Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

İsrail'in Özrü

Evet, İsrail devleti özür diledi. Bu çok enteresan bir durum. Neden enteresan? Çünkü İsrail devleti tarihinde ilk defa “özür diliyor”. O yüzden İsrail’in özrünü doğru okumak için, bu hareketi sadece bir özür olarak değerlendirmemek gerekiyor. Kısacası, önce İsrail’i iyi tanımak, genetik kodlarını iyi neşet etmek sonra özrü değerlendirmek daha doğru olur.

 

İsrail’i tanımak ise, İsrailoğullarının kültürel genetiğini, dolayısıyla dini inançlarının insana nasıl baktığını anlamamız lazım. Yahudi inancına göre Tanrı Yahova, kainatı ve insanları yarattı. İsrailoğullarıyla bir ahit-anlaşması yapıp, onları “seçilmiş kavim” kabul etti. Diğer insanları ise hayvan ve bitki gibi konumlandırıp gerektiğinde, hayatlarını idame için bir araç misali kullanmalarında sakınca bulmadı. Yahudi Şeriatının temeli olan “”On Emir” ise sadece Yahudiler arasında geçerlidir. Diğer bir deyişle, On Emir’den biri olan “Öldürmeyeceksin” emrini, yeri-zamanı geldiğinde öldürebilirsin şeklinde yorumlamak gerekir.

 

Yeşa Hahamlar Konseyi’nin hahamları cepheye gönderip, hatta ateşe hazır füze ve bombaların düğmelerine basarak tasdik etmelerini, uyguladıkları iştidad politikalarını bu perspektiften bakınca anlayabiliyoruz. El kadar küçük Yahudi çocukların, akranı olan Lübnanlı çocuklara yağdırılan bombaların üzerine, kendi elleri ile, “iyi ölümler” yazmalarını yine bu açıdan bakınca anlayabiliyor ardından belki o günahsız Yahudi çocuklara da küfrediyoruz.  Sonuçta bunu dini bir emir telakki eden bir anlayışla karşı karşıya olduğumuza hükmedebilir, yıllardır akan kanı, hahamist-siyonist anlayışı ancak bu “Genetik Yapı”da arayabiliriz.

 

Evet, biz bu topraklarda Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in ruhu huzur içinde yaşasınlar, onların çocuklarıda mutluluk içinde büyüsünler diye uğraşmalıyız. Yine biz biliyoruz ki, Kudüs’ün kudsiyeti, Musa’nın da, İsa’nın da, Muhammed’in de çocuklarına yeter.

 

27 Aralık 2008'de Gazze'de girişilen katliama bakalım. 22 gün 22 gece tüm dünyanın gözü önünde, 1.5 milyon insanın yaşadığı şehir en gelişmiş silahlarla havadan, karadan ve denizden bombalandı. Bu bir acz-ı beşerdi. Tüm dünyaya ise Hamas "ötekileştirme" için araç olarak gösterildi. Cılız şekilde ses çıkaran Bm Genel Sekreteri, İsrail'deyken, İsrail uçakları Gazze'de BM okulunu vurdu. 

 

Sion Tepesi’nden şehre bakan Davud, muhteşem mabedinde Yahova’ya secde eden Süleyman, Zeytin Dağı’nda İncil’i vazeden İsa, Harem-i Şerif’ten Mirac’a yükselen Muhammed, bu barış bölgesinin, taraftarlarınca çocuk katliamı bölgesine dönüşmesini isterler miydi?

 

Bizim isyanımız bu bölgenin bu hale gelmesine müsebbebat olanlara! Bizim isyanımız, 50 senedir hiçbir Filistinli çocuğun rüyasında top oynamasına, çikolata yemesine izin vermeyen zihniyete. Bizim isyanımız, İbrahim’in torunlarının yani amcazadelerin bu şekilde birbirine düşmesine. Öfkemiz bu acz-ı beşere.

 

Zaman geçti, konjonktür değişti. Artık havf, Filistinli, Lübnanlı çocukların rüyalarından, ruhsal ve zihinsel travmalarından korkma zamanı. Hasılı kelam, zalimin zulmünün Gayretullah’a dokunduğu, mazlumun halinin ise nusreti ilahiyi celbettiği zaman artık gelmiştir. (İkinci yazı özür sürecinin görünen etkileri ve sonuçları üzerine olacaktır.)

 

twitter.com/sonerkirkpinar



Devamını Oku

Röportaj: Ak Parti'nin Genç Vekili Hamza Dağ

Ak Parti İzmir Milletvekili Hamza Dağ hem normal hayatında hem de siyasi hayatında başarı basamaklarını hızla çıkmış biri. 6 yaşında okula başlayıp, 20 yaşında üniversiteden mezun olmuş gençliğin "abisi". 5 bin kişinin yarıştığı hakimlik sınavında 30. olmuş ama hakim olamayıp işsizlik sorunu yaşamış. 31 yaşında milletvekili olan Hamza Dağ meclisin en genç vekillerinden. Sizi birazda sizden dinleyelim...

--HAMZA DAĞ KİMDİR?

1980 Manisa Demirci'de doğdum. 1988'e kadar Demirci'de kaldıktan sonra babamın tayini dolayısıyla Kütahya Simav'a taşındık. Ailevi köken olarak da Balıkesir Sındırgı'lıyım. Yani, Manisa Demirci, Kütahya Simav ve Balıkesir Sındırgı kökenlerim. 1996'dan beri yaklaşık 16 yıldır İzmir'de yaşıyoruz. İzmir'in tüm metropol ilçelerinde az veya çok kaldım, İzmir'i çok iyi biliyorum. 9 Eylül Hukuk Fakültesi'nden mezun oldum. 2004 yılında avukatlık bürosunu açtık. Açmadan 2 sene önce, 2002'de hâkimlik sınavına girdim. O sene çok talep olmuştu. Yazılı sınavı geçip, mülakatta elendik. Siyasi düşünceyi öğrenmeye yönelik sorular sormuşlardı. Sorulardan biri, "Laikliği içinizden geldiği gibi anlatın" olmuştu. 

--SİZCE LAİKLİK NEDİR?

Laikliğin içinizden veya dışınızdan gelen bir şekli yoktur. Anlamı bellidir, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve devletin dinler karşısında bağımsız olmasıdır. Egemenliği altında yaşayan vatandaşlarının dini vecibelerini yerine getirme noktasında herkese ve her dine eşit imkânı sağlamasıdır. Herhalde cevabımız tatmin etmedi ki mülakatta elendik. Daha sonra avukatlık bürosunu açtık, 2006–2007 yılları ise daha çok işlerimizi kurumsallaştırmaya yönelik çabalarla geçti. 

--SİYASETE NASIL BAŞLADINIZ?
"Siyasete ilk adımı Ak Parti'de attım." 

Siyasete, ülke meselelerine hep ilgisi olan bir ailede büyüdüm. Evde sürekli siyasi konular konuşulurdu. Siyasete ilgim lise yıllarında başladı. Belli bir arkadaş grubumuzla sürekli siyaset konuşurduk. Öyle ki, lise 1 ve 2'de siyasete olan ilgimizi etkilememesi noktasında sözel mi yoksa sayısal mı okumalıyız konusunda tartışırdık. Üniversite yıllarım 28 Şubat sürecine denk geldi. O dönem muhafazakârlar için siyaset yapma alanı çok dardı. Buna rağmen arkadaşlarımızla hem dergi çıkartır hem de buna benzer çalışmalar yapardık. Ve az sayıda arkadaşla da olsa siyasi mücadelemizi bırakmadık. Tabi bunların hiç biri siyasi parti altında değildi. Siyasete ilk adımı Ak Parti'de attım. 2006'da siyasete girdim. İlk olarak, il gençlik kolları başkan yardımcılığı daha sonrada il gençlik kolları başkanlığı yaptım. Nasip diyebileceğimiz bir şekilde, başka herhangi bir siyasi kademede bulunmadan milletvekili oldum. 

--GENÇLİĞİN AK PARTİ'DEKİ KARŞILIĞI NEDİR?
"Gençler genel başkan yardımcısı bile oldu."

Gençliğin Ak Parti'deki karşılığı Hamza Dağ'dır, Fatih Şahin'dir, Bilal Macit'tir, Zelkif Kazdal'dır. Bu isimler bayrak da astı, süsleme de yaptı ama milletvekili de oldular. Hatta genel başkan yardımcısı dahi oldular. Ak Parti'de gençliğe çok büyük bir önem veriliyor. 

--İZMİR YEREL SEÇİMLER NOKTASINDA AK PARTİ İÇİN ÇOK ÖNEMLİ. SİZİN DEYİMİNİZLE "AK BELEDİYECİLİK" İZMİR'E GELECEK Mİ? 
"Karşıyaka'da veya Kemalpaşa'da, başabaş mücadele her yerde olacak."

2011 seçimleri İzmir için bir kırılma noktasıdır. Belki daha öncesinde, Ak Parti'ye karşı bizlerinde çok iyi yönetemediği olumsuz bir algı vardı. Bu algı 2011'de, her üç kişiden biri bile değil, daha fazlasının Ak Parti'ye oy vermesiyle kırıldı. Bu hiçte azımsanacak bir oy değil. 2011'de bu psikolojik eşik aşıldı. İzmir'lilerle sürekli beraber olan biri olarak CHP’nin sürekli kan kaybettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Belediyecilik noktasında eksikleri, hataları herkes görüyor. CHP kan kaybederken, Ak Parti ise gerek belediyecilik noktasındaki çalışmaları gerekse verdiği sözleri tutmanın karşılığı olarak yükseliş içerisinde. 2009 seçimleri gibi bir seçim dönemi olmayacak. Başabaş bir seçim izleyeceğiz, bu süreç Karşıyaka'da da Kemalpaşa'da da böyle olacak. Bu yarış iki parti arasında geçecek, buraya üçüncü bir partinin müdahil olamayacağını iyi biliyoruz. Bu başabaş mücadelede birinci parti olacağımıza inancım tam. 

--İFTARDAN SAHURA İZMİR'LİLERLE BERABERSİNİZ. "GENÇ VEKİL DURMAK BİLMİYOR" DİYORLAR. NE DİYECEKSİNİZ?
"Evde bir kez iftar yaptım."

Ak Parti üç dönemdir oylarını her defasında arttıran bir siyasi hareket. Türk siyasi tarihinde, çok partili zamanlarda bunun bir örneği yok. Demokrat Parti ve Anavatan gibi partileri bize emsal olarak görseniz de, seçimden seçime bu partilerin oy kaybettiğini görürsünüz. Ak Parti ise, tüm bu oluşumların önündedir. Bunun en büyük sebebi halkın diliyle konuşuyor olmamız. Halktan uzaklaşmış olsak, devleti bireyin önünde algılasak bu başarının yakalanması mümkün değil. Halkın diliyle konuşmamız, politikalarımızı halkın istekleri temelinde prensip edinmemiz neticesinde bu başarı yakalandı. Şuana kadar evde bir kez iftar yaptım. Sadece ben değil, diğer tüm milletvekili arkadaşlarımız, batıdan doğuya her yerde bunu yapıyor. Hatta belki, güvenlik güçlerinin gitmek noktasında şüpheye düşebileceği yerlere, milletvekili arkadaşlarımız her gün gidiyor.

--ADIMLARI HIZLI ATAN BİRİ OLARAK, SİZİ NE ZAMAN BAKAN VEYA BAŞBAKAN OLARAK GÖRECEĞİZ? HEDEFLER NELER?

Açıkçası adımları bu denli hızlı atmayı istemezdim. Tamamen bir nasip meselesi. 20 yaşında üniversite mezunu olup, piyasaya atıldım, işsizlik sorunu dahil birçok sorunla yüzleştim. O 3–4 sene hayatımın en zor seneleriydi. Bunları erken yaşamak olgunluk kazandırmış olsa da bunun sıkıntısını da yaşadım. Bunlar benim planladığım şeyler değildi. Yani, 20 yaşında mezun, 31 yaşında vekil olayım demedim. Sonrası içinde planlayacağım bir şey değil. Bulunduğum görevi hakkıyla yapmaya çalışıyorum. Buraya kadar ki kısım nasıl nasipse, sonrası da öyledir. Kendimize vakit ayırabildiğimiz bir hayatımız yok, dışarıda ki insandan daha az stresli bir hayat yaşamıyoruz. Sonuçta bir vebal aldık ve amacımız bunun hakkını verebilmek. Yoksa vatandaşın şu veya bu sorunu devam ederken benim hangi konumda olmamın bir önemi yok. Mevki, makam önemli değil ama siyaset yapmayı seviyorum ve bunun gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple, bulunabildiğim kadar siyasetin içinde kalmaya devam edeceğim.

 

twitter.com/sonerkirkpinar

sonerkirkpinar@hotmail.com

Devamını Oku

Cumhuriyet'in Korkusu: Cemevleri

Yargıtay, "tamamıyla" yasalara uygun bir karar verdi: Cemevleri ibadethane değildir. Öncelikle bu karara neden olan olayı açıklayalım. Çankaya Cemevleri Yaptırma Derneği'nin tüzüğündeki maddelerden birinde şu ifade geçer: "Cemevleri ibadet yeridir." İbadethaneyi belirlemek senin ne haddine diyen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı derneği kapatmak için dava açar. Davaya bakan Ankara'daki yerel mahkeme söz konusu maddenin anayasaya aykırılık taşımadığını belirtti. Diğer bir deyişle " Cemevleri ibadet hanedir" tanımlamasında sorun bulmadı. Son safhada ise Yargıtay yerel mahkemenin bu kararını bozup, Cemvelerinin ibadethane olmadığına karar verdi. 

Yürürlükte bulunan kanunlarımız nezdinde "doğru" olan bu kararın evveliyatına ve çıkış sebeplerini incelemek lazım.
1924 Anayasası'yla beraber Türkiye'de devlet insanları tek tipleştirmeye başladı. Bu yasalar, o döneme atıfta bulunan birçok kişice kabul görmüş Hitler'in Almanya'sı ve Mussolini'nin İtalya'sindan neşet eden politikalardır.
Türk etnik temelinde bir ulus-devlet modeli inşa edildi. Bu bağlamda, Alevilerin varlığı istinkar edildi. Türkiye'deki herkesin Türkleştirilmesine ve Sünnileştirilmesine karar verildi. 1930'da ucubeleşen bu dayatma herkesi "Kemalist" olmaya mahkum etti. Türkiye toplumuna dayatılan bu kalleş projede Dersim'in ve halkının yeri yoktur. Çünkü Dersim hem Kürt hem Alevi'dir. O yüzdendir ki, Cumhuriyet tarafından Dersim çıbanbaşı ilan edildi. 

"Sorunlu" kanun, yine 1924 Anayasa'sıyla inşası başlamış ideolojinin 1925 Kasım ayında çıkan Tekke ve Zaviye'leri kapatan kanundur. Sadece Sünni insanın yaşan biçimlerini kabul edip onun dışındaki tüm kavram ve kuruluşları yasaklamıştır. Örneğin dervişlik, halifelik, şeyhlik gibi kavramlar ve cami dışındaki tüm kuruluşlar yasaklanmıştır. Farklılıkların bölünme sebebi olmasından havf eden "Cumhuriyet" toplumu tek tipleştirip homojen bir yapıyı oluşturmaya çalışmıştır. 

Aleviler için cemevleri birer aidiyet kurumlarıdır ve bunun halen yasal bir statüsünün olmaması büyük bir ayıptır. Hukuken üst merci kabul edilen AİHM bu konuda son derece açık ve nettir: Neyin ibadethane olacağına ona inanan insanlar karar verir. 
Alevilerin Sünnilerle eşit haklara sahip olmadığını söylemekte bir beis görmüyorum. Hem eşit yurttaşlık diyeceksin hem de din, vicdan ve inanç özgürlüğünü kısıtlayacaksın. Böyle iki yüzlülük olmaz. 1925'den itibaren "illegal" örgüt muamelesi gösterilen Cemevleri'ne iade-i itibar yapmak devletin boynunun borcudur. Yargıtay'ın bu kararı, " Komünizm gerekiyorsa biz getiririz, size ne oluyor!" diyen zihniyetin halen faal olduğunun ispatıdır. 

Bu konuda çözüm siyasettedir. Siyasette ise "Alevilik dindir" diyen provokatör CHP vekili Hüseyin Aygün'ün yerine, "Ehlibeyt bizim canımız yüreğimiz ciğerimiz ve eğer ehlibeyti sevmek eğer ehlibeyt için gözyaşı dökmek eğer Muharrem ayında yas tutmak Alevilik ise en önde gelen Alevi de benim" diyen Dış İşleri Bakan'ı Ahmet Davutoğlu gibi isimlere ihtiyaç vardır. 

 

Ak Parti'nin kendi tabanı dışında kalan Alevilerin taleplerine duyarsız kaldığı eleştirisi haksız değildir. Lakin, kendi tabanının sorunlarını çözmekte dahi zamana yaymayı tercih eden Ak Parti'nin bu konuda acele etmesi gerekir. Kemalizm’in mağduru olan kesimin Kemalistlik yapması abesle iştigaldir. Küskünlüğü sona erdirecek basit adımları atmakta zorlanmamak lazım. Bunun için anayasanın tebeddülü bile gerekmez.

Siyasete düşen herkesin din, inanç ve vicdan özgürlüğünün garantörü olmaktan başka bir şey değil. Yoksa, "Komünizm gerekirse onu da biz getiririz" kafasından, "Alevilik lazımsa, onu da biz örgütleriz" kafasında gitmeye devam ederiz.

sonerkirkpinar@hotmail.com

twitter/sonerkirkpinar



 

Devamını Oku

Çok Bilinmeyenli Denklem: Suriye'nin Sonu‏

 

Suriye'yi çok karışık günler bekliyor. Bu karışıklığın asıl sebebi dünyanın ve Suriye'li muhaliflerin ne yapacağına karar verememesi. Ve hâla kalıcı, uzun vadeli politikalar yerine, kısa vadeli çıkar politikalarının egemen olması. 
Suriye'de ve Suriye üzerinde kısa sürede çok şey yaşandı. Geçen haftanın Suriye için en temel olayı devrimin Şam'a kadar ulaşmış olmasıydı. Bu bir anlamda sonun başlangıcının kalın puntolarla yazılmasıydı. Şam'daki intihar saldırısında Savunma Bakanı, İç İşleri Bakanı ve Esed'in eniştesi Asıf Şevket öldürüldü. Herkes iki bakana odaklanmış olmalı ki "Şevket" ismi üzerinde fazla durulmadı. Bilinmesi gerekir ki: Şevket'in ölümü devrimciler için gerçek bir psikolojik zafer. En ağır ve iğrenç katliamların başında bulunan Şevket'in ölmesi kırılma noktası açısından Bakanların ölümünden daha etkiliydi. Rusya ve Çin'in BM Güvenlik Konseyi'nde Suriye'ye yaptırımı üçüncü kez veto etti, ve bu şekilde aslında BM, acz-ı beşeri sergiliyor ve kendi "miladının" dolduğunun ispatı olduğunu gösterdi. (Zamanında İsrail'e yaptırımıda on küsur kez veto eden BM artık tamamıyla güvensizliği simgeliyor.)
BM'nin bu kararı şaşırtmazken, ABD Kongresi Rusya ile silah ticaretini askıya alan tasarıyı kabul etti. Bu adım, ABD'nin Suriye dolayısıyla Rusya'ya uyguladığı ilk "somut" hamleydi. Sonun başlangıcı sürecinde her geçen gün dünya devleri birbirlerine dişlerini daha sık gösterecek.
Bu ve benzeri birçok gelişmenin yaşandığı haftada akıllardaki asıl soru "Esed'den sonra ne olacak?" 
Bu konu, Esed'in yapabilecekleri ve muhaliflerin yapabilecekle gibi iki başlık altında toplanabilir.
 

Esed, Şam'daki saldırının sorumlusu olarak Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve İsrail'i gösterdi. Buradaki ilk senaryoda akıllara gelen Suriye'ye göre "sözde" sorumlun olan Türkiye'ye karşı yapabileceği bir misilleme. Türk askeri uçağını düşürmesindeki tek amacı kendi ömrünü uzatmak olan Esed'in böyle bir misillemedeki âmâcıda aynı olur. Bu ihtimal ilk günler yoğun bir şekilde dillendirildi. İmkânsız gördüğüm bu ihtimali ikinci bir ihtimal izliyor: "kimyasal silah"
Bazılarınca blöf olarak değerlendirilen bu konuda, kimsenin şüphesi olmasın ki Esed'in elinde kimyasal silah var. Zıttı olsaydı ordudan ayrılanların kurduğu Özgür Suriye Ordusu yetkilileri açıklardı. Esed'in elindeki pazarlık gücünü arttırması için kullandığı bu silahlar başta İsrail ve ABD olmak üzere tüm dünyayı korkuttu. İsrail'in asıl korkusu ise Esed'in bu silahları Hizbullah'a vermesi. Amerikalı yetkililer İsrail dâhil tüm ülkelerde görüşmeler yapıyor. Milli Güvenlik Danışmanı Thomas Donilon'un geçen hafta, Savunma Bakanı Leon Panetta'ın bu hafta İsrail'e gidecek olması kimyasal silahın İsrail kadar ABD’yi de tedirgin ettiğinin bir göstergesi. Rusya’nın da Cenevre Protokolü'nü hatırlatarak "sakın ha" dediği Suriye'nin kimyasal silah kullanacığını düşünmüyorum. Sadece ne koparırsam kâr düşüncesiyle hareket ediyor. "Ne koparırsam" ın içine şunları koyabiliriz: Kendisi ve ailesi için bir takım sağlam garantiler. Yargılanmama, dışarıya kaçırdığı paralar konusunda garanti.
 

Türkiye'ye misilleme ve kimyasal silah kullanımına ek olacak üçüncü bir senaryo var. En kötüsü olduğunu düşündüğüm bu senaryo tam bir hüzn-gâh; mezhep ve din farkına dayalı parçalı bir Suriye. Sona yaklaşan Esed sona yönelik atılan her adımda dahada yalnızlaşıyor. Ve bu süreçte yanında sadece Suriye'li Aleviler dediğimiz Nusayriler kalıyor. Şam ve Halep'te tutunamayan bir Esed'in, Nusayriler'in çoğunlukta yaşadığı Akdeniz kıyılarında ayrı bir devlet kurabilir. Bu olası devletin içinde Rus askeri üssünün bulunduğu Tartus'un olması bu ihtimali "kuvvetlendiriyor". 
Bununla birlikte, "Bazı kentlerde yönetimi ele geçiren Kürtler var" denmesi bir akıl tutulmasıdır. Yakın zamana kadar Baas, diktatör ve tek partili rejimlerin ezdiği insanlar iken, bugün birileri onlara Baascilari sevdiriyor. Daha düne kadar Suriye'de kimlikleri olmayan Kürt'ler bir anda medyamız tarafında Suriye'nin en düzenli örgütü oldu. Birileri Baascıların vahşetini Kürt halkına yıkmak istiyor. Birkaç menfaatperest Kürt'ün eylemi yüzünden bir halk karalanmamalı.
 

Muhaliflerin dağınıklığı ise devrimin geciktiren en büyük engeldir. 40 yıldır Baas yönetiminin bastırdığı bir çok hareket, fikir, dini etnik milliyetçi partiler ve aşiretler var. Ama gerçek bir "lider" yok. 
Muhaliflerin üç ana grupta yer alması aslında bu birliğin tam sağlanamadığının göstergesi. 
3 ana gruba kısaca bakmak gerekir. Baas'çı olduğunu düşündüğüm, sol eğilimli "Suriye Koordinasyon Komitesi" dışında, ordudan kaçanlarca Türkiye'de kurulan ÖSO ve Sünni- Müslüman Kardeşlerin etkin olduğu, Araplar ve Batıca tanınan SUK'un bir olması lazım. Hikâyenin daha yeni başladığı Suriye'de muhaliflerin ilk yapması gereken bir olmak, diri olmaktır. Yoksa dünya güçleri kendi adlarına çoktan karar verecek. Suriye üzerinde İran ve Rusya için infikak zamanı geldi.Rusya Esed'den vazgeçer ama Suriye'den "geçmez". Tahran ise ilk fırsatta Esed'i satacak. Bunun yanında Rusya, İran ve ABD dahil tüm güçler biliyorki, Türkiye'siz çözüm kalıcı olmaz. Türkiye ise, halk temelli olmayan, efkâr-ı âmmenin önmesenmediği hiçbir çözümün istikrarlı olmayacağını söylüyor.  Türkiye haklı. Türk dış politikası son on yıldır tutucu realizm yerine aktif bir idealizmi benimseyerek çıkarların aksine değerler üzerine siyaset yapmayı seçmiştir. Hâsılıkelâm, uzun vadede kazanan Türkiye olacak.

 

Devamını Oku

CHP VE SÖZDE "DEĞİŞİM": BİR KURULTAY KLASİĞİ

Dile kolay bir başarı, 2 yıla 4 kurultay sığdırmak. Bu defa ki olağan bir kurultaydı ve Kiliçdaroglu bin 232 geçerli oyun bin 164’ünü alarak yeniden ve 3. kez genel başkanlığa seçildi. 34. kurultay öncekilere oranla sakin geçti. Ne havada uçan sandalyeler nede kameralar yansıyan tekme tokatlar. Bu anlamda CHP kendisi için büyük bir başarı yakalamış ve kavgasız kurultay yapmayı öğrenmiştir. Bu CHP için bir başarıdır ve artı hanesine yazılması gereken "tek" noktadır. Bunun yanında CHP, muhtemelen zorunlu olduğu içindir ki artık "değişim"den bahsetti. Çünkü referandum, CHP için bunu gerekli kıldı. Statükoyla bugüne kadar yapılan teşrik-i mesai, anayasa paketiyle imkânsızlaşınca, CHP siyasetini değiştirmek zorunda kaldı. YÖK, asker ve yargı üzerindeki vesayeti kalkınca, CHP en önemli müttefiklerinden mahrum kalmış oldu. Ve istese de istemese de halka "inmek" dışında bir yolu kalmadı.

Peki CHP için "tek" artı neden kavgasız bir kurultay? Çünkü değişim söyleminin ana tema olarak ele alındığı bu kurultayda öncekilere oranla her zamankinden fazla "Atatürkçü" ve "Kemalist" söylemler kullanıldı. Sol içerikli söylemlerle, “kendi özüne dönme çabası görüntüsü veren” CHP, bundan böyle daha köşeli siyaseti sokağa taşıyacak.

CHP politikalarını toplumun talepleri doğrultusunda oluşturan bir parti olmamıştır. CHP vesayet kadrolarının hakimiyet sürdüğü "Asker/Sivil Bürokrat" bir kimliğe sahiptir. Vesayete müstendid bir CHP bundan böyle ya halka gidecek ya da halka gidecektir.Bu yüzdendir ki değişim, söylemlerde kalmamalı eyleme dönüşmeliydi. Ayrıca tüm il ve ilçe delegeleri Kılıçdaroğlu döneminde oluşmuş bir delegeye sahipken bunu yapamıyorsan hiç bir zaman yapamazsın.
2 yıl önce, yani Kılıçdaroğlu'nun deyimiyle "eski" CHP kadroları iş başındayken değişim yapamayınca kimse seni yargılamadı. Ama bugün tamamıyla hakim olduğun bir CHP'de hem değişim diyip hemde hala "Köklerimize bağlıyız. Çizgimizden milim sapmadık" diyorsan bu millet sana yine senin benzetmenle "kıçıyla güler".

Peki CHP'nin değişmediğinin tek kanıtı söylemler ve tutumlar mıydı? Tabi ki hayır. Yeni Parti Meclisi'ne bakınca bunu rahatlıkça görebiliyoruz.
1990'lı yıllarda genel sekreterlik yapan ve laiklik noktasında sert siyasetiyle tanınan Adnan Keskin en çok oy toplayan isim olarak PM’ ye seçildi. Listenin başlarında yer alan Haluk Koç ile Murat Karayalçın, Gülsün Bilgehan, Hurşit Güneş, Fikri Sağlar ve Ercan Karakaş gibi eski isimlerin CHP'de 'yeni' siyaset üretecek fikrine inanan varsa beri gelsin.
Ayrıca delegenin belirlediği bu isimler bize CHP delegesinin de değişim istemediğini gösteriyor. Eski Genel Sekreter Adnan Keskin’in, Kılıçdaroğlu’ndan sonraki ikinci adam olarak tekrar aktif rol alması ve büyük ilgi görmesi de bunun kanıtı. Baykal döneminde keskin muhalefeti nedeniyle partiden uzaklaştırılıp CHP'nin İş Bankası Yönetim Kurulunda hisselerini temsil eden kişi pozisyonuna getirilmişti Keskin. Ayrıca Mustafa Sarıgül'le beraber Baykal'a karşı çıkan tarafın öncülerindendi. Deniz Baykal'a rakip olan ve Kılıçdaroğlu'na yönelik kimi çıkışlarıyla dikkat çeken Samsun Milletvekili Haluk Koç'un da genel başkan yardımcısı ve parti sözcüsü olarak görev yapacağı konuşuluyor.

Kısacası birbirini satan ikinci adamların ağırlıklı olduğu bir Parti Meclisi bizleri bekliyor. Aslında buda Kılıçdaroğlu için aykırı bir durum teşkil etmemeli ve etmiyor. Çünkü şuanda ki konumuna gelirken, siyaset sahnesinde beraber yürüdüğü Baykal ve Sav'ı, geldikten sonrada Gürsel Tekin'i sattı dersek herhalde mübalağa etmiş olmayız.

Her zaman yüzde 30 oy oranına sahip olmasını istediğim muhalefetin (CHP'nin) daha kapsayıcı olması gerekiyordu. Değişimi sözde değil özde özümsemiş kadrolar iş başında olmalıydı.  

Kısacası Kılıçdaroğlu’nun Parti Meclisi, ‘değişim’ mesajı vermedi. Bir taraftan müteceddid bir partiyim derken bir taraftan gittikçe maziye gömülü bir hale büründü. 
"İdeoloji" ve "lider" sorunu çözememiş bir CHP her gün kurultay yapsa da "değişmeyen" tek şeyin CHP olduğunu görür ve Başbakan'ın deyimiyle "olsa olsa doğan görünümlü şahin olur".

Devamını Oku

ESED'İN KAÇIRDIĞI FIRSAT: "KÜRT KARTI"

Suriye'nin hali tam manasıyla bir alev topu. Genel bir bilgilendirme yapmak gerekirse Türkiye’de bulunan Suriyeli vatandaşların sayısı 42 bin 682’ye ulaştı. Suriye'de ise, 1,5 yılda toplam 19 bin 867 insan katledildi ve bunların 1522'si çocuktu. Yine bu saldırılarda birçok kadın ve çocuk "yakılarak" ve "işkence" edilerek öldürüldü. 16 aydır devam eden katliamın bugünkü bilânçosu baba Esed'in 1982'de Hama'daki katliamından farklı değil. Aradaki fark, 10 binden fazla insanın birkaç gün içinde değil de 16 ayda öldürülüyor olması. Esed tam bir acz-ı beşerî sergiliyor. Tüm bu katliamlar yapılırken direnişinin meyvesini almaya her geçen gün daha da yaklaşan Özgür Suriye Ordusu görüyoruz. Her gün daha da şiddetlenen çatışmaların Şam'a ulaşması bu anlamda çok önemli bir gelişme. Öyle ki, artık kantarın topuzu kaçmış görünüyor. 

Hamurun artık su kaldırmadığı bu süreçte Esed'in katliamı, arkasındaki güçleride etkiliyor. Bu anlamda, Esed başta "Kürt kartı" olmak üzere, neşet ettiği güçleri elinden kaçırıyor. Baas ordusunun yaptığı katliama daha fazla göz yumamayan birçok önemli komutan başta Türkiye olmak üzere çeşitli ülkelere sığındı. Ve son mahfilde, belki de en büyük darbeyi Baas rejiminden kopan en önemli isimlerden biri olan Suriye'nin Bağdat'taki büyükelçisi hemhane Navaf Faris'den yedi. 
Bağdat'ta 3 yıldır Suriye'yi temsil eden Faris, rejim içinde Esed'in güvenini kazanıp bölge valiliğine kadar yükseldi. Aynı zamanda bir aşiretinde önde gelen ismi olan Faris'in bu hamlesi, birçok "aşiret" liderinin Esed'in arkasında durmaktan vazgeçtiğinin en açık örneği.

Baas rejiminin El Kaide ile işbirliği içinde olduğu söyleyen Faris'e göre amaç, dünya ile yaptığı pazarlıkta El Kaide eylemlerini kullanmak. Ve dünyaya, ben gidersem yerime El Kaide gelir demek. 
Faris'in "kimyasal silah" konusunda altını çizdiği gerçekse, dünyanın bir süredir görmemek için gözlerini kapadığı bir gerçeği gözler önüne seriyor.
Faris'in Beşşar Esed'e de bir çağrısı var: "Sen tarih bilmiyorsun. İki irade mağlup edilemez: Allah'ın iradesi ve halkın iradesi. Suriye'deki cinayetlerinden dolayı tarih sana lanet edecek."

Faris gibi önemli isimlerin bu tip davranışları çok önemli. Lâkin bölge için asıl kader belirleyici etkenlerden birini "Kürtler" oluşturuyor. Önceden de altını çizdiğimiz bu gerçek kendisini son gelişmelerle iyice gözler önüne serdi. Peki, bu nasıl oldu? Beşşar Esed, yaklaşık 2 milyonluk Kürt nüfusuna kimlik, işyeri açma, anadilde eğitim ve çalışma hakkı sözü verdi. Esed'in vaatlerini yerine getirmemesi ve Barzani'nin yeni bir lider olmadaki hevesi bu sürecin ana etkenleri.
Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetiminin lideri Mesut Barzani, giderek daha fazla güç kazanıyor. Artık yerel değil, bölgesel ölçekte siyaset yapan bir aktörden söz ediyoruz. Özellikle Suriye’deki kritik süreçte Kürtlerin giderek daha fazla öne çıkması buna sebep oldu. Bu durum, en az onlar kadar, hatta çok daha fazlasıyla Türkiye’yi ilgilendiriyor.

Son süreçte Erbil'de Barzani ve Suriye Kürtlerinin önde gelen isimleri toplantılar yaptılar. Bu toplantının daha önce Erbil’de gerçekleşen Suriye Kürtleri Zirvesi’nden en önemli farkı, PKK’nın Suriye kolu olan PYD’nin de masada olmasıydı. 

Erbil'de imzalanan metni çok önemsemiyorum, bu anlamda önemli olan Suriye Kürtlerinin çok geniş kesimlerini temsil eden iki örgütün aynı masada oturması: Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi (SKUM) ve Demokratik Birlik Partisi (PYD). SKUM, uzun zamandır Barzani’yle yakın temas içinde. Ancak PKK’nın uzantısı olan PYD’nin toplantıya katılması çok daha önemli.
Bu gelişmelerin Suriye'deki etkisi çok ciddi olucak. Çünkü tüm gücünü muhalifleri püskürtmeye harcayan Esed'in karşısında artık güçlü bir Kürt hareketi var. 

Bu gelişmenin yanında çok önemli saydığım bir diğer gelişmede ABD'nin Doğu Akdeniz'e iki uçak gemisi göndermesi. Ve bunun akabinde hemen Rus gemilerinin bölgeye hareket etmesi.

Artık mızrak çuvala sığmıyor. Doğu Akdeniz ısınmaya başladı. Rusya'nın Suriye meselesini bahane ederek bölgede bir fiili durum oluşturmasına ABD bölgeye gelerek karşılık veriyor. Doğu Akdeniz'de petrol ve gaz pazarlığı başlıyor. Bununla birlikte "yeni" Suriye'nin pazarlıklarına bu kapsamda başlandı diyebiliriz.

Sonuç olarak, Türkıye'nin bölgedeki tüm Kürt oluşumlarıyla iyi ilişkiler kurması gerekiyor. Bu amaca hizmetle, iyi görünen Erbil-Ankara ilişkileri bölge için hayati. Bölge kaderinde öncü role sahip tüm Kürt güruhlarıyla iyi ilişkiler, "tarihsel bağ ve kardeşlikten" ziyade bir zorunluluktur

Devamını Oku

AK PARTİ'NİN "HAS" HAMLESİ

Son günlerin en çok tartışılan konusu, Ak Parti ve Has Parti'nin "birleşmesi".
Kendi fikrimi en baştan söyleyeyim: Doğru ve yerinde bir karar. Aslında çok geç atılmış bir adım. Numan Kurtulmuş ismi Milli Görüş hareketi içinde hep yenilikçilerle anıldı. Söylem, tavır ve insanlarda uyandırdığı intiba onu hep yenilikçi tarafta görme eğilimindeydi. Lâkin Kurtulmuş hocasına saygıdan mıdır bilinmez hep "gelenekçi" tarafta olmayı seçti. Yapmak istediği siyaseti önce RP'de sonra Saadet'te aradı, ama imkân bulamadı. Saadet'ten kopuş sürecinde birçok kesimde Ak Parti'ye geçecek ümidi yeşerdi. Ve bence bu zamana kadar ki en büyük hatası olan Has Parti'yi kurdu. Neden büyük hata? Çünkü Başbakan Erdoğan Ak Parti başında olduğu sürece hemen hemen aynı görüşleri benimseyen Has Parti'nin, aynı tabanda karşılık bulması zor hatta imkânsızdı. Kurtulmuş ismi Has Parti'nin hep önünde yer aldı. Has Parti, Numan Bey'in çekim gücüne rağmen bence yeterli kadro birikimini de sağlayamadı. Velhasıl bu bütünlük bir iktizaydı ve güzel oldu.

Dikkat çeken noktalarla birlikte, bu "birleşme"nin hem avantajları hem de dezavantajları var.

Partilerin "birleşmesi" Numan bey şahsında, Has Parti'lileri kırmamak için uygulanan bir söylem. Son seçimde yüzde 0.75 alan bir parti ile yüzde 50 oy alan bir partinin bütünleşmesinin asıl adı "katılım"dır. Bu anlamda, Has Parti'lileri ve Numan Kurtulmuş'u rencide etmemek önemli ve gerekliydi. Bu amaca hizmet ettiğini gördüğümüz ikinci bir olay ise görüşmenin yapılacağı yerdi. Ak Parti genel merkezinde yapılacak olan Kurtulmuş- Erdoğan görüşmesi rencide etmemek adına Başbakanlıkta yapıldı. 

Dikkat çeken ikinci bir noktada; evet, Erdoğan Ak Parti başında olduğu müddetçe iktidar sıkıntısı yok, peki sonrası? İşte bu noktada, Ak Parti tabanı MHP ve CHP’ye kaymaktan ziyade, Numan Kurtulmuş ve dolayısıyla Has Parti gibi aynı görüşleri aksettiren partiye kayabilirdi. Başbakan'ın Kurtulmuş hamlesi bu durumunda önüne geçecek çok yerinde bir adım.

Birçoklarına göre ""Cumhurbaşkanlığı seçimleri düşünülerek yapıldı" fikrine katılmıyorum. Gerçekçi olmak gerekirse, Has Parti'nin Cumhurbaşkanlığı sürecinde etkisi yüzde 1–2 olurdu. Dolayısıyla Başbakan Erdoğan'ın yüzde 55 veya yüzde 58'le Çankaya'ya çıkmasında bir fark yok.

Burada asıl üzerinde durulması gereken konu "Ak Parti sonrası". Parti içinde 3 dönem sınırlandırması sebebiyle nadasa çekilecek birçok kişinin, Ak Parti'ye alternatif bir çaba içerisinde olduğu söyleniyor. Bu doğruysa bile, Kurtulmuş hamlesi bunların önüne set çekebilecek bir gelişme. Kısacası görünen o ki, Erdoğan parti içinde oluşabilecek muhalif sesleri seçim sürecine girmeden susturmuş oldu. Ve siyasi bir ders verdi. 

Numan Kurtulmuş birçok konuda Ak Parti'yle benzer söylemlerde bulunsa bile, tamamen zıt düştüğü noktalar var. En önemlisi dış politika. Arap Baharı devrimini doğru okuyamayan Kurtulmuş, bu devrimleri halkların demokrasi isteği yerine, "Batı komplosu" olarak değerlendirdi. Libya ve Suriye'de dış müdahaleye karşı oldu. Sunduğu tek çözüm "İran ile diyalog" . Ak Parti'yi "Sünni ittifak" oluşturmakla itham etti. Ve tabi en meşhur benzetmesi ise "Harun-Karun" oldu. "Geçmişte söylediklerimin arkasındayım" diyen Kurtulmuş'a karşı, Ak Parti'de Myk toplantısı öncesi Hüseyin Çelik " Tövbe edip gelsinler" dedi. Çelik gibi bazı ağır topların bu katılıma ilk başta karşı durdukları ama ikna edildikleri biliniyor. Açıkçası, bence bu hamleyle beklenen birazda buydu. Yani, muhalif seslerin eteklerinde ki taşı dökmelerini istedi Erdoğan. Başbakan partisinin lâne-i haraba dönüşmemesi için çok akıllı hamleleri vaktinden önce alan bir lider. Ayrıca Erdoğan'ın parti içinde muhalifler sesleri önlemek adına birçok ismi yerel seçimlerde Büyük Şehir Belediye Başkan adayı yapacağı konuşuluyor. 

Numan Kurtulmuş'a verilecek görev noktasında, kendisinin yaptığı "Makam mevki hırsı içinde değiliz" açıklaması rahatlatıcı etken oldu. Önümüzdeki kurultayda muhtemeldir ki önemli görevler verilecek Kurtulmuş için, "yeni lider" sıfatı birçok Ak Parti kurmayını haklı olarak kırabilir. Ve bence de böyle bir hamle olmayacak.

Tezekkür etmek gerekirse, Ak Parti için Numan Kurtulmuş hamlesi çok doğru bir siyasi stratejinin unsuru.Erdoğan'ın son zamanlar milliyetçi ağırlıklı söylemleri göz önüne alınırsa MHP'den katılımlarda sürpriz olmaz. Siyasi kapsayıcılığını her geçen gün arttıran Ak Parti önümüzdeki 10 yılın en büyük iktidar adayı olarak yola devam diyor.






 

Devamını Oku

ESED'İN SON KOZLARI

Suriye'deki yönetim konusunda önce kafaların netleşmesi gerekir.
Suriye'deki Baas yönetimi "azınlığın çoğunluğa tahakkümü"ne en iyi örnektir. Açıkçası Baas, bizdeki Ulusalcıların başarılı olmuş halidir. Kendi halkına "mikrop" sıfatını uygun gören kalleş zihniyet, sözde Arap milliyetçisi ve solcudur. Gel gelelim ki bu katil ordu en büyük düşman olarak yine halkı görmektedir. İktidara geldiği 1963'den bu yana halkı inim inim inletmiştir. Aile ve mezhep rejimi olmaktan öteye geçemeyen Baas'ın halktaki oranı % 12'dir. Mezhep rejimi güttüğü içindir ki "reform"ları gerçekleştirememiş, demokratikleşme adımları atamamıştır. Çünkü bilmektedirler ki demokratik ilk seçimde halk onlara "mikrop" muamelesi yapacaktır.

Şimdi bu yönetim kalkıp Türkiye'yi mezhepçilikle suçluyor. Daha öncede Türkiye'ye birçok iftiralarda bulunan Esed için bunlar sıradan şeyler. Bu anlamda Esed'le yapılan röportajlar gazeteciliğe hizmet etmek yerine, Baas rejiminin ekmeğine yağ sürmektedir. Ve olayın ikinci bir boyutuda şudur, bizden herhangi bir gazeteci röportaj yapıp olduğu gibi yayınlarken, Suriye'den bir gazeteci gelip Türk yetkililerle yaptığı röportajı olduğu gibi yayınlayabilir mi? 

Esed'in iddiasına göre, İran merkezli Şii ittifakına karşı, Türkiye Sünni ittifak oluşturuyor. Müslüman kardeşler ve Hamas'ı desteklerken, Maliki'yi dışlıyor. "İçimizdeki" Baascılarında desteklediği bu tez, dikkate alınmaması gereken bir tutumdur. Unutulmasın ki, Tayyip Erdoğan Irak ziyaretinde Şiiliğin dini merkezi Necef'te Hazreti Ali türbesini ziyaret eden ilk Türk başbakanıdır. Ayrıca son dönemde Irak'lı Şii liderler El-Sadr ve Allavi başta olmak üzere Ankara birçok Şii lidere ev sahipliği yaptı. Bunların hiçbiri olmamış olsa dahi, mezhep çatışması Türkiye'nin özellikle lider olmak istediği bir bölgede savunmayacağı tek yöntemdir.

Maalesef yapılmak istenen, ilk andan itibaren Türkiye ile İran'ı karşı karşıya getirmektir. Uçağımızın düşürülmesindeki gaye ile mezhepçilik tartışmasının gayesi aynıdır. Şuan, olası bir savaş Esed'in, Rusya'nın ve İran'ın gözlerinin içini parlatan bir fikir. Suriye'deki yönetimin % 65'ini muhaliflere kaptırmış bir Esed çok fazla dayanamaz. Onun için olası bir savaş Baas'ın ömrünü uzatır.

Burada İran’ın, dolayısıyla Çin'in taviz vermeyeceğini düşünürsek, ele alınması gereken 2 önemli taraf var; Rusya ve Kürtler.
Öncelikle, Rusya'nın Suriye'deki çıkarlarına saygı duyulmalı. Bunda herhangi bir beis görülmemeli. Bugün Rusya, Suriye'nin arkasında bu kadar ciddi duruyorsa bunun bir sebebide Libya'da Rusya'nın çıkarlarının tamamen göz ardı edilmesiydi. Dolayısıyla, yüz yıllardır sıcak denizler hayaliyle yanıp tutuşan Rusya'yı, Akdeniz'deki tek hava üssü olan Suriye'de o kadar kolay saf dışı bırakamazsınız. Cenevre görüşmesi ve sonrasındaki görüşmeler gösteriyor ki Rusya eskisi kadar Esed'in arkasında duramayacak. Bunun en önemli işareti iptal ettiği silah anlaşmasıydı. Erdoğan'ın yakın zamanda günü birlik yapacağı Rusya ziyaretide bölge için çok önemli. Rusya, silah anlaşması iptaliyle verdiği tepkinin, yalancı bir tepki olmadığını ispatlamalı. Bunun yanında, Rusya'nın İran'a satışını iptal ettiği(İsrail'in isteği üzerine) S–300 füzeleri, Rusya hava savunma sisteminden daha büyük önem taşımakta. Yani, Rusya'nın İran'la arası eskisi kadar iyi değil. 

Bölgede, hem Suriye noktasında hem de diğer oluşacak tüm sonuçlarda Kürtlerin etkisi cerhen hergün daha da artmakta. Barzani'nin önce Maliki'ye karşı sergilediği tavır ve ardından Suriye'de etkin olan Skum ve Pyd'yi birleştirebilmesi hem Kürtlerin önemini hem de Barzani'nin ciddi bir aktör olacağının göstergesi. Barzani'yle eskisinden çok daha iyi ilişkiler içinde bulunan Türkiye, Barzani'yle dirsek temasında olmanın avantajını görecektir. Öte yandan, Suriye Ulusal Konseyi(SUK)'nin başında da bir Kürt'ün bulunması, Kürtlerin bölgenin kaderinde söz sahibi olduğunu herkese gösteriyor.

Bu kadar karmaşık ilişkileri içinde barındıran Suriye'de, muhalifler müdahale istemiyor. Açıkçası, devrimlerinin Libya'daki gibi "çalınmasını" istemiyorlar. Tek ihtiyaçları silah ve "lider". 

Hâsılı kelam, son kozlarını oynayan Esed'in sözleri ve tavrı bana Seyfülislam Kaddafi'nin başkent Trablus düşmeden önce yaptığı şovu anımsattı. Tam bir afak darlığı sergiliyor. Kaddafi, Saddam, Nasır, Hüsnü Mübarek gibi askerler darbeyle ve kanla geldikleri o koltukları kansız bırakmadı. Umarım, Esed'inde sonu en kısa zamanda "Mübarek" olur.


Devamını Oku

MEN DAKKA DUKKA: 28 ŞUBAT

"Post-modern" veya ne derseniz deyin 28 Şubat bir darbenin adıdır. Hemde her ayağı başarıyla kullanmış en "profesyonel" darbedir. 28 Şubat üniversiteler ayağı, basın ayağı olan ve daha birçok kurum ve kuruluşla teşrik-i mesaide bulunulmuş bir darbedir. Hangisini unutabiliriz ki? Başörtülü öğrencilerin yüzüne üniversite kapılarının kapanmasını mı yoksa öğretim üyelerinin okullardan atılmasını mı? Hele birde bu kendini çok beğenmiş darbecilerin cahil cühela halleri yok mu, hiç sormayın! Şöyle ki; "Sofi'nin Dünyası" nı kütüphaneye aldıran öğretim üyesine soruşturma açtılar. Sebep ise, "SOFİ" isminin çağrıştırdığı irticai sıfat. Yani anlayacağınız bu insanlar hem kel hem fodul. Bununla birlikte, İmam Hatip Liselerini, Meslek Liselerini de unutmadık.

Hani şimdi ses kayıtlarına vuruyor malum kesimler, özel hayat diyorlar. E peki, 28 Şubat'ta Çiller'in doktorundan çalınan "çıplak fotoğrafları" nı hükümetten çekilmesi için şantaj olarak kullanmalarına ne diyeceğiz? 28 Şubat işte böyle iğrenç bir dönem.

Medyada ise Dinç Bilgin'i, Cengiz Çandar'ı, Mehmet Ali Birand'ı dinliyoruz, "yuh artık" derken, Nazlı Ilıcak'ları görüp "Bari Dinç Bilgin kadar olabilseydin" diyoruz. Dinç Bilgin'in "Yalan haber ve yazılar servis ettik", "Basın Genelkurmay'ı yarı ilahi bir makam gibi görüyordu" sözleri fazla izaha gerek bırakmıyor.

Hangi âsâr-ı mergubenizi unuttuk ki? "Vicdanen pırıl pırılım hayatta yaptığım en iyi şey ikna odasıydı, 5'i hariç hepsinin başını açtırdım" diyen Chp'li Nur Serter'i mi? İmam Hatiplerin kapanması noktasında "Siyasi hayatıma dahi mâl olsa, ben bunların üstüne gitmeyi sürdüreceğim" diyen dönemin başbakanı Mesut Yılmaz'ı mı?

Darbe davaları konusunda tecrübeli bir Türkiye 28 Şubat'a daha profesyonelce yaklaşmalı. Tutuksuz yargılama imkânı olduğu halde tutuklanan Kemal Gürüz gibi vakalar devam etmekte. Kabul edilen yargı reformları bu sorunları çözmek için yapılmalı. Özellikle muhafazakâr kesimin hislerine daha çok gem vurması gereken bir süreç. Çünkü oluşturulabilecek bir intikam süreci ne dine, ne demokrasiye sığar. Bunun yanında, dönemin G.Kurmay Başkanı Hakkı Karadayı'nın halen ifadeye çağrılmamış olmaması neye hizmet, anlayabilmiş değilim!

Öyle ya da böyle, insanlar devlete temayüz edenlerin yaşattığı cehennemi unutmadı. "28 Şubat kararlarının altında MGK'ya katılan Başbakan ve bakanların imzası var, demek onlar da bu sorumluluğu paylaşıyor" gibi o dönemde ki baskıyı görmezden gelen bu ahlaksız sözleride unutmadık? Desenize "Biz zamanında Çiller'e neler yaptık, siz hâla bizde ahlak mı arıyorsunuz?"

"MGK meşru ve anayasal bir kurum o halde yapılan suç değil" diyenler, o zaman, anayasal ve meşru bir kurum olan G.Kurmay'ın 12 Eylül'de yaptığını meşru mu görüceğiz? Veya parlamentoda okundu diye 12 Mart muhtırasını demokrasi manifestosumu sayacağız?

Siz başınız kumdan çıkarmadan, cadı avınıza devam edin. Bu ülkede 300 yıllık geçmişi olan darbe geleneği bitirilmeli. Kısacası yolumuz bu.

Devamını Oku