Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

EFSANE…

“İş yerlerinde, okullarda vb. topluluklar içinde belirli bir kişiyi hedef alıp, çalışmalarını sistemli bir biçimde engelleyip huzursuz olmasına yol açarak yıldırma, dışlama, gözden düşürme”. Vikipedi’deki tanım daha da ilginç: “Mobbing, bir grup insanın bir kimseye veya başka bir gruba sosyal kabadayılık yapması. Latince kökenli sözcük; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek anlamlarına gelir. Özellikle hiyerarşik yapılanmış gruplarda ve kontrolün zayıf olduğu örgütlerde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine psikolojik yollardan, uzun süreli sistematik baskı uygulamasıdır.” “Sosyal Kabadayılık” harika bir tanımlama olmuş.

Bir Galatasaraylı olarak Alex bence bir “efsane”dir. Efsane olarak nitelendirilmesi için TDK’nın açıklamasında yer alan tanımı bire bir gerçekleştirmiştir. Ve bir efsane olan bu futbolcuya yöneticileri tarafından açık seçik “mobbing” uygulanmıştır. TDK’nın tanımıyla resmen bezdirilmiştir.

Alex’in basın toplantısını başından sonuna kadar izledim. Alışık olmadığımız şekilde, hem kendini, hem yöneticilerini hem de medyayı, saygı sınırları çerçevesinde nazikçe eleştirmesini dinledim. Basın toplantısından sonra bir kez daha emin oldum, bu kişilik sahibi adamın efsane olduğuna.

Onu, bu basın toplantısı ve her şeyi açık açık anlatması nedeniyle eleştirenlere, hain ilan edenlere şunu sormak isterim: Kendinizi onun yerine koyun lütfen. Aylardır psikolojik olarak yıldırılmaya çalışılıyorsunuz. Kimi zaman çok değerli oluyor, kimi zaman yok sayılıyorsunuz. Bir gün kovuluyor, ertesi sabah “yok vazgeçtim unut” diye geri çağrılıyorsunuz. Yöneticilerinizin tüm basiretsizliklerine tanık oluyor, çok sevdiğiniz kulübünüzü/şirketinizi günden güne yıprattığına şahit oluyorsunuz. Bir gün en tepedeki adam çıkıyor “sahadaki/şirketteki haline kefilim ama saha/şirket dışındaki yaptıklarına kefil değilim” diyerek sizi ortaya atıveriyor. Ne yaparsınız?

Liderlik ve yöneticilik çok farklı kavramlar. Her yönetici lider olamaz maalesef. Lider, yetkili değil etkilidir. Lider, yaratıcılığını vizyonu ile besler; yöneticinin aksine ilkelere değil, vizyonuna bağlıdır. Lider hedef belirler, yönetici hedeflere bağlı kalır. Lider, ne yapmak istediğini bilir ve emindir. Yönetici, kendinden istenileni yapar. Lider, kitleleri gönüllü olarak peşinden sürükler. Lider, takım ruhuna inanır. Lider, başarısızlıkları için bahane aramaz, daha çok neden başarısız olduklarının derinine inmeye çalışır. 

Sizce Aykut Kocaman hangisi? Lider mi yönetici mi? Yoksa hiçbiri mi? Fenerbahçe’nin bu süreci çok kötü yönettiği ve başarısız olduğu aşikâr. Kurumsallıktan bahseden bir kulübün, bu şekilde tepkiler vermesi, işi sadece tercümanlık olan bir çalışandan medet umması pek de yakışık almadı. En çok da taraftarlarına haksızlık yapıldı. Her türlü soruna rağmen kulübün arkasında duran Fenerbahçe taraftarları bunu hak etmedi.

Sportif başarı elbette çok önemli ve her zaman elde edilebilir. Kaybettiniz mi bir daha yerine zor koyacağınız bazı şeyler ise sportif başarıdan kat be kat daha önemli. Tarihin sizi nasıl yazacağına siz karar vereceksiniz sevgili taraftarlar.

Ben kendi adıma, Alex’in bu şekilde gitmesine üzüldüm. Her futbolcu bir gün gidecek ama omuzlarda mı yoksa başı önünde mi gidecek önemli olan o.

Bazı değerlere her zaman sahip çıkmak ve asla unutmamak gerekiyor. Biz çabuk unutan bir milletiz.

Umarım, Alex Türk spor tarihinde hak ettiği yeri alır ve bir efsane olarak hep hatırlanır.

Sevgiyle kalın sevgili sporseverler :)

Twitter: @seydayalvac

Devamını Oku

KADINLAR VE FUTBOL…

Önce TFF, seyircisiz oynama cezası alan takımların stadları boş kalmasın, kadınlar ve çocuklar maçları bedava izlesin diye bir karar aldı. Kadınları taraftardan saymayan bu aşağılayıcı karara, biz kadınlar tarafından tepki verildiğine rastlamadım pek. Aksine koşa koşa stadları doldurduk. Tezahüratımız beğenilmediğinde bir anons ile sus pus olduk.

Çoğu kadın taraftar, erkekler kadar takımlarının tezahüratlarını bilmediğinden ortaya komik durumlar da çıktı. Hakemin düdük sesine kadınların çığlıkları karıştı. İtiraf ediyorum, bir kadın olarak ben bile bu kadar kadınla bir arada maç izlemenin tahammül edilmez bir şey olduğunu düşünüyorum. 

Ama asıl önemli olan şey, sadece kadınların ya da sadece erkeklerin maç izlemesi değil; beraber maç izleyebilmek. Boşluk doldurmak adına kadınların maça bedava gitmesi değil konu, biletimizi alarak, bir taraftar olarak hep beraber maç izleyebilmek.

Kadınların, taraftar olarak aşağılandığını düşünürken, bir futbolcu eskisi ve teknik direktör çıktı ekrana. Simge Fıstıkoğlu ile ağız dalaşına girdi, biz kadınları bir güzel aşağıladı; baktı ki başa çıkamıyor, canlı yayını terk ediverdi. Şimdi, her gün başka bir kanalda konuşuyor. Bir anda popüler oluverdi. Aşağıladığı kadınlar sayesinde üstelik. 

Futboldan anlamayan kadınlar var. Peki, futboldan anlamayan erkekler yok mu? Erkeklerin hepsi futboldan anlıyorsa, şu yaşadığımız kirli dönemi nasıl açıklayacaksınız? Futbolu erkekler yönetmiyor mu Türkiye’de? Nasıl yönetiyorlar sizce? Kulüpleri, takımları, spor medyasını, federasyonu erkekler yönetiyor. Tabloya bir göz atın bakalım. Durum sizin oradan parlak mı görünüyor?

Şu anda yaşadığımız kaos, basiretsiz erkek yöneticilerin eseri değil mi? Hiç kadın var mı aralarında?

Kadın spor yazarı, toplasan 10’u geçmez. Kadın kulüp başkanımız hiç yok. Kadın hakem, bir Lale Orta vardı bir zamanlar. Başka da vardır belki ama aslında yoklar.

Futbolu seven, keyifle izleyen bir kadın taraftar, futboldan da anlar. Çünkü biz kadınlar, erkeklerin aksine araştırırız, öğreniriz, sorarız. Bundan da hiç yüksünmeyiz. Takımımızı severiz, ama tapmayız. Erkek taraftarların aksine hayatımız futbol değildir ama futbol hayatımızın keyifli bir parçasıdır. 

Sonuç olarak, uzman olmak gibi niyetimiz yok. Böyle bir iddiamız da yok. Tek istediğimiz keyifle maç izlemek. Hem de hep birlikte…

Sevgiyle kalın sevgili sporseverler :)

Twitter: @seydayalvac

Devamını Oku

TARAFTARLIK…

Milli takımdan başlayalım. Milli takım taraftarlığı, bütün takımların üzerinde bir taraftarlık olmalıdır aslında değil mi? Peki, milli maçlarda neden milli takım forması ile değil de tuttuğumuz takımın formasıyla tribünlerdeyiz o zaman? Hollanda maçında, bu ülkenin tribünleri tamamen turuncuya bürünmüşken, bizim tribünler rengârenkti. Yok mudur milli takım formasının satıldığı mağazalar? Ya da kırmızı veya beyaz t’shirt giysek olmaz mı? Bunun organizasyonu önceden yapılamaz mı? Çok zor bir şey mi bu?

Ya takım taraftarlığı? Milli maçta “Ayağa kalkmayan Ermeni’dir” diye tezahürat yapanların, derby maçlara konuk takım taraftarlarının alınmamasına itiraz hakkı var mıdır? Maç başlamadan yapılan saygı duruşunda, 1 dakika bile sessiz duramayan ya da milli maçlarda diğer takımların marşlarını dinlemeye bile tahammülü olmayanların taraftarlık duygusu ile mi hareket ettiğini varsayacağız? 

Bir kulüp başkanının, kadınlar ve çocuklardan oluşan taraftar grubuna yaptığı anonsla süt dökmüş kediye dönenlere ne demeli peki? Nasıl tezahürat yapacağıma tuttuğum takımın başkanı ya da yöneticileri mi karar verecek? O taraftar grubu erkeklerden oluşsaydı, o başkan aynı anonsu yapar mıydı? Hadi yaptı diyelim, hiç tepki almaz mıydı acaba? Anonsu yapan başkan, “Orada organize bir durum vardı. Gördüm ve müdahale ettim” dedi. Tezahürat, zaten organize yapılması gereken bir şey değil midir?

Rakip takım futbolcusunun başına kötü bir şey geldiğinde ya da kaza yaptığında zil takıp oynayanlara taraftar denebilir mi?

Başkanının ya da yöneticisinin her söylediğine koşulsuz inanmak, taraftarlığın şartlarından biri midir? Yöneticiler yanlış bir şey yaptığında eleştirilemezler mi? 

Twitter’da her gün bir sürü abuk sabuk hashtag TT oluyor. Dışarıdan biri baksa, yazılanlardan dehşete düşer. Gerçekten bu kadar kötü müyüz? 

Hem taraftar olup hem de objektif olamaz mıyız? Rakip takım, Avrupa’da maç yaptığında desteklesek harika olmaz mı?

Taraftarlık gönül işidir. Aşkla yapılır. Takımını seversin, çok seversin ama takımına tapmazsın. Yanlışları gördüğünde söylersin. Tıpkı, oyununu beğenmediğin futbolcuyu söylediğin gibi. Kendi takımın hariç diğer takımları görmezden gelemezsin. Çünkü, o takımlar olmasa senin takımın da var olmayacak. Bunu göz ardı edemezsin.

Her takımı sevmek zorunda değilsin ama saygıyı esirgeyemezsin. Rakibine saygı göstermek seni küçültmez, aksine yüceltir.

Birbirimize saygı göstermeyi öğrendiğimizde, birlikte maç izlemek de çok keyifli olacaktır. 

Sevgiyle kalın sevgili sporseverler :)

Twitter: @seydayalvac

Devamını Oku

LİGİMİZİN MARKA DEĞERİ

Mesleğim reklamcılık olduğu için, benim yakından takip ettiğim, kitaplarını okuduğum David A. Aaker’ın geliştirdiği modele göre marka değerini oluşturan 4 temel değişken var.

Bunlar:

 -Marka bağlılığı/sadakat
 -Algılanan kalite
 -Marka çağrışımları
 -Marka farkındalığı

Bir şeyin marka değerinin olabilmesi için önce marka olması gerekir. Sevgili Muhtar Kent bir seminerinde şöyle bir cümle kurmuştu: “Marka bir sözdür. İyi marka o sözün tutulmasıdır.” O kadar sevdim ki bu tanımlamayı hemen not almıştım (Teşekkürler Bahar Akıncı). Bu tanımlama çerçevesinde TFF ve Spor Toto Super Lig marka mıdır? Sözlerini tutmuş mudur? Algılanan kalitesi nasıldır? Nasıl bir farkındalığı vardır?

Şike yaptıkları mahkeme kararı ile ilan edilmiş takımları görmezden gelen, hatta aklayan TFF, ligimizin marka değerine nasıl bir katkıda bulunmuştur?

Futbol takımlarımız açısından bakalım. Sahada oynanan futbol, izleyenlere keyif veriyor mu? Takımlarımız, finansal açıdan güçlü mü?

Peki ya taraftarlar? Gönülden bağlı oldukları, uğruna kavgalar ettikleri, esip gürledikleri takımlarının maçlarında stadları dolduruyorlar mı?

Ve medyamız… Asparagas haberler yapan, bir takıma yaranmak için diğer takımları kötüleyen asılsız haberler yapan, hiç olmayacak transferler uyduran medyamız…
Marka değeri bir bütündür. Markayı marka yapan algılardır. İsminin herkes tarafından bilinmesi, popüler olması bir ürünün marka olmasına yetmez.

Şimdi, çok değerli ligimize, TFF’ye bir bakın bakalım. Düşündüğünüzde ilk aklınıza gelen nedir? Nasıl algılıyorsunuz?

Ligimiz ve TFF, bizlerin zihninde nasıl bir farklılaşma yaratıyor? Bir farklılaşma olduğu gerçek tabi. Bizim futbolumuz, diğerlerinden farklı. Bizim ligde şike normal bir uygulama.  Bundan iyi farklılaşma mı olur?

Hükümetimizin ve futbolumuzun pek değerli yöneticileri, kimsenin yapamadığını yapıp, şikeyi normal hale getirdiler.

Son olarak, dün Brand Finance adlı kuruluş Türkiye’nin en değerli markalarını açıkladı. Bakın bakalım, pek değerli ligimiz var mı?

Marka değeri mi dediniz? Hadi canım!

Sevgiyle kalın sevgili sporseverler :)

Twitter: @seydayalvac

Devamını Oku

İLK YAZI…

Uzun zamandır spor ile ilgili yazı yazmayı istiyor ama bir türlü başlayamıyordum. Çevremden gelen “yazmalısın” telkinleri sonunda ilk denememi yapıyorum.

Şimdiden söyleyeyim ben profesyonel bir yazar değilim. Spor ile ilişkim sadece izleyici düzeyinde. Dolayısıyla yazdıklarım, sadece benim naçizane görüşlerimi ve yorumlarımı yansıtmaktadır.

Çok küçük yaştan beri sporun pek çok dalına izleyici olarak ilgi duyuyorum. En çok sevdiklerim: Futbol ve tenis, ama atletizmin de yeri gönlümde ayrıdır.

Çok iyi bir Galatasaray taraftarıyım. Takımıma gönülden bağlıyım, ama fanatik değil, objektif bir izleyici olduğumu düşünürüm.

Türkiye’de spor denildiğinde akla ilk gelen futbol. Öyle ki, futbol ile her şeyi unutup, dünyadan kopabiliyoruz. Kimi zaman “tek yürek” olup Avrupa’yı inletiyor; kimi zaman da “düşman kardeşler” modunda takılabiliyoruz.

Yani hiçbir şey, futbol kadar bizi birbirimize yaklaştıramıyor ya da uzaklaştıramıyor.

Dün akşam, derby diye gözümüzde çok büyüttüğümüz bir maç vardı biliyorsunuz. Gözümüzde büyüttüğümüz diyorum, ama aslında herhangi bir maçtan hiçbir farkı yok derby maçların. Hele 3 Temmuz sürecinden sonra hiçbir farkı olmadığını düşünüyorum (bence öncesinde de yoktu). Çünkü adına “Super Lig” dediğimiz şeyin süperliği falan yok arkadaşlar. Sürünüyoruz! Kimse kimseye güvenmiyor. Kimse yargıya güvenmiyor. Kimse meclise güvenmiyor. Kimse, futbolun en yetkili mercii olması gereken TFF’ye güvenmiyor. Haksız mıyız? Tabii ki hayır! Ortalıkta bir sahne, bu sahnede bir sürü oyuncu ve müthiş bir tiyatro sergileniyor. Biz de izliyoruz seyirciler olarak.

Dün akşamki maç, her iki takım açısından da bir test niteliğindeydi. Bir sürü sorunla boğuşan, ligde kalması bile mucizelerle sağlanan, futbolcuları ile doğru iletişimi henüz kuramamış ve gerçekten çok kötü yönetilen Beşiktaş ile flaş transferler yapan, harcadığı paralar ile herkesin beynini yoran (başka işleri yokmuş gibi), herkesin şimdiden favori gösterdiği (ki bence bu iyi bir şey değil), iyi bir teknik yönetime sahip ve geçen yılın şampiyonu Galatasaray, herkesi hop oturup hop kaldıran bir maç yaptılar.

İlk yarı Galatasaray, ikinci yarı ise Beşiktaş daha iyiydi. Diyorum ya, bu maç herkes için bir test oldu. Beşiktaş’lı futbolcular, büyük mücadele örneği gösterdiler ve ruhlarını sahaya yansıttılar (hepsi değil tabii ki). Galatasaray, ilk yarı oynadığı futbol ile gözümüzü gönlümüzü açtı. Kendi adıma, takımımın gün geçtikçe çok daha iyi olacağına inanıyorum.

Sonuçta, bana göre maçın hakkı beraberlikti. İki takım da yenilgiyi hak etmedi ve Burak’a verilen penaltı da penaltı değildi. Ama bütün maçı Burak’a verilen uyduruk penaltıya endeksleyip, buradan etik tartışmalarına girerseniz; sizin etik anlayışınızdan gerçekten şüphe ederim.

Üstelik neredeyse bütün Galatasaraylı taraftarlar, penaltının penaltı olmadığını söylemesine rağmen, bu tartışmaları sürdürürseniz; sizin iyi niyetinizi sorgularım.

Gelelim, şu ceza alan takımların maçlarına kadın ve çocukların gitmesi meselesine. Bu nasıl aşağılayıcı bir karardır! Kadınlar ve çocuklar, boş tribünleri doldurmak için mi varlar? Bu nasıl bir bakış açısıdır? Bizi, taraftar olarak görmeleri için takımların ceza almaları mı gerekiyor? İşin garip tarafı, ben şimdiye kadar itiraz eden ya da bu karara isyan eden kadın görmedim. Hiç mi dokunmuyor bu karar bizlere acaba?

Bu cezalar neden veriliyor? Kötü tezahürat yapıldığı, sahaya taraftar girdiği vb. nedenlerle. E kadınlar da küfür ediyor. Hem de en ağırından. Kadınlar da sahaya giriyor. Bakınız son Fenerbahçe-Gaziantep maçı. Ne olacak şimdi? TFF, bu maça da ceza verecek mi? Merakla bekliyorum.

Fenerbahçe-Gaziantep maçına gelmişken anons faciasından bahsetmeden geçmek olmaz tabi. Taraftar, Alex’e yapılan kötü ve aşağılayıcı muameleden rahatsız. Bu rahatsızlığın müsebbibi olarak da Aykut Kocaman’ı görüyor ve tezahürat yapıyor. Artık tezahüratlarda neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğimize de kulüp başkanları mı karar verecek? Bu ne saçma bir uygulamadır. Ne aşağılayıcı bir tavırdır. Aziz Yıldırım, anonsu yaptıktan sonra bütün kadın taraftarlar sus pus! Aziz Yıldırım’ın yaptığı ne kadar yanlış ve aşağılayıcı bir şey olsa da; kadın taraftarların susması, tepkisizliği çok daha aşağılayıcı ve zavallı bir durum. Bir de bazı takıma çok yakın gazeteciler “Aziz Yıldırım’ın yaptığını çok samimi buluyorum” demezler mi? İşte sözün bittiği yer. Size ne yapsalar müstahak kusura bakmayın!

Yazının en başında da söyledim. Yazdıklarım benim naçizane görüşlerim. “En iyi ben bilirim” iddiasında asla değilim. Yoruma ve eleştiriye de her zaman açık olduğumu belirterek yazımı bitireyim.

Sevgiyle kalın sevgili sporseverlerJ

Twitter: @seydayalvac

Devamını Oku