Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

ŞİŞEDE DURDUĞU GİBİ DURMUYOR, AKIL MANTIK BIRAKMIYOR...

 

ŞİŞEDE DURDUĞU GİBİ DURMUYOR, AKIL MANTIK BIRAKMIYOR...

 

Herhangi birşeye bağımlılığı olan insana bundan vazgeçmesini söylemenin uygun bir yolu yoktur. Söylediklerinizin doğruluğunu bilse de direnmek için manasız fikirler öne sürecek, ne kadar eğitimli ve kültürlü de olsa karşınızda cahil bir budalaya dönüşmek pahasına bağımlı olduğu şeyi savunacaktır.

Bunun illa bir madde olmasına gerek yok. Bir takım, bir parti ve hatta bir insan dahi olabilir.

Bütün bağımlılıkların ortak noktası kişiye ve zamanla çevrelerine zarar vermeleridir. Ve eğer söz konusu zarar toplun sağlığını ve güvenliğini tehdit ediyorsa devlet varolma nedenini yerine getirmeli ve gereken önlemleri almalıdır.

Bu sıkıcı girişin bağlanacağı yeri anlamışsınızdır, uygar ülkemizin geleceğini tehdit eden yeni alkol yasası...

Yazarken kelimelerimi kontrol etmekte zorlanıyorum. Çünkü memlekette ki uygarlık = alkol kullanabilme özgürlüğü mantığına karşı zihnimde beliren kelimeler hiç de kibar değil.

Yazı boyunca en yumuşaklarını kullanmaya çalışacağım, yine de şimdiden affola...

 

                                       •••

Soralım önce;

Gerçekten anlamıyor musunuz, yoksa anlamamazlıktan mı geliyorsunuz?

Şu ülkeyi senelerce yerin dibine soktunuz. Halkına eğitimsiz, pis, kültürsüz dediniz... Yöneten taşralıları hakir gördünüz ve “geleceğe dair endişeden” Kanada vs vatandaşlıkları kovaladınız. Çocuklarımız bari emniyettte olsun zırvasıyla başka ülke vatandaslıklarına soktunuz. Bunları yapamadıysanız da her fırsatta memleketin geriye gideceğini ve araplaştığını iddia ettiniz ve şimdi kalkmış yeni alkol düzenlemesinden şikayet mi ediyorsunuz?

Bre cahiller; hanginiz “mübarek” Amerika’da elini kolunu sallaya sallaya bira içerek dolaşabildiniz? Hanginiz bu ülkede ki gibi kafanız direksiyonda ölüm saçarak araba kullanabildiniz? Hanginiz 17 yaşında, diğer “medeni” ülkelerde gecenin bir yarısında köşe başında ki bakkaldan bir torba bira alıp çıkabildiniz?

Diplomalı, hele ki paralı diplomalı ve hatta medeniyet görmüş cehalet ve ahmaklık zirve yaptı bu ülkede!

İçemezsin kardeşim! Benim çocuğumun okudugu yerin 100 m yakınında, oynadığı parkta içemezsin!  Benim çocuğuma reşit olmadan alkol de satamazsın! Kamikaze pilotu gibi yollara çıkıp ailemin hayatını riske sokamazsın!

Ben mecbur muyum çocuğumu götürdüğüm parkta kum havuzundan kırık bira şiseleri toplamaya?

Nasıl bir kafadasınız siz? Bu mu medeniyet anlayışınız? Bu kadar mı ezbercisiniz? Bir taneniz dahi açıp interneti gelişmiş ülkelerde ki alkol yasalarını incelemedi mi? Bir taneniz dahi son 10 yılda alkolizm ve alkole bağlı hastalıkların oranının artıp artmadığını merak etmedi mi? Sözcü dışında gazete de mi okumuyorsunuz siz?

İngiltere’de yapılan araştırmalar üzerine hükümetin son derece sert düzenlemelerle alkolü kontrol altına aldığının farkında değil misiniz? Ya da Rusya’nın alkole dair hemen herşeyi yasakladığının? Kanada’da içki fiyatlarını belirleyen bir komite olduğunun? Amerika’da içkili araba kullanan kişinin yaptığı ölümlü kazadan içkiyi temin ettigi şahsın da aynı suçla sorumlu tutulduğunun?

Hadi biz bidon kafalılar uygarlıktan bi haberiz de, siz hangi medeni dünyada yaşıyorsunuz?

Ak Parti bu yasa yüzunde oy kaybedecekmiş!

Hadi canım! Sen önce cumartesi aldığın alkolün etkisinden çıkıp sandık başına gel de, o zaman konuşuruz!

Devamını Oku

MEMLEKET DEĞİL AMA BU CHP BÖLÜNÜR...

MEMLEKET DEĞİL AMA BU CHP BÖLÜNÜR...

 

Fokur fokur kaynıyorlar..

 

Saz ulusalcı gurubun elinde, onlar çalıyor Muharrem İnce söylüyor.

 

İkinci Kemal ise sessiz. Zaten konuşsa ne yazar? Ağzından çıkan her anti faşist yorumdan sonra ayarı yiyor, geri adım atıyor.

 

CHP kurum değil de şahıs olsaydı, muhtemelen psikiyatr talimatıyla hastanede tedavi görüyor olurdu. Paranoya, mitomani, çoklu ve hatta borderline kişilik teşhisi koyulmuş olması da çok olasıydı.

 

Ne var ki böylesi problemlerden muzdarip şahısların hayata bir şekilde devam etme şansları olsa da, söz konusu olan bir kurum, daha da kötüsü bir siyasi parti olunca, bu tür kişilik bozuklukları kurumun kendisi için tehlikeli bir hal alabiliyor.

 

Yine de bir gün ulusalcı vatandaşın nabzına şerbet verip, ertesi gün sosyalist kardeşin gazını alarak 90 sene yaşayabilmek büyük başarı ama, kabul edelim.

 

Peki bu durumdan kurtulunabilir mi?

 

Belki... Toplumda her türlü görüşün karşılığı ve temsil edilme hakkı vardır. Esas olan ne olduğun değil, ne olduğun konusunda dürüst olmaktır.

 

Chp son aylarda ki tavır ve söylemleriyle ulusalcı kimliğini ön plana çıkarttığına göre, bundan sonra halk, eşitlik vb kavramlarla vedalaşmalıdır.

 

Belki de halk değil devlet partisi olduklarını artık kabul edip, isim değiştirmeleri yerinde olacaktır. Ha bir de şu ok karmaşasından kurtulmalı. Kılıçdaroğlu bir umutla ok üstüne ok ekledi ama iki tanesi kafi, Kemalizm ve devletçilik...

 

Bu sayede en azından, asalım keselim grubunun kendini ülkücülüğe yakıştırmayan sahil kesimini ellerinde tutabilirler...

 

Tabi ciddi bir başkan problemleri olacak...

 

Halk tipi başkandan sıkılmadılarsa ufukta bağıra çağıra gelen Muhammer İnce görülüyor. Onlara göre cesur, güçlü bana göre pek edep bilmeyen bir şovmen. Sık sık dile getirdikleri üzere namaz da kılıyormuş kendisi. (AKP bu kadar oyu dini duygulara tutunarak aldı ya, bu özellik çok kıymetli)

 

Ancak bu elde kalan bir avuç Beyaz Türk seçmenin bir kısmı da Muharrem İnce’yi avam buluyor. Nişantaşı beyefendisi Mustafa Sarıgül de onların gözdesi. Kılıçdaroglu da Etro gömleğiyle sınıfı geçmişti zaten...

 

Üzerinde tartışmaya pek gerek gerek yok, kasetçi abiler muhakkak ki gerekli organizasyonu yapmışlardır...

Ama bu durumda Kılıçdaroglu’ndan nasıl kurtulacakları bir muamma.

 

Aslında Kılıçdaroglu’nun hala nasıl o partide olduğu da muamma...

 

Bugüne kadar Kemal Bey’in bir ileri bir geri siyasetiyle alay etmiş, çoğumuz bunu vasatın altında ki siyasetçiliğine bağlamıştık.

 

Ama şimdi bu o kadar da mantıklı gelmiyor. Neticede Kemal Bey, Genel Başkan yardımcılığına kasetle değil kendi bileğinin hakkıyla geldi. Üstelik yıllardır da devletin kademelerinde.

 

Biliyoruz ki Baykal’ın gidişi planlı.

 

Kılıçdaroğlu ise koltuğunun altında taşıdığı yolsuzluk dosyalarıyla “dürüst adam” olarak tabanın sevgisini kazanmış, iyi bir başkan adayı olarak ellerinin altındaydı. Sonrasında bu tercihlerinden pişman olduysalar da, o dönemde mantıklı birt seçim olarak görünmüş olmalı.

 

Anlamadığım Kılıçdaroğlu’nu böyle kukla gibi nasıl oynatabildikleri... Hakkında dürüst olmayan birşeyler çıkarılabilecek bir adama benzemiyor Kemal Bey.

 

Peki neyin diyeti bu?

 

Ne bir insana inandığı şeyleri söyledikten bir gün sonra aksi yönde cümleler sarfettirir?

 

Bütün bunlara rağmen Kılıçdaroğlu’nu o partide tutan ne?

 

Değiştirebileceği düşüncesi mi?

 

Olmadı işte. Tasfiyeler yaptı, oklar ekledi ama yine de kaybetti...

 

Herşey birgün aslına rücu eder çünkü...

 

Chp’nin aslı ile Kılıçdaroğlu’nun ki birbirlerine uymuyor. Kemal Bey sahip olduğu Dersim’li Kürt Alevi kökenine sahip çıkmasa bile özü onu orada istenilen çizginin dışına çıkartıyor. Bu haliyle arzu edilen lider portresinin dışına taşıyor...

 

CHP liderinin o koltukta ki varlığı görünen o ki sadece iktidar partisi tarafından isteniyor.

 

Yine de başkan kim olursa olsun, Yeni Chp’den çok Öz Chp olma yoluna giden ana muhalefet partisinin önünde taşlı dikenli bir yol var gibi görünüyor.

 

Ancak o yolun iktidara gitmedigi kesin..

 

Baraj üstünde kaç dönem dayanabildiklerini birlikte izleyip göreceğiz.

Devamını Oku

MUHALEFETİN BARIŞLA İMTİHANI... OTUR=0

MUHALEFETİN BARIŞLA İMTİHANI...  OTUR=0

Memleketin sözde sosyalist halk partisiyle aşırı sağcı partisi bir kere daha aynı köşedeler.

İkisi de çözüm sürecini değerlendirme komisyonuna oy vermeyecekmiş...

Mesele meclise gelsin diye tepinen CHP, parti geleneği haline getirdiği üzere kıvırıyor. Komisyon anayasa ve iç tüzüğe uygun değilmiş... ! 

Bugüne kadar verdikleri onlarca komisyon önergesi uygun, ama bu değil!

Eyvallah...

Şaşırmadık elbette...

Ellerini taşın altına sokmak istemeyeceklerini biliyorduk zaten, yeter ki üstüne koymasınlar.

Devam etsinler koltukaltı dosyacılığıyla muhalefet yapmaya...

Ama lütfen bugünden sonra yüzsüzlük etmesinler. Kimsenin artık “ilk Kürt raporunu 24 yıl önce biz hazırladık” geyiğine itibar edeceğini sanmıyorum.

Biz anlayacağımızı anladık, bir kenara yazdık.

Bugün bu iki muhalefet partisinin sandık hesabıyla yaptıkları, hezimet olarak geri dönecek.

İki partinin de dedim. Çünkü biliyoruz ki bugüne kadar dizginleyici ve olgun tavrıyla ülkücü tabanı sokaklardan uzak tutan MHP liderinin Bursa mitinginde verdigi cevap da, sandık telaşından başka birşey değil...

İki taraf basınının sürekli baykuş misali uğursuzca öngörüler de bulunması da...

Ama birşeyi anlamıyorlar.

Biz bu sürecin kati barışla, kolayca gelmesini beklemiyoruz.

Olası eylemleri, ayrılma taleplerini, ayrılıkçı teröristleri göze aldık zaten.

Biz, barışın ihtimalini seviyoruz. Kürtlerin ellerinde Türkiye Cumhuriyeti Bayrağı’nı gocunmadan sallayacağı resmi bayramların, Türklerin zılgıt çekeceği nevruzların hayalini kuruyoruz.

Olmadı mı?

Vazgeçmeyiz, bir daha deneriz, yine deneriz...

Biz bu vatanı meclis sırasından ya da Silivri kapılarından sevenlerden değiliz.

Lafa değil, icraata bakarız.

Siz sabun yapıcı seçmeni kapışadurun, biz barışa oy verecegiz!

Devamını Oku

ALNIMIZA BİR BAKIN BAKALIM, APTAL YAZIYOR MU?

ALNIMIZA BİR BAKIN BAKALIM, APTAL YAZIYOR MU?

Kerameti kendinden menkul “elit” aydınlarımız pek bir kıvırganlar bu aralar...

Kimisi İsrail özrünün altından fitne çıkması için el açmış bekliyor, kimisi de utanmasa Pkk olmadık şeyler talep etsin, eylem yapsın diye adak adayacak. Hoş utanmazlıklarını bilince çoktan yapmış olduklarını bile düşünüyor insan...

Ama beni en çok eğlendireni “ne mutlu Türk’üm diyene” vecizesine verilen tepkilere “iyi ama” diye başlayan yaklaşımları...

İyi ama “Türk” bir üst kimlikmiş!

90 yıl sonra gülelim mi ağlayalım mı bu söze?

Kimin üst kimliği?

Orta Asya kökenlilerin mi? Yoksa Türkçe konuşanların mı?

Her iki halde de bu ne Kürtleri, ne Çerkesleri ne de diğerlerini kapsamaz...

Bu söz, bu kapsamda ancak Azerbeycan, Türmenistan dağlarına şık gider...

Yok eğer Anadolu’da yaşayan halklarsa kastedilen, o zaman da adama sorarlar; “madem öyleydi niye o zaman hiç o şekilde söylemediniz, öyle hissettirmediniz?” diye!

Kendimizi bildik bileli Orta Asya’lı bozkurt çocuklarıydı Türkler...

Ne yani, bugüne kadar olmayan birşeyin milliyetçiliğini mi yaptı bu ülkücüler?

Kaynağımız ve yol göstericimiz Atatürk olacaksa, Kürt, Türk  ve hatta Çerkes ifadelerini ayrı ayrı kullandığı onlarca belge ve konuşma koyulabilir ortaya.

İzmit Garı konuşması gibi...

Çerkes Ethem’in kardeşine 7 Ocak 1920 de yolladığı; “Asıl, bugün düşmanlarla çevrili Türk, Kürt, Çerkes ve diğer din kardeşlerimizin el ele vermesi, sarsılmaz bir bütün oluşturmaları, namus ve yaşamımızı kurtarmak için bir zorunluluktur…” yazan telgraf gibi…

Belli ki savaş sırasında “Türk” bir üst kimlik değilmiş…

Savaştan sonra da olamadı. “Türk” her zaman TEK kimlikti…

Bilimsel olarak ne anlatılırsa anlatılsın, ben yaşanana bakarım… Türk üst kimliğinin altında herkesin dilini konuşmasına, kültürünü yaşatmasına izin verildi de mi böyle oldu?

Diğer etnik kökenleri baskılamak için “vatandaş sen Türksün, Türkçe konuş” diyenler, Çanakkale’de Sarıkamış’ta omuz omuza savaştıklarının dillerini yasaklayıp düşmanlarının dillerini zorla öğretenler kimdi?

“Ey ahali, burası Türkiye Cumhuriyeti.Birlikte kurduk, hepimiz bu ülkenin vatandaşıyız. Hakkımız, hukukumuz eşıt. Resmi dilimiz Türkçe ama herkes kendi anadilini öğrenmek, öğretmek ve konuşmakta serbest... Sen kardesim bu çatının dışında Turk vatandaşısın ama aslen Kürtsün. Kültürünü yaşat. vatan hepimizin, toprak hepimizin..” dendi de , bu isyanlar ona rağmen mi çıktı?

Peki ya Kürt’ü Kürt kabul etmemek icin Dağ Türk’ü diye sersemce bir tanımlama geliştirerek antropolojiye kafa tutanlar?

Ya bir kelime Türkçe bilmeyen binlerce insanın gözüne parmak sokarcasına dağların üzerine “ne mutlu Türk’üm diyene” yazanlar?

Kabul edin, elinize yüzünüze bulaştırdınız… Bu ülke yeniden kurulduğunda bölünme hezeyanlarına ya da koltuk hırsına kapılmadan yönetebilseydiniz bunların hiçbirisi yaşanmayacaktı.

Ülkeyi “ne mutlu Türküm diyene” ler yerine “yurtta sulh cihanda sulh” larla donatsaydınız belki barış hep var olacaktı.

Bidon kafalı olabiliriz ama o bidonun içi o kadar da boş değil...

Bizi aptal yerine koymayın..

Bir kere olsun ders alın ve hatalarınızı kabul edin…

Kıvırmayın!

Üstelik dansözlük Arap işi, sizin gibi elit, batılı, aydın zümreye hiç yakısmıyor..!

Devamını Oku

BIRAKALIM DA ARTIK BAHAR GELSİN

BIRAKALIM DA ARTIK BAHAR GELSIN

 

21 Mart, gözlerimiz ekranda, Diyarbakır’da

Saat daha 12:00

Beklenen mesaj henüz okunmadı...

Umut var, 35 senedir hiç olmadığı kadar çok hemde...

Türkiye ilk defa Diyarbakır meydanlarını böyle görüyor.

Ufak tefek münferit olaylar oluyor ama bunlara takılmak onbinlerce insana haksızlık olur.

Çok mu hassasım ne?

Gözlerim doluyor sürekli...

Kadın milleti dediniz değil mi? Olsun, kalbi taşlaşmış olmaktan iyidir.

Benim gözümün önünde kaybettiğimiz binlerce gencecik can var, Almila var, Ceylan var...

Bir taraftan da Emre Uslu,Rasih Yılmaz ve benzerlerinin yazdıklarını okuyorum Twitter’da...

Kalp ne isterse dil onu söyler deyip geçiyorum...

Haydee, Niyazi Koyuncu sahne aldı. Diyarbakır horon tepiyor...!!!! Güzel mi olacak birşeyler ne?

Kürtçe konuşmalar yapılıyor, içimden sürekli dua ediyorum, Allah’ım ne olur ahmakça birşey söylenmesin diye...

İşte mektup Kürtçe olarak okunmaya başlandı, kahretsin ki tercüme eden yok!

Twitter sağolsun, anında açıklamalar geliyor...

Apo silahlar sussun diyor. Birlik beraberlik zamanı, helalleşme zamanı diyor..

Mektupta yazılı olanları az çok tahmin ediyorduk. Ama meydanları dolduran Kürtler bu cümleleri alkışlıyor, destek veriyorlar. Asıl olan buydu zaten; bu barış is-te-ni-yor. 

Bu satırları okurken bana kızanlar var biliyorum. Buna dostlarım da dahil.  Biliyorum ki bu sizin için ihanet. Şehitlere, vatana...

Biliyorum ki, devlet askeri gücünü kullansın ve terörü bitirsin istiyorsunuz.

Biliyorum ki, ne hükümete ne de Kürtlere güvenmiyor, bir takım basının enjekte ettiği korkularla yaşıyorsunuz..

Sınırları çizilmiş Kürdistan, milletvekili Apo vs vs...

Yaklaşık 30 dakikadır tartıştığım twitter dostu, “ne vaad ettik de dağdan iniyorlar?” diye soruyor bana?

Dağdakilere normal bir hayat ihtimali sunmak yeterli değil mi sizce?

Ya da o coğrafyaya huzurlu, terörsüz bir gelecek?

Federasyonu konuşsak ne olur?

Savaşsak daha mi iyi...? Ya da birilerinin çocukları bizim adımıza savaşsa ve ölse, biz uyurken, eğlenirken vs..

Bu vatan içki masasında sevilmez. Siyaset de sadece sopa sallayarak yapılmaz...

Biz, teröre ayağı prangalarla bağlı bir ülkeyiz..

Sebep olduk ama dünya da zincirleri sağlamlaştırdı...

Şanslıyız ki anahtar hala bizde... Bu ülkenin halklarında...

Etrafı güven duyamayacağı komşularla çevrili bir ülkede sadece kendi birliğimizden doğan güce güvenebiliriz, o da ancak barışla olur. 

Ben bugünü umutla bitiriyorum...

Mutlaka provakasyonlar, eylemler olacak...

Türk bayrağınının olmayışından bin tane sonuç da çıkacak...

Ama ben o meydanda gördüm, Barış gelecek...

O yüzden dolu dolu Newroz Piroz Be!

 

 

Devamını Oku

Madem demokratikleşiyoruz, odalara da bir dokunalım!

MADEM DEMOKRATİKLEŞİYORUZ, ODAKLARA DA BİR DOKUNALIM!

Babam der ki;

“Türkiye’nin önünü açacak 3 şey var; İlki demokrat bir anayasa, ikincisi yerinden yönetim reformu, üçüncüsü ise meslek odalarının kapatılması!”

Ona göre ilk ikisinin uygulanması Kürt sorunu, Alevi sorunu ve hatta işsizliği çözerken etnik kültürlerin de korunmasını sağlayacak, üçüncüsü ise hizmette kaliteyi getirecek..

Babam diye söylemiyorum, adam haklı…

İlkini tartışmaya bile gerek yok. İkincisine bir taşralı olarak zaten ezelden beri destek veririm. Sonuncusu ise son yıllarda en çok kafayı taktığım konu.

Oldum olası yıldızım barışmadı odalarla…

Bu işlere bu kadar dalmadan önce, henüz diploması elinde tıfıl bir mühendisken, mesleğimi yapma hevesiyle şöyle bir turladım. Dediler ki “ diplomanın tasdiklenip kullanılır hale gelmesi için odaya üye olmak zorundasın”

Önce şaka sandım… Gençlik işte, diplomamın geçerliliği her sene bir grup adama para vermeme bağlanınca ciddi olmalarına ihtimal veremedim. Meğer gayet ciddilermiş. Ters anıma geldi ve benim Jeofizik Mühendisliği kariyerim başlamadan noktalandı.

Meslek seçme şansım vardı, gönlüm de zaten diğer taraftaydı. O yüzden tasdikletmiyorum diplomamı” delikanlılığını yapmam çok zor olmadı.

Ya öyle olmasaydı?

Ya bende diğer milyonlarca üniversite mezunu gibi, mesleğimi yapabilmek için bu kurumlara üye olmak zorunda kalsaydım?

Her sene aidat verecek, seçimde kazanan ama desteklemediğim grubun bağlı olduğum odanın ismiyle siyaset yapmasını seyredecek, belki Kocasakal gibi bir adamın arkasına benim param ve imzamı aldığı, asla katılmadığım açıklamalarına tahammül etmek zorunda kalacak, ödediğim aidatlarla yapılan sözde faydalı yurtdışı gezilerine şüpheyle bakacak ve üstüne üstlük onaylatmam gereken her projede verdiğim paralar yetmiyormuş gibi bir de odanın mecbur bıraktığı fiyatlamalarla calışmak zorunda kalarak rekabet şansımı kaybedecektim…

28 Şubat sürecinde kendilerine 5’li çete diyen ve oda vasıtasıyla paramın aktarıldığı TOBB,TESK,TİSK,DİSK VE TÜRK-İŞ kurumlarının darbeye verdiği desteği dehşetle seyretmek zorunda da kalabilirdim.

Ya da yanlışlıkla oda başkanı seçilip,” referandumda evet oyu vereceğim” dedim diye kıyamet kopacak, aksi için baskı görecektim…

Ben para verecektim, birileri siyaset yapacaktı…

Çünkü odaların bu ülkede varlık nedeni budur.

Herşeyi olduğu gibi bunu da ülkeye getirirken çarpıttık. Daha doğrusu 1930’ların İtalyasından faşizmin içinde bir sistem olarak getirdik ancak sonradan sivil toplum kuruluşu titrini verip demokratik bir anlayışa sokmaya çalıştık.

Aynı nasyonel sosyalist CHP’nin kendini sosyalist ilan etmesi gibi…

Ancak bu allayıp pullamalar altta yatan çarpıklığı gizleyemiyor.

Hiçbir sivil toplum kuruluşuna üye olma zorunluluğu olamaz. Bu çok ciddi bir garabettir! Türkiye’de ki odalar devletin adını isminin başına alıp, aslında toplumu kontrol altında tutma amaçlı kurumlardır.

Evet, meslek odaları gelişmiş ve demokratik ülkelerde de var. Bir farkla… Varlık amaçları mesleki uygunlukları kontrol etmek ve üyelerinin akademik gelişimini desteklemektir. Bizdeki gibi birilerinin ceplerini şişirmek değil…

Meslek odalarından kurtulmak ya da gerçekten sivillestirmek rekabet ve dolayısıyla kaliteyi arttıracaktır.

Elbette ki dezavantajları da olacaktır.

Örneğin, ortalıkta mesleklerini unutmuş bir sürü işsiz siyasetçinin dolaşacağı muhakkak.

Ben kaliteyi arttırmak için bu riske değer diyorum.

Kalitesiz siyasetçi görmediğimiz sey değil nasılsa…

Devamını Oku

Heil Birgül Ayman!

HEİL “BİRGÜL AYMAN”!

Çok sinirliyken yazı yazmak zor oluyor.

Önce ki teşebbüslerim embesil, ahmak, haysiyetsiz, sahtekar vb. ifadeleri çokça barındırdığı için oto sansürüm tarafından kabul görmedi.

Şimdi, 1 saat mola ve insanların aynı ahlak ve zeka düzeyine sahip olamayacakları konusunda yoğun bir telkinden sonra törpülenmiş bir dille, tekrar klavye başındayım.

CHP Vekili Birgül Ayman Güler’in çirkin konuşması ile ilgili hislerimi daha kibarca ortaya koymaya çalışacağım!

Öncelikle bir Çerkes olarak kendisiyle eşit olma bahtsızlığına uğramadığım için inanılmaz rahatladığımı söylemek zorundayım.. 35 yaşında çirkin bir ruhum olduğu gerceğini kabullenmek zor olurdu.

Yine de kabul edelim ki CHP vekilinin ve hatta vekillerinin sadece çene çalıştırabilmesi, bir halt becerebilecek kudretlerinin olmaması hayrımıza. Sayın Birgül’ün bir tık ilerisi Adolph Hitler oluyor çünkü... Çerkes’i, Ermenis’i, Kürt’ü sabunduk yoksa şimdi Allah muhafaza!

Yine büzemedik torbalarının ağzını, bir dolu hakaret işittik!

Vaktiyle adımıza “hizmetçi” de demişlerdi zaten...

Unutanlara hatırlatalım;

"Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir, saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır Hizmetçi olma, köle olma hakkı. Dost, düşman ve hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler"  

Mahmut Esat Bozkurt –CHP ADALET BAKANI   1930

O yıllarda ne adalet varmış düşünün artık...

Aslında bunları yazarken kendime de şaşıyorum.

Ne diye bu kadar sinirlendiysem?

Bu ne ilk ne de son olacak...

Hizmetçi olduk, öküz Anadolu’lu olduk.

Kürt’ler dağ Türk’ü, biz ise Kafkas Türk’ü olduk!

90 senedir kendimiz olmayalım diye her türlü hakareti yedik!

Bu adamlar ise solcu oldular, aydın oldular.

Sevgili cahil vekilimiz, “HAİN” Çerkes Ethem olmasa Kurtuluş Savaşı’nın başlamadan biteceğini anlatan onlarca tarihçiyi okumamış herhalde. Ya da Mustafa Kemal’in, “Kürt, Türk bütün unsurlar” dediği konuşmasını... Bunların neneleri, sırtlarında mermi taşıyarak savaş kazanmış bir başlarına... Bizimkiler soba başında çekirdek çitletiyordu zaar....

O konuşmada neleri, kimleri karşısına aldığını farketmedi henüz!

CHP Adıyaman vekili Suat Fırat istifa etti. Devamının geleceğine inanıyorum.

Kılıçdaroğlu ve Aygün başta olmak üzere CHP çatısı altında böylesi çirkin insanlarla kalmaya devam eden farklı etnik kökene sahip vekiller kusura bakmasınlar, omurgasızdırlar!

Başta kendi soydaşlarım, bizim kraldan daha kralcı Çerkesler de olmak üzere, bu saatten sonra CHP’ye oy verenler de öyle!

İnsan yüzüne bir kere tükürtür!

Her defasında Yarabbi şükür, Yarabbi şükür...

Olmuyor öyle!!!

 

MAHMUT ESAT BOZKURT, İSTANBUL BAROSU VE KOCASAKAL

CHP’li yazar Mahmut Esat Bozkurt ile ilgili ilginç bir ayrıntıyı atlamayalım. Bu sevgi kelebeği Adalet Bakan’ı adına her sene İstanbul Barosu tarafından ödül veriliyor.

Ümit Kocasakal’ın, darbeciler için mahkeme basan barosu hani...

Saşırdık mı? 

Devamını Oku

Bizi affet N.Ç

BİZİ AFFET N.Ç

 

Adaleti 2 yılla kaçırdı N.Ç…

13 yaşındayken isteye isteye, güle oynaya tecavüzüne uğradığı o 25 adam hayatına 2004’ten sonra girseydi, hiçbir dangalağın dili “rızası vardır” demeye cesaret edemeyecekti.

Rıza mıza aranmayacak, 15 yaşından küçük olduğu için davası ayrı bir kapsamda,                 ”çocuklara karşı cinsel istismar” baslığı altında görülecekti. Tecavüzcülerin arasında ki devlet görevlilerinin cezası ise ağırlaştırılacaktı…

Sadece 2 sene…

Sadece 2 sene yüzünden N.Ç bir çocuk değil de bir yetişkin muamelesi gördü!

Sadece 2 sene yüzünden itiraz edememesi rıza sayıldı..

Ve o geç kalınmış 2 sene yüzünden bu 25 aşağılık yaratık, çok kısa bir zaman sonra çocuklarımıza tehdit olarak yine sokaklarda olacak!

Sırf bizim aklımız başımıza 2004’e kadar gelemedi diye!

Sırf, Atatürk’ü koruma kanunu gibi ahmakça kanunları savunma azmimizi, eski ceza kanununun rezilliğini düzeltmekte gösteremediğimiz için!

Ya da şike kanununun “ne kadar ağır olduğunu” vahiy gelmişçesine bir anda farkeden meclisimiz, bu kanunu onarmakta gösterdiği o tapılası hızı diğer kanunlarda uygulayamadığı için!

2004 diyorum…

1950’ler, ’60 ’lar değil…

2004’e kadar cinsel suçlar topluma karşı suç kabul ediliyordu. Yani kadın bedeni kamunun sayılıyordu. Biz bunu kabul ederek yaşadık!

Herşey toplum ahlakını korumaktan ibaretti..

Töre cinayeti indirim nedeniydi. Öldürülen bir bebeğin evlilik dışı olması da öyle!

Tecavüz ettıği kızla evlenen cezadan yırttı!

Çünkü toplum ahlakı güvenceye alınmıştı!

Bakire olan kadınla, bakire olmayana tecavüz arasında bile ceza farkı vardı.

Biz bunları da kabul ettik!

Kabul etmekten daha da korkuncu, farketmedik bile..

O mecliste ki, vajina demeyi erdem sayan kadının türevleri de fark etmedi..

Mitingden mitinge koşanlar da…

Başında ki örtüyü ahlak sayanların birçoğu da…

2002’ye kadar hiçbirimiz uyanamadık…

Dolayısıyla şimdi hiçbiriniz kalkıp N.Ç için gösterişli nutuklar atmayın.

Bu ne mahkemenin ne de hakimin ayıbı!

Bu, kadın hakkını korumanın erkeklerin yediği her haltı yiyebilmek olduğunu sanan biz modern kadınların ayıbı!

Ya da modernlesmenin başını açıp, tayyör giymekle bittiğini sanan “meşhur” cumhuriyet kadınının ayıbı!

Hepimize kocaman bir ALKIŞ!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku

Herkes koltuk peşinde azizim

Ortaokul zamanlarımdı..

Aile olarak ite kaka siyasete sokulduk…

Çöp çektiler, kurban olarak ortanca amcamı yolladık…

Sonrası biz çocuklar için çok keyifliydi..

Evler eşantiyonlarla doldu taştı.. Defterler, kalemler, rozetler…

Hepimizin dilinde; arım balım peteğiiiiimmmmm, Özal benim çiçeğiim.. Bilsem ki öleceğim, yine onu seçeceğiiimmmm”

11 yaşındayım! Siyasetten anladığım tek şey, işin bu fanatik boyutu..

Kendimden geçtim ve milletvekili olmaya karar verdim!

Aradan 3 sene geçti…

Amcam ülser, saçlar gitti…

Beraberinde benim milletvekili olma hayallerim de..

Büyüdüm ve siyasetin amigoluk olmadığını anladım…

Maalesef, memleket olarak bu aydınlanmayı yaşayamadık…

Biz de halkın üçte biri müteahhit, üçte biri doktor, kalanı da siyasetçidir…

Bu üç ihtisas konusundan en az birisi hakkında ahkam kesmeden vatandaşlık diploması vermezler.

Oda başkanları da bu üç gruptan kendilerine siyaseti seçenlerden.

Şu memlekette, varsa istisna affetsinler, siyaset yapmak yerine işini yapan bir oda görmedim ben…

Görmüş olsaydık güzel şehirlerimiz, sağlıklı binalarımız falan olurdu…

Ya da ideoloji amigoluğu yapmaktan daha haysiyetli işler yapan baro başkanlarımız..

Defalarca yazdım, yine yazıyorum. Hani hala faketmemişsinizdir diye! Herkes herşey olabilir bu ülkede.. (en azından 10 senedir öyle bir hakkımız var, şükür)

Kemalist, ateist, cemaatçi, aşırı dinci, Kürt, Ermeni, Çerkes vs…

Hükümete karşı da olunabilir.. Üstelik, her ne kadar biz dilimize yakıştırmasak da, en ağır hakaretlerle…

Ama bunları bir sivil toplum kuruluşunu temsil ederek yapamazsınız!

Baro başkanıysanız, o sıfatla ancak işinizi yaparsınız..

Kendinizi meclise atmak için yaptığınız maskaralıkları ancak avukat titrinizle ve mesai saatleriniz dışında sergilersiniz.

Budur etik olan…

Yani, yanınıza baronun 10 yöneticisini de alıp mahkeme basamazsınız…

Baro başkanı olarak, hakkını savunmakla mükellef olduğunuz halkın yarısına ‘hangi çorak ve lanetli toprakların ürünüsünüz?’ diyemezsiniz..

Göz diktiğiniz o koltukların sıcak hayaliyle, hakkınız olmadığı halde tepe lambası kullanıp, emniyet şeridini de ihlal edemezsiniz. Sadece bu bile sizin zihniyetinizi gösterir!

Hepsinden de önemlisi, koskoca bir baroyu ve üyelerini siyaseten taraf  edemezsiniz… Orada sizin gibi düşünmeyen tek bir üyenin varlığı bile, yaptıklarınızı gayrimeşru kılar…

Bendeniz, lanetli ve çorak toprak ürününden, nacizane bir tavsiye; haddinizi bilin!

Yapmanız için size verilen görevi halka hakaret etmek icin kullandığınız sürece, hayalleriniz yanıp sönen tepe lambalarının altında ego tatmin etmekle kalacak…

 Hadi şimdi işinize!!

 

Devamını Oku