ARTIK

          Sadece taktığım başörtüden dolayı, sizin hırsız, despot, yasakçı, diktatör dindarlar, tanımınızın içine girmeyeceğim. Zorlamayın, sığmam ben o tanıma. Benim gibi birçok insan da sığmaz. Mümkünse tanımınızı biraz değiştirin, esnetin, genişletin falan. Yok ille, biz bu tanımı böyle ölçtük biçtik, size de layık bulduk diyorsanız, despotluktan ne anladığınıza bir kez daha bakın derim.

        Genlerinde yasakçı zihniyetin DNA’larıyla dolaşanlardan, özgürlükleri despotlukmuş gibi lanse etmekten başka da bir şey beklenemezdi zaten. Bu yüzden hiç şaşırmadık, şaşırmıyoruz ve şaşırmayacağız. İyileşmelerini bekliyoruz sadece. Kendinden sonraki nesillere bu kötücül DNA’ları aktarmamaları için, bir an önce iyileşmeleri için dua ediyoruz.

       Yoksa hangi tür bilinçli akıl, başörtüsüne verilen özgürlükleri, zorla başörtüsü taktırılıyormuş gibi algılar ve algılatmak için uğraşır? Kimin başı zorla örtülmüş bu memlekette? Birileri çocuğunun başını 10 yaşında veya 15 yaşında örtmek istiyorsa, bundan sana ne? Onun çocuğuna mı üzülüyorsun, yoksa kendi özgür(!) çocuğuna mı?

     Kimin çocuğu zorla İHL’ye gönderilmiş? İHL’ler açıldıysa kime ne? Beğenmiyorsan göndermezsin. Başka okul mu yok? Benim çocuğumu kimse zorla İmam Hatip’e götürmedi. İmam Hatipler gözüne fazla göründüyse, "bunları da isteyenler vardır" diye bir kez düşünmek aklına gelmez mi? Talep olmasa boş kalacaklar zaten. Boş kalırlarsa, kapanırlar. Fakat neden boş kalmıyorlar diye bir kez sordun mu?

      Kimin içkisi elinden alındı da, “içki yasaklandııı” diye feryad-ı figan ediyorsun? Kimi kandırmaya çalışıyorsun? Göndermek istediğin mesaj, içeriye mi, dışarıya mı? Kim kurtaracak sizi bu Ak Parti despotizminden? Vah ki ne vah!

      Devlet eliyle dindarlaştırmak da ne demek? Zaten bu ülkede çoğunluk olarak Müslümanlar yaşamıyor mu? Ve yine çoğunluk olarak dininin gereklerini yerine getirmek için çabalayanlar, kendilerine o şekilde bir yol çizenler yaşamıyor mu? Yasaklanmayınca, başlarını örtmeleri, İmam Hatiplere gitmeleri bundan olamaz mı? Ben yanlış bir ülkede mi yaşıyorum yoksa? Türkiye; Nişantaşı, Bağdat Caddesi, Etiler’den mi ibaret?

                                                                     ….

      Bir önceki yazımda kavramlarla başımız dertte demiştim ya, işte onlardan bir tanesi de, dindarlık kavramı. Tamamen içi boşalmış durumda. Bunu yapmak da, algı operasyonlarıyla o kadar basit ki, Gezi sürecinden beri yaşananları hep birlikte seyrettik. Sokakları yakıp yıkanlar onlar, şiddet yanlısı olanlar dindarlar. Bir başkasına yaşam hakkı tanımayanlar onlar, “haklarımız kısıtlanıyor” diye feryat edenler yine kendileri.

      Algı operasyonuyla da olsa, dindarlar; hırsız, vicdansız, doğa düşmanı olarak anılırken, ben kendime dindar diyemeyeceğim. Allah’a inanan bir müminim sadece. Bana kısaca “Müslüman” diyebilirsiniz.  

       Evet, oyumu yine Ak Partiye vereceğim. Neden mi? Çünkü sizin tahayyüllerinizdeki ve genlerinizdeki despotizmle, tiranlıkla, diktatörlükle yeniden tanışmak istemiyorum. Korkuyorum açıkçası. Bana da genlerimden bu korku DNA’ları miras kaldı. Ben, yani bizler iyileşmeye çalışırken, Geziyle, 17 Aralıkla korkularımızı depreştirdiniz. Şimdi hep birlikte iyileşme zamanı. Siz de kendinize bir şans tanıyın.

       Müjde, atalarınızın genleri sizin düşüncelerinizi, duygularınızı, eylemlerinizi etkiliyor, doğru, fakat bunlardan kurtulmak da mümkünmüş.

   Twitter: @sevdadur

      

Devamını Oku

BİLİNÇSİZ AKLIMIZI KİM YÖNETİYOR

       Uzun zamandır yazmadığım doğrudur. Bir şeyleri değiştirmeye gücümün yetemeyeceğini anladığımdan beri. Kendimi ne sanıyorsam? Koca bir milletin, devletin, toplumun kaderini ben mi değiştirecektim? Yapacaktım da, baktım ki beceremiyorum, bırakayım mı dedim? Sabah sabah bu düşüncelerle uyanıp, biraz güldüm kendi kendime.

       Sonra, not düşeyim dedim bir yerlere. Not düşeyim de, zamanı geldiğinde hatırlayım. Neyse canım, ille bir sebep mi bulmam lazım yazmam için. Yazmak istedim ve oturdum klavyemin başına. Artık yazdıklarım, kendimi mi değiştirir, yoksa bir başkasını mı, bilemem.

      Köşe yazısı yazanlar bilirler, ülkemizde gündem sıkıntısı hiç çekilmez. Bir güne en az bir aylık gündem maddesi sıkıştırılabilir. Yazarlar da, hangisinin ucunda tutacaklarına, o anki ruh hallerine göre karar verirler.

       Popüler yazarların, değinmeden geçemeyecekleri konular vardır. Bunların başında Kürt sorunu gelir. Kürt sorununa değinmeden, PKK’yı her yönüyle ele almadan, bir de şimdi IŞİD uzmanı olmadan çok okunan yazar olunmaz. Nedenini ben de bilmiyorum. Sıradan halk, Kürt konusu uzmanlığını bu kadar merak ediyor mu, o konuda da bir fikrim yok. Ama otoriteler için durum böyle.

      O günlerde meydana gelmiş bir olayla ilgili uzman olsun olmasın, popüler yazarlarımızın karalayacağı bir şeyler vardır. E bizim ülkemizde de durağan geçen bir günümüz olmadığına göre, günün yirmi dört saati köşe yazarları oturup bir şeyler karalayabilir.

      “Ülkemiz o kadar zorlu günlerden geçiyor ki” cümlesiyle başlamayacağım söze. Hangi dönemde ülkemiz zorlu günlerden geçmedi ki? Çok daha kötü dönemler gördü bizim atalarımız. Savaşlar gördü, kıtlık gördü, bulaşıcı hastalıklardan helak oldu. Çok daha kötülerini gören ülkeler de var. Soykırıma uğramış, başından bombası eksik olmamış, nefes almaya fırsat tanınmamış milletler de var yeryüzünde.

      Değil mi ki, insanız ve her türlü istek, hırs, kin, nefret, itilmişlik, kakılmışlık genlerimizde mevcut, görüp göreceğimiz en iyi günlerimiz bunlar. Bilim insanları DNA’lardaki şifreleri çözüp, iyi genleri aktarıp kötüleri yok etme yöntemini bulmadığı sürece, malzeme bu kadar. Büyük büyük dedelerimizin düşmanlığı, hırsı, intiharı ile büyük büyük babaannelerimizin depresyonu, kin,i nefreti arasında sıkışıp, belki biraz daha modern bir yaşam alanı bulabiliriz kendimize.

      “Tövbe yarabbi” deyip, dinden çıkmış muamelesi yapmayın bana hemen. Yaratılışımızı inkâr ediyor değilim. Tam da ondan söz ediyorum. Yaradanımız bizi tam da böyle yaratmış işte. Ha bir de akıl vermiş. Amenna!

      Bilinçliyken aklımızı kullanıyoruz, iyi güzel de, bilinç dışına çıktığımız zaman, yani sinirlendiğimiz de, acı çektiğimiz de, aklımızı devreye sokamadığımız da, işte bize naklolan bu genleri tepe tepe kullanıyoruz. Değiştiremiyoruz, dönüştüremiyoruz. Değiştiremediğimiz sürece de, kısır döngü sorunlarımız hiç eksik olmuyor.

      Bir formülüm yok, sizi bu kısır döngüden kurtaracak. Olsaydı önce kendimi kurtarır, sonra da tarihe geçerdim. Gördüğünüz gibi ben de sizler gibi debelenip duruyorum. Bildiğim bir şey var yalnızca, dededen kalma kavramlarla biz bu işi yürütemeyiz. Önce kavramlara bir el atmamız lazım. Ortak bir dil bulabilmemiz için, yeni kavramlar bulup, birbirimizle öyle iletişime geçmeliyiz.

      Mesela milliyet, ırk sorunları, içerdiği kavramlarla çıkmaza girmiş durumda. Kimisi Türk olmayı hayatının anlamı sayarken, kimisi Türklükten nefret ediyor. Türkiyeli olmayı sevdirdik mi de “Türk demekle aslında şunu şunu kastediyoruz” diye temize çekiyoruz. Bunu mevzu bahis yapmak bile kimileri için vatan hainliği sebebi.

      Din için de aynı şey geçerli. Gelenekleşmiş dinin üstüne bir adım çıkana, dinsiz imansız dediğimiz sürece, gerçek imanla hiçbir zaman buluşamayız.

       Oysa bizim bilinç altımıza hitap eden şeyler, aslında ruhani boyutu olan şeylerdir. Bir Müslüman için imandır mesela. Diğerleri için başka başka inanç yollarıdır. Dilimizle değil, kalbimizle yöneldiklerimiz, genlerimizle getirdiğimiz aktarımları hizaya sokabilir ancak.

       Bu kadar değildi anlatmak istediklerim. Devamı gelecek inşallah.

      Twitter: @sevdadur

     

      

Devamını Oku

SİZ BEDDUA ETMEYİ İYİ BİLİRDİNİZ

İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır demiş Victor Hugo. Belki de azizim, insanlıktan bahseden herkese iyi insan gözüyle bakıyor olmamız bundan. Meğer iyi olmak, adil olmaya yetmiyormuş. Gördük ve yaşadık. Ömrümüz yeterse yine görmeye devam edeceğiz, adalet bu kadar zor olmasaydı, iyiydi.

Gazze şeridi geçiyor gözümüzün önünden, bilmem kaç gündür. Saymadım, bilmiyorum. Tuttuğum oruçlara denk geldi. Her sahurda, her iftarda kanla yuduğumuz pidelere. Oturdu mu midelerimize, sanmıyorum. Kaldığımız yerden devam ettik.

Gazze şeridi geçti gözümüzün önünden, halen de geçiyor. Babaların kucaklarında cansız minik bedenler. Oynamaya doyamamış çocuklar. Henüz anne karnında hedef gösterilmiş ceninler.

Gazze şeridi geçti bu ramazan gözümüzün önünden, yanmış minik ayaklar, kafatası oyulmuş çocuklar, ürkek bakışlar ah, nasıl da insanın içine içine işliyor.

Koklamaya kıyamadığımız evlatlarımızın hayalini bir saniye bile Gazze şeridine koyamayız, yok ben koyamadım. Empati midir neyse, işte ondan yapamadım. Yapamam da. Gücüm yetmez.

Fark eder mi, dünyanın bir ucunda, zulüm gören bir insana, en çok da çocuğa içimizin acıması. Bugün Gazze, dün Suriye, Mısır veya Myanmar. Mısır’a üzülürken de aynı şeyleri söylemediler mi bunlar? Neden hep Mısır diyorsunuz?

Şimdi bir de antisemitistlik pelesenk olmuş dillerine. Boykot etmek ırkçılık mıymış neymiş? Ah be adalet, sen ne zor şeymişsin böyle. Bebek katillerini boykot etmek ırkçılıksa, ey tarih, adımı büyük harflerle IRKÇI diye yaz lütfen.

Mazlumun dini yoktur, dili yoktur, ırkı yoktur be hey gafil. İyi insan olma, adil insan ol. Köpeğin başını okşamakla, ağaçları korumakla iyi olunmuyor. Lüks eylemleriniz bunlar. Bunlarsız da olmuyor, kabul. Lakin çocuklar ölürken ağaçlar yeşerse ne, yeşermese ne?

Sessiz sessiz çığlık atacağına, bir haykırış da senden yükselsin. Sen bağırmazsan, ben bağırmazsam kim duyuracak bu zulmü dünyaya?

“Eylem yapmakla olmaz” “Boykot yapmakla olmaz” “Kınamakla olmaz” “Dua etmekle olmaz” diyerek, attığımız her adımı önemsizleştirenler, bir tek beddua bile zalimi kahretmeye yeter. Lakin zamanı var.

Siz, beddualarınızı içinizde saklayanlar, henüz vakti gelmedi mi beddualarınızın arşa yükselmesinin. Kaç çocuk ölmesi gerek mesela? Kaç yuva yıkılmalı ki, içiniz kanamalı? Kaç yavrunun mezarını örtmeli babalar? Kaç annenin feryadı arşa değmeli?

Oysa siz, beddua etmeyi iyi bilirdiniz.

Size de pardon geziciler, Gazze’de ağaç değil, çocuk katlettiler. Sizi de ortak edemedik acılarımıza. Acımamak için bakmadınız kafası kopan Gazzeli çocuğun fotoğrafına. Yüreğinizin bir köşesinde saklı, taraflı merhametinize dokunur, olur da acırsınız diye korktunuz.  Siz, merhameti iyi bilirdiniz oysa.

Ey insanlık! Kategorize edilmiş acılarımız var bizim. İşimize geldiğinde kullanıp, gelmediğinde görmezden geldiğimiz. Yaz bizi bir kenara.

Bugün Gazze kan ağlarken, “ama”larınıza göz atmayacağım. Bütün kınamalarınız bana olsun, ben yine de boykot edeceğim. Üzüleceğim, ağlayacağım, haykıracağım. Zalime beddua ederken, mazluma dua edeceğim. Yetmez ama, yine de yapacağım. Daha iyisini yapan çıkana kadar. Belki de vicdanımı böyle temize çıkaracağım. Hiç rahatsız olmamaktan iyidir deyip, iki slogan atıp rahatlayacağım.

Hadi sen de bir şey yap!

Twitter: @sevdadur

 

 

 

 

Devamını Oku

BİR SEÇİM GÜNLÜĞÜ

Bakmayın siz bağırıp çağıranlara. Güzel bir seçim geçirdik aslında. Milleti sokaklara dökmeyi marifet bilenler, seçim günü de bunu kullanabilirdi. Şükür, böyle bir şey olmadı.

Sabah 6:00’da sandık başkanları, müşahitler ve teşkilat mensupları kahvaltıda buluştuk. Saat 7:00’de herkes görev alacağı okullardaydı.

Görevliler oy pusulalarını ve sandıkları düzenleyip, 8:00’de seçimi başlattılar. Benim sandığımda ilk oyu ben kullandım. Eminim bereketli bir sandık olmuştur. Daha sonra müşahitlik yaptığım sandığa geçtim.

Böyle durumlarda gözlem yapmayı severim. Bir süre gözlem yaptım. Benden başka müşahit yoktu. Zaten sessiz sedasız oy verme işlemi devam ediyordu. Öğleden sonra 2 müşahit daha geldi. Bağımsız müşahitlermiş. Oyların sayılmasına yakın, CHP’nin müşahidi geldi. Sonra iki kişi daha.(Biri ileride cemaat abisi olacak bir tipe benziyordu. Üniversite birinci sınıfa gidiyormuş. Tutanakların fotoğrafını çekip çekip ağabeylerine gönderiyordu.) Derken o beş müşahit fısır fısır bir araya geldiler. Bağımsız olarak gelip, CHP adına çalıştılar. Olsun, hepsi gençti, oylarına sahip çıkmak için oradaydılar.

Oy sayımı başladı. Hepsi ayakta pür dikkat sayımı takip ediyordu. Önce zarflar sayıldı. Sonra oy pusulaları içinden çıkartılıp, sıraya dizildi. Bu işlemleri ayakta takip etmeye gerek yoktu aslında. Ama birileri nasıl gençlerin beynine işlemişse, pür dikkat ayaktaydılar. Üzüldüğüm nokta, gençlerin güvenlerini çaldılar. Seçimde hile yapılıyor, çok dikkatli olun dediler ki, paranoyak şekilde dikkatliydiler. (Gerçi büyük şehir belediyesi sayımından sonra, üçü gitti, iki kişi kaldı. Onu da anlamış değilim.)

Sonra öğrendim ki, her sandığın başında gönüllü CHP müşahitleri varmış. Hatta bazı sandıklarda 8-10 kişiymişler. Oylarına sahip çıktıkları için o gençleri tebrik ediyorum. Ama hala seçimlere hile karıştırdılar diye bağıranları da anlamıyorum. Oradaydınız, takipteydiniz. Kaybedince çamura yatıp, niye ağlıyorsunuz?

Oy sayımı ve takip işi sorunsuz ilerledi benim sandıkta. Biraz kenarlara kaymış mühür için “bu oylar geçerli oluyor mu?” diyen üniversiteli çocuktan başka olayı bilmeyen yoktu. En sonunda memur olan sandık başkanı “Kabul ediliyor o oylar, biz biliyoruz, sen rahat ol.” demek zorunda kaldı. Müşahit gönderecekleri insanları paranoyak yapıyorlar da, eğitim vermeleri hiç akıllarına gelmiyor anlaşılan. Müşahit eğitimlerinde bize bunlar anlatılmıştı oysa.

Sandıkların başında iki devlet memuru ve her partiden sandık başkanları vardı. Bizim partiden de sandık başkanı vardı. Bir ara mührü kaymış Ak parti oyları için “o oylar geçerli sayılmayacak, ben size söyleyim.” Demez mi? Zaten paralel olduğundan şüphe ettiğim için sandıktan ayrılamamıştım, bu lafı duyduktan sonra, daha bir dikkatli oldum. Kurul onu da bertaraf etti. O oyların kabul edileceğini bilmeyen yoktu zaten. Başka partinin alanına kaymadıktan sonra, mührün biraz sağa sola kayması, oyların iptaline sebep değildi.

Saat 22:00’de benim sandığın sayım işi bitti. İlçeye oy sayım cetvellerimizi teslim etmeye gittik. Meğer sonuçlar büyük oranda belli olmuş. Millet ilçe binasının önüne yığılmış. Horonlar, halaylar, dombralar çalınıp duruyor. Hak ettik elbette. Hep birlikte coştuk biraz.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, havanın buz gibi olmasından dolayı dayanamadık ve evlerimize gitmeye karar verdik. Mahalle teşkilatından 3 genç de bizimle geldi. Eve giderken gençler “Bizi STV’nin önüne götürür müsünüz?” dediler.  Eşim önce itiraz etti, ama sonra onu da ikna ettik. Bayraklarımızı sallayarak, dombramızı en yüksek seste açarak STV’nin önüne geldik. Bizi gören başka partililer de geldiler. Herkes dombrayı son ses açmıştı. Gençleri tutana aşk olsun. Arabalardan bayraklarla indiler. Genç taklidi yapan bizler de indik tabii.

“Bu da mı montaaajjjj” diye bağırdık. “Vur vur inlesin, Pensilvanya dinlesin!” dedik. Bir baktım gençler “Feetoo, papucu yarım, çık dışarıya, oynayalıım.” diye bağırıyor. O kadar da değil diyerek, bu slogana katılmadım. Katılmadım, ama içimden de acı bir şekilde gençlerin ağzında oyuncak olan cemaat hocasının bütün bunları hak ettiğini düşünmedim değil.

Bizi itidale davet eden eşim bile “STV’ye gitmemiz iyi oldu.” dedi. Kırmadık, dökmedik, deşarj olduk sadece. Aylardır her türlü fitneyi göğüsleyen bizim de, itidalli davranabilmemiz için deşarj olmamız gerekiyordu. Hele de gençlerin. Sonradan duyduk ki, sabaha kadar STV’ye de, Zaman Gazetesi’nin önüne de çook seferler olmuş.

 

 Twitter:@sevdadur 

Devamını Oku