Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Türkiye Portreleri

 

Kendi Baharını Yaşayan Türkiye

12 Haziran seçimleri, YAŞ süreci, sivil anayasa tartışmaları, AK Parti döneminde ortaya çıkan bölgesel güç söylemleri; siyasette, ekonomide, sosyal alanda kendine güveni yerine gelen, asırlık problemlerini büyük bir cesaretle tartışan bir Türkiye fotoğrafıyla karşı karşıyayız.

4 mevsimin layıkıyla yaşandığı üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde, başka coğrafyalardaki sıcak baharlara nazire yaparcasına, kendi baharını layıkıyla yaşamaya çalışan bir Türkiye’yi birlikte hissediyoruz.

Elbette her baharda olduğu gibi, soğuk yaptığı günler, havanın siyaha çaldığı sağanak yağışlı günler de yaşamıyor değiliz.

Ama ağaçların filize duruşu, tabiatın hafiften yeşile çalması da baharın umut veren doğasını gözler önüne sermez mi, Akdeniz’in iklimini müjdelemez mi?

İşte şimdi o filizleri görüyor ve geleceğe dair umutlanıyoruz.

Ve diyoruz ki umarız birileri, doğanın dengesini bozarak aşırı ısınmaya sebep olmaz!

Paralel Evrendeki Yeni Türkiye

Twitter’da adeta bir bilgi havuzu dolduracak musluk misali akan timeline’ımı izlerken, Türkiye merkezli bir e-ticaret sitesinin satışını duyuran tweet ilgimi çekti.

Tweet’teki linki tıkladığımda karşıma bir infografik’in eşlik ettiği haber çıktı.

İnfografik’te “Türkiye’den E-Ticaret Kaplan’ı” olarak söz edilmesi öncelikle dikkatimi çekti ve hoşuma da gitmedi desem yalan olur.

Yıllarca Asya Kaplanlarının (Güney Kore, Vietnam vb.) hikayeleri ile büyüyen benim yaş grubum için bu önemli bir tanımlamaydı.

Çünkü Çetin Altan üstada referans verirsek, bu sefer zamanın ruhunu Türkiye’nin ıskalamadığı anlamına geliyordu.

İnfografik’i hazırlayanlar bu iddianın temellerini ise Türkiye ile ilgili verdikleri internet ve sosyal medya kullanımı verileri ile desteklemişlerdi.

Buna göre;

Türkiye’de 35 milyon internet kullanıcısı bulunmakta,

Türk kullanıcılar Avrupa’da internet başında en fazla zaman harcayan milletler arasında 3’üncü,

Dünya üzerinde ise 13’üncü en büyük internet nüfusunu yine Türkiye oluşturuyor.

Avrupa’da ise Almanya, Rusya, İngiltere ve Fransa’dan sonra en büyük 5’inci en büyük internet nüfusunu oluşturuyoruz.

İnternet’te kredi kartı dolaşımı ise % 60 oranında.

Ayrıca Türkiye’de internet kullanıcılarının çoğunluğunun gençlerden oluşması ve sosyal medyadaki aktif katılım da dikkat çekici;

Buna göre;

Türkiye’de internet kullanıcılarının % 70’i 34 yaş ve altındaki bireylerden oluşuyor (ki bunlardan birisi de benim)   

Türkiye için internetteki yaş ortalaması ise 29 ve büyük oranda sosyal medya kullanıcısı.

Türkiye, her ne kadar dünya diğer ülkelerde pek cazibesi kalmasa da, friendfeed kullanımında dünyada birinci,

Facebook kullanımında dünyada beşinci,

Twitter kullanımında ise sekizinci sırada yer alıyor.

Tüm bu veriler, Türkiye nüfusunun yarısının zamanının önemli bir bölümünün bizim evrenimize paralel dijital bir Türkiye’de geçirdiğini ifade ediyor.

Dahası bu kişilerin sosyal medya ile yoğun etkileşim halinde olduğunu ve dünya ile ülke meselelerine yakınlık duyduğu söylenebilir.

Yani aramızda birileri ki, bunlar azımsanmayacak sayıda, Dünya ile günün 24 saati iletişim halinde ve aslında oldukça aktifler.

Sosyal medyada yaptıkları paylaşımlar, yorumlar, karşılıklı görüş alışverişleri ile dinamik,  özgür ve demokrat bir tartışma zemininin oluşmasına, insani duyarlılıkların, dayanışmanın kuvvetle sergilenmesine hizmet ediyorlar.

Kısacası, karşımıza giderek evrensel değerler ile hemhal olan, dünya ile iletişime açık, kolayca örgütlenerek tavır alabilen, haklarını koruma ve güçlendirme konusunda bilinçli, yeni bir nesil geliyor.

Bu değişim ve dönüşüm süreci teknolojinin hızlı gelişimi ile sunduğu mobil yaşam süreci ile de her an her yerde birikerek ilerlemeye devam ediyor.

Paralel evrende yeni bir Türkiye dalgası yükseliyor ve bu dalga kısa zaman içinde Türkiye’nin gerçek hayatına olanca gücüyle vurmaya hazırlanıyor.

O yüzden şimdiden kemerlerinizi bağlayın!

 

Devamını Oku

SİVİL TEAMÜLLER VE YENİ TÜRKİYE

 

12 Haziran seçimlerinde tüm yönleriyle çıkan sonuç, 80 yıldır bu ülkede istedikleri gibi at koşturanlar, Anadolu’nun sesini Ankara’nın dar koridorlarında sessizliğe mahkum edenler için büyük şok oldu.

12 Haziran sonrası oluşan meclis tablosunda % 95’lik temsil kabiliyeti hem yeni “sivil” anayasa için kuvvetli bir meşruiyet sağlarken, AK Parti’nin üçüncü tek başına iktidar döneminin de demokratik teamülleri karşıladığını da ifade ediyordu.

Tabii bu durum AK Parti’yi % 40’ın altına çekerek, bir azınlık hükümeti ya da koalisyon hayalleri kuranlarda derin bir şok oluşturdu ve paniğe sevk etti. Çünkü yıllarca milletsiz bir devlet yönetenlerin elindeki iktidarın son bulacağı görünürlük kazanmıştı. Devlet için insan paradigmasının, insan için devlet paradigması ile yer değiştirecek olması bu çevreleri son derece rahatsız etmişti. Bunun üzerine ikinci oyun planını yani “KAOS PLANINI” devreye soktular.

İlk olarak tutuklu yargılanan ve hüküm giyen “milletvekilleri”ni öne sürerek TBMM’yi boykot ettiler. Burada BDP ile CHP aynı misyonun farklı kollarını oluşturuyordu. Meclis dışında bir muhalefet organize edilmek istendi. Ne var ki küresel gelişmeleri, zamanın ruhunu, Anadolu’yu okuyamayanların planı havada kaldı. Bunun üzerine CHP meclis içinde muhalefet yapmak için mecburen TBMM’de yemin etti. BDP ise Kürt meselesini istismar etmeyi ve şiddeti masaya koymayı tercih etti. İlginçtir bu safhada medyamızın bir kısmı freni boşalmış şekilde kaosa hizmet eden BDP’ye daha çok gaza basması için birlik ve beraberlik yazıları yazarak, hatta meydanlarda bizzat bulunarak destek de veriyordu. Ne var ki bu ilk dalga millet ve AK Parti nezdinde etkili olmayınca, ikinci dalgayı harekete geçirdiler.

Kürt meselesinde PKK’nın şehir suikastleri, yol keserek adam kaçırma ve sonrasında 13 Mehmetçiğin Silvan’da gündüz gözüyle pusuya düşürülerek şehit edilmesi ve BDP/DTK/KCK demokratik özerkliği ilan ederek Kürt meselesini ateşten gömleğe dönüştürme / kara günlere dönüş girişimi devreye girdi. Burada ki hesap büyük ihtimalle kamuoyunda derin bir çalkantı oluşturularak, Kürt meselesinde sürecin tıkanması ve askeri çözümün devreye sokulmasıydı. Yani 1994’te olduğu gibi terörle mücadelede tüm yetkinin TSK’ya verilmesi istenen hedefti.[1] Ne var ki hem şehit ailelerinin ve kamuoyunun TSK’yı sorgulayan duruşu hem de hükümetin, terörle mücadelede Emniyet Özel Harekatı devreye sokacağını ve sivil inisiyatifin güçleneceği mesajını vermesi bu dalgadan da istenen sonucun elde edilmesini engelledi. Tabii Silvan saldırısı sonrası ana muhalefetin birçok general içeride o nedenle terörle mücadelede başarılı olunamıyor diyerek, hükümete karşı komplo oluşturmak ve balyoz darbe planları nedeniyle tutuklu yargılanan generalleri ve subayları sahiplenerek, işaret etmesi de dikkat çekiciydi.. Ana muhalefetin asker eksenli bu yorumu da TSK’daki general kadrosunun yarısının Ankara’da büro işi yaptığı ortaya çıkınca boşlukta kaldı hatta AK Parti’nin elini güçlendiren bir manivela hizmeti dahi gördü.

Şimdi de üçüncü dalga ki, Taraf gazetesinden Emre Uslu’nun iki ay önce yazdığına göre bu plan çok önceden hazırdı ve uygulanmayı, şartların olgunlaşmasını bekliyordu. İşte o anda devreye YAŞ toplantılarına sadece iki gün kala Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının “emeklilik talepleri” devreye girdi. Sebep, hükümete karşı komplo kurma ve balyoz darbe planı nedeniyle tutuklu yargılanan ve tutukluluk isteminde bulunulan generallerin ve subayların emekli edilmesini engelleyememek ve tutuksuz yargılanmasını sağlayamamaktı. Genelkurmay Başkanı istifa mektubunda bunu açıkça ifade ediyor ve hükümete karşı komplo kurduğu iddia edilen silah arkadaşlarının tutuksuz yargılanmasını talep ediyordu. Elbette bu durum adı demokrasi olan bir rejim için kabul edilemez bir talepti ve AK Parti hükümeti bu blöfü görerek, şah dedi. Bir anda yine bilindik medyada kriz fırtınası estirilmeye ve Ankara’nın karanlık dehlizlerinin harekete geçirilmesine dönük refleksler çalıştı. Sivil hükümet korunmak yerine, komutanların haklılığı üzerine yayınlar yorumlar yapılmaya, iri puntolu manşetler atılmaya başlandı. Kimileri hızını alamayıp istifa etmeyen ve müstakbel yeni Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’in nasıl olupta orduevlerine gireceğini sorma cüretini dahi gösterdi. Eski TSK yapısına iliştirilmiş gazeteciler adeta sivil iradenin omurgalı duruşuna kin kusuyorlardı. Demokratikleşen ve askeri vesayetten kendini kurtaran yeni Türkiye’ye kin kusuyorlardı. Silah ve devre arkadaşlarının geleceğini ülkenin geleceğine yeğ tutan komutanları savunuyor, ülkenin geleceğini düşünen komutana tehdit vari parmak sallıyorlardı. Ne var ki yeni zamana eski tarz blöf tutmadı, oluşturulmak istenen kriz 4 saat içinde çözüldü.

Sanırım şu an bu planın da tutmadığını görenler, büyük bir heyecanla ve krizi tırmandırma niyetiyle tatilini yarıda kesip Ankara’ya dönen, “bir darbe olsa ilk tankın önüne çıkacak” olanlar büyük bir şok içinde, yapabilecekleri hamleleri tartışıyorlardır. Ne var ki attıkları her anti-demokratik adımın bu ülkede sivil bilincin gelişmesine ve yerleşmesine imkan tanıdığını göremeyecek kadar körler, sağırlar, dilsizler. Biraz yeni Türkiye’ye ayak uydurmaya çalışsalar, biraz eski teamülleri çöpe atıp, sivil teamüllere uyum sağlasalar, Türkiye’nin önünü açacaklarının farkına varacaklar. Ne var ki çürümüş bir sistemin parçası olarak onlarda sırayla marjinalize olacakları günü beklemekteler.[2] 

Sonuçta Türkiye'de 60 yıldır devam eden sivil siyaset üstündeki askeri-bürokratik egemenliğin son tezahürleri de ortadan kalkıyor. Sivil iradenin hakim olduğu yeni bir Türkiye meydana geliyor. Türkiye artık sivil teamüllerle yönetilmeye başlanıyor. Bu sürecin çerçevesini de oluşturulacak yeni “sivil” anayasa meydana getirecek. Ve elbette başka türlü kaos planları da devreye sokulmaya çalışılacak belki de terör yeniden kanlı yüzünü gösterecek ama zamanın ruhu ve yeni Türkiye tüm bu planları inanıyorum ki boşa çıkartacak, çöplüğe gönderecek. Yeni Türkiye’ye, SİVİL TEAMÜLLERE uyum sağlayan kazanacak.

Tabii yaşanan süreç sadece bir başlangıç. Sırada Genelkurmay Başkanlığının Savunma Bakanlığına Bağlanması, askeri harcamaların Sayıştay denetimine açılması ve TSK İç Hizmet Kanunun 35. Maddesinin kaldırılması var. Tüm bunların kısa süre içinde gerçekleşeceğini de hepberaber göreceğiz.

 

 

 

Not: Türkiye’yi bir kez daha 1993/1994 dönemine geri döndürme girişimleri bu kez başarısız olacak ve Türkiye kendisini tutan çapalardan kurtulacaktır. 


[1] 1993/1994 döneminin İsrail’le ilişkilerin geliştirdiği dönem olması da dikkat çekicidir.

[2] Bu hususta Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu’nun 24 Temmuz Pazar günü Sabah gazetesinde yayımlanan yazısının okunmasını tavsiye ederim.

 

Devamını Oku

MADALYONUN İKİ YÜZÜ: HEDEF AK PARTİ

 

Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.

Bu durum özellikle Türkiye gibi gündemin son derece yoğun olduğu ve hızla değiştiği bir ülkede daha fazla yaşanabiliyor.

Ancak biraz arşiv taraması biraz yakın dönem medyası ve siyasetini hatırlamak, yeni gibi sunulan pek çok gündemin aslında benzeştiğini ve farklı bir boyutta yeniden gündeme getirildiğini gösteriyor. Ve aslında Türkiye’de değişim karşısında nasıl bir oyunun sahnede olduğu da farkediliyor. Böylece 5 yıl önceki bir argümanın bu sefer nasıl farklı bir yüzüyle yeniden ama yine aynı hedefe karşı oluşturulduğuna şahit oluyorsunuz.

Tarih Temmuz 2005, Emin Çölaşan hala amiral gemisinin kudretli yazarı ve her gün köşesinden AK Parti’yle ilgili, yeni bir iddia gündeme geliyor. İşte bu iddialardan birisi de;  ‘Devlet parasıyla yurtdışında yol yapanlar, Güneydoğu’nun yollarını niçin yaptırmıyor?’  oluyor. Buna göre AK Parti söz konusu bölgeye yatırım yapmadığı için Mehmetçikler terörist örgütün mayın tuzaklarına yakalanıyor ve can veriyorlar. Elbette tüm sorumluluk da AK Parti’ye ait oluyor. Neyse ki geçmiş dönemlerdeki gibi sermaye ve statüko karşısında kuzu bir hükümet yok da hemen Çölaşan’a gerekli cevap verilerek, bölgeye yapılan yatırımlar ifade ediliyor. Tabii o açıklamaya kadar çamur atılmış oluyor.

Çölaşan’ın iddiaları madalyonun Türkiye’nin çoğunlukla batı bölgelerindeki milliyetçi refleks eksen alınarak dile getirilen yüzüydü.

5 yıl 10 ay sonra ise bu sefer doğu ve güneydoğu bölgelerimizdeki Kürt milliyetçi refleks göz önünde bulundurularak diğer yüz su üstüne çıkarılıyor. Dahiyane bir fikir ile AK Parti’nin bölgeye yatırımları, Dersim’de yaşanan kıyım öncesi devletin giriştiği kısmi alt ve üst yapı çalışmaları ile karşılaştırılıyor ve yine dahiyane bir sonuca varılıyor; “Kürtler yönelik baskınının alt yapısı oluşturuluyor.”

Bakın sayın Nuray Mert ne diyor?  “Ben, aslında ‘zora’ dayalı siyasetler ile ‘yola’ dayalı siyasetlerin her zaman el ele gittiğini, birbirini tamamladığını söyledim. Dersim katliamı gibi bir olayın tekrar etmesinin söz konusu olamayacağını, ancak mantığın benzeştiğini hatırlattım.” Hani bir söz vardır, “şuyuu vukuundan beter” işte bu sözler ona işaret ediyor. “Onun gibi olacak demiyorum ama işte ona benziyor yapılanlar!!!” Böylece söz konusu bölgelerde AK PArti'ye karşı Kürt kökenli vatandaşlarımızın refleks geliştirmesi amaçlanıyor.

Velhasılı oyun çift taraflı oynanıyor, nabza göre şerbet veriliyor. Ve bu aslında iki tarafında ruh ikizi olduğunun resmini gayet net sunuyor.

O nedenle ki 12 Haziran seçimleri bu ruh ikizliğinin yaşaması için son şans. Buna karşı bir dönem farklı kulvarlarda koşanlar aynı kulvarda koşmayı, hatta birbirleri ile canciğer kuzu sarması olmayı tercih ediyorlar.

5 yıl önce oynadıkları oyunu bir kez daha oynamakta da bir behis görmüyorlar. Yorum değişse de hedef yine AK Parti oluyor. 

 

Devamını Oku

Yeni Türkiye’nin Yeni Muhalefeti

“Yerel yönetimlerin özerklik şartını aynen kabul edeceğiz. Onlara özerklik vereceğiz aynı Avrupa’daki gibi. Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Yasasını aynen kabul edeceğiz.”


Son dakikada bir yalanlama gelmezde bu söz “yeni” CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na ait. Konuştuğu yer ise BDP’nın en etkin olduğu illerden birisi olan Hakkari. Kılıçdaroğlu burada sadece özerklik şartını aynen kabul edeceklerini belirtmekle yetinmeyip, KCK tutuklamalarını da, “Halkın iradesiyle seçilmiş belediye başkanlarının aylarca gözaltında tutulmasını istemiyoruz” diyerek eleştiriyor. Bu açıklamalar çok değil bir yıl önceki CHP’nin resmi tutumuyla taban tabana zıtlık taşıyor.


Şimdi de CHP’nin kalesi olarak anılan ve son dönemde ulusalcı eğilimlerin ağırlık merkezini oluşturan İzmir kaynaklı bir habere göz atalım “Emniyet Genel Müdürlüğünün, İzmir’de “KCK” harf sıralı araç plakası verilmesi işlemini, bu harflerin terör örgütü PKK’nın şehir yapılanmasını hatırlatmasından dolayı vatandaşlardan gelen şikayet üzerine durdurduğu bildirildi.”
Haberde de görüldüğü üzere Hakkari’de konuşan CHP Genel Başkanı ile İzmirli vatandaşımız taban tabana zıt pozisyonda. Yani İzmir’li seçmen ki bunu genel CHP seçmen profili olarak da okuyabiliriz, hala Baykal CHP’sinin duruşunu savunuyor/koruyor. Yani bir doku uyuşmazlığı var. Peki bu uyuşmazlık nasıl giderilecek? Bu uyuşmazlığın giderilmesindeki katalizör AK Parti karşıtlığı olacak. Tabii bu noktada yeni CHP’nin her vaadi, CHP’li seçmen tarafından sineye çekilecek. Ancak diğer önemli nokta bu sineye çekme süreci aslında söz konusu tabanın bir değişim ve dönüşüm sürecine girmesine de sebep olacak. Çünkü, Mahir Kaynak hocanın resmin bütününü görmeyi sağlayan akşam gazetesindeki röportajında hem içerden hem de dışarıdan yeni bir Türkiye talebi var. Bölgenin sağlıklı değişimi de Türkiye’nin kendi dönüşümün sağlıklı bir biçimde tamamlamasından geçiyor. O halde, bu dönüşüme set çekme ihtimali yüksek, 12 Eylül’de hayır oyu veren ve MHP’nin de dahil olduğu % 42’lik kitle ikna edilerek hiç olmazsa nötr pozisyona getirilmelidir. İşte burada CHP’nin güçlü bir muhalefet fonksiyonu icra edecek hatta iktidara ortak olacak bir profil sergilemesi gerekiyor. Yani yeni Türkiye’nin yeni muhalefet partisi de yeni CHP olmalıdır. Kadere bakın ki Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu parti başka bir Kemal ile yeni Türkiye’ye uyumlu hale getiriliyor bir nevi upgrade ediliyor. Bu nedenle kimi yerlerde populizmin sınırlarını dahi sınırlayacak vaadlerle oy talebinde bulunan CHP’yi mazur görmek gerekiyor. Çünkü yeni Türkiye’nin ortaya çıkması için ortalama halktan da oy alabilen bir CHP’ye gereksinim var.


Sonuçta, CHP hem Kürt özellikle BDP hem Alevi hem de ulusalcı hissiyatı birlikte kucaklayan ve bunları yeni Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu düşünce zeminiyle uyumlaştırma görevini sahiplenmiştir. Bu nedenle zikzaklar cizmesi de normaldir. Ama açıktır ki artık CHP’nin girdiği bu yoldan geri dönüşü de yoktur. Yeni CHP’ye oy verecek “eski” CHP’li kitlede de kısa ve orta vadede bunu anlayacaktır. Yeni Türkiye’nin Yeni Muhalefet partisi hayırlı ve uğurlu olsun.

Devamını Oku

Bir Siyasal Heyula olarak CHP

 

12 Haziran seçimlerine tam olarak 25 günümüz kaldı. Görünen o ki büyük bir sürpriz olmazsa AK Parti Türk siyaset tarihinde silinemeyecek bir rekora daha imza atacak ve girdiği 7. (yazıyla yedinci) seçiminden de birinci parti olarak çıkacak. Üstelik bu birincilik yanında yeniden bir tek başına iktidarı da getirecek. O nedenle olsa gerek Başbakan Erdoğan, "birinci parti olmazsam siyaseti bırakırım" sözünü upgrade ederek "tek başıma iktidar olmazsam siyaseti bırakırım" noktasına taşıdı. Böylelikle aradaki sıklet farkına da vurgu yaptı.

Bunun karşısında statüko da dahil tüm müesses nizamın arkasına sıralandığı “yeni” CHP genel başkanı, her kimden danışmanlık hizmeti alıyorsa, üç milletvekilliği karşılığı bir bakanlık verme ya da Başbakan’ın TOBB Genel Kuruluna geç katılması nedeniyle, seçim mitingine geç kaldığını karşısındaki kalabalığa çocuklar misali şikayet eden primitif siyaset örnekleri veriyor. Bir dönemin sakin gücü, Gandisi şimdi her sahnede yer alışında sürekli iktidar partisine yönelik saldırgan bir söylem geliştiriyor. Bu saldırganlık halkta negatif bir algı oluşturuyor. Bu nedenle olsa gerek, bir dönem arkasından yapay rüzgarlar oluşturan medya grubunda artık Gandi lafı ağza alınmıyor, hatırlanmıyor. Çünkü proje sahneye veyahut vitrine çıktığında bambaşka bir görüntü almış durumda. Dahsı böylesi bir görüntü CHP’nin iddialı “artık benim de projelerim var” duruşunu havada bırakıyor, anlaşılmaz kılıyor. Bu duruma “yeni” CHP’nin birkaç parçalı postmodern görüntüsünü de ekleyelim. Bir tarafta Cuma’yı kazaya bıraksınlar söylemi, diğer tarafta Fethullah Gülen cemaatine sempati ifadeleri, diğer tarafta, özellikle iç Anadolu mitinglerinde, Demirel dönemine ait laçka/oportunist siyasal vaadler, diğer tarafta BDP’yle birliktelik görüntüsü verecek Diyarbakır’da Seçim Bürosuna kepenk indirme durumu, bir başka yerde 70’li yıllardan kalma her kapıya süt bırakacağız sözleri… Bu görüntüye, CHP’nin milletvekili aday listesindeki çarpık görüntüyü eklemek de mümkün. Açık ki “yeni” CHP klasik körün fili tarifi hikayesinde ki fil rolünü gönüllü olarak kabul etmiş. Ne var ki bu senaryoda insanların eskisi gibi kör olmadığı ve pek ala bir şeylerin farkına varabileceği hususu dikkate alınmamış. Sonuçta karşımıza bir siyasal heyula çıkmış durumda. Bir dönüşüm ve değişim isteğine dair ufak pırıltılar hissediliyor ama yalnızca tv’lerdeki reklam bazında. Gerçeğe dönüldüğünde doğan görünümlü bir şahinden farkı olmayan bir siyasal yapı karşımızda. Üstelik bu yapı sadece kendisinden dahil Türkiye’nin karanlık siyasal geçmişinden de hatırları bugüne taşıyor. Sanki aynı nehirde iki kez yıkanmak isteyen bir yapı var karşımızda. Ne var ki Türkiye o nehri terk edeli uzunca bir vakit olmuş durumda. Çok klasik olacak ama Türkiye’de artık yeni şeyler söylemek gerekiyor. Kısaca eğer AK Parti her öğrenciye bir bilgisayar (hem de en fiyakalısı bir iPad) vereceğim diyorken sen hala süt dağıtmaktan behis açarsan, aradaki yüz yıllık farkı kapatmak da mümkün olamayacaktır. Çağa uygun, çağa özgün ve toplumun ortak rasyonelinin beklentisini karşılayan bir siyasetin üretilmesi gerektiği açık. Ne var ki birileri CHP’yi tek başına bırakılamayacak kadar değerli görüyor ve bu durum ne yazık ki CHP’yi Türkiye gerçeğinin dışına sürüklüyor.

Sonuç ise tüm kamuoyu yoklamalarında Adil Gür’ün de araştırmaları dahil olmak üzere % 50 bandını zorlayan bir AK Parti görüntüsü oluyor. Çünkü AK Parti toplumun ortak rasyonalitesine hitap etmeyi beceren ve bunu güçlü liderlikle pekiştiren bir parti. Çünkü AK Parti geçen sekiz buçuk yıla rağmen umut veren, kitleler arasında kurumsallaşan bir siyasal yapı, bir siyasal heyula değil. İnanıyorum ki 12 Haziran seçimleri ile Türkiye’de muhalefet yapma biçimi kökten değişecektir.

Not: Her kim nasihat dinlemezse halkın azarını, dırıltısını işitmek istiyor demektir.

 

Devamını Oku

Dijital Medya ve Küresel Vicdanın Dirilişi

Ortadoğu ve Kuzey Afrika, I. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra en ateşli günlerini geçiriyor. Batılı devletlerin cetvelle çizdikleri suni sınırlar içinde, tek amaçları yönetimleri altındaki halk kitlelerine kan kusturup, kızılcık şerbeti içtirmek olan diktatoryal yönetimler, ya çöküyor ya da derin bir sarsıntıdan geçiyor. Ancak görünen o ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ortadoğu ile ilgili bilinen her ne varsa artık dünde kaldı ve yeni şeyler söylemenin zamanı.


Yeni sözlerin söyleneceği alan ise yüzyılın en büyük keşfi internetin dünyaya armağanı dijital medya! Dijital medya ile zamanın ruhu insanlık vicdanı lehine yön değiştirdi. Bunun ilk dalgasını Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da izliyoruz. 40-50 yıllık diktatoryal, otokratik rejimlerin kağıttan birer kaplan oldukları görülüyor. Tabii bu noktada birkaç husus öne çıkıyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya bakacak olursak, mevcut tablo; nüfusun yaklaşık % 60’nın 30 yaş ve altında olması ve buna eşlik eden genç nüfusta görülen yoğun işsizlik. Hayatlarının tamamı, otokratik, diktatoryal yönetimler altında, özgürlük ve demokrasiden uzak geçiren bu genç kitleler, yoksulluk ve yoksunluğun ezici pençesinden de kurtulamıyor.


Kasım 2010’un son günlerinde yayınlanan ve Ortadoğu’daki yönetimlerin yolsuzluklarla iç içe geçmiş durumunu ayrıntılı şekilde yansıtan Wikileaks belgeleri, bu gençler için devrim fitilini ateşleyen kıvılcım oldu. Mevcut rejimlerin çürümüş yapıları, şehir efsanesi olmaktan çıkarak ete kemiğe büründü.


Özellikle Tunus’lu seyyar satıcı Mohamed Bouazizi’nin haksızlıklar karşısında kendisini yaktığı görüntülerin, facebook, youtube vb. sosyal medya mecralarının devreye girmesi ile Tunus’la sınırla kalmayıp, tüm Dünya’ya yayılması, isyanın derecesini ve ona verilen desteği de artırdı. Kısaca sosyal medya araçları, Tunus’taki gelişmelerin etkisini bir tsunami etkisiyle tüm dünyaya yaydılar. Yasemin Devrimine dünya kamuoyunun dikkati çekildi.
Kısaca, wikileaks fay hattına enerji vererek depremi meydan getirdi. Facebook, twitter vb.ise depremin etkilerinin dünyanın en ücra köşesinde duyulmasına sebep oldu.


İşte, dijital dünyanın/medyanın günümüzdeki en önemli etkisi de bu noktada ortaya çıkıyor. Artık yerel ölçekteki her gelişme, bu araçlar sayesinde küresel bir mesele haline geliyor, insanlık vicdanına seslenebilme imkanı oluşturuyor.


Dijital medyanın sunduğu imkanlar sonucu Mısır’da “Sandmonkey” rumuzlu kullanıcının blogunda paylaştığı yazılar ses getiriyor. 1980 doğumlu Wael Ghonim’in facebook’ta açtığı ve Mısır polisinin işkence görüntülerine yer veren sayfası bir anda Mısır devriminin kaynağı haline geliyor. Kitleler önce bloglar ve sosyal medya mecraları üzerinde örgütlenip sonrasında Tahrir misali meydanlara dökülüyorlar. Sonuç hepimizin malumu! 40 yıllık Mübarek iktidarı bu barışçıl gösteriler sonucu 2 haftada gibi kısa bir sürede yıkılıyor. O nedenle ki, Çin’de, Libya’da, Suriye’de, Yemen’de, Bahreyn’de görüleceği gibi halk nezdinde meşruiyetini yitiren rejimler öncelikle, iletişim hatlarını devre dışı bırakıyorlar. Burada tek önemli amaç ise küresel kamuoyunun içeride ne olup bittiğini bilmesini engellemek.


Ne var ki tüm bu engelleme girişimleri bir yere kadar etkili olabiliyor. Sonuçta, telefon hatlarına, internet bağlantılarına söz konusu rejimlerin kurumları, bankaları, devlet daireleri, askeri karargahları vb. ihtiyaç duyuyor. Bu rejimlerde bir şekilde dünya ile bağlantılarını sürdürmek zorundalar. Bu da dijital devrimin kesintisiz bir süreç olmasının yolunu açıyor. Serdar Kuzuloğlu’nun deyimiyle, dijital devrimle “sabahtan akşama kitleleri örgütlemek artık mümkün.”


Sonuç olarak, küreselleşmenin sınırları birbiri ardına kaldırdığı dünyamızda, dijital devrim, reel dünyaya paralel ama alternatif olmaktan çok güç katan yeni bir alan açıyor. Bu açılan yeni alanda kullanılan sosyal medya araçları, facebook, twitter, youtube vb. insanlığın ortak vicdanını adeta bir havuzda topluyor. Dünyanın farklı coğrafyalarında farklı zaman dilimlerindeki insanlar kendi Tahrir meydanlarını üretiyor. Dijital medya ile insanlık vicdanı bir kez daha ama bu sefer daha kuvvetli olarak diriliyor.


Bu dirilişte, özgürlük ve insanca yaşam adına öncülük edenlere selam olsun…

Devamını Oku

Uçtu uçtu CHP uçtu

 

Dilimde Bulutsuzluk Özlemi’nin “aklımı tutmadım kafatasımda; uçtu uçtu” nakaratı,

CHP’yi dinliyorum.

Daha doğrusu dinlemeye değer bir şeyler bulmaya çalışıyorum, diyelim.

Fırtına, bora, siklon gibi envai çeşit rüzgar çeşidi ile sunulan Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte,

CHP’nin “paramparça” oluşunu,

Hep birlikte izliyoruz.

Maalesef Kemal Kılıçdaroğlu CHP’de vitrinde dahi iğreti durmakta…

Sayın Kılıçdaroğlu başka birşey

Parti yönetim kademesi başka şey söylerken,

Yönetim içindekilerin her biri farklı bir telden,

Milletvekilleri başka telden,

İl teşkilatları başka telden çalıyor.

Siyasetsizliğin uçurumunda hızla irtifa kaybeden siyasal bir yapı CHP,

Halka inelim derken siyaseti, siyaset yapalım derken halkı unutan amorf bir yapı.

Öyle bir yapı var ki karşımızda,

Siyasetten ümidi kesmiş,

Halkı sokağa çıkarmaktan, “sokak sokak” direnmekten,

Kuvayı milliyeden bahsediyor.

Adeta bir akıl kayması yaşıyor.

Eski CHP Genel Sekreteri Tarhan Erdem’in veciz ifadesiyle “Gafletteler.”

İçi boş bir söylem,

Populizmin zirveye tırmandırıldığı,

Çözüm önerilerinin sunulmadığı,

Temelsiz bir yoksulluk ve yolsuzluk söylemiyle,

Halka ulaşamayan CHP,

Siyaset üretememe sıkıntısını bir kez daha,

Rejim elden gidiyor mavralarına sarılarak gidermek telaşında.

Öyle ki yüksek yargının dahi kabul ettiği değişim ihtiyacını,

Reddetmekten bir beis görmüyor.

Ve maalesef bu söylemin kullanım süresinin dolduğunun da farkında değil.

En kötüsü ise artık halkın Kılıçdaroğlunu dinleme ihtiyacı hissetmemesi.

Halka kendisini dinletemeyen bir liderin, siyasal ömrü de ancak Haziran’a kadar sürer.

Ve maalesef CHP’de uçar gider…

 

Devamını Oku

TTARENA’DAN ÇIKAMAYAN AK PARTİ

Galatasaraylıların aşina olduğu bir tezahürat vardır;

“Burası Sami Yen buradan çıkış yok” diye stadı inleten,

Galatasaray Avrupa’da fırtınalar estirdiği döneme atıf yapan hoş bir seda…

Tezahüratın çıkış sebebi iç konjonktürden çok, dış konjonktürdür…

Taraftarlar bu tezahüratı ederken FB’ye, BJK’ye ya da TS’ye karşı kazanılan galibeyetleri değil,

Avrupa sahnesinde kazanılan başarıları hatırlamakta ve hatırlatmaktadır.

15 Ocak 2011 tarihiyle Galatasaray bu özel tezahüratın mekanı Ali sami Yen’i terk ederek,

21. yüzyıla kendisini taşıyacak,

Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena stadına taşındı.

Açılış töreni muhteşem başlamakla birlikte, Galatasaray geleneklerine yakışmayacak bir sonla bitti.

Başbakan Erdoğan’ın ıslıklanması, ki burada TOKİ Başkanının akıl almaz hatalarla dolu konuşmasının GS taraftarını galeyana getirişini es geçmemek lazım, geceyi sportif anlamından kopararak siyasete alet etti.

Elbette her siyasi sevildiği kadar protestoda edilmelecektir. Bu demokrasinin en olağan özelliklerinden birisi.

Ancak bir sportif olayı her ne olursa olsun siyasallaştırmak da topluma yapılan önemli kötülüklerden birisi olsa gerek.

Ne var ki, dün ki maçta da görüldüğü gibi GS taraftarı yeniden spor sahasına döndüğünü sadece kendi takımını destekleyerek gösterdi.

Ancak aynı şeyi Başbakan Erdoğan ve AK Parti için söylemek mümkün değil.

Son bir haftadır AK Parti kurmayları akıl almaz bir şekilde konuyu gündemde tutmaktan bir beis görmüyorlar.

27 Nisan 2008 e-muhtırasına ertesi gün sert bir açıklamayla yanıt vererek sandığı işaret eden Parti ile şimdiki söylem sahiplerinin aynı Parti’den olduğuna inanmak güç.

Halbuki TTArena’daki protesto, hükümet tarafından demokrasinin bir cilvesi olarak kabul edilip, ertesi gün kapatılabilirdi. Ancak körükle gitmeyi tercih ettiler, etmeye de devam ediyorlar.

AK Parti’nin son dönemlerde sürekli yoldaki çakıl taşlarına takılarak sendelemesine sebep olan örnek olaylardan birisi olan TTArena açılışı maalesef AKParti’yi yeni staddan ilk çıkamayan kurum olmasını da beraberinde getirdi.

Ne var ki AK Parti TTArena’dan çıkmamaya direndikçe mesaj dışa değil içe dönük oluyor ve endişelendiriyor.

Haksız da olsa bir protestoyu bu denli yanlış bir iletişim stratejisiyle yaklaşılması, ister istemez, demokrasi, özgürlükler vb. konularda düşünmeye davet ediyor.

Umudumuz o dur ki, AK Parti TTArena’dan çıkarak 27 Nisan e-muhtırasına karşı koyan demokrat ve özgürlükçü kimliğine geri dönsün, kararı sandığa bıraksın.

------------------------------------------------------------------------------------------------------

Günün Sözü: Yaşamda en önemli şey kazançlarımızı kullanmak değildir. Bunu herkes yapar. Asıl önemli olan kayıplarımızdan kazanç sağlamamızdır. Bu zeka gerektirir;akıllı insanlarla aptal insanlar arasındaki fark budur. William Bolith 

 

twitter: @SernurY

Devamını Oku

İSTİKLAL’DEN BİR HAYAT...

İstiklal Caddesine ilk çıktığında, henüz 14 yaşında, bıyıkları yeni yeni terlemeye başlamış, eskilerin deyimiyle yeni yetme bir çocuktu. Ortaokul’dan arkadaşlarıyla beraber İstanbul’u keşfetmeye başladığı maceralarının önemli bir dönüm noktasını yaşamaktaydı. O gün henüz farkında olmadığı, ne olduğunu da bilmediği, Taksim Meydanındaki Maksemin hemen yanında dikilmiş, bir karadelik misali insanları yutan “büyülü” İstiklal Caddesine bakıyordu. Biraz heyecan, biraz kuşku, belki de tedirginlik, biraz erkekliğe toz kondurmamak velhasılı her türlü duygu damarlarından akıp geçiyordu. İstiklal caddesine ebeveyniniz olmadan tek başına adım atmak kitabında adam olmakla eşdeğerdi. O zamanlar daha çok arka sokakları ile irtibatlandırılan İstiklal caddesinin bir ucundan diğer ucu olan Tünel’e kadar yürümek sanki tarih öncesinden kopup gelen bir ‘cesaret sınavı’ gibiydi. İşte kendi dilimden İstiklal’de bir hayat.

Evet, bu caddenin sizi sınayan bir ruhu var. Ve bu ruh daha ilk adımınızdan itibaren sizi yakalıyor. Sanki boyut değişikliği yaşıyor ve zamanların kesiştiği bir ortak nokta olan İstiklal caddesine düşüyordunuz. Her tarz, her ırk, din ve dilden insanla karşılaşıyor, adeta bir tanışma senfonisi yaşıyordunuz. Nasıl ki bir zamanlar şehrin bir bölümünün su ihtiyacı buradan sağlanıyorsa, sanki yine şehrin insanları önce burada toplanıyor ve sonra ilgili bölgelere dağılıyordu. İlk sinagog, ilk kilise ile tanışma burada oluyor, eğitiminiz esnasında  size öğretilen Türkiye ile karşılaştığınız tezat arasında bocalıyordunuz. Binalarda, kimi mekanlarda, daha önce görmediğiniz, bilmediğiniz diller ile merakınız artıyordu. İstiklal caddesi size farklı bir Türkiye’nin varolduğunu sessiz ve derinden hissettiriyordu.

O dönemlerin ergenliklerinin defterinde şu anki gibi devasa AVM’ler yoktu. İstiklal Caddesi üzerindeki Emek, Atlas, Sinepop gibi sinemalar Hollywood ile tanışılan mekanlardı. Emek sinemasının o heybetli salonuna adım attığınızda bir anda kendinizi 19. Yüzyıldan kalma bir mekanda bulmanın tadı, o tarihi atmosferin kokusu hep hatırdadır. Halep, Atlas, Beyoğlu ve Aznavur pasajlarında, başka hiçbir mağazada bulamayacağınız envai çeşit giysi, tişört sizi beklemekteydi.  Büyük beyaz binaların size eşlik ettiği bu geniş caddede bazen kendisine has kırmızısıyla tramvayın sizi uyaran zil sesini duymak da başka bir keyifti. İtiraf etmeli ki, İstiklal caddesinde gezinirken, Tünel’e doğru akıntıyla beraber sürüklenirken hiç başımızı yukarı kaldırıp, bize gölge eden beyaz binalara bakmak akla gelmezdi. Bu binaların kimler tarafından yaptırıldığı, taşıdıkları görkemi bilmezdik. Çünkü öğretilmemiş, anlatılmamıştı. Adeta olara yabancıydık. O yüzden sonradan bu yerlerle ilgili öğrendiklerimiz biz de bir travma etkisi oluşturduğunu itiraf etmek isterim.

İstiklal Caddesine ilk adımımı atmam üzerinden tam 18 yıl geçmiş. Ama hala ilk adımımda, yeni bir maceranın başlangıcındaymış hissine kapılmıyor değilim. İstiklalin raconuna uygun olarak hızlı adımlarla yürümek, arada pasajlara dalıp çıkmak, İnci pastanesinin nefis profiterolünden tatmak, kitapçılarda biraz nefeslenerek, insanoğlunun en yakın dostlarıyla ayak üstü sohbet etmek ve sonrasında, bu caddenin rahmi olan Galata’da bir fincan Türk kahvesi içerek, vuslata ermenin keyfi hiçbir zaman değişmeyeceğim bir tad. Bu tadın sizin için de geçerli olduğunu biliyorum.

Devamını Oku

Kılıçdaroğlu’ndan Kart Kurt Sesleri

 

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dün NTV’de “Banu Güven ile Artı” programına katılmış.

Kılıçdaroğlu, Güven’in programında mevcut oy oranlarının % 30-31 bandında olduğunu iddia etmiş. Sayın Kılıçdaroğlu’na göre (iktidara gelmek için) cümleyi aynen aktarıyorum – “Toplumu şöyle ikna etmeliyiz, biz ülkeyi AKP’den daha iyi yönetiriz” – Bu söz karşısında nutkum tutularak, “gerçekten mi” demekten kendimi alamıyorum.

Tabii sayın Kılıçdaroğlu’nun bu sözü “yeni” CHP’nin hiç olmazsa iktidara gelmek için halkı ikna etmek gerektiğini hatırladığını göstermesi açısından umut verici!

Peki bu ikna süreci nasıl olacak? Ona da aynı programdan, bu ülkenin temel konularından biri ve toplumsal barış yolunda mutlaka çözülmesi gereken Kürt meselesi ile ilgili yorumundan yola çıkarak bakalım.

CHP Genel Başkanı diyor ki; "Diyarbakırlı kardeşlerim bize Kürt deyin derse bunu söylerim.” Burada öncelikle “nasıl yani?!?” diyerek insani bir tepki vermemiz gerekiyor. Çünkü bu sözler karşısında hayrete düşmemek mümkün değil. Acaba sayın Kılıçdaroğlu, hala arkadaşların üstünde çalıştığı “Kürt Meselesi”yle ilgili dosyada, Diyarbakır’da bir anket yaptırıp, “kaç kişi kendisine Kürt diye tanımlıyor”a bakarak mı sorunla ilgili değerlendirmede bulunacak diye sormadan da edemiyoruz.

Henüz daha birkaç ay önce Diyarbakır’da “sokaklarda göğsünü gere gere gezen” Kılıçdaroğlu, bir hülyalar denizinde Diyarbakır gerçeğini fark etmemiş mi? Ya da hala karda yürürken “kart kurt” sesi çıkaran kişilere mi Kürt denildiğini zannediyor? Son olarak Kılıçdaroğlu, Kürt kelimesini kullanmanın hala daha yasak olduğunu ve kendisi kullanınca meşruiyet kazanacağını mı düşünmektedir? Sanırım bu noktada çiçeği burnunda CHP PM ve MYK üyesi Sezgin Tanrıkulu'nun ilk adımı atarak "sayın Genel Başkanım "ben kendimi Kürt olarak tanımlıyorum, bana lütfen Kürt deyin" ifadesini kullanması başlangıcı oluşturacaktır!

Görülen o ki, siyaseten kendini ifade etmek açısından Diyarbakır’daki vatandaşımızla sayın Kılıçdaroğlu arasında en az 30 yıllık bir fark var. Bu farkın kapanması da sayın Kılıçdaroğlu’nun bugünün Türkiye’sindeki gerçekleri fark etmesine bağlı olarak değişecektir.  

Açık ifade etmek gerekirse, ülkenin önünde en temel meselelerden birisi ile ilgili bu denli sığ ve köhnemiş bir zihniyeti temsil eden bir siyasetçinin, 21. Yüzyıl Türkiye’sine Başbakan olarak düşünülmesini, bu ülkenin, Kılıçdaroğlu’nun deyimiyle, “eğitilmiş kitleleri” nasıl destek veriyor, nasıl sahip çıkıyor anlamak mümkün değil.

Maalesef sayın Kılıçdaroğlu zihni olarak 1930’ların Türkiye algısını ve siyaset tarzı olarak 1970 model bir üslubu benimsemiş, Türkiye’nin ne bugünü ne de yarını için söz söylemesi mümkün olmayan bir siyasi figür. Cumhuriyetin kurucusu CHP’nin böyle bir lider tipolojisine mahkum olması ise, CHP’nin tükenişin ilanından başka bir şey değil.

Yakup Kadri, Yaban adlı romanında, “hep aynı sözleri tekrar ede ede büsbütün manasız bir adam olmak” gibi oldukça veciz bir ifade kullanır. Sayın Kılıçdaroğlu da ne yazık ki bu yolda başarıyla ilerlemekte. Eğer Haziran 2011’de hüsrana uğramak istemiyorsa, artık yeni şeyler söylemesinin zamanı geldi. Yoksa arkadaşlar hala çalışacak mı?

Twitter: @sernury 

 

 

Devamını Oku