Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

SON OYUN

SON OYUN

Barış diye diye ‘Savaş’ ateşine odun taşıdılar sürekli.

Eskiden haklıydılar.

Devlet tarafından yok sayıldılar, varlıkları inkar edildi, isimlerini çocuklarına veremediler, köylerinin, şehirlerinin, dağlarının isimleri değiştirildi, dilleri yasaklandı, daha fazla çoğalmaları tehdit olarak algılandı, kadınlarına doğum kontrol programları uygulandı, asimilasyonun alasına tabi tutuldular, köyleri boşaltıldı, ormanları yakıldı, ‘Sen Kürtsün’ diye hapse atıldılar ve insanlığa sığmayacak işkenceler gördüler.

O zamanlar hepimiz ‘Devlet’e karşı Kürtlerin yanında yer aldık. Çünkü Kürtler gerçekten mazlumdu. Ve bu baskı politikalarına karşı en zor zamanlarda haykırdık ‘Biz de Kürdüz’ diye.

Kürtlere bir kimlik bile vermiyor diye Suriye’deki Esad ailesinden nefret ettik.

Kürt oldukları için acımadan asıyor diye İran’a demediğimizi bırakmadık.

Halepçe katliamında atılan kimyasallar belki bedenimize zarar vermedi ama, ruhlarımız ve kalplerimiz Iraklı Kürt kardeşlerimiz kadar yara aldı. Onlar için ağladık, yas tuttuk.

Benzer ‘öğütücü/ezici’ politikalar Alevi kesime karşı da uygulandı. O konuda da devletin karşısında, Alevilerin yanında yer aldık. Ve dedik ki ‘Hepimiz Aleviyiz’

Benzer politikalar Bulgaristan’da Türk kökenli insanlara uygulandığında tepki gösteren Türkçülere ‘Evet bu tepkinizde çok haklısınız ama bunun çok daha vahim boyutları bizim ülkemizde bizim devletimiz tarafından Kürtlere yıllardan beridir uygulanmaktadır. Bulgaristan’daki Türkleri savunalım ama Türkiye’deki Kürtleri de aynı şekilde savunmalıyız’ diyerek, onları da Kürtlere karşı vicdanlı olmaya davet ettik.

Eskiden de PKK denen örgütün katil olduğunu çok iyi bilmemize rağmen, Kürtlere arka çıkıyor bahanesine sığınarak yine de olabildiğince toleranslı bakmaya çalıştık.

2002’de Ak Partinin iktidar olmasıyla birlikte o eski ‘Devlet’ gitti, yerine yeni bir devlet geldi.

Kürtlere eski devletin uyguladığı inkar, yok sayma ve asimilasyon politikalarına son verildi. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden OHAL kaldırıldı. Çocuklarına istediği isimleri verebilmelerinin önü açıldı. İsimleri değiştirilen yerlere eski isimleri iade edildi. Kürtçeye ve Kürtçede kullanılan harflere özgürlük tanındı. Köyler yeniden yerleşime açıldı ve köye dönüşler teşvik edildi. Bölgenin gelişmesi ve kalkınması için devlet özel teşvik programları ve bölgeye has ayrıcalıkları bir bir hayata geçirdi. Bölge halkına, ekonomik gelişme ve kalkınma adına tamamen faizsiz büyük miktarlarda kredi ve hibeler yapıldı. Kürtçe eğitim veren özel okullar, kurslar açıldı. Devlet okullarına Kürtçe seçmeli dil olarak konuldu. Üniversitelerde Kürtler ve Kürtçe üzerine özel bölümler oluşturuldu. Kürtçe yayın yapan televizyon kanalları, radyolar, gazeteler, dergiler rahatça faaliyetlerine başladı. Bu kanallara, radyolara devletin uydusundan frekanslar tahsis edildi. Hatta devlet kendisi 24 saat Kürtçe yayın yapan kanallar kurdu. Kürtlere devlet öz güvenlerini ve onurlarını verdi. Kürtler Cumhuriyet tarihi boyunca ilk defa devlet tarafından adam yerine konuldu.

Bütün bunlar Kürtlere bir lütuf olarak yapılmadı. Onların en doğal hakları olduğu için yapıldı. Çünkü özelde Recep Tayyip Erdoğan ve genelde Ak Parti kurucuları şuna inanıyor, hatta iman ediyorlardı: ‘Allah’ın insanlara doğuştan verdiği haklar, hiçbir gerekçeyle hiç kimse veya hiçbir kurum tarafından gasp edilemez. Devlet olsa bile’

Yeni devletin bu olumlu tutumunu PKK kabullenemedi ve Kürtlere tanınan bu hakları, kendi mücadeleleri sonucunda zorla elde edilmiş haklar olarak gördü ve bu görüşünü sürekli olarak Kürtlere empoze etmeye çalıştı.

Erdoğan bununla yetinmedi ve tüm olası tepkileri göğüslemeyi göze alarak çözüm süreci ve kardeşlik projesini hayata geçirmek için start verdi.

Olası tepkiler dediğimiz durum, öyle hafife alınacak bir durum değildi. Daha önce çatışmaları bitirmek ve kardeşliği yeniden tesis etmek için harekete geçen herkese zarar vermişlerdi. Başta Özal olmak üzere, çözüm ve kardeşlik projesini hayata geçirmek için harekete geçen birçok kişi, bedelini canıyla ödemek zorunda bırakılmıştı.

Oyun ve oyuncular büyüktü. Erdoğan bunu biliyordu.

Erdoğan riskin farkındaydı ve daha en başından ‘Ben bu kardeşliğin tesis edilmesi için baldıran zehrini içmeye hazırım’ diyerek, kararlılığını ortaya koydu.

Süreci artık herkes bildiği için daha fazla uzatmaya gerek yok. Uzun müzakerelerden sonra çözüm süreci hayata geçirildi ve üç yıla yakın bir süre çatışma yaşanmadı. Devlet PKK’ya yaptığı operasyonları durdurdu ve askeri kışlaya çekti.

Hesapta PKK da silahlarını bırakacaktı ve militanlarını Türkiye’den çıkaracaktı. Varılan anlaşmaya uymadı. Daha ilk baştan itibaren çok yavaş davrandı ve bir süre sonra da tamamen çekilmeyi durdurdu. Zaten silahı da hiç bırakmamıştı. PKK yöneticileri çözüm süreci boyunca, sürecin aksine açıklamaya yapmaya, demeç vermeye devam ettiler. Militanlarını dağdan şehirlere indirdiler. Artık silahlı PKK militanları herkesin çıplak gözle bile görebileceği şekilde meydanlarda dolaşır hale geldiler. Yol kesmeler, kimlik kontrolleri, askeri tesislere taciz ateşleri, bölgeye yapılan yatırımları engellemek için araç yakmalar, şantiye basmalar, adam kaçırmalar, bölge halkından haraç toplamalar, hatta kendileri için sakıncalı ve tehdit gördükleri bölge halkından insanlarına karşı işledikleri cinayetler hep devam etti. İşi o noktaya getirdiler ki, devletten bağımsız mahkemeler bile kurdular, kendi güvenlik güçlerini oluşturdular. Silah bırakmak bir yana, evlere ciddi anlamda silah yığınağı yaptılar.

Süreç boyunca her olumsuzlukta, yeni devletin sahibi olarak gördükleri Recep Tayyip Erdoğan’ı suçlamayı görev bildiler.

İşin özü aslında şu: PKK yöneticileri çözüm sürecine ve silah bırakmaya en başından beri karşıydılar. Öcalan bazı gerçeklerin farkına vardı ve 30 yıldır süren bu anlamsız çatışmanın bu şekilde bir yere varamayacağını anlamıştı. Çatışmalardan devlet zarar görüyordu ama, daha çok zararı bölge ve bölge halkını oluşturan Kürtler görüyordu. Öcalan’a göre silahlar bırakılmalı ve siyaset legal yollardan yapılmalıydı. Ama bu durum PKK’nın bitmesi anlamına geliyordu. PKK’nın Kandil’deki savaş baronları bunu hiç mi hiç içlerine sindiremediler. Buna rağmen gerek ‘Önder Apo’ ve gerek te bölge halkının yoğun isteğine direnemedikleri için çözüm sürecini kabullenmiş gibi görünmek zorunda kaldılar.

Süreci bitirmek ve kendi ‘Savaş Baronlukları’nı devam ettirebilmek için her yolu denediler. Önlerinde en büyük engel ‘Önder Apo’ idi. Öcalan en az üç farklı zamanda silahların bırakılması ve PKK militanlarının Türkiye’yi terk etmesi çağrısı yapmasına rağmen işi savsaklayıp Öcalan’ın çağrılarını duymazdan geldiler. Kademe kademe Öcalan’ı devreden çıkardılar. Hatta yakın geçmişte Demirtaş’ın ‘silah bıraktırma yetkisi Önder Öcalan’a aittir’ açıklamasına anında tepki göstererek, ‘silah bizdedir ve silahı bırakıp bırakmama karını da Öcalan değil biz veririz’ diyerek Demirtaş’a ayar verdiler.

Peki, sayısız isim değiştiren ve PKK’nın legal partisi olduğunu bilmeyenin kalmadığı ve son isim olarak ta HDP ismini alan partinin bütün bu olanlar karşısındaki tavrı ne oldu?

HDP’li yetkililerin açıklamalarından ve tavırlarından açıkça görüyoruz ki, HDP tamamen PKK’nın kontrolünde olan bir parti görünümünde. HDP’li vekiller biraz da dokunulmazlık zırhına sığınarak, Terör Örgütüne silah temini de dahil her türlü yardımı fazlasıyla yapıyorlar. HDP’li belediyeler tüm imkanlarını PKK’nın emrine açık açık sunmuş durumdalar. Belediye çalışanlarının neredeyse tamamı birer gönüllü PKK militanı durumunda. Belediyelerin araçları gereçleri tamamıyla PKK’ya tahsis edilmiş. Belediye başkanları PKK’nın emriyle özerklik ilan etmekte, devlete isyan etmekte ve ‘öz savunma birimleri’ oluşturmakta adeta birbirleriyle yarışıyorlar. HDP’li belediyelerin araçlarıyla PKK’lı militanlara her türlü erzak ve malzeme kesintisiz ulaştırılıyor. Belediyeler Kürt halkından esirgedikleri ‘hizmet’i PKK’ya cömertçe sunuyorlar.

Halbu ki, HDP’ye Haziran seçimlerinde oy veren seçmenin önemli sayılabilecek bir kısmı oy verirken şunu düşünmüştü: ‘HDP’ye oy verelim ve barajı aşsın ki, meclise girip siyasetin silahla değil, legal yollarla yapılacağını herkese göstersin. Ve bu vesileyle güçlensin ki, Kandil’e artık bu işin silahla olmayacağını dikte etsin. Böylece silahlar da ebediyyen sussun’

Haziran seçimlerinde ‘Türkiye Partisi’ olma iddiası ve ‘Barışı Tesis Etme’ doğrultusunda demeçler verip, Kürtler dışından da önemli miktarda oy devşiren HDP, Temmuzda PKK’nın silahlı çatışmalara ve cinayetlere tekrar başlamasıyla birlikte bir yol ayrımına geldi. Muhtemelen gönülleri ‘Önder Apo’dan yana olmakla birlikte, Kandil’deki savaş baronlarına direnç gösteremedi ve boyun eğdi.

PKK terörünün ve cinayetlerinin başlaması, ‘Barışı tesis edecekler ve Kandil’e baskı yaparak silahları bıraktıracaklar’ diyerek HDP’ye oy veren seçmenlerde ciddi bir pişmanlık ve hayal kırıklığı oluşturmuş durumda. Yüzde kaç olur bilmem ama bu oyların HDP’den kaçacağı kesin.

Şimdi önümüzde Kasım seçimleri var. PKK terörü tam gaz devam ediyor. Ve şu ana kadar HDP’nin PKK’ya olan açık desteği de sürüyor.

HDP kaçma ihtimali çok yüksek olan bu oyları ve seçmeni kaçırmamak için ne yapacak?

Benim tahminim şu: HDP seçim tarihinin yaklaştığı yakın bir zamanda göstermelik olarak PKK’ya karşı itiraz dilini güçlendirecek. ‘Tamam da, bu kadar da olmaz ki canım’ diyecek. Ve diyecek ki ‘PKK kayıtsız, şartsız, ön koşulsuz hemen bu saldırıları bitirmelidir’ diyecek. ‘Bu saldırılar Kürtlere ve barışa zarar veriyor’ diyecek.

Yani şu olacak. Vicdanlı Kürt seçmene ve yukarıda söylediğimiz gerekçelerle HDP’ye oy veren ve Kürt olmayan diğer seçmenlere bir oyun oynanacak. PKK saldırılarını daha da artıracak, HDP ise aynı oranda bu saldırılara şiddetle karşı çıkarak, seçmenin gözünü perdeleyecek.

Böylece HDP teröre tepki veren barış yanlısı bir parti görüntüsü ile Kasım seçimlerinden de başarıyla çıkacak.

Demirtaş bu oyunun ipuçlarını vermeye çoktan başladı bile.

 

@SeferCe

Devamını Oku

EVET BU SAVAŞ SARAYIN SAVAŞI AMA …

EVET BU SAVAŞ SARAYIN SAVAŞI AMA …

 

Neymiş?

Pkk ile yeniden başlayan bu savaş, Saray’ın savaşıymış, Erdoğan’ın savaşıymış. Pkk bu savaşı devlete karşı değil, Saray’daki Erdoğan’a karşı başlatmış.

Süreci gözlemlemesek, kimin ne zaman ne yaptığını bilmesek, gündemi ve söylemleri takip etmesek, bazıları gibi angut olsak belki biz de inanırdık bu ısrarlı saçmalığa.

Yeni değil, çok uzun zamandan beri, ta ‘Gezi Kalkışması’nın başlangıcına, hatta daha da eski tarihlere dayanan bir söylem geliştirdiler.

“Tayyip’in polisi, Tayyip’in askeri, Tayyip’in hakimi, Tayyip’in savcısı, Tayyip’in memuru, Tayyip’in genelkurmay başkanı”

‘Erdoğan karşıtı Ortak Koro’ hep bu şarkıyı söyledi.

Başta Chp olmak üzere Mhp, Hdp, Pkk, Türk Solu, Ulusalcılar, Erdoğan karşıtı sivil toplum kuruluşları, Kemalistler, Dhkp-C, Perinçekciler vs hep bir ağızdan ve sürekli aynı nakaratı tekrar edip durdular.

Bu söyleme, 17-25 Aralık darbe girişiminde başarısız olan ve emirlerindeki ‘Fethullahçı devlet görevlileri’ ve ‘Fethullahçı polisleri’ devletten tasfiye edilmeye başlanan Gülen Cemaati de eklenince, koro tamamlanıp kemale erdi.

Bu söylemin amacı neydi? Devletin görevlilerini “Tayyip’in Elemenları” olarak tanımlamakla ne elde etmek istiyorlardı?

Bu tanıma ihtiyaç duymalarının en büyük nedenlerinin başında, halkın nezdinde Devlet ile Erdoğan’ı birbirinden ayrıştırmaktı. Diğer bir amaç ise, devlet görevlilerini ‘Tayyipçi’ olarak damgalayıp,  Devlette görev yapan ama Erdoğan’ı tasvip etmeyen görevlileri diğerlerinden koparmaktı.

Gezi kalkışmasında polise saldırırken ‘Tayyipin Polisleri’ diye saldırdılar, molotof atıp yakarken ‘Tayyipin toması’ diyerek bağırdılar, marketleri ve bankaları ateşe verirken ‘Tayyipin ……’ diye bağırdılar.

 ‘Yeni Devlet’ yani ‘Yeni Türkiye’ ile kavgalarını bu söylem üzerine bina ettiler.

Pkk, ‘hiçbir haklı gerekçesi olmayan binbir bahane’ ile, çözüm sürecini noktalayıp devletin asker ve polisine karşı yeniden saldırıya geçip, cinayet işlemeye başladı ve onların söylemi de bu koro ile aynı oldu.

“Biz devlet ile değil Saray ile, Erdoğan ile savaşıyoruz. Bizim savaşımız ordu ile değil, Erdoğan’ın askerleriyle. Tayyip’in polislerini fişledik ve kimin nerede ne görev yaptığını biliyoruz. Erdoğan askerlerini bize saldırtıyor. Erdoğan’ın askeri-polisi bölgede katliam yapıyor. Tayyip’e itiraz eden ordu ile polis ile bizim işimiz yok. Onlara saldırmayız. Ordu ve polis Saray’a desteğini çekmeli. Amacımız devlete değil, Saray’a başkaldırmak.”

Yani diyorlardı ki ‘Biz Devletle değil, Tayyip ile savaşıyoruz’.

Hem Erdoğan karşıtı cephe ve hem de Pkk biliyorlardı ki, devletle yapılacak bir kavgaya, bir savaşa taraftar toplamak zordu. Oyun kurucular, öyle veya böyle devletle tutuşulan bir kavgaya toplumun büyük bir kesiminin prim vermediğini onlarca yıla dayanan tecrübeleriyle iyi biliyordu.

‘Devlete karşı olanlar’ dikkate bile alınmayacak kadar azdı. Ama ‘Tayyipe karşı olanlar’ azımsanmayacak kadar çoktu.

Diğer cepheyi biliyoruz da, 40 yıldır devlete karşı savaşan Pkk neden bu söyleme sarıldı? Savaş bir anda neden ‘Pkk-Devlet’ savaşından çıkıp, ‘Pkk-Erdoğan’ savaşı tanımlamasına dönüştü?

Bunun cevabını 7 Haziran seçimlerinden önce oluşturulan ‘Erdoğan Karşıtı Blok’ fikrinin nisbeten başarılı olmasında bulabiliriz.

Bu söylemle birlikte, Pkk destekçisi olduğu bilinen Hdp’ye daha önceleri oy vermeyi akıllarının bir ucundan dahi geçirmeyen birçok insan, ‘Hdp barajı aşsın ve Ak Parti/Erdoğan tek başına iktidar olamasın’ diye gitti Hdp’ye oy verdi. Oysa bu kesim, yıllardır Pkk’ya düşmanlık ediyor ve Öcalan’ı sürekli ‘Bebek katili’ olmakla suçluyorlardı.

Erdoğan karşıtlığı, daha doğrusu Erdoğan düşmanlığı olmaz denilenleri oldurdu. Kurt ve kuzu görünümünde olanları bile birleştirdi ve aynı sürüde toplanmalarını sağladı. Görüntü ve söylemde bir birlerine 180 derece zıt kutuplarda olanları dahi aynı çatı altında topladı.

Şimdi aynı taktiği 1 Kasım’da yapılacak olan seçimler için uygulamak istiyorlar.

Pkk’nın çatışmaları tekrar başlatıp askeri/polisi şehit etmesinden dolayı, şayet Haziran seçimlerinde Hdp’ye oy verip te pişman olanlar varsa, o kesime mesaj veriyor Pkk. “Bizim savaşımız devlet ile, ordu ile, polis ile değil. Bizim savaşımız Saray ile, Erdoğan ile. Siz yine Hdp’ye oy verin. Tüm Erdoğan karşıtları Hdp’ye oy versin ki, Erdoğan ve Ak Parti hegemonyası son bulsun.”

Bu taktiğin 1 Kasım seçimlerinde tekrar başarılı olması kuvvetle muhtemel.

Biz de biliyoruz. Bu savaş Saray’ın savaşı ama bizim Saray’ımızın savaşı değil. ‘Tekrar savaş’ planları Saray’da yapıldı ama bizim Saray’ımızda değil. Tekrar başlayan/başlatılan bu savaşa bizim Saray değil, Saraylar karar verdi. Bu Saraylar Türkiye’de değil İsrail’de, Brüksel’de, Amerika’da, İran’da, Batı’da, Kandil’de, Suriye’de.

Bizim Sarayımız kardeşlik istiyor, kan dökülmesin istiyor, kardeş kanı akmasın istiyor, enerjimizi bir birimize karşı boşu boşuna harcamayalım diyor, bu savaşın kazananı biz değil, diğer Saraylar olur diyor, kardeş olursak, birlik olursak daha güçlü oluruz diyor, o zaman önümüzde kimse duramaz diyor.

Evet hiçbir neden yokken Pkk çözüm sürecini baltalayıp tekrar savaşa başladı. Bizim Saraya ve Erdoğan’a saldırıyor. Çünkü bizim Saray, o saydığımız diğer Sarayların yıllardır kurgulayıp uyguladığı planları bozdu. O Sarayları ekmeğinden, Pkk’yı da beslendiği kandan mahrum etti.

Oyun derin ve büyük.

Savaş, bizim Saray ile diğer Sarayların savaşı. Pkk ise iyi bir kukla.

 

 

@SeferCe

Devamını Oku

BAHÇELİ’NİN HESABI NE?

BAHÇELİ’NİN HESABI NE?

7 Haziran seçimlerinde, Ak Parti tek başına iktidarı oluşturacak sayıda MV elde edemedi. %41 oy almasına rağmen, MV sayısı hükümet kurmak için yeterli değildi. CHP %24, MHP %17 ve HDP %13 oranında oy aldı.

En başta hesap şuydu. Ak Parti en çok oyu alan parti olsa da, karşısında oluşturulan üç partili amansız bir ‘Erdoğan ve Ak Parti karşıtı’ blok vardı. Üç partinin toplam oyu, %60 idi ve Ak Parti’nin oylarından fazlaydı. Bu üç parti birlikte hükümet kurup, Ak Partiyi tarihin tozlu sayfalarına gömmeliydi. Bunla kalmayıp, Erdoğan’ı tahttan indirip hesap sorulmalıydı. Bu birlikteliğin olmayacağı kısa sürede anlaşıldı. Bu konudaki hayaller suya düştü. Daha Meclis başkanlığı seçilirken bu üçlü blok patladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından hükümeti kurma görevi Davutoğlu’naverildi.

Daha işin başında Ak Parti ile çözüm sürecinde masayı deviren ve Terör Örgütünün himayesinden çıkamayan HDP’nin birlikte olmayacağı, olamayacağı zaten belliydi. Geriye diğer iki parti, CHP ve MHP kalmıştı.

Ak Parti-CHP arasında uzun soluklu bir koalisyonun olamayacağını, olsa da yürümeyeceğini hem Ak Parti’liler ve hem de CHP’liler aslında biliyordu. Böyle bir koalisyonu Ak Parti ve özellikle tabanı hiç istemedi ve taban bunu başından beri açık açık belli etti. CHP ve tabanı ise, CHP’nin bu haliyle sittin sene iktidar olamayacağını bildiği için, Ak Parti-CHP koalisyonunun olmasına daha istekliydi. Bu durumu partilerinin iktidara kıyısından köşesinden tutunup ortak olması için bir fırsat olarak gördüler. Ne koparırsak kardır mantığıyla baktılar koalisyona.

Ak Parti, meclisteki sayısal çoğunluğu el vermediği için, istemeye istemeye de olsa CHP ile koalisyon görüşmeleri yaptı. ‘Acaba CHP ile bir ortak noktada buluşabilir miyiz? Türkiye’yi hükümetsiz bırakmamak, hizmetlerin aksamaması ve yapımı devam eden büyük projelere de zarar gelmemesi için, en azından ülkeyi seçime kadar götürecek bir hükümet kurabilir miyiz?’ arayışındaydı. Ak Parti biraz da, kamuoyuna uzlaşmaya açık bir parti imajı vermek istiyordu. CHP ise bunu bir fırsata çevirmek, ne istersem alırım kafasıyla hareket etmenin peşinde oldu. Ve kurulacak olan hükümeti, ‘Ak Parti’nin tek başına hükümet olduğu dönemlerde Türkiye’ye verdiği büyük zararların, Türkiye’de ekonomik, sosyal ve siyasal alanda oluşturduğu derin tahribatın tamir edileceği bir hükümet ’ olarak görmekte ve göstermekte ısrar etti.

CHP’ye göre Ak Parti, iktidarları döneminde ülkeyi tam anlamıyla tarumar etmişti ve şayet gerçekleşirse, içinde CHP’nin de olacağı yeni hükümet, ülkeyi yeniden restore edecekti. CHP’liler kendilerine göre, her açıdan batmış/bitmiş olan ülkeyi ayağa kaldıracak ve kurtarıcı/kahraman olacaklardı. CHP’nin istekleri çoktu. Onlara göre Ak Parti, bu isteklerin hepsini olmasa bile büyük çoğunluğunu kabul etmek zorundaydı, buna mahkumdu.

 

CHP ile yapılan ve uzun süren istikşafi görüşmelerin sonunda Davutoğlu ve Kılıçdaroğlu iki kez bir araya geldi. Böyle bir koalisyonun mümkün olamayacağı ortaya çıktı ve koalisyon görüşmeleri olumsuzlukla sonuçlandı.

Geriye kaldı MHP.

Bahçeli’nin en başından beri tavrı, ‘Ben kızımı vermem ama senin oğlan illa da Osman Ağanın kızıyla enlensin’ diyen bir kız babası tavrıydı. Hep dedi ki, ‘Koalisyonu Ak Parti ile CHP kursun’. Ve ‘Eğer Ak parti ile CHP birlikte bir hükümet kuramazlarsa, biz Ak Parti ile asla bir hükümet ortağı olmayız ama seçimlere kadar ülkeyi idare edecek bir azınlık hükümetine mecliste oylarımızla dışarıdan destek veririz. Bunu ülkeyi hükümetsiz bırakmamak adına, milliyetçilik adına, vatanseverlik adına istemeden de olsa yaparız’

Davutoğlu, biraz teamüller gereği, biraz da kurulması mecburiyet halini alan bir azınlık hükümetine MHP’nin dışarıdan desteğini teyit etmek amacıyla, Bahçeli’nin kapısını çaldı. Herkesin beklentisi şuydu: Bu görüşmeden bir Ak Parti-MHP koalisyonu çıkmayacaktı ama görüşme sonunda kamuoyuna, MHP’nin kurulacak olan Ak Parti azınlık hükümetine destek vereceği açıklanacaktı.

Görüşme bitti ve ilk açıklamayı Davutoğlu yaptı.

Bahçeli’nin nihai ve kesin tavrı şu oldu;

Koalisyona hayır,

Erken seçime hayır,

Seçim Hükümetine hayır,

Azınlık Hükümetine hayır,

 

Dışarıdan desteğe hayır!

Halbuki Bahçeli başından beri, yapılacak bir erken seçimi istediğini her ortamda dile getirmişti. Ta ki, Ak Parti-CHP koalisyon görüşmeleri olumsuz sonuçlanıncaya kadar. Ak Parti-CHP koalisyonunun olmayacağı kesinleştiği an, Bahçelinin erken seçim isteği yerini ‘Erken seçim Türkiye için zehirdir’ söylemine bıraktı. Bir anda erken seçim isteyen Bahçeli gitmiş, yerine ‘Zinhar erken seçim olmamalı’ diyen bir bahçeli gelmişti. Bahçeli’deki bu ani değişime kimse akıl sır erdiremedi.

Bahçeli onu istemiyordu, bunu istemiyordu. Peki, ne istiyordu?

En azından önceden ifade ettiği gibi ‘Mecbur kalındığında seçimlere kadar ülkeyi yönetmek için kurulacak bir azınlık hükümetine destek verecekleri’ yönündeki tavrından neden vaz geçmişti?

Aslında bu sorunun cevabı çok ta zor değil.

Koalisyon hesaplarında tüm seçenekler suya düştü. Ülkenin yeniden bir seçime gitmesi kesinleşti. Bu nasıl olacak? İki seçenek var:

1- Meclis seçime gitme konusunda ortak bir karar alacak ve Türkiye yeniden seçime gidecek. Bu durumda Ak Parti’nin bir azınlık hükümeti kurup, meclisten güvenoyu alıp seçimlere kadar iktidarda kalması gerekiyor.

2-Meclis seçim kararı alamaz ve bir azınlık hükümetine de güvenoyu çıkmazsa, erken seçim kararını Cumhurbaşkanı Erdoğan almak zorunda kalacak. Bu durumda yasalara göre bir seçim hükümeti kurulacak ve bu seçim hükümetine meclisteki bütün partiler ortak olacak, bakanlık alacak.

Yani seçim hükümetinde Ak parti, CHP, MHP ve BDP yer alacak.

 

Bahçeli, seçim hükümetinde de görev almayacaklarını açıkladı. Kenarda kalacaklarmış ve terör örgütünün legal ortağı olan olan HDP ile aynı oluşumda yer almak istemiyorlarmış.

Son anketlerde görülüyor ki, MHP’de ciddi bir oy kaybı var. Bahçeli de bunu görüyor. Bu erimenin önüne geçmenin ve kaybolan oyları toparlamanın tek yolunun, ‘radikal milliyetçi bir duruştan’ geçtiğini, özellikle terör örgütü PKK ile Devlet arasında çatışmaların yeniden başladığı ve yoğunlaştığı bu günlerde HDP ile aynı oluşum içinde görünmemekten geçtiğini düşünüyor. ‘MHP teröre alenen destek veren bir parti ile seçim hükümeti adına da olsa ortak oldu’ dedirtmek istemiyor.

Davutoğlu ile yapılan son görüşmeden sonra yaptığı yazılı açıklamadan da anlaşılıyor ki Bahçeli, mecburen ve yasalar gereği oluşacak olan Ak Parti ile HDP’nin de içinde olduğu bir seçim hükümeti birlikteliğini, seçim meydanlarında kullanmak istiyor.

Bahçeli Meclisi kilitleyip, seçim kararını CB Erdoğan’ın almasını zorunlu hale getirecek ve seçim yaklaştığında meydanlara çıkıp diyecek ki, ‘Bak gördünüz mü? Ak Parti’nin uygulamaya koyduğu çözüm süreci ülkeyi ne hale getirdi!. Erdoğan ve Ak Parti, bu teröristleri bu süreçte güçlendirdi. Teröristlere çözüm süreci bahanesiyle göz yumdular ve ülkeyi teröristlere teslim ettiler. Bir de şimdi askerimizi, polisimizi acımadan öldüren bu terör yanlısı parti HDP ile utanmadan yan yana aynı hükümette yer aldılar’

Güya bununla Erdoğan’ı ve Ak Parti’yi vuracak!

Bahçeli’nin hesabı tam da bu.

 

 

@SeferCe

 

Devamını Oku

KÜRTLERİN ZULÜMLE İMTİHANI: DÜN DEVLET, BUGÜN PKK

KÜRTLERİN ZULÜMLE İMTİHANI:

DÜN DEVLET, BUGÜN PKK

 

Kürtler bu ülkede ciddi, hem de çok ciddi mağduriyetler yaşadı.

Mağduriyet kelimesi Kürtlerin yaşadıklarını anlatmaya yeter mi? Asla yetmez.

Cumhuriyet kurulduktan sonra yok sayıldılar.

 Kürt yoktur denildi. Kürt kelimesi karda yürüyen insanların ayaklarından çıkan ‘Kart-Kurt’ seslerinden ortaya çıkmıştır dediler.

Ben Kürdüm diyemediler. Onlara zorla Siz Türk’sünüz denildi ve Biz de Türk’üz demeye zorlandılar.

Kürtlerin gözünün içine sokarcasına, dağlarına Ne Mutlu Türküm diyene yazıldı. Hem de koca koca harflerle. Şehirlerdeki takları bu ırkçı sloganlar süsledi. Mutluluk Tüklüktedir diye dayatıldı.

Çocuklarına Kürtçe isim veremediler.

Köylerinin,  mezralarının, ilçelerinin, illerinin isimleri değiştirildi.

Bunlar zulümdür diyenler asıldı, kurşuna dizildi, büyük kitleler halinde sürgün edildiler, çil yavrusu gibi dağıtıldılar dört bir yana. Suçlananlar mahkeme bile edilmedi.

Devletin hiç merhameti yoktu.

Sesleri kısıldı.

Kürt yok sayıldığı için dilleri de yasaklandı. Kürtçe konuşmak en büyük suçlardan sayıldı. Şarkıları, Türküleri, ezgileri sustu.

Devlet denilince hep Düşman gördüler karşılarında. Çünkü devlet onları hep Düşman görüyordu.

 

Üremelerine, çoğalmalarına bile karışıldı. Çoğalmasınlar diye Doğum Kontrol uygulandı.

Devlet zulmüne karşı çok isyanları, itirazları oldu. Büyük acılar çektiler.

Sadece Kürtler değil, onlar kadar olmasa da elit tabaka hariç, devletin baskısından tüm Anadolu halkı fazlasıyla nasibini aldı. Özellikle de dindar kesim.

1976’da Ankara’da Abdullah Öcalan’ın etrafında küçük bir guruplaşma oldu. 78’den sonra Apocular olarak adları duyuldu. Bu tarihlerde Siverek ve Hilvan çevresinde bazı aşiretlerle ve diğer Kürt Sol Örgütlerle mücadele ve kavgaya giriştiler. 17 Kasım 1979’da PKK ismiyle partileştiler.

Amaçları Kürtlerin haklarını savunmak ve Devlet tarafından gasp edilen haklarını savaşarak almaktı. Ama kavgaya önce Kürtlerle başladılar. 

İddialara göre 213’ü sivil, toplam 243 kişiyi öldürdüler.

12 Eylül darbesinde yakalanamayanlar Lübnan, Suriye ve Filistin’e kaçtılar. Yakalananlar tutuklandılar.

Tutuklananlar sadece PKK’lılar değildi. PKK’lı olmakla suçlanan birçok suçsuz insan da cezaevlerine atıldı. Dayanılmaz işkenceler gördüler. Lağım sularının içine atıldılar. Kızlarına, kadınlarına gözlerinin önünde tecavüzler edildi. Vahşi köpeklere parçalatıldılar. Makatlarına coplar sokuldu. Yiyecekleri yemeklere idrar katıldı, ekmeklerine insan pisliği sürüldü. Ya işkencelerde öldürüldüler, ya da intihara zorlandılar. Sağ çıkanlar büyük çoğunlukla sakat çıktı.

Darbecilerin uyguladığı insanlık dışı muamelelerde ‘Kürt’ olmalarının payı büyüktü.

84’teki Eruh Baskını olarak bilinen eylemle, ilk büyük eylemlerini başlattılar ve sonrasında eylemler daha da büyüyerek devam etti.

Devlet bölgede Güvenlikçi Politikalara yöneldi.

PKK, devletin olumsuzlukları kullanarak sempati, Kürtleri özgürleştirme söylemleriyle taraftar topladı.

Devletle PKK arasındaki savaş kızıştıkça kızıştı. Ne Devlet pes etti, ne PKK.

 

Kürtlere karşı PKK da acımasızdı, Devlet te. PKK ile işbirliği yapıyorsunuz diye Devlet, Devletle işbirliği yapıyorsunuz diye PKK suçluyordu Kürtleri.

İnsanlar Asker tarafından köy meydanlarında toplanıyor, erkekler ve kadınlar çırılçıplak soyuluyor, kadınlar taciz ediliyor, erkeklere insan pisliği yediriliyordu. Kürtler, Asker tarafından adeta PKK’nın kucağına itiliyordu. PKK da bu durumu kendi meşruiyeti için kullanıp, bölge gençlerini dağa çıkarıyor, gelmek istemeyenleri zorla götürüyordu.

Güvenlik gerekçesiyle mezralar, köyler boşaltıldı, birçok köy PKK barınmasın diye yakıldı. Yaylalar ıssız kaldı. Ormanlar yakıldı.

PKK zaten illegaldi. Devlet te Jitem gibi illegal yapılanmalara başvurdu. Beyaz Toroslar bölgede korkunun sembolü oldu. Beyaz Toros demek işkence demekti, kayıp demekti, infaz demekti, ölüm demekti, asit kuyuları demekti.

Bölgede kirli bir savaş yaşanıyordu.

Kısa süreli çatışmasızlık durumları olsa da, kalıcı olmayıp bir süre sonra savaş kaldığı yerden devam ediyordu.

Bu durum Ak Partinin iktidara geldiği 2002’ye kadar devam etti.

Faili meçhul cinayetlerin haddi hesabı yoktu. 17 bin civarında kişi PKK’nın ve Devletin faili meçhulüne kurban gitti. 8 bin civarında Güvenlik görevlisi Asker-Polis yaşamını yitirdi. PKK 15 binden fazla militanını kaybetti. Söylenenlere göre bu savaşın ekonomiye maliyeti gayri resmi rakamlarla 500 Milyar Doların üstündeydi. En büyük tahribatı ise Kürtler görmüştü.

Daha önce Özal’ın da denediği ve karanlık eller tarafından hep akamete uğratılan kardeşkanı akmasın arzusunu, Tayyip Erdoğan da taşıyordu.

Erdoğan işe, bölgede yürürlükte olan Olağanüstü Hali kaldırmakla başladı.

Jitem gibi gayrimeşru yapılar tasfiye edildi, işledikleri suçlar ve cinayetler mahkemelere taşındı. Faili meçhul cinayetler sonlandırıldı ve sıfırlandı.

Kürt kimliği tanındı. Kürtçe yasak olmaktan çıkarıldı, Kürtçe isimlerin önündeki engeller kaldırıldı. İsmi değiştirilen yerleşim birimlerine eski isimleri iade edildi. Devletin uyguladığı inkar ve asimilasyon politikalarına tamamen son verildi. Devlet dairelerine Kürtçe bilen memurlar yerleştirildi. Kürtçede kullanılan yasaklı harfler özgürleştirildi. Kürt dilinde eğitim yapan okullar açıldı. Kürtçe yayın yapan özel televizyonlara ve radyolara serbestlik geldi. Devlet tamamen Kürtçe yayın yapan radyo ve televizyon kanalları kurdu. Uydudan Kürtçe yayın yapan kanallara frekanslar verildi. Mahkemelerde Kürtçe savunmanın önü açıldı ve Türkçe bilmeyenler için devlet tercümanlar tuttu. Düğünlerde, mitinglerde Kürtçe yeniden duyulmaya başladı. Yerel yönetimler güçlendirildi. Parti kapatmalar zorlaştırıldı.

Bütün bu yapılanlar Kürtlerin devletten beklediği şeylerdi ve yapıldı.

Bölgeye Cumhuriyet tarihi boyunca yapılmamış yatırımlar yapıldı. Neredeyse her şehre bir havaalanı, dört şeritli duble yollar, TOKİ tarafından bedava sayılabilecek fiyatlarla binlerce korunaklı konutlar, yoksul Kürtler için sosyal yardımlar, yaşlı ve kimsesizler için maaşlar, hayal bile edilemeyecek lüks hastaneler yapıldı, acil hastalar için Ambulans Helikopterler-Ambulans Uçaklar, kışın zor şartları için Paletli Ambulanslar hizmete sokuldu, bölge tarım arazilerinin sulanması için barajlar ve daha sayamayacağımız sayısız hizmetler Kürt vatandaşlarımızın ayağına kadar götürüldü.

Artık ‘halkı hizmetçi gören bir devlet’ değil, ‘halkın hizmetçisi olan bir devlet’ vardı.

Tabi bütün bunlar bir lütuf olarak yapılmadı. Kürtlerin de hakkı olduğu için yapıldı. Batının aldığı hizmeti Doğunun da alması gerekiyordu. Kürtler de bizim kardeşimizdi ve devletin eşit haklara sahip vatandaşlarıydı. Öyle olmalıydılar. Van ve çevresi ağır bir depremle yıkıldı ama devlet bir sene gibi bir sürede depremde zarar gören Van ve çevresini yeniden inşa etti.

Bu saydıklarımız, Kürtler tarafından hayali bile kurulamayan şeylerdi. Eski sistem sahiplerinin tüm dayatmalarına karşı Erdoğan’ın kararlılığıyla bu adımlar atıldı.

 

Verilmeyen Kürt hakları noktasında PKK’nın elinde kullanabileceği malzeme neredeyse kalmamıştı. Kürtler için kurşun atmayı, savaşmayı gerektirecek nedenler birer birer ortadan kaldırılmıştı. Verilmesi gereken hakları zaten mümkün olduğunca devlet veriyordu.

Öcalan tek kişilik dar bir hücrede kalıyor yalanı, İlk serhildanın yıldönümü bahanesi, çatışmalarda ölen PKK militanlarının ölüm yıldönümü  gibi gerekçelerle eylem yapmaya devam ettiler. Özellikle çocukların ellerine taşlar, Molotoflar, havai fişekler verip sokaklara salarak, sosyal huzurun bozulması için ellerinden geleni yaptılar. Büyük şehirlerde belediyeleri ait otobüslerinin içindeki insanlarla birlikte yakılması, olmadık bahanelerle sokakların savaş alanlarına çevrilmesi, yol, baraj, havaalanları askeri amaçlarla yapılıyor gerekçesiyle saldırıları, güvenlik güçlerine pusu kurarak cinayetleri devam etti.

Erdoğan silahları susturmakta, bu kardeş kavgasını bitirmekte, akan kanı durdurmakta kararlıydı. ‘Elimi değil gövdemi taşın altına koyuyorum ve gerekirse akan kanın durması için baldıran zehri bile içmeye razıyım’ diyerek bir süreci, Çözüm Sürecini başlattı. Çünkü biliyordu ki, biz birlik olursak güçlü olabilirdik. Kardeşler kavga edip, başkalarına kazandırmamalıydı. Kardeşler kavgayı değil, dayanışmayı hak ediyordu. Kavganın olduğu yerde huzur olmazdı. Bizim asıl düşmanımız başkalarıydı.

 

2012 Şubat’ında, Erdoğan’ın bizzat görevlendirdiği Hakan Fidan ve MİT müsteşarının da olduğu ekip, Oslo’da PKK’nın Avrupa Temsilcileriyle görüşmelere başladı. Aynı ekip bir taraftan da İmralı’da tutuklu olan Öcalan ile görüşüyordu. Diyaloglara Kandil de dahil oldu. Görüşmeler belli bir anlaşma noktasına geldi ve Öcalan PKK’ya 2 defa silah bırakma çağrısı yaptı. Anlaşmaya göre PKK silah bırakacak ve bir takvime bağlı kalarak militanlarını yurt dışına çıkaracaktı. Siyaset yapmak isteyenler bunu illegal olarak değil, yasal ve meşru yollarla yapacaktı. Mücadele dağda değil, meşru yollardan düz ovada yapılacaktı.

Devlet PKK’ya yaptığı operasyonları durdurdu. Asker kışlaya çekildi. PKK ateşi kesti. Köylere dönüşler, yaylalara çıkışlar başladı. Bölge halkı korku atmosferinden kurtuldu. Bir bayram havası esti. İnsanlar geceleri çıkamadıkları sokaklara yeniden çıkmaya başladı. Akşamları parklarda çoluk çocuğuyla birlikte oturabilmenin mutluluğunu tattı.

Çatışmasızlık dönemi 3 yılı aşkın bir zaman devam etti.

Bu süreç boyunca devlet, PKK’nın yaptığı yol kesmelere, kimlik kontrollerine, kısa süreliğine de olsa adam kaçırmalarına, bölgeye yatırım ve iş yapan şirketlerin araçlarını yakmalarına, havaalanlarının ve barajların inşa faaliyetlerini engellemelerine, militanlarının ellerinde uzun namlulu silahlarla ortalıkta boy göstermesine, askeri noktalara yaptıkları taciz ateşlerine bile kör oldu, sağır oldu. Çözüm Süreci hatırına PKK’nın yaptıklarını görmezden geldi. Yeter ki barış hakim olsun, Kürtler de, Türkler de huzur içinde kardeşçe yaşasın isteniyordu.

 

PKK silah bırakma ve çekilme takvimine uymadı. Bölgede yapılan karakol inşaatlarını, yeni yolları, barajları bahane etti. Militanlarını yurt dışına çıkarmakta olabildiğince yavaş davrandı ve sonra tamamen durdurdu. Çözüm Sürecini ve devletin operasyon yapmamasını fırsat bilerek, kırsaldaki silahlarını şehirlere taşıdı. Öcalan’ın defalarca yaptığı silah bırakma çağrısını görmezden geldiler.

Kandil’deki Savaş Baronları huzursuzdu. Militanlarını muhafaza etmekte zorlanıyordu. Çatışmalar ve akan kan onlara hayat veriyordu. Beslenme kaynaklarını yitirdiler. Çözüm Sürecini bozmanın yollarını aradılar hep. Ama bölge halkının tepkisinden çekindiler. Çünkü Kürtler çatışmasızlığın konforunu 30 sene sonra tatmışlardı ve hallerinden memnunlardı. Cumhuriyet tarihi boyunca devlet tarafından ilk defa insan yerine konulmuşlar, değer görmüşlerdi. Devlet artık onları ‘Siz Kürtsünüz’ diye aşağılamıyordu.

Erdoğan’ı çok seviyorlardı. Hem Türkiye Barzani ile de çok yakınlaşmış ve dost olmuştu. Türkiye ile Irak Kürdistan yönetimi arasında özel anlaşmalar yapılmış, dostluk köprüleri kurulmuştu. Kürtlerden her konuşan, Erdoğan’dan övgüyle söz ediyor ve ona teşekkür ve dua ediyordu. Erdoğan’a destek inanılmaz arttı. Bölgede en sevilen liderler Erdoğan ve Barzani olmuştu artık.

Kandildekiler biliyordu ki, kendilerine gösterilen itibar, gerçek bir itibardan ziyade, silahlı güç olmalarından kaynaklanıyordu. Silahlar susup halkın üzerindeki baskılar kalkınca, kendilerinin geri planda kaldığını daha iyi gördüler.

 

Çözüm Sürecini sonlandırmak için aradıkları bahaneyi, IŞİD’in Kobani’ye  saldırmasıyla buldular. Alakası ve gerçekliği hiç olmamasına rağmen, Türkiye’yi IŞİD’e yardım etmekle suçladılar. Türkiye, IŞİD saldırılarından kaçan 200 bin Kobaniliye kapılarını ve kucağını açarken, PKK bölge halkının eline taş vererek Kobanililere yardım eden askeri taşlattı. HDP de bu saldırılarda yer aldı. Türkiye Kobani’nin düşmemesi için Peşmerge’yi Kobani’ye geçirirken, onlar devletin IŞİD’e yardım ettiği yalanını yaymaya çalıştılar. Kürtleri sokaklara çıkmaya, devletle çatışmaya zorladılar.

Ekim 2014’te ülkenin birçok noktasında sokakları karıştırdılar. Güvenlik güçlerine saldırılar düzenlediler ve çatışmaya çekmek istediler. Bölgede yaşayan dindar Kürtleri IŞİD’çi bahanesiyle katlettiler. Sakalı uzun olanları linç etmeye kalktılar. Olaylarda 50 civarında kişi hayatını kaybetti. Hepsi Kürt’tü. Ceremeyi yine Kürtler çekti.

Kobani’de Amerika’nın ve Peşmerge’nin IŞİD’i yenilgiye uğratmasını kendi başarıları saydılar.

Haziran 2015 seçimleri geldi. Kürtlere, bizden başkasına oy çıkmayacak diye ültimatom verdiler. Tehdit mektupları gönderdiler, çocuklarını dağa kaçırmakla, yüksek miktarlarda ceza kesmekle, aileleriyle birlikte yakmakla ve yok etmekle korkuttular. Mağdur ve mazlum görünmek için, kendi seçim bürolarına ve miting alanlarına bombalar attılar. Kendilerinden olan Kürtleri bile feda ettiler. Sandıkların başına sadece kendi adamlarını koydular. Diğer partilerden görevli müşahitlere izin vermediler. Birçok sandıkta Kürtlerin yerine oy kullandılar veya oyları kendi oylarıyla değiştirdiler. Onlara sadece imza attırdılar. Batıda ise özgürce seçim çalışması yaptılar. Ülkede Erdoğan düşman olan tüm sol kesimin ve kendi partilerinden umudunu kaybetmiş olan diğer partilerin seçmenlerinden oy aldılar. Görünürde seçimden büyük bir başarıyla çıktılar ve barajı aştılar. Hak etmedikleri halde 80 milletvekilliği kazandılar. Sahte Kobani zaferi ve hileli-baskılı seçim başarısı kendilerinde aşırı güven oluşturdu. Kendilerini hiç te hak etmedikleri kadar güçlü gördüler. Çözüm sürecinde masayı devirdiler ve 3 yıl aradan sonra savaşı resmen ve yeniden başlattılar.

Erdoğan’ı yenilgiye uğrattık ve tek başına iktidar olmasını engelledik diye seviniyorlar. Aslında yenilgiye uğrattıkları sadece Erdoğan değildi, barışa destek veren Kürt halkıydı. Asıl yenilgiye uğrattıkları Kürtlerin umuduydu.

Eskiden devlet Kürtleri yok sayıyordu, inkar ediyordu, baskı yapıyordu. Karşı gelenleri, itiraz edenleri öldürüyordu, köylerini, evlerini ve tarlalarını yakıyordu. O devlet gitti, Kürtler de bizim kardeşimiz diyen, hizmetin en iyilerine Kürtler de layıktır diyen devlet bir devlet geldi. Kürtler devletin değil, devlet Kürtlerin hizmetkarıdır diyen yeni bir devlet inşa edildi. Hoşuna gitmeyen her konuda itiraz edilebilen, yüksek sesle bu yapılanlar yanlış denilebilen bir devlet var artık. İsteyenin istediği gibi konuşabildiği, hatta rahatlıkla küfür bile edebildiği bir devlet.

Artık eski baskıcı devletin yerini PKK aldı. Oy vermeyeceksiniz dediği partiye oy verilemeyen, hiçbir yanlışına itiraz edilemeyen, itiraz edildiğinde ölüm saçan, kendi politikalarına ve hayat tarzlarına uymayanları bölgeden sürgün eden, küçücük çocukları dağlara kaldıran, dindar Kürtlere hayat hakkı tanımayan, Kürtlere ve bölgeye yapılan hizmetleri sabote eden, yatırımcıları korkutup bölgeye gelmesini engelleyen, yatırım yapan ve bölgede faaliyet gösteren firmalara saldırılar düzenleyen, yol kesip eşkıyalık yapan, karşısında kimsenin sesini çıkaramadığı, Kürtlerden haraç toplayan, kendinden ve kendi anlayışından başka hiç Kürde hayat hakkı tanımayan, insanların özel yaşamlarına ve zevklerine bile müdahale eden bir örgüt.

 

Kürtleri özgürleştirmek adına yola çıkan, ama sonuçta Kürtleri esir alan bir örgüt, PKK.

Ve Kürtler. Paylarına her zaman acı, zulüm, baskı, yok sayılmak, işkence, ölüm düşen yine Kürtler.

Eskiden Devlet vardı, şimdi PKK.

@SeferCe

 

 

Devamını Oku

DEVLETİ GÜLENCİLERE VERSEK?

DEVLETİ GÜLENCİLERE VERSEK?

Düşmanlıkta dur-durak bilmiyorlar, hiçbir sınır tanımıyorlar.

Nefret öyle bürümüş ki kalplerini, her atışında damarlarına milim milim düşmanlık pompalıyor. Gözleri kinlerini saklayamıyor. Kalemlerinden zehir akıyor. Beddua alışkanlık yapmış bunlarda.

Öyle ki, Müslümanı iştiyakla cehenneme gönderirken, kafiri ve din düşmanını cennetin en güzel yerine yerleştiriyorlar. Müslümanın önüne inanılmaz ve aşılmaz setler çekerken, Müslümanlara düşmanlık edenlere sekiz şeritli asfalt yollar açıyorlar. Müslümanlara en şedit beddualar ederken, Müslümanlara hasımlık edenlere şefaatçi olmayı erdem sayıyorlar.

Hocasından gazetecisine, köşe yazarından akademisyenine, abisinden ablasına, hayranından sempatizanına, öğretmeninden öğrencisine, okumuşundan cahiline, dişisinden erkeğine, tavanından tabanına hepsi aynı.

Gülenci yapıdan bahsediyorum.

Önceleri üstüyle altını ayırmak lazım diyorduk, tabandakiler masum diyorduk. Şimdi artık bu ayrımı yapmanın fazlaca bir gerekliliği ve anlamı kalmadı. İyiler, akledenler, sorgulayanlar zaten terk etti onları.

Arafta olanlar var mı? Var. Onlara da dua edip, Allah’a havale etmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Bazıları bazı şeyleri sorgulama yetisine sahip değilse, yapacak bir şey yok.

Anguta akıl zorla şırınga edilmez.

Kendilerini edepli gibi göstermeye çalışsalar da, birazcık damarlarına basıldığında, edep nezaket hak getire. Altın Nesillikten eser kalmıyor. Basıyorlar hakareti. Ne hırsızlığımız kalıyor ne trollüğümüz. Ne yalakalığımız kalıyor, ne kıç yalamışlığımız ve ne de birilerinin önüne yatmışlığımız. Ne müşrikliğimiz kalıyor, ne kafirliğimiz.

 

Kendileri Hocalarını hatasız-günahsız görüyorlar ama onlara göre biz Erdoğan’a tapıyoruz.

Birazcık alta indiğimizde, o altın nesil, hizmet ehli hikaye. Küfürler gırla, hakaretler sıradan.

Kendilerinden kopup itiraz edenler ise, olmadık hakaretlere ve karalamalara maruz kalıyor. Hiçbir çıkar ilişkileri yoksa bile, iftiraların bini bi para. Ya satılmışlar, ya beyinsizler veya dalkavukluk yapıyorlar. Olmadı 'Saray Soytarısı'.

Sürekli halk ile beraber olan, çat kapı garibanın evine misafir giden, çekinmeden fakir sofrasına oturan, hanemize gel diyeni kırmayan, her isteyenin istediği gibi eleştirebildiği, kendisine ve ailesine en çok, en olmadık, en rahat küfürlerin edilebildiği Erdoğan, onların gözünde Diktatör, Yezit, Tiran.

Kendilerine asla toz kondurmuyorlar. Hocasından en alttaki şakirdine, hepsi sütten çıkmış ak kaşık.

Kaset, kumpas, şantaj, montaj, yasa dışı dinlemeler. Hepsi, onlara atılan birer iftira. Zinhar böyle kötü şeyler yapmamışlar.

Ya onlar adına çalışan polisler? Yüzde birini bile tanımıyorlar. Savcılar hakimler ise, bağımsız birer kahraman. Haksızlığa, hırsızlığa karşı göğüslerini siper eden birer adalet kılıcı, birer Hazreti Ömer. Ama onlarla organik bağları asla yok.

Ağızlarından düşmeyen iki kelime var: Hırsızlık-Yolsuzluk.

Hırsız kimin malını çalmış? Somut bir cevap yok. “İddia ediliyor”. Yolsuz kimin yolunu bozmuş? Açıkça söylemeseler de Amerikan çıkarlarının. Suç ne? Amerika’nın ambargo uyguladığı İran ile ambargoyu delip, ticaret yapmak. En büyük suçlu kim? Reza Zerrap. O ne yapmış? Amerikan ambargosunu delip, ülkeye milyarca dolar para kazandırmış. Başka? O dört bakan. E şimdi dokunulmazlıkları yok, yargılayın? Tık yok. Öyle bir dertleri de yok artık.

Dün tu-kaka gösterdikleriyle bu gün aşk yaşıyorlar. Dün terörist dedikleri, bu gün kankaları olmuş. Aralarından su sızmıyor. Televizyonlarında, gazetelerinde ne muhabbet ne muhabbet. Meşru ve şirin göstermek için tüm kalemleri bin dereden su getiriyor. Hep bir ağızdan güzelleme yarışına girmişler.

 

Bunlar güçlü olanı sever, tehlikeli olana aşık olur, saygı duyarlar.

Aydın Doğan, Koç, Sabancı gibi zenginler bunlar için önünde şapka çıkarılıp saygı gösterilecek birer değerdir. HDP gibi sırtını teröre ve teröriste dayayan partiler ise, ülkeye özgürlükleri, barışı ve demokrasiyi getirecek bir fırsat.

Bunlar için İsrail güneydeki şirin ülke, Filistinliler ise birer terörist militan.

Batı demek, ‘Medeniyet’ demek bunların kitabında. Vatikan ise ‘Kutsal Misyon’una ortak olunacak değerli bir Ruhaniyet.

Amerika Kainat İmamlarına kol kanat germiş bir Habeşistan, sürgün Mehdilerine yurt vermiş bir Medine. Bazılarına göre ise Anavatanları.

Kendi devletlerine ve devleti yöneten lidere karşı söylediklerinin binde birini, Global katillikleri, hırsızlıkları, talancılıkları, haramilikleri binlerce kere tescillenmiş olan Batı’ya, Amerika’ya, İsrail’e söylemiyorlar. Onlara karşı körler, sağırlar, dilsizler.

Neden? Başlıca iki nedeni var ve aslında cevapları da çok basit.

Bir- Hocaları, Amerika’da, yani Amerikalıların elinde.

İki- Bunlar için okullar, özellikle de yurtdışı okullar çok önemli. Yüz küsur ülkede okulları var.

Bu yazıda özellikle o okulların asıl fonksiyonları nelerdir, ne niyetle yola çıkıp nereye gelinmiştir, bu okullar aslında kimlere hizmet etmektedir, bünyelerinde hangi devletin istihbarat elemanlarını barındırmaktadır, bu okullar bulundukları ülkelerdeki hangi sınıfın çocuklarını öğrenci olarak kabul etmektedir, milli kültürümüze, dilimize ve dini değerlerimize bu okullarda ne kadar yer verilmektedir diye uzun uzun anlatacak değilim. Merak edenler internetten kolayca ulaşabilir.

Burada asıl önemli olan şudur: Hocaları ve yurtdışı okullar bunlar için hayati derecede önemlidir. Hocalarının ve o okulların uğruna her şeyi yapılabilirler.

 

Bunlar bilir ki, dünyayı Amerika ve Batı yönetir. Bu iki gücün en önemli üçüncü ortağı İsrail’dir. Bunlar Global Üçlü Çetedir. Bu üçlü istemezse, dünyada hiçbir yaprak kımıldamaz, hiçbir kuş uçamaz. Kımıldarsa o yaprağı koparırlar, uçarsa o kuşu vururlar.

Hocalarına ve yüz küsur ülkedeki okullarına zarar gelmemesi için, bu üçlü ne derse yaparlar, ne buyurursa emir telakki ederler. Vur derse vururlar, öldür derse öldürürler. Bu üçlü kimi düşman bellerse, bunların da düşmanı odur. Kime dostumuz derlerse, bunlar da dost olur. Kime ambargo uygularlarsa destek olurlar, kimle kavga ederlerse kavga ederler.

Bunların kardeş tanımları da bu Üçlü Çeteye endekslidir, sevgi tanımları da. Terör tanımları da bunlara endekslidir, barış tanımları da.

 Bunlar bilirler ki bu Üçlü Çetenin istihbaratlarının eli dünyadaki her yere, her köşeye rahatlıkla uzanabilir. CİA, MOSSAD, MI6, BND ve diğer Batılı Birimler bunlar için çok saygı değer ve ortaklık yapılması gereken birimlerdir. Kendi ülkelerinin istihbarat teşkilatı MİT ise bunların gözünde sonuna kadar savaşılması gereken bir düşmandır.

Bu Üçlü Global Çete istemezse veya onlarla ters düşerlerse, bilirler ki ne Hocaları bir gün yaşayabilir, ne o yüz küsur ülkedeki okulları bir gün açık kalabilir.

Bunun içindir ki, dinle dediklerini dinlerler, operasyon yap dediklerine operasyon yaparlar, kumpas kur dediklerine kumpas kurar, getir dediklerini getirirler, götür dediklerini götürürler.

İhanetle emrolundukları ülke kendi ülkeleri bile olsa, bunda tereddüt etmezler. Hoşlarına gitmeyen, kendilerinin ve ortaklık yaptıkları Üçlü Global Çetenin çıkarlarına ters bir durum olduğunda, çekinmeden her vesileyle kendi ülkelerini bu Üçlü Çeteye ispiyon ederler.

Peki, yönetimi-devleti bu Gülencilere versek ne olurdu?

Veya şöyle soralım; 17/25 Aralık darbe girişiminde başarılı olsalardı ne yaparlardı?

Ne yapacakları, hedefte kimlerin olduğu aslında çok açık ama biz yine de kısaca söyleyelim. Demokrasiyi rafa kaldırıp, ülke için sayısız faydalı işler yapan Tayyip Erdoğan gibi bir lideri Menderes gibi asmaya kalkar, önde gelen diğer Ak Parti kadrosunu ve kendilerine muhalefet edenleri düşünmeden zindana tıkar, kendilerine ve Üçlü Global Çeteye aykırı duran medyayı yok eder, Amerika’nın, Batı’nın ve İsrail’in politikalarına ters düşen işleri askıya alır, bu üçlü çeteye zarar verecek olan bütün önemli projeleri lağvederlerdi.

Yeter ki Hocalarına ve okullarına zarar gelmesin.

Bundan hiç şüpheniz olmasın.

 

 

Twitter/@SeferCe

Devamını Oku

BEYAZ TÜRKLERİN BEKLENTİSİ VE HDP

BEYAZ TÜRKLERİN BEKLENTİSİ VE HDP

Demek ki bu işler “Destekleyelim de, büyük ihtimalle meclise parti olarak girdiklerinde, mücadelelerini meşru zemine oturturlar ve PKK’ya da silah bıraktırırlar” diyerek oy vermekle, barajı geçirtmekle olmuyormuş.

Olmadığını, olamayacağını en son gelişmelerden sonra iyice gördük. HDP’nin kısa süre önce yaptığı “PKK’nın silah bırakmasında asıl ve tek söz sahibi Önder Abdullah Öcalan’dır” açıklamasına, Kandil’deki Savaş Baronları neredeyse dakikalar sonra sert bir ihtarla, “Hoop burada biz varız. Siz ne yapıyorunuz? Bu nasıl açıklama?”  deyince, HDP hemen ağız değiştirmek zorunda kalmıştı.

Geçen sene ortalığa dökülen söylentilere bakılırsa, bir etkinlik için ABD’ye giden Demirtaş ve diğer HDP’lilere, ‘Öcalan nasıl devre dışı bırakılabilir? Çünkü o Türk Devleti için çalışıyor’ tezi etrafında Üst Aklın önemli fısıldamaları olduğu, ABD’lilerle yapılan toplantılarda konu üzeri ciddi değerlendirmelerin olduğu, taktikler verildiği çokça yazılıp çizildi. Öcalan’ın ve Mesut Barzani’nin üstünün çizildiği, PYD Lideri Salih Müslim’in ise parlatılarak, Kürtlerin temsilcisi konumuna getirilmek istendiği de iddialar arasındaydı. Hatta 2013 yılına ait bir ses kaydında, Gülen Örgütünün karanlık isimlerinden Süleyman Hamit Müftigil’in Sözcü muhabiriyle yaptığı iddia edilen görüşmede, Öcalan’ın devre dışı bırakılacağı açık açık beyan ediliyordu.

O günden bu güne seyreden gelişmelerden de gördük ki, Öcalan defalarca silahların bırakılması çağrısı yapmasına rağmen, PKK silahları bırakmadı. Sadece silahları bırakmamakla kalmayıp, her türlü eylemine devam edip, Çözüm Sürecinden de yararlanarak, sahada daha da güçlenmek ve daha fazla silahlanmak için faaliyetlerde bulundu.

 

Bana göre HDP’nin yaptığı “Söz sahibi Öcalan’dır” açıklamasının, inanarak yapılan bir açıklama değil, HDPKK tabanının Öcalan sevgisine oynamak için yapıldığından şüphe yok.

Seçimler bitti. Batı’daki Beyaz Türklerin desteği, muhafazakar Kürtlerin bir kısmının omuz vermesi ve daha da önemlisi Güneydoğu’da PKK’nın bölge halkına uyguladığı baskı ve ölüm tehditleriyle HDP barajı aştı ve hakkı olmamasına rağmen 80 milletvekilliği kazandı.

Herkes, “Artık HDP bir Türkiye partisi olarak güçlü bir şekilde PKK’ya silah bırak çağrısı yapar” diye beklerken, HDP Kobane bahanesiyle tam aksi bir dil kullanarak, Çözüm Sürecini bitirecek kavgacı bir dil kullanmaya, çatışmaları tekrar alevlendirecek politikalar izlemeye başladı. Her olumsuzlukta Devleti ve Erdoğan’ı suçladı ve sorumlu tuttu. Talimatlar Kandil’den geliyordu.

 

HDP’li Milletvekillerinin neredeyse tamamı, Erdoğan ve Devlet için açık açık ‘Katil’ kelimesini kullanmaktan kaçınmadı. Hatta bazı HDP’li vekiller işi o derece abarttılar ki, 40 yıllık terör örgütünü şöyle tarif ettiler: ‘PKK, Türkiye’yi ve Ortadoğu'yu güller bahçesine çevirmek için ortaya çıkmış barış ve halk hareketidir’. Ve tabi arkasından şu şekilde tehditler geldi: ‘Eğer PKK Türkiye’yi güller bahçesine çevirmek istemeseydi, PKK’nın öyle bir gücü var ki, sizi tükürüğüyle boğar’

Evet HDP, PKK’ya silah bıraktıramadı. Bunun olmayacağını da biliyorduk. Çünkü daha önce de defalarca gördük ki, Kürtlerin seçtiği, hem de Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevine gelmiş olan kişilere, o belediyelerde Çöpçü Kadrosunda görevli olan PKKCK’lılar istediği emirleri verip, istediği şeyleri yaptırtıyorlardı. Kürtler yerel yönetimlere başkanlarını kendileri seçse de, asıl başkanlar bu PKKCK’lılardı.

HDP’liler PKKCK’ya silah bıraktıramadığı gibi, iradesinin PKKCK’nın elinde olduğunu her vesileyle bütün açıklığıyla ortaya koydu.

PKK’nın silahlı eylem tarzına sıcak bakmayan ve Mesut Barzani çizgisindeki Altan Tan gibi az sayıdaki HDP Milletvekilinin ise bırakın HDPKKCK üzerinde etkili olmasını veya baskı yapmasını “Bu iş artık silahla olmaz, PKK silahı terketmelidir” babındaki bir sözleri bile, ‘Hain Kürt’ olarak damgalanmalarına yetmiştir.

 

Mesut Barzani dün yaptığı açıklamada, PKK için şu tespitlerde bulunuyor: "Türkiye hükümeti barışçıl çözüm için olumlu adım, tavır ve hareketlerde bulunmuştur. Ancak maalesef bazı tarafların (PKK), bu imkanları değerlendiremediklerini ve bu konuda gurura kapıldıklarını gördük. AK Parti iktidarından önce 'Kürt ve Kürdistan' ismi yasaktı. Bununla birlikte Kürtlere ait bütün işaretler de bu yasak kapsamındaydı. Uzun diyalog ve müzakerelerden sonra AK Parti ve Sayın Erdoğan'ın, Türkiye'de Kürtlerle ilgili önceki partilerden farklı bir düşünce ile, farklı bir siyaset tarzına sahip olduğunu gördük. PKK'ya da uzun soluklu hareket etmeleri için defalarca kez mektup gönderdim.Onlara şunu söyledim: İki polisin öldürülmesiyle Türkiye yok olmaz. Bugün, en büyük imkan oluşmuştur. Seçim sandıkları, kalem, diyalog, siyaset ve barışçıl yöntemlerle devam edin. Çünkü bu yollarla elde edilecek büyük kazanımlar, silahla elde edilemez. PKK'nın siyasetine ilişkin oldukça fazla eleştirim var. Özellikle de Kürdistan bölgesinin içişlerine müdahele etmesi noktasında. PKK, Kürtlerin yaşadığı diğer bölgelerde de müdahalelerde bulunuyor. Rojava'da (Kuzey Suriye) kimsenin siyaset yapmasına izin vermiyor, tekçi davranıyor.”

PKKCK ve HDP’nin yoğun gayretleriyle, Çözüm Süreci ve Barış Masası devrilmiş, Öcalan devreden çıkarılmış ve eskiden olduğu gibi yeniden PKK’nın silahlı fiili saldırıları ve cinayetleri başlamıştır.

Beyaz Türklerin ve bazı diğer kesimlerin ‘Artık HDP bir Türkiye partisi olarak güçlü bir şekilde PKK’ya silah bırak çağrısı yapar’ beklentisinin absürtlüğü de bütün açıklığıyla ortaya çıkmıştır.

 

 

@SeferCe

Devamını Oku

SAVAŞ MI İSTİYORDUNUZ?

SAVAŞ MI İSTİYORDUNUZ?

Nihayet becerdiniz.

Barış barış diye diye, barışın köküne kibrit suyu döktünüz. Şimdi ne oldu? Kalplerinizde taşıdığınız gerçekleşti. Amacınıza ulaştınız.

Devletin o kadar sabretmesine, görmezden gelmesine, sineye çekmesine, tek operasyon yapmamasına, tek kurşun atmamasına rağmen, siz ne yaptınız?

Yol kestiniz, sivil insanları ve güvenlik görevlilerini kaçırdınız, korucuları direklere bağlayıp kurşuna dizdiniz, din görevlilerini katlettiniz, yolları kesip kimlik kontrolleri yaptınız, sivil araçları, tırları yaktınız, karakollara, güvenlik merkezlerine, polis noktalarına, askeri birliklere silahlı saldırılar yaptınız. Bazı ilçelerde dindar sivil halka karşı cinayetler işleyip, katliamlar yaptınız ve güvenlik güçleri girmesin diye HDP’li Belediyelerin iş makinalarıyla büyük hendekler kazdınız. Şehirlerarası anayolları trafiğe kapatıp, binlerce masum insanı mağdur ettiniz. Sözde güvenlik gücü kurup, şehirlerin, ilçelerin, köylerin ve mezraların denetimini ele geçirmeye kalktınız. Kürt halkına tehdit mektupları gönderip bölge halkından ölüm tehditleriyle haraçlar topladınız, sizden olmayanlara yüklü miktarlarda cezalar kestiniz. Sözde mahkemeler kurup, size itaat etmeyen, boyun eğmeyen Kürtleri yargılayıp cezalandırdınız. Azgınlığınızı öyle büyüttünüz ki, gariban Kürtlere kurban eti dağıtan gencecik günahsız Müslüman Kürt gençlerini önce balkonlardan aşağıya atıp, sonra da araçlarla üstünden geçerek vahşice katlettiniz. Sınırda IŞİD zulmünden kaçan Ayne’l Arab (Kobane) halkına kucak açan Türkiye’ye küfrettiniz, yardım eden askerleri taşladınız. Kobane’ye saldıran IŞİD’i bahane edip, Güneydoğu’yu cehenneme çevirdiniz ve 50’nin üzerinde insanın katili oldunuz.

Başka?

Tek Önderimiz dediğiniz Abdullah Öcalan defalarca silahı bırakın çağrısı yapmasına rağmen silahı bırakmadınız. Aksine devletin sadık kaldığı çözüm sürecini fırsat bilip, daha çok silahlandınız. Dağdaki silahlarınızı şehirlere indirdiniz. Çözüm sürecini kendiniz için fırsat ve kazanım bildiniz. Bırakın Önderimiz dediğiniz Öcalan’ın sözünü dinlemeyi, gittiniz Amerika’da ‘Barış isteyen Öcalan’ı nasıl devre dışı bırakabiliriz, nasıl saf dışı edebiliriz?’ diye taktik aldınız.

Barışı bozmak, çözüm sürecini akamete uğratmak için elinizden gelen her şeyi yaptınız, size verilen her üst akla uydunuz. Her vesileyle Türkiye’yi suçladınız.

 

Türkiye gerek Türkiye’de, gerek Irak’ta ve gerek te Suriye’de yaşayan Kürtlere her türlü yardımı yapmasına, her kolaylığı sağlamasına, her sıkıntıda kucak açmasına rağmen, siz yine de en büyük düşmanınız olarak Türkiye’yi gördünüz ve bunu açık açık dillendirmekten hiç kaçınmadınız.

Haziran seçimlerinde Güneydoğu dışındaki yerlerde rahat rahat propagandanızı yaparken, Güneydoğu’da bölge halkına karşı inanılmaz baskı kurdunuz. Herkesi ölümle, çocuklarını dağa kaçırmakla, büyük cezalar kesmekle, sürgün etmekle, mallarına el koymakla tehdit ettiniz. Diğer insanlara gözdağı vermek için bir sürü cinayet işlediniz. Kendi mitinginize gelen insanları, mağdur görünelim ve oylarımız artsın diye kendi teröristinize koydurduğunuz bombalarla öldürttünüz. Kendi seçim bürolarınızı, kendi militanlarınıza bombalattınız.

Hiçbir yerde HDP’den başka partiye tek oy çıkmayacak, hele hele Ak Parti’ye asla oy verilmeyecek dediniz. Seçim günü insanlara sadece imza attırıp, oyları siz kullandınız. Birçok sandıkta seçmen sayısından daha fazla oy kullandınız. Birçok sandıktaki oyları boşaltıp, HDP’ye evet oyu bastığınız oy pusulalarını o sandıklara doldurdunuz. Asla geçemeyeceğiniz seçim barajını silahlı tehditlerle, bölge halkına saldığınız ölüm korkusuyla, baskı ve oy hırsızlığıyla geçmiş oldunuz.

Bütün bunlar açık açık bilinmesine rağmen yine de barış ve çözüm süreci hatırına sineye çekildi.

 

Hakkınız olmayan 80 milletvekilliği kazandınız. Buna Amerikan hava saldırıları ve Peşmerge desteğiyle sağlanan sahte Kobane zaferi de eklenince iyice şımardınız. Efelendiniz. Kendinizde fazladan bir özgüven patlaması gördünüz.

Her şeyi bahane ettiğiniz gibi, son olarak Suruç’ta IŞİD’in SDGF’lilere yaptığı ve 31 kişinin öldüğü canlı bomba saldırısından da devleti sorumlu tuttunuz. Yine sayısız sivil aracı ateşe verdiniz, barajlara saldırdınız, güvenlik güçlerine kalleş pusular kurdunuz, uykudaki polisleri öldürdünüz, trafik kazası var diye çağırdığınız polisleri çapraz ateşle öldürdünüz, hamile kadın var diye yardıma çağırdığınız ambulanstaki hemşireleri ve doktorları kaçırdınız. Savaş hukukunda bile uyulması gereken birçok temel ilkeye uymayarak, ne kadar ahlaksız/ilkesiz bir yapıya sahip olduğunuzu gösterdiniz.

İstanbul’un göbeğinde gündüz vakti devlete meydan okuyup, ellerinizde uzun namlulu silahlarla gösteri yapıp, karakolları taradınız ve bombalar attınız.

İpe o kadar asıldınız, o kadar asıldınız ki bu gün artık o ip koptu.

 

Devlet, hem devlet destekliyor dediğiniz IŞİD’e ve hem de size karşı operasyonlara resmen başladı. Aslında çok geç bile kaldı.

3 seneyi aşkın bir zamandır içemediğiniz kanı, artık bundan sonra kana kana içersiniz. Çünkü siz, kan içmeden yaşayamazsınız. Ölümlerin olmadığı bu 3 sene sizin için çok zor geçti.

Çözüm süreci Kürt kardeşlerimiz için yine devam edecek. Korkudan fazla ses çıkaramasa da Kürtler bu süreçte doğruyu yanlışı fazlasıyla anladı. Ama üzüldüğümüz şu ki, bundan sonraki süreçte sizden dolayı sıkıntının çoğunu yine günahsız Kürt halkı çekecek.

Ama siz, sizi kontrol altında tutup yönlendiren patronlarınıza uyup savaşı istediniz.

İnceldiği yerden kopsun.

 

@SeferCe

Devamını Oku

ERDOĞAN'IN VE TÜRKİYE’NİN SUÇU NE?

ERDOĞAN'IN VE TÜRKİYE’NİN SUÇU NE?

Her vesileyle Türkiye’yi, Ak Parti’yi ve özellikle de Erdoğan’ı suçluyorlar.

20 Haziran’da Suruç’ta Kobani’ye gitmek için toplanan guruba alçakça bir canlı bomba saldırısı yapıldı ve yaklaşık 30 canımızı kaybettik. Gerçekten yürek dağlayan bir olay. Giden canlar bizim. Siyasi görüşleri ve kimden oldukları da zerrece önemli değil. Seçim zamanı Hdp mitingine bombalı saldırı yapılmıştı ve o zaman da canlarımız gitmiş, yüreklerimizden birer parça kopmuştu. Ve terör örgütlerinin işledikleri daha başka cinayetler. Hangi örgütün yaptığı da hiç önemli değil. Ha Işid, ha Pkk, ha başkası. Ha can veren askerler, ha Gezi’de kaybettiğimiz gençlerimiz, ha bu sosyalist çocuklar, ha Diyarbakır’da balkondan atılıp üstünden araba geçirerek Pkk’lılar tarafından vahşice katledilen Yasin Börüler, ha silahlı suikastlerle katledilen Hüda Par’lılar. Ne farkeder ki? Hepsi bizim canımız değil mi?

Tamam Türkiye’nin suçu belli; Halkın Erdoğan gibi bir lideri başa getirmesi ve yönetiminde Erdoğan’ın olması.

 

Erdoğan’a Milliyetçi Kürtler, Faşist Türkler, Baas kafasındaki Araplar, Alisiz Aleviler, Gülen Gurubu, Radikal İslamcılar, neredeyse tüm Sol Örgütler, Ulusalcı Sağcılar, LGBT diye tabir edilen homoseksüller, Lezbiyenler, Dönmeler, İbneler, Atatürkçüler, Kemalistler, Sermaye sahipleri, Para Babaları, Saadetçi Muhafazakarlar ve bazı diğer çevreler, ölümüne düşmanlık sergiliyorlar.

Peki ama her fırsatta hedef gösterilen Erdoğan’ın suçu ne?

Halbuki özellikle Erdoğan, Türk olsun veya Kürt olsun bu ülkenin çocukları ölmesin diye 12-13 senedir elini değil, gövdesini taşın altına koydu. Tahmin bile edemeyeceğimiz riskler aldı.

Erdoğan’ın ilk yaptığı şey yıllardır Doğuda uygulanan Olağanüstü Hali kaldırmak oldu. Kardeş kavgasında yitip giden asker gençlere de, çatışmalarda ölen Kürt gençlerine de aynı şekilde üzüldü.  Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Güneydoğu bölgesine inanılmaz yatırımlar yaptı. Hayata geçirdiği çözüm Süreciyle birlikte bölge halkı Kürtler 3 yıl rahat nefes aldılar. Gerek askerden, gerek dağdaki gençlerden ölüm haberi gelmedi. Kütçe her alanda serbest hale geldi. Köylere eski isimleri geri verildi. Mahkemelerde Kürtçe savunma yapılabilmesi sağlandı. Tüm ülkede işkence sıfır noktasına çekildi. Faili meçhul cinayetler yok oldu. Bu kardeş savaşının ve akan kanın devam etmesini isteyen ve bunun için terör örgütüne her türlü maddi-manevi desteği veren emperyalistleri karşısına aldı.

 Mevzu şayet Kobani ise, gerek binlerce Kobani halkına çatışmalar sırasında açılan kapılar, her türlü yardım ve misafir edilmeleri, Ypg'li yaralıların Türkiye'deki hastanelerde tedavi edilmeleri, gerek te Kuzey Irak Peşmergelerinin ağır silahlarıyla birlikte Kobaniye geçişleri ve Işid ile savaşmaları için oluşturulan şartlar ve imkanlar ortada.

İktidarı boyunca Erdoğan’a yaklaşık 30 suikast girişiminde bulunuldu. Yıkmak, yargılamak ve Menderes gibi ipe göndermek için her şeyi yaptılar. Olmadı, kardeşi bildiği ve devletin en önemli kademelerini telim ettiği Fethullah Gülen Piçlerini saldılar karşısına.

Erdoğan’ı Kürt düşmanlığı ve diktatörlükle suçlayıp, Işid terör örgütüne yardım etmekle itham ediyorlar.  Hem de, Işid’i terör örgütü olarak tanıyan ilk ülkelerin başında Türkiye’nin gelmesine rağmen. Erdoğan ilk günden bu güne kadar Işid’den her zaman terör örgütü olarak bahsetmesine rağmen.

Bu yanlış ve haksız ithamın en büyük sorumlusu, kendilerini Hizmet Hareketi olarak tanıtan, ama gerçekte Türkiye düşmanlarıyla işbirliği yapıp Türkiye’ye ihanet eden Gülen Çetesidir. Saldırı altındaki Türkmenlere gönderilen yardımları, bunlar Işid’e gidiyor diye dünyaya servis eden Gülen Gurubu.

İyi de, Erdoğan’a bu kadar nefret beslemeleri neden? Hemen şunu belirteyim ki, bu nefretin asıl kaynağı yerli değil. Uluslararası Global Çetenin içinde taşıdığı bir nefret bu. Tabi bu Global Çetenin içimizdeki ortaklarına da yansıyor doğal olarak. İçimizdekiler onlardan besleniyor her konuda. İçimizdekiler ve dışımızdakiler aynı şarkıyı söylüyor sürekli. Erdoğan’a nefretin şarkısı.

Erdoğan'ın en büyük suçlarından birisi, emperyalistlerin şablonuna uymayan bir Müslüman kimliğine sahip olması. Diğer en önemli suçları ise, emperyalistlerin Anadolu ve Ümmet için çizdikleri uygulama ve planlara ters hareket etmesi.

 Ortadoğu’da çizilen yeni haritaların karşısında durması. Ümmetin bölünmemesi ve birlik olması için çalışması. İslam coğrafyasında uygulanan ve halen de uygulanmak istenen böl-parçala ve yut taktiğine karşı direnmesi. Bizi biz olmaktan çıkaracak dayatmalara karşı durması. Global 5’li çeteye aykırı tutumu. Bölgemizde kolay kontrol edilebilen mini ulus devletçiklerin oluşturulup, asıl hakimiyetin Siyonist İsrail’in ve Emperyalist Batı’nın elinde olacağı bir sisteme karşı verdiği amansız mücadele.

Şu anda emperyalist Batı ve Anadolu arasında korkunç bir savaş var. İçimizde 'Müslüman Kılıklı' ortakları ve destekçileri de azımsanmıyacak kadar çok. Anadolu ve Ümmet, 21. yüzyılın Haçlı saldırıları altında. Hem de en acımasız şekilde. İslam coğrafyasının tümüne birden baktığınızda bunu açık açık görürsünüz.

Göremeyenler? İşte onlar olaylara emperyalistlerin istediği gözle bakanlar. İçimizdeki yerli emperyalistler.

Rabbim Anadolu'nun, Ümmetin ve yüzyılda bir bile gelmesi zor bir lider olan Erdoğan'ın yardımcısı olsun ve korusun.

Twitter/ @SeferCe

Devamını Oku

KAÇ KABATAŞ OLAYI?

KAÇ KABATAŞ OLAYI?

Bakın neler oluyor.

2013’te, takvim yapraklarının tam da Mayıs’ın 27’sini gösterdiği bir günde, (27 Mayıs hafızalarda bir darbe günü ve Menderes’i idama götüren bir süreç olarak kalmıştı) Gezi Protestoları diye bir eylem başlıyor. İlk birkaç günü gayet barışçıl bir şekilde geçen eylemler, ne oluyorsa polis görüntüsündeki gizli eller devreye girerek, protestocuların Gezi Parkında kurduğu çadırları şiddet kullanarak barbarca kaldırması ve yakmasıyla boyut değiştiriyor. Yasadışı grupların da devreye girmesiyle, barışçıl eylem ve protestolar sokak eylemlerine, barbarlığa, vandallığa dönüşüyor. Ve kısa sürede tüm Türkiye’ye yayılıyor. Her yer yakılıp yıkılıyor. Şiddet tırmandıkça polisin müdahalesi sertleşiyor, müdahale sertleştikçe şiddet daha da tırmanıyor.  Yüzlerce kamu aracı ve binası, sayısız sivil işyeri, banka şubeleri, alış veriş merkezleri,  Ak Parti teşkilat binaları ateşe veriliyor. Her yere Molotof kokteyli atılıyor. Başta Batı medyası olmak üzere, tüm muhalif medya her imkanını kullanarak 24 saat canlı yayın yapıyor. Zamanın Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın evi, Dolmabahçe’de bulunan Başbakanlık Ofisi işgal edilmeye çalışılıyor. Sosyal Medyadan ve TV kanallarından sürekli eylem çağrıları yapılırken, hiç olmamış veya olayla tamamen ilgisiz başka başka görüntüler Gezici göstericilere yapılmış işkence ve zulüm gibi servis edilerek, insanlar terörize edilmeye, yönlendirilip olayların içine çekilmeye çalışılıyor. Uydurulan yalanlar literatüre ‘Gezi Yalanları’ diye geçiyor.

Azımsanmayacak ölçüde başarılı da oldular.

O dönemde Erdoğan’a tepki duyan insanlar galeyana geldi. Erdoğan’a, Ak Partiye,  Ak Parti’yi destekleyenlere açık açık ve hatta yüzlerine karşı küfredildi. Liseli gençler, hatta küçük çocuklar bile sokaklarda yürürken Erdoğan’a küfür içeren şarkılar söyleyerek yürüdü.  İnsanlar Ak Parti’yi ve Erdoğan’ı desteklediklerini söylemekten bile korkar hale geldi/getirildi.

Kendilerini Gezici diye nitelendirenler o kadar zıvanadan çıktılar ki, ‘bu ülkenin hakimi biziz ve bu iş bitti, Erdoğan gidecek’ kafasıyla, akıllarına esen her şeyi yaptılar. Doğal olarak Ak Partiyi desteklediklerini kabul ettikleri başörtülü kadınlar, küçük yerleşim birimleri hariç ülkenin birçok yerinde bu Gezici Vandalların hedefi haline geldi. Sadece İzmir’de bile bizim yaşadığımız veya şahit olduğumuz bir sürü saldırı oldu.

İşte tam bu sıralarda, Gezicilere bu psikolojinin hakim olduğu 11 Haziran 2013 tarihinde İstanbul Kabataş’ta Zehra Develioğlu adında bir kadın da,  bebek arabasındaki bebeğiyle birlikte bu Gezici saldırganların hedefi oldu. Kadın şikayetçi oldu. İfadesinde, eylemci kalabalık bir grup tarafından hakarete uğradığını, darp edildiğini, bebeğinin arabasından yere düştüğünü, kendisine karşı ahlaksızca muamelelerin yapıldığını anlattı ve adli tıptan da rapor aldı. Olay yargıya intikal etti ve halen de devam ediyor.

Sıcağı sıcağına başta gazeteci İsmet Berkan olmak üzere, Gülen Medyasının ileri gelenleri, birkaç Millet Vekili ve bazı kişiler Zehra Develioğlu’na yapılan saldırının Mobese görüntülerini izlediklerini, olayının boyutlarının vahim, dudak uçuklatacak cinsten, barbarca olduğunu açık açık beyan edip saldırıya ve saldırgan Gezicilere tepki gösterdiler.

Tabi ki, Gezici Vandalların yanında yer alan kesimler ve medya mensupları da, olayı inkar etti. Belki sözlü sataşma olmuş olabilir ama böyle bir saldırı olmamıştır diye iddia ettiler. Tartışmalar Mobese görüntüleri üzerinde yoğunlaştı.

Arada geçen zamanda, Gülen Cemaati Erdoğan’a karşı kazanacaklarından emin oldukları bir savaş başlatıp, 17-25 Aralık olarak bilinen bir darbeye kalkıştı. Başarılı olamayınca da, devlet bu darbe girişiminde rol alan Gülenci polislere ve diğer görevlilere karşı operasyon başlattı. Bunun Kabataş saldırısıyla ne alakası var demeyin.

Bu Haziran’da, Kabataş’ta Zehra Develioğlu ve bebeğine yapılan ahlaksızca ve barbarca saldırı olalı tam 2 sene olacak. Olayla ilgili mahkeme süreci hala devam ediyor.

Olay tekrar gündeme geliyor, tartışmalar yeniden alevleniyor, iş Mobese görüntüleri ‘var mı-yok mu’ ya odaklanıyor. Daha doğrusu saldırı olayının bir yalandan ibaret olduğunu ısrarla savunanlar, konuyu bu noktaya çekip, görüntü-kayıt varsa gösterin biz de inanalım, yoksa siz yalancısınız salvoları atıyor.

Olay sıcakken mağdur kadının yanında yer alan Gülenciler de, bu gün ‘saldırı yoktur, yalandır’ cephesinin yanında yer alıyor. Dün ağız dolusu yere attıkları tükürüklerini bu gün yalıyorlar. Bu dönekliklerinde, 17-25 Aralık’ta kalkıştıkları darbenin başarısız olması ve devletin kendilerine başlattığı operasyonların etkisi yüzde yüz. Dün ak dediklerine bu gün kara diyorlar.

Bu arada Geziciler de topluma rezil oldu. Halk Gezicilere hiç rağbet etmediğini, Gezi olaylarının 1. yıldönümünde gösterdi. Sanatçılar başta olmak üzere büyük çoğunluk, protestolara katılmaktan pişman olduklarını açıkladılar. Tekrar alevlendirmek için çok uğraştıkları yıldönümü protestolarına marjinal guruptan oluşan sadece 150 kadar kişi katıldı. Kimse rağbet etmedi.

Gelelim tartışmalara.

Kabataş saldırısın yaşandığı tarihlerde İstanbul’un Mobese işletmesini Kaynak Holding’e ait Sürat Aş. yapıyor. Mobesenin merkezi İstanbul Emniyet Müdürlüğü binasında. Kontrol ve idaresini de Sürat Aş. yetkilileriyle birlikte emniyet mensupları yapıyor. Hem Sürat, hem de o zaman emniyette Mobesenin başında olan polisler Gülenci diye biliniyor.

Kabataş’ta tam 10 tane Mobese kamerası var. Görüntü açıları da her yere hakim durumda. Normal şartlarda Kabataş’ın herhangi noktasında bir sinek uçsa, bu 10 kameradan kaçışı yok. Bir de İDO ya ait bir güvenlik kamerası var ama bu tek kameranın görebildiği alan sınırlı.

Ne hikmetse, tam da Zehra Develioğlu’na yapılan saldırı anlarında, aynen Danıştay’a saldırı anlarında kameraların bozuk olması gibi, Kabataş’taki Mobese kameraları da bozukmuş. Hem de 10 tanesi birden. Olur mu? Neden olmasın? İstenirse her şey olur.

Kabataş saldırısını inkar cephesi bu 10 kameranın neden o anlarda bozuk olduğunu veya bozuk değilse görüntülerin neden kayıp olduğunu sorgulamaktan ısrarla kaçınıyor. Olaydan kısa süre önce, asayişin berkemal olduğu anlarda yapılan kayıtları servis edip, bak kadına bir şey yapılmıyor diye güya saldırıya uğrayan kadının ve onu savunanların yalancı olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar.

İnkar cephesinin durduğu yerle ilgili bir diğer önemli gerçek te şu: Zehra Develioğlu, sıradan bir vatandaş değil.  Ak Partili bir belediye başkanının gelini. Kadının yalancı olduğunu kabul ettirirlerse, tüm Ak Partililerin yalancı olduğu imajını kuvvetlendirecekler ve Ak Partililere mağdur pozisyonu vermeyecekler.

Diyelim ki kadının iddia ettiği bir saldırı değil de, sadece küfür hakaret sataşma bazında bir durum söz konusu. Bu normal mi? Hangi kadın kendisine bir grubun küfretmesinden rahatsız olmaz? Hele o ateşli ve sokakların terörle esir alındığı, insanların korku sendromuna sokulduğu bir ortamda hangi kadın böyle bir durumda travma yaşamaz?

Diyelim ki saldırının olduğunu ispatlayacak görüntü yok. Görüntü olmaması demek, saldırı asla olmamıştır mantığını haklı kılar mı? Sadece bu konuda değil, başka bir sürü suçun sabit olduğunu ispatlamak için de ‘İlla da görüntü/kayıt isteriz’ diyor musunuz? Demiyorsunuz.

Gezi olayları sırasında evlerden veya kafelerden klavye başına oturmuş Gezici troller tarafından atılan ‘şu an karakoldayız, sakladığımız cep telefonundan bu mesajları gizlice atıyoruz, bize burada korkunç işkenceler yapılıyor’ içerikli yalan mesajları ‘görüntü var mı görüntü?’ demek aklınıza bile gelmeden nasıl da hararetle sosyal medyada paylaşıyordunuz?

Ya sizin karınız veya kızınız görüntü alma imkanı olmayan bir yerde bir saldırıya maruz kalsa ve birileri kalkıp size ‘illa da görüntü’ dese nasıl tepki verirsiniz? Çıldırır, yeri yerinden oynatırsınız değil mi?

Hem Zehra Develioğlu’na yapılan o çirkin saldırı türünden yüzlerce saldırının farklı yerlerde farklı kadınlara yapıldığını sağır sultan bile duydu.

İzmir Alsancak’ta insanların en yoğun bir yerde benim, eşimin ve herkesin gözleri önünde kızıma iki tane hippi kılıklı Gezici ‘sizi gidi pis AKP’liler’ diyerek şiddetli bir omuz darbesiyle saldırdı. Kızım acıdan yere yığıldı, kıvranıp dakikalarca ağladı. Buna CHP’ye oy veren insanlar şahit oldu. İstenmeyen şeyler olmasın diye olaya tepki vermedik. Ya Üçyol’da ve başka noktalarda her akşam zorla durdurulan belediye otobüslerinde protestocuları alkışlamayan ve slogan atmadığı için tartaklanan veya zorla otobüsten indirilen insanlar? Peki, başörtülü kadın sürücülerin arabaları neden taciz edildi? Evimin önüne içinde 5 genç olan bir araç gelip durdu ve bu 5 genç 3 sokak ileriden duyulacak kadar bağırarak, ‘ne kadar AKP’li varsa anasını avradını sülalesini s…z, defolun İzmir’den’ diye küfürler yağdırırken biz hangi psikolojideydik? Biliyor musunuz?

Özellikle başörtülü kadınlar açık ve kolay hedef olduğu için sokaklarda rahatça yürüyemediler bile o zamanlar.

Geçenlerde Bir grup gazeteci ortak insiyatif ve vicdanla hareket ederek, o gün yazdıkları yazılarını ‘DilinizKABAvicdanınızTaş’ diye ortak başlıkla yayınladılar. Gülenciler başta olmak üzere Erdoğan muhalifi tüm kesimler kıyameti kopardı. Neymiş efendim, satılmış Havuz Medyası kalemleri bir merkezden verilen emirler ortak yazılar yazıyormuş. Aynı şeyi sizin yazarlarınız yapsa, olayı vicdanların ortak sesi diye verecektiniz şüphesiz. Yasadışı dinlemelere, ülkesi aleyhine ajanlık yapmaya adı karışan polislerin tutuklanmasını protesto etmek ve toplumda algı oluşturmak için sokak ortasında, emniyet ve mahkeme binalarının önünde yapılan samimiyetten uzak toplu dua ve Kur’an okuma seansları nedir? Bunların bir merkezden verilen talimatlarla yapıldığından kimsenin şüphesi var mı? Duanın makbul olanının herkesten uzakta, kişinin sadece Rabbi ile baş başayken yapılan dualar olduğunu neredeyse inanan her insan bilir.

Diğer muhalif kesime aslında diyecek fazla bir şey yok. Adamların işi gücü her şeyi inkar. Yalanın ve iftiranın bini bi para.

Gülencilerin ise bu gün durdukları nokta gerçekten içler acısı. Dini, imanı, Kur’anı, kardeşliği, vicdanı, ahireti, hesabı, velhasıl tüm maneviyatı bir kenara bırakmışlar. Fethullah Gülen adeta hatadan münezzeh bir mabut. İşleri güçleri Erdoğan düşmanlığı. Ülkeyi küçük düşürmek için yapmadıkları şey, başvurmadıkları yöntem yok. Dün kendi katilleri olarak gördüklerine bu gün aşık olmuş durumdalar. Adeta Stokholm Sendromu yaşıyorlar. Daha önce kendilerine de saldıranlarla bu gün kol kola canciğer kuzu sarması.

Evet Kabataş saldırısı olmuştur. Hem de yüzlerce farklı yerde, farklı farklı şekillerde olmuştur.

Gerçekten sizin DilinizKABAvicdanınızTAŞ.

 

@SeferCe

Devamını Oku

Hoca sandık!

 

Hoca sandık!

 

Hani Aşık Veysel’in bir türküsü var; “Dost dost diye nice nicesine sarıldım/Beyhude dolandım, boşa yoruldum/Benim sadık yârim kara topraktır.” Bu türküyü çok severim. Dost bildiklerim(iz)den bir yanlış veya ihanetle karşılaştığımda hemen aklıma ve dilime gelir.

Hoca sandık. Hizmet Hareketi olarak biliyorduk. Altın Nesil yetiştirecekler diye çok umutlanmıştık. Öyle demişti her sohbetinde, her vaazında. Vaazlarındaki gözyaşlarını samimiyetine bağlamıştık. Allah için ağlayan Hoca dedik. Değil mi ki vatana millete faydalı insanlar yetiştirecekti, yardım topladık dershanelerine, yurtlarına, okullarına. Ona küfreden insanların çocuklarını bile ona bağlı dershanelere göndermeleri için zar zor ikna ettik. Bari çocuklar altın gibi pırıl-pırıl yetişsinler dedik.

Ülkeyi yönetenler de böyle düşündü. Madem inananlar kardeşti, madem iman etmiş olanlar güvenilirdi, madem bu hareket hizmet hareketiydi, madem amaç altın nesil yetiştirmekti, Hoca’ya ve çevresine güvenmeyecektik te kime güvenecektik? Tıpkı diğer temiz kesimler gibi bunlara da güvendiler. Başta polis teşkilatı olmak üzere neredeyse devletin bütün kademelerine Hoca’ya bağlı olan kişiler usul-usul yerleşti(rildi). Kendilerine bütün kapılar açıldı. Kardeşliğe güven o kadar büyüktü ki, en üst düzey Devlet Erkanı’nın yakın korumaları bile Hoca’nın adamlarından seçildi. Yerleşmedikleri devlet kademesi kalmadı.

Hoca her vesileyle Erdoğan’ı övüyor, gazetelerinde ve televizyonlarında sitayişle bahsediyordu Erdoğan’dan. Hoca’nın yakın adamlarından ve  son günlerde kafası en çok Dumanlı olan bir zat muhabbetin ölçüsünü şu şekilde dile getiriyordu o zamanlar;  "İnsanın içi burkuluyor, boğazı düğümleniyor böyle durumlarda. (...) Neyse ki hastaneden müspet haberler geliyor, ‘Durumu kontrol altında’  deniyor. Kaygıları gidermek mümkün değil yine de. Arayan arayana. Merak, endişe, ıstırap... İlk arayanlardan biri Başbakan Tayyip Erdoğan'dı. Zarif bir ses tonuyla 'geçmiş olsun' dileklerinde bulundu. Hoca efendi de aynı zarafetle Sayın Başbakan'ın hatırını sordu, "Zahmet buyurdunuz..." dedi. Söz sırası dualaşmaya gelmişti. İkisi de hem dua istedi birbirinden, hem dua ettiler birbirlerine. Görülmeye, duyulmaya, düşünmeye değer bir tabloydu. Uzaktan bu manzarayı izleyebilseydiniz, eminim, ‘Yahu işgüzarlar! Artık aradan çekilin ki fitne ateşi sönsün!’  diyecektiniz. Öyle samimi, öyle halisane bir iletişim vardı ortada... Görüşme bitince Hoca efendi, ‘Sesi çok güzel geliyordu...’ dedi. O sesteki duruluk ve içtenliği birkaç kez anlattı arkadaşlarına. Sonra dua etti bol bol Erdoğan’a..."

Bir gün bir kıvılcım çaktı. Kıvılcım küçüktü, küçücüktü. Hocaya bağlı olduğunu iddia eden birkaç kişi yaktı ilk ateşi. Cemaatin şövalyeliğine soyunmuşlardı. Hepsi de biliniyordu, tanınıyordu. Cemaatin üç atlısı Baran-Uslu-Önder.  Önce Erdoğan’ın yakın ekibinden birkaç kişi hedefe kondu. “Erdoğan iyi ama çevresi kötü” denilmeye başlandı. Hoca’nın yakınındakiler bile şaşırdı ve tepki gösterdi ilk anda. Hizmet hareketinin tabanı ise bu öncülere kızgındı. Kafası Dumanlı olan bile tepki gösterdi bu üç atlı şövalyeye. ‘Elimizde dosyaların var, açarım’ kartını görünce de sus-pus oldu.

Kıvılcım alev aldı yangın büyüdü. Yavaş yavaş Hizmet hareketini ve zamanla da ‘Altın Nesil’i yutmaya başladı.

Hoca bu yangına anlamsız bir şekilde suskundu. Hepimiz, Hoca bu fitne ateşine müdahale edecek, yangını söndürecek diye bekledik. Ama Hoca’dan ses çıkmıyordu. Fitneciler ateşi büyütmeye devam ettiler.

Kıvılcımı çakan üç atlının kapsama alanı genişledi. Erdoğan da kötülerin arasında anılmaya başlandı. Yavaş yavaş hedefe yaklaştırıldı. Hoca’ya, yakın çevresine ve cemaat tabanına bir tuzak hazırlanmıştı. Biz öyle görüyorduk.  Söylemler hep Hoca’ya ve Cemaate övgü ve Erdoğan ve yakın ekibine yergi üzerineydi. Cümleler sürekli Hoca’yı yücelten, Cemaat tabanının gurularını okşayan kelimelerden oluşturuluyordu. Sonunda Hoca bildiğimiz, ‘Hoca Efendi’ diye ihtiramda bulunduğumuz adam da düştü bu tuzağa. Hoca kandırılmıştı nihayet. Biz öyle biliyorduk. Daha doğrusu Hoca’ya karşı hüsnü niyet besliyorduk ve öyle zannediyorduk. Hoca kuşatılmış, kendisine doğru bilgi verilmiyor, kulağına yalan yanlış şeyler fısıldanıyor diye düşünüyorduk.

Hoca’nın bazı eski konuşmaları, diyalogları ortalığa saçılınca işin sandığımız gibi olmadığını anladık. En başından beri Hoca’nın her şey den haberli olduğunu, hatta planı uygulamaya koyanın bizzat kendisi olduğundan şüphemiz kalmadı. Meğerse dışa dönük konuşmalarında Erdoğan ile ilgili olumlu mesajlar ve beyanatlar veren Hoca, iç sohbetlerde Erdoğan’dan  çok şikayetçi oluyormuş ve ‘Hain Uzun Adam’ gibi cümleler kuruyormuş. Takiyye denen şeyde çok mahir ve uzmanmış meğerse Hoca.

Adamı Hoca, cemaatini de Hizmet Hareketi sandık. Yanılmışız. Amerika’da oturumunu Neo-Con’lar ve Siyonistler ayarlamış, yabancı okulları Cia şubesi gibi işlev görmüş. Hoca bildiğimiz adam, toplanan himmetlerle Holding oluşturmuş, yerli ve yabancı Baronlarla iş tutmuş, kendilerine bağlı Tuskon ile devletin imkanlarından yararlanarak dünyaya kök salmış.

Hoca’nın gayesi, kendilerine verilenlerle yetinmek yerine devletin en kritik kademelerini de elde etmekmiş. Bunu Mit müsteşarlığı ataması yapılacağı zaman anlamıştık. Müsteşarın da kendilerinden birisi olmasını istediler. Verilmeyince de şikayete başladılar. Önemli konularda İsrail ile paralel çizgide yer aldı Hoca. Mit müsteşarına İsrail de tepkiliydi. Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanına çektiği ‘One Minute’ bir dönüm noktası olmuştu.

Erdoğan merkezli gizli bir savaş başlatmıştı Hoca. Mit müsteşarı bahane, dershane olayı bardağı taşıran son damla olmuştu. Erdoğan ne olursa olsun gitmeliydi.

Devlete yeteri kadar yerleşmişlerdi. Polis teşkilatı, yargı kurumları, üniversiteler, valilikler, belediyeler, eğitim kurumları, bürokrasinin her kademesi kendi adamlarıyla doluydu. Ak Partili milletvekillerinin çoğu da bir işarete bakıyordu. Hoca, halk tabanında da hatırı sayılır destekçilerinin olduğuna inan(dırıl)mıştı. Küçük bir fiskeyle Erdoğan’ın ekibi dağılacak ve Erdoğan yıkılacaktı. Sonları Menderes gibi olacaktı. Hem Vatikan, Batı, Amerikan derin devleti, İsrail ve yerli Baronlar da arkalarındaydı. Erdoğan başta olmak üzere üst düzey devlet adamları, Cumhurbaşkanı, bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar, iş adamları, iktidara destek veren medya mensupları ve binlerce kişi devletin kurumları ve imkanlarıyla dinlenmiş, bütün konuşmalar kaydedilmişti. İnsanların kendi eşleriyle yaşadıkları özel hayatları bile kasetlere kaydedilmişti. Küçük bir düzenlemeyle toplumda algı oluşturabilecek ve tolumu manüple edebilecek bolca malzeme toplanmıştı. Mart 2014 seçimleri de yaklaşmıştı. Düğmeye basmak kalmıştı sadece. 17-25 Aralık 2013’te düğmeye bastı Hoca. Kendisine bağlı olan savcılar, bir birinden alakasız, 2,5 - 3 yıldır beklettikleri üç ayrı dosyayı birleştirerek sözde ‘hırsızlık/yolsuzluk’ operasyonu adıyla bir operasyon başlattı. Hedefte Erdoğan, Mit müsteşarı, bakanlar, en sevilen belediye başkanları ve Türkiye’nin en büyük projelerinde yer alan iş adamları vardı. Ardı ardına tapeler yayınlanmayı başladı Hoca’nın medyasında. Açılan binlerce sahte hesaplarla sosyal medyadan da yoğun saldırı başlattılar. Hoca ve ekibi artık açık bir savaş başlatmıştı Erdoğan’a karşı. O ‘civanmert, dua edilecek Erdoğan’ gitmiş, yerine hain, yezid, padişah, diktatör, karun, hırsız Erdoğan gelmişti.

Hoca da 22 Aralıkta yaptığı o meşhur Bedduasıyla savaşa destek verdi. Evlerine/ocaklarına ateşler saldı Erdoğan ve ekibinin. Bedduadan sonra, Hoca’nın mülayim Şakirtlerinin içlerinde hiç te mülayimlik taşımadıkları ortaya çıktı. Birer militan kesildi Hoca ve Hizmet Erbabı. Edep bir kenara bırakıldı, ağızlardan iftira, küfür ve hakaretler boca edildi. Vefa unutuldu.

İşler değişmişti.

Erdoğan ve ekibi işin özünü ciddiyetini ve asıl hedefi anladı. Erdoğan da Hoca’ya açıktan tavır takındı. Hoca’nın safiyane hoca olmadığını, hareketin de ‘Hizmet Hareketi’ olmadığını millete açık açık anlattı. Amaç Erdoğan ve ekibine darbe yapmaktı. Millet Erdoğan’a inandı ve Erdoğan’ı hem mahalli seçimlerde ve hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde destekledi. Evine ocağına ateşler salınsın istenen Erdoğan’a rağbet ve sevgi daha çok arttı. Destekte ciddi artış oldu.

Cemaat tabanından bazıları ‘bir tarafta din için çalışan bir hoca ve cemaati, diğer tarafta politikacılar’ düz mantığıyla Hoca’yı tercih ettiler. Bu anlayışa sığınmak en kolay yoldu. Bunda da kendilerine göre haklılık payı vardı. Çünkü yıllarca, İşine ve çıkarına göre hareket eden güvenilmez bir kesim olarak tanımlanmıştı politikacılar. Soru sormaktan ve sorgulamaktan kaçındılar. Din etiketi her zaman prim yapmıştır.

Hoca’nın bedduası ters tepmişti. İnançlı insanlar, gerçek bir hocanın böyle bir beddua ve lanetleşme yapmasına şaşırdılar ve ona yakıştıramadılar. Çünkü şimdiye kadar okudukları, gördükleri İslami şahsiyetlerin diline ve tarzına çok tersti bu durum. Hem peygamber, kendisine ve allah’ın dinen açıktan düşmanlık edenler için bile ‘ya rabbi onlar bilmiyorlar, bilseler yapmazlardı, onları helak etme’ dememiş miydi? Bu dil ne peygamberlerin diliydi, ne alimlerin, ne sahabilerin, ne de salihlerin diliydi. Üstelik beddua edilen adam aynı Allah’a inanan, aynı Kıble’ye dönen, aynı Kitab’ı okuyan, aynı Peygamber’e bağlı ve kendilerine her konuda yıllardır kucak açan adamdı. Hoca’ya yakıştıramadılar bu beddu ve lanetleşmeyi. Çokları Hoca’dan ve Hizmetten soğudu, bir çok kişi de koptu. Cemaat için artık edep ve haya rafa kalktı. İsbatsız suçlama ve iftiralar havada uçuşuyor, kendisine Hoca süsü vermiş adam ve  avaneleri sokak ağzıyla konuşuyor ve daha düne kadar kendilerine olmadık hakaret ve küfürleri sıralayanların önde gelenleriyle kol kola omuz omuza yürüyorlar. Hizmet medyası diye etiketlenen medyanın durumu da içler acısı.

Evet. Önce kendimizden ve sonra da çevremizden özür diliyoruz. Biz seni Hoca sandık. Hareketini de Hizmet hareketi. Bunlar sadece büründüğünüz kuzu postuymuş. Dişlerinizi sonradan gördük. Yanılmışız.

 

 

@SeferCe

Devamını Oku