Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Almanya’da Erdoğansız hükümet mümkün mü?

Almanya’da hükümeti kurmaları beklenen üç partinin (CDU-CSU, Liberaller, Yeşiller) koalisyon çalışmaları başladı. Bu işler aceleye getirilmediği, süreçler kurallarla belirlendiği ve hükümetin değişecek oluşunun devletin işleyişinde kopukluk ve aksamalara yol açmadığı için kimsenin işlerin ağır ilerlemesinden pek şikayeti yok. Açıklanan takvime göre hükümetin kuruluşu yılbaşını bulacak.

CDU/CSU-SPD hükümetinin devamı yerine, sosyal demokratların muhalefete çekilerek Yeşiller ve Lieralleri iktidara itmesinin arkasında, Martin Schulz’un partisinin daha da eriyişini durdurma isteği yanında, Alman devlet aklının aşırı sağcı AfD partisini Bundestag’da ana muhalefet partisi konumuna getirmeme keyfiyetini de görebiliyoruz.

Aşırı sağ (AfD) ve aşırı sol (Sol Parti) haricindeki partilerin seçim programlarının birbirinden fazla farklı olmadığı biliniyor. Merakla beklenen husus, uzlaşmaya varılırken partiler arasındaki nuans farklarının hangi çizgide birleştirileceği. Heyetler arası görüşmelerde verilen ve alınan tavizlerin parti tabanları ve parti üst organlarınca onaylanacak oluşu, görüşmelerde en ince noktalara kadar meselelerin ciddiyetle ele alınmasını gerektiriyor. Almanya’da bu şekilde oluşan koalisyon protokolleri ve hükümet programları partiler arasında çekişmeleri ve hükümette aksamaları önlüyor, istikrarın devamlılığını sağlıyor. Bu nedenle daha ziyade koalisyonlarla idare edilen ülkede, hükümet içerisinde parti farklılıklarından kaynaklanan ihtilaflar yaşanmıyor.

Son seçimlerde partilerin halkın önüne getirdiği konulara baktığımızda, refah seviyesinin artması, temel hak ve hürriyetler, işsizlik, emekliler, kadınlar, eğitim, sağlık reformu, digital çağa uyum, AB politikaları, ABD ile çekişmeler, yabancı düşmanlığı, islamofobia, mültecilerin durumu gibi konuların ön planda olduğunu gördük. Bu seçimlere has bir özellik olarak Türkiye, Recep Tayyip Erdoğan ve ülkedeki Türklerin sadakati alışılmışın dışında bir yoğunlukla dile getirildi. Bazı partiler oy kaybetmeme veya oy kazanma sâikiyle bu konulara daha bir hırsla sarıldılar.

Birçok Alman yorumcu seçimlerden sonra yaptıkları değerlendirmelerde oy kullanımında mülteci konusunun ana belirleyici olduğunu savundular. Bunlara göre CDU Erdoğan ile yapılan Göçmen Anlaşması nedeniyle oy kaybederken, aşırı sağcı AfD bu konuyu istismar ederek bir hayli oy topladı.

Koalisyon görüşmelerinin en hassas başlıklarından birisini de göçmenler ve iltica konusu teşkil ediyor. Üç parti arasındaki ince farklılıklara bakarak bunun üzerinde kolayca anlaşma sağlanacak bir konu olduğunu söylemek mümkün değil. Merkel’in sürekli vurguladığı ‘Türkiye ile yapılan anlaşmanın faziletleri’ ve ‘Türkiye’nin mülteciler konusunda üstlendiği ağır yük’ herkes tarafından bilinmekle beraber, bu konunun kolayca istismar edilerek aşırı sağı güçlendirdiği ve merkez partilerine oy kaybettirdiği biliniyor. O nedenle Türkiye ve Türkiye ile ilişkilerin devamında nasıl bir yol çizileceği önem kazanmakta.

Bunun yanında son dönemde Türkiye ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan ile yaşanan gerilim konusu da koalisyon görüşmelerini etkileyecek gibi görünüyor. Burada kilit nokta Dış İşleri Bakanlığı’na seçimlere ‘Erdoğan Aergern, Özdemir Waehlen = Erdoğan’ı Kızdırın, Özdemir’i Seçin’ sloganı ile giren Cem Özdemir’in mi yoksa Türkiye’nin tepki göstermeyeceği bir ismin mi getirileceğidir. Gerçi C. Özdemir’in eskiden beri Dış İşleri Bakanlığı’na talip olduğu bilinmektedir; ancak gelinen merhalede onun bakan yapılması Almanya’nın Türkiye ile ilişkilerini düzeltmek istemediği şeklinde yorumlanacaktır. Bu konunun halli büyük ölçüde Angela Merkel’in ikna gücü, Liberaller’in anlayışlı davranması ve Yeşiller’in daha sağlıklı bir çizgiye gelişine bağlı görülmektedir.

 

Fiilen seçimlere girmemesine rağmen Eylül’deki seçimlerin üzerinde en çok tartışılan ismi olan R. Tayyip Erdoğan, Almanya’nın Asya, Orta-Doğu, İslâm Ülkeleri, NATO, AB, savunma işbirliği, silah ihracatı, terör ve terörle mücadele, Almanya’daki Türkler, Türk, İslam ve yabancı düşmanlığı, mülteciler, Türkiye’den kaçan teröristlerin korunması, Türkiye’deki hak ihlali iddiaları ve tutuklu Alman vatandaşları, iç güvenlik vs gibi birçok konuda koalisyon görüşmelerinde, hükümetin teşkili ve hükümet programının hazırlanışı süreçlerinde partilerin mutlaka göz önünde bulundurmaları gereken isim olacaktır.

Devamını Oku

Eyy Merkel!..

Sonda söylemem gerekeni baştan söyleyip rahatlayayım: ‘’Eyy Merkel, aklını başına topla, bu işler böyle yürümez.’’ Almanya’daki seçimler hakkındaki düşüncelerimizi okuyunca neden bu şekilde bir çağrıda bulunduğumuzu daha anlayacağınızı tahmin ediyorum.

Almanya dışında Türkiye’de de heyecanla beklenen seçimler yapıldı ve oylama öncesi kamuoyu yoklamalarında ortaya çıkan rakamlarla benzerlik arz eden bir sonuç ortaya çıktı. Hemen herkesin takip ettiği gibi seçimlerden Hıristiyan Demokratlar (CDU-CSU) % 32,9, Sosyal Demokratlar (SPD) % 20,5, Aşırı sağcılar (AfD % 12,6), Liberaller (FDP) % 10,7, Sol Parti 9,2, Yeşiller 8,9 oy alarak çıktılar. Bu sonuçlarla iktidar ortakları CDU-CSU ve SPD’nin birlikte % 13,8’lik bir oy kaybına uğramalarına karşın, İslam ve Türk düşmanı, yabancı karşıtı AfD oylarını % 7,9 oranında arttırarak Bundestag’a üçüncü parti olarak girme hakkı elde etti. Geçen seçimlerde meclis dışı kalan Liberaller oylarını % 5,9 arttırarak meclise girdiler. Oy oranları fazla oynamayan Sol Parti (-0,5) ve Yeşiller (+ 0,5) de Bundestag’a girdiler ancak milletvekili sayıları azaldı.

Alınan sonuçlara göre; meclise CDU-CSU 246, SPD 153, AfD 94, FDP 80, Sol Parti 69, Yeşiller 67 milletvekili soktular. Sonuçların alınmaya başlaması ile birlikte SPD Başkanı ve Başbakan adayı Martin Schulz, CDU ile tekrar koalisyon yapmayacaklarını açık ve net bir dille açıklayınca geriye gerçekçi bir yol olarak Jamaika Koalisyonu olarak tarif edilen CDU-CSU + Liberal + Yeşiller hükümeti ihtimali kaldı.

Almanya gibi derin bir koalisyon kültürüne sahip ülkede hükümetin kurulmasının fazla zorlanmadan gerçekleşebileceği tahmin ediliyor. Ancak her şeye rağmen koalisyonların zor olmasa bile pazarlık ve kuruluş süreçlerinin zorlu geçtiği bilinmektedir. Çünkü hükümetlerin kuruluşu birkaç kişinin iradesine bağlı olmayıp tüm parti teşkilatlarının arzu ve onayına göre gerçekleşebilmektedir. Bu noktada karşımıza partilerin genel politikaları ve seçim beyannamelerinde dile getirdiği hususlar çıkmaktadır. Koalisyona girerken her parti taviz vermek zorunda olduğunu bilmekte ancak bunun parti tabanında kabul edilebilecek seviyeyi aşmaması gerektiğini hesaplamak zorundadır. Almanya gündeminde en hassas konuları dış politika, güvenlik, maliye, gelir dağılımı, istihdam, çevre, AB, eğitim, aile, yaşlı, kadın ve emekliler ile yabancıların durumu ve mülteciler oluşturmaktadır. Yorumcular, geçtiğimiz seçim döneminde partilerin çok önemli bir dönüm noktası olan digitalleşme ve bunun hayatımızda doğuracağı sonuçlar üzerinde çok az durulduğu eleştirisini yapmaktadırlar. En çok eleştirilen konu ise Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim döneminde çok yer işgal etmesidir. Bunun, zaten yükselişte olan AfD’yi daha da güçlendirdiği iddia edilmektedir.

Almanya için en büyük tehlike, seçim sonrasında da Türkiye’nin politik tartışma malzemesi yapılmasıdır. Esasında başka bir ülke üzerinden seçim kampanyası yapmak Almanya’nın politik geleneğinde yokken son seçimde bu yapılmış ve demokratik güçler ile birlikte ülke bunun büyük zararını görmüştür. Bunun en açık göstergesi, nazi yanlılarının güçlü bir şekilde Bundestag’a girebilmeleridir. Oyların büyük bölümünün kendilerinden gittiğini bilen Angela Merkel seçim akşamı yaptığı açıklamada ‘ne gibi yanlışlar yaptığımızı araştırarak giden oylarımızı geri alacağız’ şeklinde konuştu. Güzel bir iyi niyet ifadesi gibi görünen bu cümlede gayet tehlikeli sonuçlara yol açabilecek ciddi bir risk söz konusudur.

Bilindiği gibi AfD’nin yükselmesinde kullandığı popülist yıkıcı söylem içerisinde Türk ve İslam karşıtlığı, Türkiye düşmanlığı, yabancı aleyhtarlığı ve mülteci düşmanlığı önemli bir yer tutmuştur. Seçim döneminde bu konular gündemi o denli meşgul etmiştir ki dünya ihracat şampiyonluğunu yıllardır elinde bulunduran, yıllık enflasyonu % 2,5, işsizliği % 5,5 seviyesine indiren, kişi başına düşen milli geliri 40 bin Euro üzerindeki Almanya’nın bu duruma gelmesinde büyük rol sahibi olan Angela Merkel deprem etkisi niteliğindeki oy kaybından kurtulamamıştır.

Önümüzdeki süreçte AfD gündemi yine benzer konuların işgal etmesine heveslenirken, Merkel’in kozlarını ellerinden almak için yabancılar ve mültecileri mağdur edebilecek, Türkiye’yi daha da uzaklaştıracak tavizkar politikalara yönelme ihtimali söz konusudur. Bu hususu bilhassa Almanya’da artık iyice can çekişmekte olan sivil toplum kuruluşlarımız göz önünde bulundurmalı ve tabutlarının çivilenmesini önlemek istiyorlarsa şimdiden koalisyon pazarlığına başlayacak partiler nezdinde gerekli girişimleri yapmalıdırlar. Kurum ve kuruluşlarımızın seçimlerden önce dilek ve taleplerini, itiraz ve şikayetlerini ortaya koyma konusundaki politik acizlikleri devam ederse gelecekte bu günleri çok arayacağımız bilinmelidir.

 

Tekrar Şansölye koltuğuna oturacak Merkel de şunu bilmelidir ki tavizci politikalar sadece kendisini yargılama tehdidi savuran politik düşmanlarının daha da güçlenmesine hizmet edecektir. Seçim dönemindeki tüm hır güre rağmen 55 yılı aşkındır Almanya’nın doğrulup kalkınmasına büyük katkılar sağlayan Türklere güvenmesi ve icraatları ile bunu göstermesi, eskiden olduğu gibi ona ve ülkeye çok şey kazandıracaktır. Yine şunu bilmelidir ki, Almanya’ya sadakat Türklerin kendi anavatanlarına bağlılıklarından taviz vermelerini gerektirmemektedir. 

Devamını Oku

Almanya’nın hali pür melâlini beyân ider

Almanlar neredeyse bin yılı bulan bir süredir, Orta Doğu’da kendilerine yer edinebilme gayretindedirler. Haçlı Seferleri yoluyla Kutsal Mekanlara sahip olma gayesi arkasına gizlenmiş bu maksada, zamanında diğer Avrupa devletleri gibi Almanların da ulaşamadığı bilinmektedir. Türklerin Anadolu’ya yerleşmeleri, Rumeli’ye geçiş, Suriye ve Mısır hakimiyetleri bu Euro-Cermen rüyasını belirsiz bir zamana ertelemişti.

Sürekli geriye giden Avrupa’nın Osmanlı’yı Viyana önünde durdurması, bütün Avrupa ülkeleri gibi Almanları da yeni bir ümide sevketti. İç mücadeleleri kıyasıya sürerken yeni kıtaların keşfi, yeni ticaret yollarının bulunması, sanayi devrimini hazırlayan sebepler, sömürgeciliğin yaygınlaşmaya başlaması gibi tesirlerle Almanlar da yeni arayışlara girdiler. Ancak onları Orta Avrupa’ya mahkum eden coğrafi konumları, yeniliklere intibaktaki yavaşlıkları hem milletleşme süreçlerinin gecikmesine hem de başını İngiliz ve Fransızların çektiği sömürge edinme çabalarında yaya kalmalarına yol açtı.

Avrupalılar, önceden Kutsal Toprak olduğu için gidilmesi gereken yerlere yeni dönemde çevresindeki petrol ve diğer tabii kaynakların cazibesi nedeniyle yönelmişti. Bu yarışta ana eksen dışında bırakılan Almanya’nın tek şansı Osmanlı Devleti ile işbirliği idi. Türk-Alman münasebetleri o zamanlar tank değerinde olan gürbüz, çevik ve hızlı Türk atlarının Almanlara da verilmesi için iki buçuk asır önce başladı. Doğuya Açılım’ı bir devlet politikası olarak benimseyen Almanya’nın hedefi, Fransa, İngiltere ve Rusya’ya karşı güçlü bir müttefike sahip olmak, öte yandan hala hafızalardaki Kutsal Topraklara yol bulabilmekti. İşin içine petrol girince arzu ihtirasa dönüşecek, Türkler güvenilir bir müttefik değil de zamanı geldiğinde saf dışı bırakılacak yol arkadaşı gibi değerlendirilecekti. Bu ana çerçevedeki ilişkilerin inişli çıkışlı gidişatı Birinci Dünya Savaşı’nın iki taraf için de felaket denebilecek yıkımı ile sonuçlandı.

Biz, küllerimizden doğarak yeniden dirilmeyle meşgulken Almanya, ilk savaşın acısını çıkarmak için hızlı bir büyüme içine giriyor, bölgemizde kendisine tabii müttefik olarak İngiliz ve Fransız sömürgesi durumundaki Arapların sömürge karşıtı öfkesini buluyordu. İngiliz siyaseti ikinci harpten de başarılı çıkınca Almanya bölgeye yine nüfuz edemiyor, petrol bölgelerine sızamıyordu. Bu, Almanya’nın bölgeye karşı iştihasını dizginlemeye yetmemişti. Bağımsızlıklarını almaya başlayan Arap ülkeleri ile kurulan resmî veya gayri-resmî ilişkilerle pay kapma çabaları aralıksız sürdürülüyordu.

Ancak, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemin bölgeye acı bir armağanı olarak kurdurulan İsrail Devleti, durumdan rahatsızdı ve milyonlarca Yahudi’nin katili Almanya’nın bölgedeki düşmanlarını güçlendirmesini istemiyordu. Bunun en bilinen örneklerinden birisi kendisini Nasır dönemi Mısırı ile yaşanan işbirliğinin kesilmesinde göstermişti. Sovyetler ile müttefik olmasına rağmen silah sanayiinde Almanlar ile birlikte hareket eden Nasır döneminde Mısır’da faaliyet gösteren Alman uzman sayısı bir ara 250-300’ü bulmuştu. Mısır’dan ateşlendiğinde İsrail’in tüm noktalarını vurabilecek kabiliyetteki roket sistemleri üzerindeki çalışmalar sürerken, bunu kendileri için hayati bir tehdit olarak gören İsrail Devleti’nin diplomatik baskıları ve Mossad’ın peşpeşe cinayetleri neticesi Almanya işbirliklerini sonlandırmak ve başta Mısır olmak üzere Arap ülkeleri ile teknolojik ve askeri işbirliklerini tamamen yasaklamak zorunda kalmıştı.

Çeşitli Arap ülkeleriyle ‘el altından’ tabir edilecek şekildeki ilişkiler sonuç almaktan uzaktı ve hakim güçler el birliği ile Almanya’yı Orta Doğu denklemlerinin dışında tutmayı kararlılıkla sürdürüyorlardı. Her fırsatı değerlendirme peşindeki Almanya, Humeyni Devrimi sonrası çıkan İran-Irak savaşı münasebetiyle yeni bir hamle yaparken, Saddam’ın Kuveyt macerası ile bu da akametle sonuçlanıyor, birinci ve ikinci Irak savaşları neticesinde Almanya yine bölge dışına itiliyordu. Soğuk Savaş döneminin ardından bir ara Türkiye ile hem Asya hem Orta Doğu’da işbirliğine niyetli görülen Almanya, genlerindeki benmerkezci etkilerin hareketlenmesi ile geri adım atıyor, Rusya ile işbirliği niyetleri de ABD ve müttefikleri tarafından suya düşürülünce hedeflerine Avrupa Birliği üzerinden ulaşmaya yöneliyordu. Avrupa’nın Almanya önderliğinde birlik haline gelmesi ise, şimdiye kadar Avrupa içi münasebetlerde avantaj sağlamış olmakla birlikte, ona Dünya politikasında avantaja dönüşecek bir fırsat hala vermedi.

Arap Baharı senaryolarının da dışında tutulan Almanya’nın son sarıldığı düşünce ‘Suriye bataklığından acaba kendi lehime bir şeyler çıkarabilir miyim?’ oldu. Bunu yaparken ABD, Rusya gibi güçler tarafından denklem dışında bırakılan Almanya kendisine partner olarak Türkiye gibi bir ülkeyi seçmek yerine, onun rızasının hilafına olacağını bilerek bir terör örgütünü seçti, bir terör örgütünün gölgesinde Orta Doğu’da rol kapacağı hesaplarına yöneldi. Bunun için bir yandan eli kanlı örgütün güçlenmesi için eğitim, logistik, mühimmat gibi her türlü desteği verirken Türkiye’nin kaderi ve hayati çıkarları ile alakalı tüm meselelerde onu karşısına almayı genel politika haline getirmeye yöneldi. Bununla yetinmeyerek, Türkiye aleyhinde olabilecek her platformun ve her eylemin gönüllü militanlığına soyundu.

 

Bu, sürdürülebilir bir politika değildir. Bu, Almanya için yararlı bir politika değildir. Bu, Almanya’ya yakışan bir duruş değildir, utanç vericidir. Tarihindeki yanlışların yükünü bu günkü nesillerine taşıtan Almanya, bu zihniyetle gelecek nesillere de utançtan başka bir miras devredemeyecektir.   

Devamını Oku

Almanya'nın derdi ne?

Türkiye’de 15 Temmuz’daki darbe girişiminin yankıları ülke içindeki gibi dış dünyada da birçok gerçeğin ortaya çıkmasına vesile oldu. Dış dünyadaki akislere bakıldığında önümüze çıkan en önemli netice ise dost, müttefik, stratejik ortak diye bilinen birçok ülkenin darbe teşebbüsüne karşı kayıtsızlıkları, hatta darbeyi destekler bir tutum takınmaları oldu. Hemen herkesin Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin haberalma teşkilatı CİA’in darbenin içerisinde olduğuna dair kanaati biliniyor. Geçen süre bu kanaati daha da güçlendirdi.

ABD’nin geçmişten gelen karnesine bakıldığında sayısı yüzleri bulan darbe ve darbe teşebbüsünün müsebbibi olduğu bilindiğinden son yaşananlar kimseyi şaşırtmıyor. Ancak aralarında olmak için can attığımız Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin ve bilhassa Almanya’nın tavrı kamuoyu için büyük bir hayal kırıklığıdır ve anlaşılması mümkün değildir.

Almanya, 2. Dünya savaşının ardından yaşanabilir bir demokrasi kurmak için uluslararası desteklerle siyasi, ekonomik, sosyal ve askeri sahalarda büyük adımlar atarak dünyanın önemli ülkeleri arasına girebilmiş bir ülkedir. Nazi döneminin yükünden kurtulmak, hür dünya içerisinde şerefli bir konum elde etmek için gösterdiği gayretlerde daima demokrasiden, insan haklarından, halkın iradesinden ve baskısız rejimlerden yana tutum sergilemiş, bununla da uluslararası camiada saygın bir yer edinmiştir. Ancak aynı Almanya, iki Almanya’nın birleşmesinin ardından birden bire değişmeye başlamış, ‘tekrar Nazi Almanyası’na mı dönülüyor?’ sorularının sorulmasına yol açmıştır.

Avrupa Birliği (AB) üzerinden Avrupa’nın hakim gücü olma, ekonomik avantajlarını kullanarak Asya’da avantajlı bir pozisyon edinme, Orta Doğu’daki karışıklıklardan istifade ile sağlam bir köprübaşı elde etme, dünya enerji pazarlarında önemli bir güç olma gibi çabalar ihtirasa dönüşünce, Türkiye gibi bölgenin yükselen gücünü de rakip görmeye başlayan Almanya, iki asra yakındır tabii müttefiki olan Türkiye’yi diz çöktürerek global projelerinin kayıtsız şartsız destekleyicisi yapmaya yönelmiştir.

Alman devlet anlayışındaki bu çapraşık durum, olur olmaz her meselede bir Almanya-Türkiye kavgasının manivelası olmuştur. Bu kavgadan kârlı çıkacak ABD, Rusya, İngiltere, İsrail vs gibi ülkelerin ince diplomatik ayarları ile kalıcılaşan konflikt arayıcılığı, 15 Temmuz darbe teşebbüsü ile karşımıza inanılmaz şekildeki ‘darbe destekçiliği’ olarak çıkmıştır.

Kanlı teşebbüsün ilk saatlerinde bekle-gör politikasının uygulanması, darbenin başarısızlığı kesinleşince yapılan yarım ağız açıklamalar ve karşı tedbirlerin uygulanmaya konmasıyla başlayan ölçüsüz yaygara, Almanya’nın derdinin Türkiye’de demokrasinin kökleşmesinden ziyade kendisine tabi yönetimler olduğu düşüncesini güçlendirmiştir. Darbe teşebbüsünün ardından iki haftayı aşkın bir süre geçmesine rağmen Alman resmi makamları hadiseleri hala ‘Türkiye’nin iç politik gerginliği’ olarak ele almakta, darbe teşebbüsü ve ardından yaşananları meşhur Reichstag yangını gibi değerlendirmektedirler.

Bilindiği gibi 27 Şubat 1933 yılında dönemin parlamento binası (Reichstag) şaibeli bir şekilde kundaklanmış, bunu bahane eden Hitler elde ettiği olağanüstü yetkilerle tüm muhalefeti saf dışı etmenin ve istediği gibi bir düzen kurmanın yollarını açmıştı. Günümüz Alman yöneticilerinin ve siyasilerinin Türkiye’yi böyle bir konumda göstermek istemeleri kendi kirli tarihlerine ortak aramaları dışında bir gayeyle izah edilemez. Almanya, bu çirkin ve yakışıksız iftirasıyla yüzlerce insanın hayatını kaybetmesi, binlerce insanın yaralanmasıyla sonuçlanan kalkışmayı meşrulaştırdığını elbette bilmektedir. Almanya’nın bilmediği ve kavramak istemediği, Ermeni Tasarısı nedeniyle gerginleşen ilişkilerin düzeltilmesi için müspet adımlar atılması beklenirken ortaya çıkan bu tutumun kendisine zerre kadar fayda sağlamayacağıdır.

Her aklı selim bilmekte ve söylemektedir ki, Türkiye ve Almanya birbiriyle dost olmaya mecbur iki ülkedir. Nazi örneklemeleriyle yürütülecek politikaların kimseye bir faydası yoktur. Hele seçilmiş Cumhurbaşkanına anlamsız yasaklar uygulama çabaları çirkinliği yanında absürttür. Öte yandan Almanya’daki iç barışın devamında dört milyona yakın Türk önemli bir faktördür. Onları ne ölüm kamplarına göndermek ne de topyekün sınırdışı etmek mümkün olmayacağına göre, birlikte nasıl yaşanacağı noktasındaki kurallara riayet edilmelidir. Bunların başında onların politik tercihlerine ve Anayasal eylemlerine saygı gelmektedir. Umarız Almanya’yı yönetenlerdeki bu akıl tutulması bir an önce geçer de ilişkiler normal seyrine döner.

Devamını Oku

Ne olacak şimdi?

Türkiye’deki politikacılar yaşanan her olumsuz gelişmeyi Demirelvâri şekilde ‘olmuşsa ne olmuş’ deyip geçiştirme eğiliminde olsa da Federal Alman Parlamentosu’ndan geçen tasarının kısa ve uzun vadede  başımızı çok ağrıtacağı açıktır. Geçen sene tasarıyı meclise getirme cesareti gösteremeyen Almanya’nın, bu yıl kendi başının derdine düşmüş bir Türkiye’nin varlığından istifade ederek tüm partilerin işbirliği ile hareket ederek böyle bir tasarıyı kabulü çok iyi değerlendirilmelidir. Üzerinde mahkeme kararı ile ‘soykırımcı’ yaftası asılı Almanya böylelikle ilk elde kendisine bir suç ortağı bulmanın gayretindedir ve bunu sonuna kadar değerlendirecektir.

İşin karşılıklı laf çarpma, suçlama, mahkum etme boyutlarından ziyade devletimize ve ülkemizde nelere mal olacağı hususunda sağlıklı şekilde kafa yormalıyız. Ancak öncelikle tasarının meclise getirilip geçirilmesinde A’dan Z’ye tüm devlet organlarımızın şimdiye kadarki konuyu hafife alan, takip etmeyen, sorumluluk üstlenmeyen tutumlarının da görülmesi ve öz eleştirisinin yapılması gerekmektedir. Bu aşamada yapılacak ilk işlerden birisinin onaylanan tasarının Türk-Ermeni ilişkilerinin gelişmesine zarardan başka bir katkısı olmayacağı gibi Türk-Alman ilişkilerini de olumsuz etkileyeceğinin bilinmesi ve buna göre adımlar atılmasıdır.

Alman parlamentosundan Ermeni Tasarısı’nın geçmesi bir direnç noktasının mağlubiyetimizle aşılması anlamına gelmektedir. Bundan sonra tüm Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde benzer tasarıların gündeme gelmesi ve meclislerden geçmesi kolaylaşacaktır. Tasarıda işaret edildiği gibi Ermeni Soykırımı iddialarına diğer Hıristiyan topluluklarla ilgili iddialar eklenecektir.

Konu bununla da kalmayacak, önceden teşebbüs edilip geri çekildiği bilinen Türkiye-AB sürecini Ermeni Sorununun çözümüne bağlayan talep ve sıkıştırmalar başlayacaktır.

Tasarının geçmesinden genelde ülkemiz ve milletimiz yanında doğrudan Almanya ve Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımız etkilenecektir. Daha önce kısmen yapılan Alman partilerinde ve değişik kurumlarda faaliyet gösteren Türklerden ‘Ermeni soykırımını’ kabul imzalarının talep edilmesi rutin hale gelecek, bununla bir çok vatandaşımız dışlanmak veya boyun eğmek seçenekleriyle karşı karşıya bırakılacaktır. Bu uygulama sadece Alman partilerinde politika yapanları değil, Türk derneklerini ve diğer kurumlarını da kapsayacak, hatta geçmişte yaşandığı gibi öğrencileri ve çalışanları da içine alarak rahatsızlıkların boyutunu yükseltecektir.

Gelecek nesillerimizi çok olumsuz etkileyecek bir konu da artık tüm Almanya’daki ders programlarına soykırım konusunun girmesi olacaktır. Altı yüzyıllık Osmanlı Tarihi’ni birkaç satırla geçiştiren Alman müfredatının uygulamanın başladığı eyaletlerde Ermeni soykırımına 60-70 sayfa ayırdığı bilinmektedir. Bu asılsız suçlamalarla sistemli şekilde karşılaşarak yetişen çocuklarımızın psikolojik ve sosyal durumlarının nasıl olacağını tahmin etmek güç olmasa gerektir.

Diğer bir konu, zaten Türkiye ve Türk aleyhtarı bir tutumdaki medyanın yabancı düşmanlığını, Türk düşmanlığını ve İslamofobyayı besleyen yayınlarında göreceğimiz patlama olacaktır. Bu saydığımız hususlara daha bir haylisini eklemek mümkündür. Ancak bunlar bile geleceğin Almanyasında insanlarımızı yabancılaşmaya itecek ne gibi baskıların beklediğini görmemize yeterlidir. Sorumsuz Alman politikacıların ‘Bu bir iddianame değil, biz Türkiye’yi yargılamıyoruz’ diyerek meşrulaştırmaya çalıştıkları bu tasarı toplumlar arasında onarılamayacak yaraların açılmasını getirecektir. Aslında yıllardır üzerinde çalışılan uyum politikalarının iflasına giden bir dönüm noktasındayız. Cem Özdemir’in tasarının görüşülmesinden önce yaptığı tehditler zaten bunu göstermişti.

 

Bu gibi durumlarda en zor şey sağduyulu olabilmek ve soğukkanlılığı muhafaza edebilmektir. Ama barış içerisinde bir gelecek arzusundakiler her şartta bunu başarabilmek zorundadırlar. Muhtemel zararları en aza indirebilmek bundan geçmektedir. Bakalım becerebilecek miyiz veya becermek istiyor muyuz?

Devamını Oku

Şikayet

Rahmetli Muhlis Akarsu’nun buraya tam metnini aldığım türküsünü çok severim. İlk bakışta seven bir kalbin sevdiğinden şikayetini anlatması gibi görünse de günümüzde gelinen nokta itibariyle Türkiye-Almanya ve Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkilerini anlatıyor gibidir.

Ey sevdiğim sana şikayetim var

 

Ne sevdiğin belli ne sevmediğin

Ben de bir insanım bir de canım var

Ne sevdiğin belli ne sevmediğin

Hainsin oy zalimsin oy nedeyim oy

 

Eski günler hayalimden gitmiyor

Dün dediğin bu günkünü tutmuyor

Yiğidim ya sana gücüm yetmiyor

Ne sevdiğin belli ne sevmediğin

Hainsin oy zalimsin oy nedeyim oy

 

Akarsu’yum böyle miydi ahtımız

Onun için viran oldu tahtımız

Umudum yok gülmez artık bahtımız

Ne sevdiğin belli ne sevmediğin

Hainsin oy zalimsin oy nedeyim oy

 

İki ayrı dünyayı temsil eden Türkiye ile AB’nin ilişkileri, başlangıçtan itibaren ‘ümitsiz aşk’ görüntüsü vermiştir. Aşk hayalinin soktuğu rüya alemi ile hayatın gerçeklerinin dayattığı reel dünya arasında gidip gelen ancak bir türlü vuslata eremeyen ‘divane aşık’ sendromu içerisinde tükenen yarım asrı aşan koca bir zaman. Ve her gün verilen mesajlara bakınca, sonu görünmeyen, nişan safhasına dahi geçeceği şüpheli bir ‘söz kesme’ ve karşılıksız bir aşk.

 

Bu çerçevede ele alındığında Türkiye – Almanya ilişkilerini ise ancak ‘zoraki aşk’ olarak değerlendirebiliriz. Birbirlerine karşı ilgilerini ancak ‘ben sana mecburum’ perspektifinde değerlendirebilen, her an fırtınaya dönüşebilecek dengesiz bir hava eşliğinde tarihler üstü olmak yerine günü kurtarmaya dönük karşılıklı övgü, yergi ve sövgülerle örülü bir platonik ilişki.

 

Son günlerde gerek Türkiye-AB gerekse Türkiye-Almanya münasebetleri yine ‘ne sevdiğin belli ne sevmediğin’ noktasına geldi. İki ay önce ağızlarından bal damlayan siyasiler ve yetkililer artık birbirleri için demediklerini bırakmıyorlar. İki ay önce Avrupa’nın kapısını Türklere açacağı söylenen liderler, bugün duvarları daha da yükseltmenin çabasında. Daha önce AB’yi tek hedef olarak gösteren siyasilerimiz, ‘yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır’ havasında. Türk halkı ölçüsüzce pompalanan umut rüzgarlarının bir anda ters yönde esmeye başlaması sonrası yeni bir hayal kırıklığıyla yine ‘aldatılmış’ ve ‘üzgün’.

 

Politikaların ve uluslararası ilişkilerin gidişatını belirleyenler her ne kadar ülkeleri yönetenler ise de, gelişmelerden zararlı veya karlı çıkacak olanlar ülke vatandaşları. Değerlendirmeler, son gelişmelerin Türk halkının yararına olmadığını, yeni yol haritalarına ve politik tercihlere ihtiyaç olduğunu göstermekte.

 

Herhangi bir konuya aşkla eğilmek, aşkla bağlanmak ve kendisini fedayı göze almak belki takdir edilecek insanî bir duruştur. Ancak bilhassa dış politikada ve ülkenin geleceğini ilgilendiren konularda platonik aşka tutulmuş köylü delikanlısı tavrının bizi götüreceği son bellidir. Çünkü bu alan Birleşmiş Milletler’in ‘insani’ konferanslarıyla giderilemeyecek derecede katı ve acımasız, sadece ve sadece menfaate dayalı bir alandır. Bunu göz ardı edip bizim gibi hissî davrananlara kala kala  ‘Hainsin oy zalimsin oy nedeyim oy’ diye feryat etmek kalmaktadır.

 

Devamını Oku

Yurtdışındaki Vatandaşların İlk Hedefi

Seçimler yapıldı, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) yemin etti ve hükümet kurularak çalışmalarına başladı. Ülkemize ve milletimize hayırlı olsun.

Gönül öyle olmasını istese de tüm bunların siyasi tartışma, çekişme ve kavgaları bitireceğini sanmak safdillik olur. Hele hele dış politik gelişmelere ve nerdeyse bizi savaşın bir unsuru haline getiren Suriye sürecine bakıldığında sahnenin epey bir müddet daha fırtınalı görüntülerle dolu olacağını tahmin edebiliriz. Türkiye’nin bir hayli iç ve dış, ekonomik ve siyasi problemle meşgul olmasına rağmen yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızı unutmaması ve ihmal etmemesi gerekmektedir.

Avrupa’ya sıçrayan mülteci krizi, IŞİD ve benzeri terör örgütlerinin saldırıları, islamofobi ve yabancı düşmanlığını yükselten gelişmeler, diken üstündeki ekonomi vs gibi bir hayli önemli problemler yanında, nispeten çözülmesi daha kolay görünen problemler de unutulmamalıdır. Yurt dışında çalışanların, tahsil görenlerin, gençlerin ve çocukların, kadınların ve emeklilerin ekonomik, sosyal, kültürel bir hayli problemi yeni hükümetin ilgisini beklemektedir. İnsanlarımızın yurt dışında güçlü bir devletin vatandaşı olduklarını hissedebilmeleri, tüm alanlarda güçlü halde olmaları, günlerinin ve geleceklerinin garanti altında olduğunu bilmeleri, huzur ve güvenlik içerisinde yaşayabilmeleri için akla gelen her türlü tedbir zamana bırakılmadan ivedilikle alınmalıdır.

Çocuk ve gençlerin eğitimi, işsizlerin işyeri sahibi olması, meslek eğitiminin yaygınlaşması, kadınlara karşı çift yönlü baskı ve dışlanmaların giderilmesi, fikir, inanç ve ibadet hürriyetlerinin önüne çıkarılmak istenen engellerle mücadele, aile hayatının idamesi, emeklilerin yurt dışında ve Türkiye’deki müktesep haklarının muhafazası, müteşebbis ve iş adamlarımızın pozisyonlarının güçlenmesi için gerçek anlamda destekler sağlanması, sivil toplum kuruluşlarının güçlendirilmesi ve itibarlı hale getirilmesi, her alanda fırsat eşitliği sağlanması ve ayrımcılıkların önüne geçilmesi, yüksek öğrenim gören gençlerimizin tahsil kalitelerinin yükseltilmesi gibi alanlarda Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerini görevlendiren Anayasa hükümlerinin artık hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Bilindiği gibi halen yürürlükteki Anayasa’nın 62. Maddesi şu şekildedir: ‘’Devlet, yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarının aile birliğinin, çocuklarının eğitiminin, kültürel ihtiyaçlarının ve sosyal güvenliklerinin sağlanması, anavatanla bağlarının korunması ve yurda dönüşlerinde yardımcı olunması için gereken tedbirleri alır.’’ Bu maddede ifade edilen tedbirler şimdiye kadar ne yazık ki hakkıyla alınmamıştır. Bu nedenle yurt dışındaki insanlarımız sayısı bir hayli problemin yükü altında ezilmektedir.

Demokratik sistemlerde hükümetlerin vatandaşlarına önem vermesinin önünü açan yollardan birisi seçme ve seçilme hakkıdır. Yönetmek için halktan yetki almak zorunda olanlar ister istemez kitlelere değer verirler. Bu değer vermenin eksiksiz olabilmesi seçme ve seçilme ilişkisinin dengeli ve adil olmasına bağlıdır. Yurt dışında seçme haklarını nihayet eksikte olsa kullanmaya başlayan vatandaşlarımızın seçilme haklarının olmayışı bu ilişkinin adil olmasını engellemektedir.

Söz konusu adaletin sağlanması ve sistemin normalleşmesi yurt dışındaki insanlarımızın seçilme haklarını da layıkı ile kullanmalarına bağlıdır. Halen yürürlükteki sisteme göre yurt dışındaki insanlarımız yurt içindeki oy dengesini etkileyerek milletvekilliklerinin ve meclis aritmetiğinin değişmesine yol açmakta ancak kendisine ait vekilleri gönderememektedir. Çünkü yurt dışı bir seçim bölgesi olarak ele alınmamaktadır. Halbuki yurt dışı ayrı bir seçim bölgesi yapılsa en az 25 vekillik bir kontenjan oluşacaktır ve bu insanlarımızın doğrudan temsilini sağlayacaktır.

Yurt dışındaki insanlarımızın yeni meclisten ve hükümetten öncelikli beklentisi bir an önce bu haksız, adaletsiz sistemin düzeltilmesi için adımların atılmasıdır. Bunun için yurt dışındaki sivil toplum kuruluşlarına büyük görevler düşmektedir. Görüş ayrılıkları bir kenarda bırakılarak bu hususta el birliği ile ortak çalışmalar yürütülmelidir. Yukarıda bir kısmı zikredilen diğer birçok problemin halline giden yol bu ilk adımların atılmasına bağlıdır.

 

Devamını Oku

Millet muhalefeti tokatladı

Türkiye çok önemli bir seçimi daha arkasında bıraktı; millet, 13 yıldır ülkeyi yöneten Ak Parti’ye büyük bir seçim zaferiyle dört yıl için yeni bir vize verdi. Millet aynı zamanda 5 ay önce oluşan yüzde altmışlık muhalefet cephesine önemli dersler içeren bir şamar vurdu.

Seçim sonuçları alınmaya başladığında görüldü ki, milletin iktidar partisine teveccühü bizzat Ak Partililerin beklentilerinin üzerindedir. Bu, 78 milyonun hadiselere bakışının, hadiseleri değerlendirilmesinin ve geleceğe ilişkin beklentilerinin ve daha da önemlisi gündeminin kamuoyunu sürekli meşgul edenlerinkinden ayrı olduğunu ortaya koydu.

Halk, iktidarın yurt içi ve yurt dışında birçok çevre tarafından eleştirilen haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, ceberrutluk vs gibi söylemlerine itibar etmedi; dirayetli, kararlı, hedefe odaklanmış, güçlülük ve istikrar içeren vaadlerini ödüllendirdi.

Haziran seçimlerinde liste dışı kalan üç dönemliklerin tekrar listelere alınışının; seçim programının ve vaadlerin doğrudan halkı ilgilendiren konulara yönelik hale getirilişinin; teröre ve bölücü çabalara karşı alınması gereken tedbirler konusundaki kararlı tutumun; Türkiye’yi yönetmeye dönük açık ve net tavrın Ak Parti’nin zaferinin ana sebepleri olduğunu görebiliyoruz.

Bunlarla birlikte Ak Parti’nin zaferinin ana sebepleri arasında muhalefet cephesinin hali pür melalinin de önemli bir yeri olduğu açıktır. Sonuçlar, CHP’nin tüm olumlu görünen şartlara rağmen yerinde saydığını, MHP’nin açık bir şekilde cezalandırıldığını, HDP’nin aklını başına alması gerektiğini göstermiştir. Bu sonuçların ortaya çıkması için hiçbir dış şartın önemli bir katkısı olmamıştır, bu sonuçların müsebbibi bizzat bu partilerin kendileridir.

Seçmen, tüm çabalara rağmen ‘güvensizlik’ problemini bir türlü aşamayan CHP’ye ‘yerinde say’ demiştir. Aynı şekilde hiçbir konuda siyasi bir teklif aramaya yönelmeyen ve anlamsız manevraları politik tavır olarak yutturmaya çalışan MHP’ye ‘kenara çekil ve dersine çalış’ demiştir. HDP’ye ise, ‘aklını başına al, romantik maceracı davranışları terk et, kan ve terörle arana mesafe koy, Türkiye’nin partisi olmanın değerini anla’ mesajı iletilmiştir.

Her biri iyi bir şamar yiyen muhalefet partileri milletten gelen bu mesajları anlarlar mı, anlamazlar mı kendileri bilirler; ancak, milletin günlük yaşantısını ve geleceğini belirleyen iktidar partisinin icraatları olacaktır. İktidar partisinden beklenen ise kadro ve programda gerçekleştirilmeye çalışıldığı gibi, ekonomide, siyasette, dış politikada, millî birlik ve beraberlik alanında da partinin temel ayarlarına dönüş gayretlerini arttırmak, ülkedeki gerilimi azaltmak, 2023 Türkiyesi söylemini günlük politik mücadelelerin üstünde bir devlet ve millet hedefi haline getirmektir.

Milletimiz, yeniden istikrara, ekonomik kalkınmaya ve refaha, siyasî kamplaşmanın kalkmasına, sosyal ve kültürel atılımlara, hak ve adalet duygularının yükseltilmesine, dış politikada problemsiz günlere dönüş için iradesini göstermiştir, artık top iktidardadır.

Devamını Oku

Kötü zaman dostluğu

Türkiye ve Almanya birkaç yüz yıldır kaderleri birbirlerine bağlı iki ülkedir. Haçlı Seferleri’ne kadar inen ilişkiler tarihin, coğrafyanın ve gelecek tasavvurlarının zorlamasıyla kopmaz bir hal almıştır. Kâh dost kâh düşman olarak birbirlerini dikkate almak ihtiyacındaki Türklerin ve Almanların son sınavı mülteci meselesi nedeniyle yeni bir safhaya girmiştir.

Türkiye’nin son dört yıldır gündemini meşgul eden Suriye mültecileri konusu, işin ucu Avrupa’ya dayanınca Almanlar için de önemli hale gelmiş, kurtuluş reçeteleri aranırken akla tabii ki hemencecik Türkiye gelmiştir. Avrupa’nın öncü aktörü konumundaki Almanya, hem Avrupa’yı rahatlatmak hem de ülkede kendisine karşı oluşan havayı yumuşatmak için alelacele İstanbul’a koşmuştur. Koltuğunun altına Türkiye’ye sunacağı rüşvet teklifi dosyalarını almayı ihmal etmeyen Angela Merkel’in gayesine ne kadar ulaşıp ulaşmadığını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Almanya, sıkıntılı duruma düştüğünde Türklerin her halü kârda yardımına koştuğunu ve bunun süreceğini bilmektedir. Ancak, Türkiye’nin herhangi bir sıkıntısında aynı tavrı Almanların göstereceği konusunda bir hayli şüphe söz konusudur. Birçok tarihçi ve eleştirmenin dikkat çektiği gibi yakın tarihimiz diyebileceğimiz 1. Dünya Harbi’nde Almanya’nın Türkiye’yi kendi emelleri için ‘satan’ tavrı yanında, çok yakın tarihimizde terörle mücadelede ihtiyacımız olan desteği vermek bir yana, Türkiye’yi bölüp parçalamak isteyenlere koltuk çıkması da hatırlardaki sıcak bir gerçektir.

Türkiye’nin bir ihtiyacı söz konusu olduğunda takındığı soğuk ve menfî tavırlara rağmen Almanya’nın her talebine müspet yaklaşım sergilenmesini bir kısmımız ‘saflık’ bir kısmımız ise ‘ahde vefa’ olarak değerlendirebiliriz. İlişkilerdeki koyu akılcı ve menfaatçi tavır ile koyu hissî ve karşılık beklememeyi iki toplumun karakteristik özelliği şeklinde yorumlamakta mümkündür.

Ancak yaşanan olumsuzlukları bir takım tariflerin arkasına sığınarak izaha, tevile çalışmak problemlerin çözümünü sağlamaya yetmemektedir. Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında sürüp giden ‘vize muhabbeti’ bunu ortaya koyan en açık misallerden birisidir. Bilindiği gibi nerdeyse 30 yıldan beridir Avrupa ülkeleri ne zaman Türkiye’den bir talepte bulunacak olsalar gündeme hemen ‘vizenin kalkacağı, yumuşatılacağı, kolaylaştırılacağı’ söylemlerini getirmektedirler. Piyasaya üfürülen bu müjdeler (!) 76 milyonun vize sırasında beklediğini zanneden kesimler tarafından Türklerin kurtuluş reçetesi gibi değerlendirilerek Avrupa’nın nerdeyse her istediğine ‘evet’ denmesi gerektiğine çeşni bir kamuoyu oluşturulmasına çalışılmaktadır. Bu tavırlar, Avrupa bizden ne isterse istesin karşılığında vize kolaylığından başka talebimizin olamayacağı gibi durumun ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Merkel’in son Türkiye ziyaretinde de kamuoyunun iştigal ettiği en önemli husus, vizelerin kaldırılacağı, hızlandırılacağı vs oldu. Halbuki hem Türkiye-Almanya ilişkileri, hem de Türkiye-AB ilişkileri tarihi ve siyasi açılardan sadece vizeye endekslenemeyecek önemdedir. Almanya’nın Türkiye’den talepleri sıkıştığında ‘aman ne yapın edin şu mültecileri bu yana salmayın’ seviyesinde olmamalıdır. Türkiye’nin karşı talebi de ‘ne yapın edin şu vizeyi hafifletin’ basitliğinde olmamalıdır.

Akılcılıkla hissilik arasında bir türlü kurulamayan denge hiç olmazsa karşılıklı taleplerin değişkenliği ile daha heyecan verici ve üretken bir hal alsa. Bunun için ilk adımı belki Almanların atması, Türkiye’yi sadece sıkıştığı zamanlarda değil normal zamanlarda muhatap alması doğru olacaktır. Türkiye ise Almanların ve Avrupalıların karşısına vize kolaylığı dışında bir takım taleplerle çıkmak için dersini daha iyi çalışmalıdır. Tarihin ve coğrafyanın birbirlerine mahkum ettiği toplumların ilişkilerinin daha verimli ve problemsiz hale dönüşmesinin ön şartı budur diye düşünüyoruz.

 

İnsanlar ve toplumlar arasında ‘kötü zaman dostluğu’ elbette önemlidir, ama ‘iyi zaman dostluğu’ daha güzeldir.      

Devamını Oku

Avrupa Birliği’ni kim kurtaracak?

Asırlar boyunca Almanya ve Fransa arasındaki mücadelelerden, savaşlardan bıkıp usanan Avrupa, şimdi bu iki ülke arasındaki dostluk, uzlaşma ve işbirliğinden şikayetçi.

İkinci Dünya Harbi’nin ardından Almanlarla Fransızların tekrar savaşmaması ve kıta Avrupa’sında yeni bir savaş çıkmaması arayışı içindekiler için ‘’Avrupa Çelik ve Kömür Birliği’’ ile başlayan ve ‘’Avrupa Birliği – AB’’ ile nihayetlenen süreç ümit verici bir gelişme idi. 1949 yılında dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından müjdesi verilen Çelik ve Kömür Birliği, sanayi çarklarının dönmesi için gerekli yer altı zenginliklerinin kavgasız gürültüsüz çıkarılmasını, paylaşılmasını ve üretimde kullanılmasını sağlamaya yönelikti. Ülkeler, buna ulaşmak için milli egemenliklerinin bir kısmını bir üst otoriteye devretmeye razıydılar. 1951 yılında Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Luxemburg ve Belçika tarafından hayata geçirilen oluşum uzun, ince ve çileli bir yolun başlangıcı idi.   

Avrupa Konseyi (Avrupa İşbirliği Örgütü), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi gibi kurumlarla desteklenen teşebbüs, 1957 yılındaki Roma Antlaşması ile bir adım daha ileriye götürüldü. 1965 yılında ise oluşuma, tüm ilgili kurumlar üst bir organ altında organize edilerek Avrupa Ekonomik Topluluğu adı verildi.

Bir hayli süren teorik ve pratik alandaki çalışmalar neticesinde Brüksel, Maastricht, Amsterdam, Nice ve nihayet Lizbon süreçleri ve anlaşmalarına ulaşıldı. Bugün 28 üyeye sahip AB, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi alanlarda dünyanın belirleyici güçlerinden birisi haline geldi. Avrupa’da savaşı önleme, mal, sermaye ve insan dolaşımını liberalleştirme, refah düzeyi çıtasını yükseltme, ortak para birimi gibi konularda görece başarılar elde eden Birlik, bilhassa Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gibi bir devlet haline gelmeyi, ortak siyasi anlayış, ortak ordu vs gibi konularda hedeflerine ulaşamadı. Ortak bir Anayasa yapamadı. Maddi sınırları yıkmış olmasına rağmen, manevi duvarları yıkamadı, ortak ekonomik çıkarları korumanın yerine milli çıkarları koruyup gözetme anlayışı varlığını sürdürmeye devam etti.

Uzun yıllar süren çabalar sonunda Almanya – Fransa yakınlaşması büyük ölçüde sağlandı; ancak İngiltere’nin ana eksene dahil edilmesi süreci problemli olduğu gibi, Birlik içindeki rolü de problemli olmayı sürdürüyor. Siyasi, askeri konularda daha ziyade ABD ile birlikte hareket etmeyi benimseyen İngiltere, para birliğine girmediği gibi, Avrupa Birliği’nin mahiyetini ve işlevlerini de sürekli sorgulayan bir tutum sergiliyor.

Gelinen noktada Almanya – Fransa ekseni, Avrupa Birliği’nin sahibi veya büyük ağabeyleri rolü oynarken diğer ülkeler mecburen pazar ve tâbi rolü oynuyorlar. Küçük ülkeler ‘merkezden ne koparırsak kârdır’ anlayışı ile hareket ederken büyükler ‘küçükleri ne kadar sömürürsek kârdır’ anlayışı sergiliyorlar. Bu tutum, birkaç yıldır kamuoyunu meşgul eden Yunanistan’da yaşananların benzeri hadiseleri teşvik ve davet ediyor. Durumun vehâmetinden dolayı gündemde sürekli Yunanistan yer alırken benzer problemlerin İspanya, İtalya, Portekiz, İzlanda vs gibi başka ülkelerde de var olduğu biliniyor. Bulgaristan, Romanya, Macaristan gibi Euro bölgesi dışındaki ülkelerin ekonomik, siyasi ve sosyal seviyenin AB ülkelerindeki standartların çok altında kaldığı da görülmekte.

Yunanistan’ın resmi anlamda iflası ile neticelenen son kavgada Yunanlar, işin aslının büyük AB ülkelerinin bilhassa Almanya ve Fransa’nın kendilerini ezmek, sömürmek, ellerindeki ekonomik değerleri gasp etmekten kaynaklandığına inanıyorlar. Başta Almanlar ve Fransızlar olmak üzere ana çekirdeğe mensup ülkeler ise işin aslının Yunanistan’ın çalışmadan, üretmeden hak etmediği bir refah düzeyinde yaşama ısrarından kaynaklandığı görüşünde. Bu çerçevede kurtardın-kurtarmadın, batırdın-çıkardın yollu kayıkçı kavgasına dönüşen çekişme, Yunan halkının yapılan referandumda AB’nin kendilerine dayattığı kemer sıkma politikalarına ‘hayır’ demesiyle neticelendi.

 

Bundan sonraki merhalede beklenen; ya AB’nin ‘biz batarsak siz de bunun ceremesini çekersiniz’ şantajını yenileyen Yunanistan’a sonu gelmeyecek can simitlerini atmayı sürdürmesi, ya da ‘inceldiği yerden kopsun’ diyerek Yunanistan’ı kaderine terk etmesidir. Şimdilik iki tarafın zarar etmeden çıkabileceği bir yol görünmemektedir. Görülmeyen bu yol Avrupa Birliği’ni kurtaracak yoldur.

Devamını Oku