Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Hayatın Tabelaları

 

Sınırını bilemediğimiz evrenin sınırlı Dünya'sında yaşayan kural müptelası canlılarız. Büyük kolaylık aslında. Neredeyse hiçbirşey için düşünmemize gerek kalmayan dünyanın, kafası hiç yorulmayan, beyni zorlanmayan itaatkar sakinleriyiz artık.

En son galiba benim çocukluk zamanımda kaldı karınca yuvalarına bakarak yön bulma seremonisi.  Sonra mesela koyardık iki pamuk arasına kurufasülye tanesini, verirdik suyunu, olurdu bize capcanlı bitki, mucizevi gelirdi sanki hayata tutundukça yeşeren o bitkiye vesile olmak. Küçücük kartonların üstüne kocaman hayalleri sığdırırdık proje niyetine. Beğenildi mi dünyalar bizim olurdu.

Şimdiyse karınca niyetine kararınca telefonlarımız var avuçlarda, basıyorsun bir tuşuna anlıyorsun kuzeyini, güneyini. Tek tuşla evimizde bir Japon bahçesi. Bu değil, bu hiç değil diyip değersizleştirebiliyoruz kolayca, verilen onca emekleri. Büyük alanlarda çokla yaşayabildiğimize inandırılıp, ufalttık hayallerimizi.

İşte tam da bu noktada başladı herşey galiba. “Herşey var, birşey hep eksik" sendromu. En yoksulumuzdan en zenginimize yoksun hissettiğimiz için hep kendimizi o bir şeyden,  eksikliği tamamlayabilmek için yapmadığımız şey kalmamaya başladı. Bir olan aklın yolu bin parçaya bölünebildi de bir türlü birleşemedi ortak bir vicdanda. Eksikliğini hissettiğimiz “bir şey” i eksilten olduğumuzun farkına bile varamadık bir türlü.

Tabela insanları olduk her birimiz. “Koy kuralı, ver cezayı” insanları.. Tek tesellimiz, koyulan kuralları ve verilen cezaları karınca kararınca telefonundan kolaylıkla öğrenebilmemiz. Basıyoruz tuşuna, hop işte karşımızda.

Bu sebeple galiba artık yeni tuşlar ekleme vakti geldi teknolojik harikalarımıza. Yeni tabelalar da eklenmeli hayatımıza eşlik eden yollara. Hayatın Tabelaları..

Serpiştirilmeli gözümüzün değdiği her bir köşeye. “Hoşgörülü olun” la başlamalı, “Gülümseyin” le devam etmeli. Arada “Sevgi değil, ama saygı şarttır” lar olmalı. “Bin düşün, bir konuş” lardan, çağın vebalı muamelesi gören “empati kurun” larından tutun da “hayal google da kurulmaz, hayal kurmadan da google olmaz” a kadar yazdıkça yazılmalı bu hayat tabelalarına. Sınırlı dünyamızda sınırsız mutluluğa kavuşana kadar, tek bir suç kalmayana kadar. “Huzur ve güven” yokluklarından dolayı kurulan cümlelerde değil de, şükür cümlelerinde yerini alana kadar ,okumak ve uygulamak zorunda bırakılmalı her bir insan. Mesajlaşmadan, konuşarak da iletişim kurabildiğimiz yılların anısına zorunlu konuşma molalarımız bile olmalı.

Uygulayamadık mı? Cezası çoktan hazır bir şekilde burnumuzun dibinde öylece bekliyor. Hayatı insanca yaşayamamaktan öte ceza mı olur insanlığa.. Bu caydırıcılığa rağmen de beceremiyorsak insana yakışır şekilde yaşamayı, artık kocaman bir tabela asma vakti geliyor demektir dünyaya. “Bu gezegenin insan türündeki sakinleri birbirlerini nihayet yok etmiş bulunmaktadır. İbret almak için inceleyebilirsiniz ancak yeni bir yaşam kurmak istiyorsanız lütfen yolunuzun üzerindeki diğer gezegenleri deneyin.”  

 

 

 

 

 

Devamını Oku

Tünel

İstanbul’da yaşayan pek çok kişinin güzergahı olan, trafik çilemizi bir derece olsun azaltan bir tünel var: Kağıthane Tüneli. Bu tünel ilk açıldığı zamanlarda türlü kazalar yüzünden korku tüneli haline gelmişti. Öyle ki takla atan arabalar, çıkışında bariyerlere çarpan arabalar, hız limitini zorlayanlar, zorladıkları limitin fotoğrafını çekip paylaşanlar, sabır limitini aşanlar. Neredeyse olaysız bir günü yoktu bu güzel tünelin.

 

 

Sonra nasıl oldu bilinmez, yetkililer tünelin sonunaki ışığı görebilmemizi istemiş olsalar gerek; bir elektronik denetleme sistemi devreye soktular. Normal yollarla ehliyetini almış her sürücünün uyması gereken kuralları “olur ya hani unutmuşlardır belki” diye hatırlatıp ardından da kuralları çiğneyen sürücülerin plakalarını bir bir kayıt altına alıp, acımadan kestiler cezaları, yolladılar evlere.

Sonrası mı; işte en güzel kısmı burası bence. Bu tünelde bir zamanlar aslan kesilen vatandaşlarımız birkaç gün içinde küçük birer kedi yavrusuna dönüştüler. Değişim mucizevi oldu, ister tünele gelmeden ibreyi sonuna dayamış olsun, ister sinyalsiz şerit değiştirmenin ustası; tünele bir kaç metre kala en medeni şehirlerdeki sürücülerden daha medeni,  en dikkatli insandan daha dikkatli birer örnek sürücüye dönüşüverdi herkes.

Belki düşününce çok üzüntü verici ancak kabul etmek lazım ki eğer bir toplumda eğitim seviyesi çok yukarılarda değilse, bazı temel yaşam kurallarını caydırıcı cezalarla tekrar tekrar hatırlatmak gerekiyor. Başka türlü bir arada medeni bir şekilde birbirimize saygı ve sevgi duyarak yaşayamıyoruz.

Örneğin günlerdir gazete manşetlerinden inmeyen kadına şiddet, sağlık personeline şiddet, çocuklara şiddet haberleri var. Üzülerek bunları okumak, izlemek ya da sadece arkadaş sohbetlerinde bundan bahsetmek bir çözüm sağlamıyor. Her gün aramızdan pek çoğu gerek sözlü gerekse fiziksel şiddete maruz kalıyor ve maalesef şiddetsiz yaşamı savunmak gibi gülünç bir durumla karşı karşıya kalıyoruz.

Eğer medeni yaşamak bizim hayat tünelimizin çıkışında bulunuyorsa bu tünelin içinde yolumuza engel olanlara bir yaptırım şart. Hem de öyle teferruatlı kanunlar ya da alt maddelerine falan da gerek  yok. Karısına, kocasına, çocuğuna, komşusuna, ya da herhangi bir canlıya herhangi bir şekilde şiddet mi gösterdi: çok yüksek miktarda para cezası, hapis, şiddet gösterdiği insanların hayatından men edilme ve zorunlu toplum hizmeti; sağlık personeline şiddet mi gösterdi: sosyal güvenlik haklarından men, yüksek para cezası ve hastanelerde zorunlu çalışma; çocuklara şiddet mi gösterdi: yüksek para cezası ve hapis, trafikte yol verme mevzusundan adam mı yaraladı, öldürdü: önce hapis ardından ömrünün sonuna kadar yolları temizlemek.. Bu şekilde gayet basit, net ama eğitimsiz bir insan için caydırıcılığı oldukça yüksek seviyede pek çok alternatif bulunabilir.

Gönül ister ki bunlarla hiç kafalarımız meşgul olmasın, şiddetin herhangi bir şekli kapımızdan bile uğramasın.. Ancak madem ki bu sevgisizlik, bu korkunç sahneler  bizim gerçekliğimiz; bizim hayatımızı daha da güzel yapmaları için seçtiğimiz insanlar taşın altına elini koymalı ve bu işler artık bu kadar zor, bu kadar içinden çıkılamaz bir halde olmamalı. Bir yandan sevgi tohumu ektiğimiz nesiller büyütebilmeli bir yandan da nefretle beslenenleri artık ıslah edebilmeliyiz..

 

www.twitter.com/onatsila 

 

 

 

Devamını Oku

Bir Unutma Hikayesi

Sıcacık evimde oturmuş bilgisayarın karşısında öylece birşeyler karalamaya çalışırken, gözümün önünde çırpınarak birşeyler anlatmak istercesine iki rakam yan yana gelmiş duruyor.- 11.  Hani aklın durduğu bir an vardır ya, öyle bir an işte. Birkaç dakikamı alıyor bu iki yanyana gelmiş 1 sayısının ne anlama geldiği anlamak. Hem üstelik yanlarında, tam da sol yanlarında bir çizgi de var, anlamını buralarda çok nadir yaşadığımız. Yazıyla eksi on bir. Bir nefeste içinize çekmek zorunda olduğunuz eksi onbir.

Unutmak.. Unutulmak.. Nasıl da insanın içine içine dokunan bir duygudur. Belki milyarlarca kez  şükretmem gereken bir duygudur ki, bu zamana kadar unutmak ve unutulmak ile ilgili başıma gelen olaylar hep önemli günlerde ortaya çıkmıştır. Doğumgünü, ve lüzumluymuş gibi görünen ama aslında lüzumsuz sayılabilecek yıldönümleri gibi biz sıradan ölümlüler için sıradan olmayan kapris günleri..

Bir an için kendimi benden 1637 km uzaklıkta, tam da bugün olduğu gibi, sıradan bir kış günü sıradan olmayan bir sallantıyla evini, ailesini, sevdiklerini, yaşadığı bir yerleşimi kaybetmiş olan, ya da tüm bu saydıklarımı kaybetmese bile yaşadığı korkuyla huzurunu kaybetmiş olan bir insanın yerine koymaya çalıştım.

Evet, unutmuştum, unutmuştuk işte. Orada, bizden çok çok uzaklarda, yazıyla binaltıyüzotuzyedi kilometre uzakta, bazılarımız, birkaç saniye süren şiddetli bir sarsıntının ardından çok zor günler yaşıyor. Pek çoğu sevdiklerini, seveceklerini, geçmişlerini ve hatta geleceklerini kaybetti. Pek çoğu bizim adını bile anmaktan koşar adımlarla kaçtığımız çaresizlik duygusunun en ağır hallerini yaşıyor.

Van.. Bir unutma hikayesinin tam kalbinde bir şehir. Bugüne dek hiç gitmedim, hiç görmedim. Sadece Van’lı dostlar edindiğim bir şehir. Bezen de izlediğim bir belgeselden hatırımda kalan bir kaç karenin sahibi Van..

Bugün.. Bu satırları okuyabiliyorsanız eğer, ve hala kendini unutulmuş hisseden insanlar varsa yaşadığımız bu hayatta, birşeyleri bir yerlerde yanlış yapıyoruz demektir. Umursamazlık, vicdan sahibi olmayan insanların sahip olduğu insana hiç te yakışmayan bir durumdur. Umursamazlık duygusundan azıcık bile uzaktaysanız mutlaka yapabilecek birşeyiniz vardır. Bazen hiç tanımadığınız bir insan için dua etmek bile bir varlık göstermektir. Ne Van, ne de dünyanın herhangi bir noktasında herhangi bir sebepten ötürü unutulmuş hisseden herhangi bir insan.. Parmağınızı bile kıpırdatamıyor durumda iseniz kalpten edilecek bir dua, imkanınız varsa da yapabileceğiniz nice güzel şey. Bugün, belki yanıbaşınızda, belki de sizden kilometrelerce uzakta sizin güç verebileceğiniz, umut olabileceğiniz insanlar var.

Hem onların hem de kendinizin farkına varın ve bugün, tam da şimdi, hiç vakit kaybetmeden, unutmayı unutarak güzel bir umut hikayesi yazın..


Devamını Oku

Kelimelerin Gücü Adına

Sesler vardır insanoğlunun hayatında, hayatı anlamlandıran, başka başka canlarla dünyayı paylaşmasına yardımcı olan sesler. O sesler hangi milletten, hangi topraktan, hangi ağızdan çıktığına bakmaksızın bir araya gelip oluşturuverir kelimeleri; ve kelimeler, ah o kelimeler..

Öyle güçlüdür ki kelimeler, kimi zaman bir bebeğin dudakları arasından dökülüverip anne olur, dünyaları verir o anneye, kimi zamansa hoşcakal olur başka bir dünyaya göçenin ağzında, geride kalanlara son kez gidenden bir kelime duyabilmenin mutluluğunu bırakarak. Bazen de koca bir sessizlik olurlar, bilirsiniz o iki dudağın arasındadır, ama çıkmaz bir türlü, saklanır gelmez kulağınıza.

Duyduğunuz ilk kötü kelimeyi düşünün mesela. Büyük bir ihtimalle çocukken yaşıtınız bir yaramazdan duymuşsunuzdur, çıkmamıştır yıllarca hafızanızdan. Derslerinizin iyi gitmesi halinin bir ineğe benzetilebileceği gerçeğiyle ilk kez karşılaşmışsınızdır örneğin, ya da daha iyi okuyabilmek için taktığınız gözlük ömür boyu dert olmuştur size, hep ikna etmek zorunda kalmışsınızdır arkadaşlarınızı benimkiler dört tane değil ki diye. Hangimiz işitmedik hangimiz söylemedik ki kelimelerimizi.

Bizi güldüren, ağlatan, heyecanlandıran, üzen, korkutan ve sayısız duygumuza sebep kelimelerimiz.

İşte bu büyük gücün farkında olanlar, bu gücü doğru bir şekilde kullanabilenler  bugün güzel ve insanca hayat yaşayabilenlerimiz. Kelimelerini özgürce kullanabilenlerimiz. Sevindiğinde, canı acıdığında, şikayeti olduğunda, sevdiği zaman, sevmediği zaman, sevilmediği zaman, yaşadığı tüm anlarda, iyi kötü tüm duygularda, tüm koşullarda kelimelerin gücüne sığınabiliyorsa insan, kullandığı kelimeler en kötüleri olsa bile, hep en insan haline yakın kılar onu.

Kelimelerin gücünden kaçanların ise sığınabileceği tek limandır şiddet. Çünkü en kolayıdır, en ilkel olanıdır.

Kelimeleri kelimelerle karşılamak için çok kelimeyle karşılaşmış olmak gerekir. Düşünmek gerekir, gözlemlemek gerekir, yorumlamak gerekir, konuşmak gerekir, hatta bazen en doğru kelimeyi bulabilmek için uzun bir zaman susmak gerekir.

Şiddet cephesinde ise işler hiç te öyle karmaşık değildir. İşleyişi çok basittir de; hoşuna gitmeyeni, işine gelmeyeni ortadan kaldırırsın olur biter.

İşte bugün canımızı sıkan neredeyse her konu, kendimizi layık bulmadığımız her durum,  bizi mutsuz eden her üçüncü sayfa haberi, her savaş, her yokluk kelimelerinin gücünden kaçıp şiddetin gücüne sığınmış insanların eserleridir.

Şiddetin gücünü bir kere tatmış olanı vazgeçirmek çok zor belki. Kolay yolu seçmiş olandan daha uzun ancak daha güzel bir yolu seçmesini istemenin bir faydası yok. Ancak harflerimiz hala hayatta ve şiddetin gücüne inat tüm gücüyle yeni kelimeler, yeni cümleler kurmamız için bizi bekliyorlar.

Devamını Oku

Hayatın Zorunlu Sorunlu Halleri


Bazı durumlar vardır şu hayatta, bahsi geçtiği yer arkadaş, aile ya da atıp tutma ortamıysa ‘tabii, muhakkak, elbette, başka nasıl olacaktı ki?’ kelimeleriyle desteklenen, sohbet ortamının dışına çıkıldığında ise bir türlü kabullenilemeyen, kabullenilse bile uygulanamayan, uygulansa bile içten içten karşı gelinen..

Mesela;

Sınırsız ve kaynakları sonsuzmuşcasına içinde yaşadığımız dünya da tıpkı evimiz gibi metrekaresi belli, sınırları belli bir yaşam alanıdır. Henüz dışında biz insanlar için elverişli bir yaşam alanı bulunmamaktadır. Yaşadığımız evi değiştirebilme şansımız vardır ancak yaşadığımız dünyayı yoktur, yani dünya üzerinde yaşayan diğer insanlarla bir arada yaşama mecburiyetimiz vardır. Nasıl ki kardeşimizin, annemizin, babamızın, çocuğumuzun, eşimizin boğazına yapışmadan sevgiyle, hoşgörüyle bir evin içinde yaşıyorsak, ya da yaşayamadığımız durumlarda onları yok etmek yerine evimizi değiştirmenin yollarını arıyorsak, akrabamız ya da sevdiğimiz olmayan ve dünya üzerinde bizimle birlikte yaşayan diğer insanlarla ve diğer canlılarla da aynı ilişkiler içinde yaşamak tercih edilesidir. Yok etmeye çalışmamak gerekir.

Sonra fikir ayrılıklarımız vardır mesela uğruna gereksiz savaşlar verdiğimiz. Fikir ayrılıkları.. İnsanlığın üstüne yapışan, birini diğerinden kolayca ayıran, taraf yapan, insanlığın olmazsa olmazı fikir ayrılıkları.. Düşen kar tanelerinin bile biri diğerinden bambaşkayken, insanoğlunun işleyişi tam olarak çözülememiş beyninin her kafa tası içinde aynı şekilde çalışmasını ve üretmesini bekleriz. Oysa bu ayrılıkları bir zenginlik kaynağı olarak kabul etmek klişe gibi görünse de en işe yarayan ve en etkili yöntemdir. Farklılıklarımız zenginliğimizdir, bundan faydalanarak ilerlemek daha mantıklıdır.

Bir de şu tembellik halleri vardır bir türlü kabullenemediğimiz. İnsan genellikle kendi haline bırakıldığında yeme, içme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra çalışmak istemez. Hatta bunlar için bile hep hazır ve kolayca bulsun ister. Yaşam alanına göre kırda,bağda, bahçede,evinde, şehirde, kahvede,sokakta oturup laflamayı, şarkı mırıldanmayı, öylesine etrafa bakmayı ya da hobiler edinmeyi, sanatla uğraşmayı, felsefe yapmayı tercih eder. Hatta bazen koca bir günü hiçbirşey yapmadan geçirmek ister. Oysa gün geçtikçe zorlaşan yaşam koşulları herkesin bir alanda birşey üretmesini gerektirir. Dolayısıyla insanoğlu tek başına karar veremez, bizim başkasının ürettiğine, başkasının da bizim ürettiğimize ihtiyacı vardır ve tercih etme şansımız yoktur. İsmi hangi sistemle anılırsa anılsın, günümüz dünyasında karşı koymaya çalışmak akıntıya kürek çekmektir. Ancak ait olduğumuz sistemdeki şartları iyileştirmeye çalışmak güzel bir çaba olabilir.

Kötülük kavramı vardır bir de hayatımızda, kötülük; hani şu hep başkalarında bulunan, bizim kalbimize uğramayan.. Oysa ki her birimizin içinde farklı miktarlarda bulunur kötülük, sadece itiraf etmekten çekiniriz. Bu kötülükten uzaklaşmanın en güzel yolu ise attığımız her adımda ‘bir başkası bizim için aynı adımı atmış olsa ne hissederdik’ cümlesini düşünmektir. Nefret ederiz belki gerçekte bu cümleyi duymaktan, hatırlamaktan. Ucu kendimize dokunan, işimize gelmeyen konularda kolay kolay karşımızdakinin yerine koyamayız kendimizi. Mutlu olabilmek için önce kendi yarattığımız mutsuzluklardan vazgeçmek gerekir. Bu cümleyi kazıdığımız sürece beynimize, koydukça kendimizi bizim yüzümüzden etkilenen başka başka canlıların yerine ne aç bir insan kalır dünyada, ne nesli tükenmekte olan bir hayvan, ne kırık bir kalp, ne ağlayan bir çift göz, ne de yerde duran bir parça çöp..

Ve doğamıza aykırı da olsa, içten içe kabullenmek istemesek te, uygulamakta başarısızlıklardan başarısızlık beğensek te; bu zorunlu sorunlu haller içinde bocalayıp dururken, hayat akmaya devam eder güneşin doğuşu ile batışı arasında; ve mutluluk bu kabul etmekte zorlandığımız gerçeklerin ardında bir yerlerde öylece onu bulmaya çalışmamızı seyreder.

 

 

 

 

 

Devamını Oku

Veda

Buruk bir kelime gibidir sanki veda. Hani zorlasam şöyle kendimi, olumlu birşeyler getirmeye çalışsam aklıma veda sözcüğüyle başlayan, biten ya da sadece cümlenin bir kenarından öylesine geçen, bir türlü beceremem. Hüzün gizlenmiş gibidir arkasına. Elveda denir, veda mektubu okunur, veda zamanı gelmiştir; başbaşa kalınca vedanın kendisiyle, düğümleniverir boğaza o ne olduğu belli olmayan birşey.

İlk ne zaman başlamışızdır acaba veda etmeye. Belki de annemizin sıcacık karnından çıkmakla başlar ilk veda, ilk yolculuğumuz budur vedayla başlayan, dönüşü olmayan..Sonra devam eder vedalar. Önce, annelerin sen yanlış yollara sapma diye helal etmeme konusunda tehditlerine maruz kaldığımız ak sütü, ardından bebekliğimiz, çocukluğumuz, değişen evlerimiz, komşularımız, arkadaşlarımız, sevdalarımız.. Gerçekleşmesinin imkansızlığına tanık oldukça birer birer veda ettiğimiz çocukluk hayallerimiz de vardır elbet.

Düşündüğümüzde şöyle geriye dönüp, teselli ararız ve buluruz da çoğu zaman bu vedalarda. Bir dönem bitti ama yeni bir dönem başladı deriz, bir komşuya veda ederiz belki üzülerek ama yeni komşular vardır tanışılacak. Anne sütü kadar beslemez belki ama bir ağaçtan koparıp yenen bir meyvedir o vedanın da tesellisi.

Peki ya tesellisi olmayan vedalar.. Beklemediğimiz anlarda aramızdan ayrılanların vedasıdır tesellisi olmayan vedalar. Günün öylesine geçen rutin bir anıdır. İşteyizdir, yemekteyizdir, okuldayızdır, uykudayızdır,telefondayızdır.. Bir anda çıkıp geliverir öyle habersizce, hızlıca. Hoşcakal kelimesine bile yer olmayan tek kelimelik hüzün anlarıdır.

Ne ‘yarın görüşürüz’ le başlayan vedalara benzer ne de sevdiceğinle arana giren kara kedinin getirdiği ayrılığa. Veda edilen bir telefon uzaklıkta değildir artık, bir kart atıp gönlü alınabilecek diyarlarda da değildir. Karşılaşma ihtimalinin sevildiği bir durumu da yoktur öyle her gün geçtiği yollarda dolaştığında.

Kötü olaylar gibi tesellisi olmayan vedalar da sanki hep başkasının başına gelirmiş de haberlerde falan ya da etraftan öyle duyarmışız gibi bir hal alır günlük hayatımızda. Ama öyle ansızın girer işte bir hayata ve sadece pişmanlık duygusu bırakır ardında. Biraz gözyaşı ve donuk bir bakış da eşlik eder bu pişmanlığa.

Birinin son vedasıdır keşkelerle yaşanan. Veda eden de edilen de keşke der ardından keşke.. Sonra bir kısacık an olsun ister, keşkeleri silmek için. Ama o an kayıp gitmiştir artık avuçlardan.

Sonrası mı.. İlk gözyaşları kurur gidenin ardından. Sonra gözler her gün baktığı gibi bakmaya başlar. Arada bir anılar canlanır zihinde ama sadece arada bir. Öyle ya tesellisi olmayan vedaları yine sadece başkaları yaşar.. 

Devamını Oku

Sağır Kedi

Her zaman gittiğim bir kafe var şehrin merkezinde; küçük, sade ama her daim kalabalık. Pek çok arkadaşımla sözleşmeden buluştuğumuz, tesadüfi karşılaşmaların, uzun sohbetlerin mekanı.

 

Bundan bir süre öncesine kadar bu mekanın bizler dışında misafirleri de vardı; sokak kedileri..

Ne zaman gitsem mutlaka bir sokak kedisi masamın altında benden ya yemek ya da sevgi bekleyerek bakardı gözlerimin içine. 


Ancak herkes bu kedicikleri sevmek zorunda olmadığından, zaman içinde mekanın bazı müdavimleri de rahatsız oldu bu sokak kedilerinden. Bir hayvansever olarak onları da anlayışla karşıladım, benim sevgim kadar başkasının korkusu ya da rahatsızlığı da kabul edilmesi gereken bir durumdu sonuçta..


Farklılıklarımızı zenginliğe dönüştürdüğümüz bu günlerde, bu kediciklerden rahatsız olanlar için bir önlem alındı ve kafeye sadece sokak kedilerinin duyabileceği frekansta yayın yapan bir sistem kuruldu. Böylece kediler gürültüden rahatsız oldukları için mekana gelemediler ve onlardan rahatsız olan müşterilerle hiçbir bağları kalmadı.


Bu şahane önlem sayesinde mutlu insanlar ve mutsuz kediler yeni düzene alışmışken ve ben yemeğimden bir lokma yemeye çalışırken,birden bir kedi yine masanın altından baktı gözlerimin içine.. “Nasıl geldin sen buraya” diye şaşkın şaşkın bakarken mekan sahibinin açıklamasıyla işin aslı ortaya çıktı.

Bu ses duvarını aşıp yanıma gelen kedi meğer sağır bir kediymiş. Evet, onca para harcayıp sistem kuranlar sağır bir kediyi hesaba katamamışlar. Ucunda sevgi ve güzel yemek olduktan sonra ses duvarı mı engel olabilir sağır bir kediye..


Günümüz yasaklarını anımsattı bu olay bana ve gülümsetti..

 

Engeller konuldukça önümüze, kotalar konuldukça seçimlerimize, kararlar verildikçe izleyeceklerimize, okuyacaklarımıza, göreceklerimize belki bazlarımız mahrum kalacak yapmak istediklerinden, ayrı düşecek hayalleriyle. Kimimizin kıyafetine sınırlar konulacak kimimizin okuduğuna. Kimimizin yazdığına, kimimizin baktığına..Ama bu yasakları koyarken değiştirilemeyecek bir gerçek var ki o da;aramızda her zaman sağır kediler de olacak..


Devamını Oku

Bizim Apartmanın Halleri

Şehir yaşantımızda bir arada yaşayabilme durumlarımıza, tahammül sınırlarımıza en güzel örnek benim için apartman yönetimidir. En az üç ya da dört daireden oluşan apartman sakinleri bir araya gelir, ortak alanların temizliğinden tutun da apartmanın güvenliğine kadar pek çok konuda ortak bir karar vermeye mecbur kalır. Kendi içinde bir ast üst ilişkisi vardır, yönetim kademeleri vardır, bütçesi vardır, denetleyeni vardır. Anlaşmazlıklar halinde işi mahkemeye kadar götürebilecek hukuki geçerliliği olan bir sistemdir sonuçta..

Ama bu en basit sistemde bile bir sürü sorun çıkar. Medeni ve dürüst bir biçimde bir  apartmanı bile yönetmek mesele olur. Sakinlerden kimi sürekli para ödediğinden dert yanar, kimi bu paralaraın adaletli harcanmadığından. Üst katta oturan çatıya yatırım ister, alt katta oturan bahçeye. Dedikodu başlar, iftira başlar, olaylı yönetim toplantıları olur. Yönetici bir heves seçilmiştir ancak bir süre sonra kendisinin bu görevi yapmasını bir lütuf olarak görmeye başlar ve o da adaleti yitirir. Tüm apartman kendisine aitmiş gibi bir tavır sergiler. Kimse ‘aman ne güzel bir arada yaşıyoruz, bir apartmandayız, herşey ne güzel’ diyemez hiçbir zaman.

En basit üç dört dairenin bulunduğu bir apartman yönetiminde ortaya çıkabilecek en basit sorunlara bakın, yazması bie kaç satır sürdü..

Bir de milyonlarca insanın bir arada yaşama mecburiyeti olan bir ülkeyi düşünün ki bu ülkelerden oluşan dünyadan bahsetmiyorum bile. Ne çok sorun çıkar değil mi?

İşte tam bu sorunların olduğu yerde önemli bir sistem devreye girer. Hukuk sistemi. Bir arada yaşamamızın, sorunlarımıza tarafsız çözüm bulmamızın, eşit yaşamamızın, huzurumuzun, varlığımızın teminatı hukuk sistemimiz.

Hukuk sistemimizdeki aksaklıkları gideremediğimiz sürece, hukuk sisteminin içinde yer alacak adil, tarafsız ve dürüst hukukçular yetiştiremediğimiz ve yetiştirdiklerimizin de tarafsızlığını sağlayamadığımız sürece çözümsüz sorunlarımızla başbaşa kalır, en nihayetinde de kendi adaletimizi kendimiz gerçekleştirmeye kalkarız.

Şiddet gördüysek şiddet gösteririz, haksızlığa uğradıysak haksızlık yaparız, yalanlar işittiysek yalanlar söyleriz, hataların üstünü başka hatalarla kapatmaya çalışırız.

Bu kendi kendimize hareket etme süreci ise kısa bir zaman sonra yerini bezmişliğe, boşvermişliğe bırakır. Hem de ne boşvermişlik.. Hani derler ya dünya yansa umrunda olmaz, o hale geliveririz bir anda.. Adalete olan inanç ve güven sarsıldığı zaman, yaşamımıza da inancımızı kaybederiz. Tıpkı yaşadığımız apartmanda yaptığımız gibi eğer şanslı olduğunu düşündüğümüz yönetici sıfatındaysak bu mevkiinin nimetlerini sonuna kadar kullanırız, yönetim başkasına geçmişse de en ufak bir sorunla karşılaştığımızda, işler yolunda gitmediğinde hakkımızı aramaktansa “Aman bizim apartmanın halleri işte” der tüm boşvermişliğimizle yolumuza devam ederiz..

Devamını Oku

Yine Yeni Bir Yıl

Zaman kavramını sınıflandırmayı sevmem aslında..Gündür, haftadır, aydır, yıldır diye adlandırdıkça akıp gidiyorlar birbiri ardına..

Uykudan uyandığımda hayatımın geri kalan anlarından ilkidir gün benim için.  Birikirler, biriktikçe isimleri değişip ay olur, yıl olur, benimle birlikte yol alırlar hayat yolculuğumda..

Şimdi bir yenisi daha katılıyor aramıza, yeni bir yol arkadaşı daha ediniyoruz hayat yolculuğumuzda. Yepyeni bir yıl.

Dünya, çevre, vatan, millet, devlet, hükümet gibi kavramlarla ilgili dileklerim sanırım zaten sizlerinkiyle benzer. Ortak fayda ve çıkarların olduğu konularda kötü dileklere sahip olmak pek olası değil ne de olsa. İnsanoğlu ‘Batsın bu dünya’ der belki şarkılarında ama iş ciddiye bindiğinde kimse istemez batan bir dünyayı.. Terördür, trafik canavarıdır, doğal afetlerdir, ekonomik krizlerdir aklıma getirmek bile istemiyorum, gitsinler başımızdan artık.  Gitsinler.. Yerlerini  güzellikler doldursun.

 Kişisel dileklere gelince klasiktir belki ama sağlık ve huzurdur benim ilk dileğim. Bu ikisi olmadıkça ne mutluluk ne refah olmuyor.

Koşulsuz sevgi, saygı ve hoşgörü gösterebildiğimiz bir yıl olsun bu yeni yıl. Ama öyle lafta kalmasın.. Ne ağzımızdan çıkan en ufak bir sözle, ne en ufak bir hareketimizle kalp kırmadığımız, yürek incitmediğimiz günlerden oluşsun hayatımızın kalanı.

Ertelediğimiz işler de olmasın bu yeni yılda. Ne düşünüyorsak, ne hissediyorsak, ne karar veriyorsak anında gerçekleşsin. Planlar yaptığımız değil, yaptığımız planları yaşadığımız bir yıl olsun..

 

Pazartesi başlayıp Salı sabahı biten diyetlerden uzak, dumansız hava sahasına takılmak yerine duman nedir unuttuğumuz günlerimiz olsun mesela.. Gazetelerimiz ikinci sayfadan dördüncü sayfaya atlasın, üçüncü sayfaya ihtiyaç olmasın, lig sayısı artsın, şampiyonun hangisi olduğu boşverilsin, takım kavgası ortadan kalksın, kalksın da kimse kimseyi öldürmesin, paraya para denilmesin, evsiz kimse kalmasın, açlık olmasın, çocuklarla birlikte büyükler de gülsün, çocuklar artık duysun, Osman üzülmesin, uçaklar rötar yapmasın, valizler kaybolmasın, benzin ucuzlasın, hava kışın kardan, baharlarda yağmurdan, yazın güneşten şaşmasın, ormanlar yanmasın, ayılar kış uykusuna yatsın, penguenler buzullarına kavuşsun, tatiller artsın, trafik olmasın, farımız da yolumuz da açık olsun gibi birbiriyle alakalı alakasız dileklerim de var tabi..

Dileklerimin ne kadarı gerçekleşir bilinmez ancak yeni yılda kalbinizden geçen tüm güzel temennilerin gerçekleşmesi dileğimle, herkese iyi seneler..



 

Devamını Oku

Espride Kalmasa Keşke

Yer: İstanbul TEM Otoyolu

Tarih: 31 Ekim 2010 Pazar

Saat : Henüz geceyarısı bile olmayan, trafiğin yoğun işlediği bir saat

Sakin sakin orta şeritte ilerliyoruz birden yanımızdan hızla en büyük modelinden bir tır geçiyor, benimle birlikte yanımda seyahat eden eşime dönüp ‘ne kadar tehlikeli araç kullanıyor bu adam’ diyorum. En sağ şeride doğru geçmeye karar veriyorum ancak birden arkamdan az önce geçen tırdan daha da hızlı başka bir tır yaklaşıyor. O da aynı boyutta ve belli ki önden giden tırı yakalamaya çalışıyor. ‘Tövbe tövbeee’ şeklinde bir ifadeyle en sağ şeride zar zor geçiyorum ve benden uzak olsunlar mantığıyla iyice hızımı düşürüyorum. İki dakika bile geçmemişken bir de ne göreyim; TEM otoyolunun iki şeridi kapanmış, iki tır birbirlerine çapraz bir şekilde duraklamışlar. Neyse ki ben ve benim gibi bu olayı gören diğer vatandaşlar çok hızlı değiliz ve durabiliyoruz. Duraklamanın nedeni ne olsa beğenirsiniz; iki tır şoförü birbirleriyle TEM otoyolunun ortasında araçlarından inmiş kavga ediyorlar, en sağdaki iki şeridi kapatarak, arkalarından gelenleri, olabilecekleri, ölebilecekleri bir saniye bile düşünmeden..

Onlar ve onlar gibiler sebebiyet verebilecekleri felaketleri düşünmeden hep böyle ilerliyorlar yollarımızda. Bense bu sahneyi gördükten sonra pek çok şey düşünüyorum..Örneğin bu eğitimsiz ve eğitimsizliğiyle ehliyetini alabilmiş, çalıştığı firmada ya da kurumda görev alabilmiş insanla neden birlikte yaşamak ve canımı bu insana karşı korumakla yükümlüyüm? Hayatı boyunca onlar hep başka insanları düşünmeyerek yaşayacaklar, ben ve benim gibiler ise hep o insanların varlığını düşünmek ve önlem almak zorunluluğuyla yaşayacağız. Onlar kendilerini geliştirmek için en ufak bir çaba göstermeyecek, kurallara uymadığında hiçbir denetimden geçmeyecek, bizlerse hep diken üstünde yaşayacağız acaba o bir hata yapar da bize zarar verirse diye..

Onlarla hiçbir zaman siyaset,sanat,eğitim,kültür vs. gibi konularda hiçbir ortak noktada buluşamayacağız mesela çünkü onlar en basitinden araba kullanırken bile başka insanların varlığına tahammül gösteremeyecek. Ben yeni yollar yapılsın, güvenle seyahat edelim diye vergiler öderken, onlar yapılan bu yolları nasıl bozabileceklerinin, yarattıkları terörle ülke ekonomisine ne gibi zararlar verebileceklerinin, hangi ocakları söndüreceklerinin derdinde olacaklar. Ben Youtube yasağı kalksın, internet kullanımında yasaklar olmasın falan diye dert yanarken onlar youtube da yer alan kaza videolarının baş aktörleri olacak, Youtube’un ne olduğunu bile bilmeden..Ben belki günün birinde kamyon şoförlerinin olumsuz çalışma koşullarının değişmesi için biryerlerde birşeyler yapmaya çalışırken onlar, benim yaşama hakkımın bile farkında olmayacak.

Düşünmek bile üzüyor böyle durumlarda. Budur işte bizim en büyük gerçeğimiz, çözümüne öncelik verilmesi gereken yegane eksikliğimiz. Esprilere bile konu olan cümledir bizi ileriye taşıyamayan; Eğitim artık şarttır. Espride kalmaması gerekendir, acildir, tek çözümdür..

 

 

Devamını Oku