Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Değerli Haberx Ailesi

 

         “İnsanlar doğar, büyür ve ölür” döngüsündeki gündelik hayat yaşantılarımızın, bize sunduğu sürprizlerle dolu zamanlar geçiriyoruz. Dünün, bugünün ve yarının çizgisi de nitekim böyledir. Medyada yer almaya; biraz uzakta kalmış bir aranın ardında burada olmamın yenilenen merhabasıyla devam etmeye çalışacağım ve tekrardan eleştirilerinizle daha iyiye doğru sizlerin de desteği ile buradayım tekrardan.

            Uzakta kalmışlığımın ardında baktığımda; bugün ki Türkiye ve Uluslararası gündemlerde bazı noktalarında durmamın bana ve samimi duygularla beslemiş olduğum gazetecilik geçmişime bir takım sorumluluk ve zorunluluk veriyor.

              Sait Faik’e sorarlar; “Neden yazıyorsun?” diye. Neden yazıyorsun’a verebilecek en anlamlı cevap herhalde yine Sait Faik’in “yazacaklarım vardı, yazmasaydım patlardım” cevabı olur.

             Biraz kendi üzerime alıp bu cevabı, yazacaklarımın olduğu ve bintürü geçen bahanelerimin içinde en doğru duracak “yazacaklarım var” cümlesi benim en gerçekçi duran yanımdır herhalde. Bir yıl çok çabuk geçti ve benim 1 yıl gibi verdiğim yazma aralığı bugün bana yeni doğmuş bir ağrılık veriyor.

           Önce ağabeyimi bir trafik canavarına kurban gitmesinin geride bana yüklediği kendi mesleğim dışında bir işe alışma gayretim, sonra hayatımın tam da bu zamanında evlilik yoluna çıktığım yolculuk beni bir yılı geride bırakmama ve bir yıl gibi zaman dilimin içinde yazılara, gazetelere, televizyonlara uzak durmamı sağladı. Bunca geride duran zamanın ardında ise bundan sonra atacak adımlarımla birebir siyaset, kültür, sanat ve yaşam araştırmalarımla beni sevenlerimle ya da sevmeyenlerimle bir tutacaktır.

          Yazmak isterdim aslında bu yazımla beraber bir yıllık zamanın genel geçer ne oldu ne bitti analizini! Ancak bu yazımda hem tekrardan bir merhaba demek hem de medya yolcularının öncü duran isimlerine bir teşekkür etmek daha bir değerli durur diye düşündüm.

           Sayın Canan Barlas’ın kendi yüzü ve yüreği gibi güzel olan kalemi için teşekkür ederim. Bana gündemi takip etmemi sağlayan değerli kalemdaşlarım ve büyüklerim; Ahmet Ay, Yonca Kaya Şahin, Asım Yıldırım, Eyüphan Kaya, Salih Can, Cengiz Koyuncu, Cahit Kılıç ve muhabbetini de kalemi kadar sevdiğim değerli abim Yavuz Demir ve güzel dost Yonca Karakemer’e bu yolun yolculuğunda yoldaşlığı öğrettiğiniz için sonsuz teşekkürler ve güzel röportajlarıyla Hülya Okur’a, bu sayfayı yöneten değerli abim, editörümüz Cemil Barlas’a inandıklarınız değerler ve bu amaçla yol kat ettiğiniz için daha da önemlisi örnek olduğunuz için sonsuz teşekkürler ederim.

          Hepinize ağız dolusu tebessümlerimle merhabalar ve değerli okurlarımıza candan selam ederim.

 

 

Samizanaa@gmail.com

Devamını Oku

Gaziantep Kimin Kurbanı?

       BDP bir hedef tahtası haline geldi şuan, sadece PKK ile yolda karşılaşması değil şimdide bombalı saldırının izleri BDP üzerinde kalmaya niyetli. Bu vahşeti neden bir siyasi otorite sağlasın ki ve son bilgilere göre PKK yapmadığını söyledi. Bazı haber kaynakları PKK’nın şehir insiyatifi olup olmayacağı konusunda bir şeyler yazıp çiziyor ama sonucun ne olacağını kimse kestiremez ve devlet yetkilileri de bu eylem sonuçlanmayana dek net bilgi paylaşımı içerisinde bulunmaması gerekir, kimin elinde bir kaynak var ki!  

       Bu işin içinde farklı bir oyun varmış gibi geliyor bana. Türkiye’nin refahı için uğraşanlar sanırım yönlerini değiştirmeye başladılar ve bu Suriye tutumundan donra daha çok rengini belirti. Gaziantep patlama eyleminden sonra insanların bir kalabalık oluşturup BDP binasına yürümesi ve parti binasını yakması kimin fikri oldu? Kim böyle bir durumda bu kadar hiddetlenip ve yaralılar daha Hastaneye yetişmeden BDP binasını ateşe verir? Bunun bağlantısını sağlayan kişi ya da kişilerin bu olayla alakası olduğunu düşünüyorum, yoksa hangi grup hazır durur ki hadi bir patlama olsun da BDP binasını yakalım! Karışıklığı en iyi bu şekil ortaya çıkarırlardı. Benim düşüncelerim sadece bir sanı.

     Türkiye son dönem politikasında kendini çok fazla hırpaladı ve yıprattı, hele ki uluslararası meydanında çok karışıklıklar yaptı. Suriye Türkiye’yi bu doğrultuda daha bir düşman görmeye başladı ve Türkiye politikalarının yönünü savurmaya çalışırken sağa sola, sanki kendi öngörünün kurbanı olacak izlenimini almıştım daha önce.

      Gaziantep eyleminde çocuklarımız vardı, daha ağzı bayram şekeri kokan çocuklarımız. Belki de ceplerinde bir peçete ve bir ağız dolusu bayram kahkahası vardı bu vahşetti neden yapsın ki birileri.

     Birilerinin oyununa ve galyanına gelmeye çalışılıyoruz gibime geliyor. Gaziantep daha önce il içi durumlarından dolayı Suni- Alevi çatışması yaşamış sabıkalı bir il ve bu en iyi orada kıvılcımlanabilir düşüncesiyle bir Kürt-Türk çatışması hali bir hesaplama yapılmış olabilir mi?

     Bazı öngörüler Suriye karışıklığının dürttüğü Hizbullah ya da özgür Suriye ordusu tarafında olsa da ben daha çok birilerinin eylemden çok hesaplaşmaların meydan savaşlarına yer vereceği kanısındayım. Afganistan, Lübnan, Irak, Suriye kendi iç karışıklığının içinde boğulurken hep birilerinin hazırladığı kıvılcımlarla meydana çıktı ve bu Türkiye’yi de en iyi böyle sürükler diye düşünenler olmuş olabilir mi?

      Yeryüzünde bütün savaşlara ve karışıklıklara ırk ve dinler etki yaptı çünkü. Bir Ülkeyi ya Din ya da Dil ve ırk çökertebilir. Din ve dil, ırk bu denli morfin olma özelliğini tarih boyunca koruyor.

      Gaziantep’te böyle bir eylem sonucunda BDP binasının yakmaları bir tesadüfe ve o an ki duygusallığa bağlamıyorum ben, aynı oyunun kahramanlarından olduğunu düşünüyorum ve bu düşüncemi PKK ve şehir insiyatifi kabul edene kadar vahşeti devam edecektir.

 

 

Samizana.aslan@yandex.com

Twitter.com/szaslan

 

 

 

 

Devamını Oku

Bu Ölümlerin Sorumlusu Sistemdir

 

         Her başa gelen, bir öncekini sorumlu tuttu ve bir şeyler düzelteceğinin vaatlerinde bulundu ancak sonuç bugün Hakkâri’de yine ölüm haberi. Ölen askerlerin arkasında timsah gözyaşı dökmenin ne asker ailesine, nede o askere vereceği bir şeydir ve onu geri getirmeyecektir. Kimse kalkıp vatanın bölünmez bütünlüğünden söz etmesin! biz şuan kiradayız yeryüzünde. Sosyal medya çığırtkanları eli kanlı yazışmaları yapmaya başladılar çünkü bugünde dün gibi onlara malzeme çıktı. Barışa ne oldu size uğramıyor mu bu kelime? Bunun için elinizi taşın altına koyma gereksiniminiz yok mu? Bir günlük üzüntünüz daha büyük bir kahkaha doğuyor size, ölen hiçbir askerin bu ikonunuza ihtiyacı yok.

         Ölümler oldukça ve insanlar öldükçe, kanlar döküldükçe ben ne yapayım vatanı ve milleti. Kimse ben rahat yatayım diye savaşmıyor ve savaşmasında, medya bu palavraları insanlara empoze etmeyi bıraktığı an samimiyetini ortaya koyacaktır. Ancak medyanın bu alanda ki acıtasyon ve halkın en hassas noktalarına değinmesi ve kapı pencereleri yine bayrakla donatmasını sağlaması, yarın yine ölüm haberlerini alacağımızı ortaya koyan bir tavırdır. Çözüm ve siyasi rollerinden sakınan devlet ise jetleriyle ve silahlarıyla, ordusuyla halen övünmekte. Askeri gücünü zoraki askerlik mecburiyetinden alan hiçbir ordu güçlü değildir ve hiçbir ordu çıkarsız değildir. Ölen askerler üzerinde siyaset yapmayı bırakın ve askerlerin ölmemesi adına adımlar atın ki terhislerde bayram havası yaşansın.

         Bu kan ne zamana kadar sürecek sorusunun cevabı hükümetçe verilen cevaplarda bariz ortada. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti tutarsız kalmayacaktır ve gerekli adımlar atacaktır” adımların ertesi gün dağa taşa jetler kaldırması, yıllardır olayları bugüne sürükledi ve dökülen onca kan zaruri ihtiyaçmış gibi sadece cenazelerde siyah gözlüklerle podyum havası vermekten başka bir şey kazandırmadı.

          Başımızın sağ olması yetmiyor bir annenin yüreğindeki ateşi dindirmeye ve yetmeyecektir hiçbir zaman benim huzurlu uyumam. O annenin evladına duyduğu acı ve üzüntü bir devletin bütüncül ve varoluş yapısını yerle bir eder. Evine ateş düşmüşse o anne ne yapsın vatanı milleti? O ailenin gencecik delikanlısı zoraki bir askerliğin getirdiği ölümle sonuçlanmışsa, devlet bu boşuna yaşanılan acının hesabını vermeye artık adım atmalıdır.

           Yıllardır değişen hiçbir şey olmadı ama her geçen gün ve her geçen zaman ölüm sayılarını değiştirdi ve daha da artırdı. Yaşantılar ve yaşananlar doğru bir şekilde verilseydi kamuoyuna gerçekler anlaşılacaktı ve gereksiz olduğuna dair algı var olacaktı. Kim için savaşılıyor? Sorunlar ne? Ne istiyor PKK? Daha da bu sorular var ve daha da bu soruların cevabını bulmamışsa sistem ve daha da bu sorulan soruların altında duran sorunlara yönelik bir çözümün yoksa yarın ki kaderin komşu devletlerine benzeyecektir.

         Politikalarınızı ve söylemlerinizi “artık bıçak kemiğe dayandı” cümlesinden farklı bir cümleyle değiştirirseniz çözümün yaklaşacağını göreceksiniz.

       Yannis Ritsos’un bir şiiri var ve diyor ki; Çocuğun gördüğü düştür barış. Bir çocuk gözüyle artık bakma zamanı gelmiştir meseleye. Yıllardır sorulacak hesaplar var kini ne PKK’yı bitirdi nede geriledi aksine daha da güçlü kıldı ve bunun da sorumlusu sizlersiniz.

Kanın akmayacağı bir zamanı yaşamak hakkımızdır…

 

Samizana.aslan@yandex.com

Twitter.com/szaslan

 

 

Devamını Oku

İnsanlar Ölüyorsa Vardır Bir Yanlışlık

 

         İnsanlarımız ölüyorken isim benzetmeleri boşunadır. Silahlı çatışmalar, kurşunlar, bombalar sadece bir masada oturup, ayakları üst üste atan ve kaleminde imza ve emir yetkisi veren aslında boş insanların işidir ve yaptırımıdır. Bugün yine asker ölüm haberini aldık, yine PKK ölüm haberini aldık. Yarın yine alacağız ve diğer günde aynı haberle uyanacağız, geçmişte aldığımız haberler gibi. Bir mail almıştım bir zaman ve diyor ki: Abi ne yazıyorsun sen öyle, yok askerler öldü yok şu öldü diye, sonuçta insanlar birbirini öldürüyor neresinden tutarsan tut ahmaklıktır bu ve değişmez, ölümlerin sadece sayısı artar. Evet, şimdi baktığımda çok haklı bir mailmiş, bu maili yazımdan dolayı atan arkadaşı şimdi daha iyi anlıyorum.

        Bu son çatışmaların artmasının ve bugün 12 gündür süren operasyonu bir sebebe bağlıyorum ben; Suriye Kürtlerin bölgesel özerkliği ve Irak kuzey Kürdistan’ın Irak hükümeti ile olan paralel politikası ve öte yandan İran’da güçlü olmaya başlayan PJAK. Bu dörtlü politikanın ortaya koydu yol haritasında başarılar var, halk birlikte hareket etmekte ve gerekli gördüğü her sahip oldukları toprağın özgürlüğüne ilişkin mücadele vermekte. Sonucunda Türkiye bir tampon noktası olarak kalacaktır ve birleşme alanında bir politika izlenmeye karar verildiğinde Türkiye de aynı kaderi yaşayacaktır ve Kürtler bulundukları bölgelerinde kendi topraklarına ve halk bütüncül politikasına doğru gidecektir. Bu operasyonlar bunlara engel olmak için başlatılan bir korku endişesidir.

            Ahmet Altan’ın Kürdistan başlığı altında yazdığı köşesinde vurguladığı şey; Kürtlerin yaşamış olduğu bölgeye istediğiniz ismi verin, orası Kürtlerin yaşadığı yerdir ve Kürtler bu yere Kürdistan diyecektir. Haklı ve gerçek bir yaklaşımdır bunu kabul etsek te etmesek te.

            Suriye bir iç çatışma haline girmişken ve dağılma noktasına çok yaklaşmışken orada yaşayan Kürtler, kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler ve kendi yaşamış oldukları bölgeyi, kendi politikası doğrultusunda var etme hakkına sahiptir. Bu sadece Kürtler için değil sadece yeryüzünde aynı dile, aynı kültüre sahip olan tüm halklar aynı hakka sahiptir.

        Endişesi olan koltuk sevdalıları politikacılarımız, komutanlarımız ve liderlerimiz bu endişesini kaldırmak amaçlı vatan millet sakarya sevdasına bürünüp ve kendilerini bu denli Vatansever gösterip eli silah tutan garibim askerleri operasyonlara gönderip ölümlerine sebep olması da kendi koltuklarından kaynaklanan bir şey. İnsanlarımız ölüyorken olan gariban ailelere oluyor ve neden bu koltuklarda oturmayı daha çok seven, kapısında Mercedes’i olan, yazlıkları olan, Holdinglere sahip aileler bu acıları yaşamıyor? Hiçbir insanın yaşamasından yana değilim bu ölüm acısının ama hep gördüğümüz, şahit olduğumuz gariban ailelere ve ölen çocuklarına, sadece görkemli bir cenaze hazırlamak ve şehit diye sıfatlandırıp onların duygularını ifşa etmeye çalışmak daha büyük bir haksızlık, daha ağır bir yıkımdır. Eğer ensesi güzel traşlı olan bir ailenin bu acıyı anlamadıklarını görseydim ve buna şahit olsaydım devlet anlayışının daha samimi algılardım. Bu işte bir haksızlık var! Ölen askerin babasının kör ve fakir olması bu haksızlığı ortaya koyuyor, ölen askerin ailesinin Kürtçe ağıt yakması ve yamalı bir elbise içinde gözyaşı dökmesi bu haksızlığı ortaya koyuyor, ölen askerin ailesinin bir gecekondu evi ve odası sonuna kadar soba dumanıyla dolu görünmesi bu duruma haksızlık olduğunu ortaya koyuyor.

          Halklar kendi mutluluklarını ve ihtiyaç, gereksinimlerini aramak amaçlı vermiş olduğu mücadeleye karşı kan dökmek doğru ve yakışıklı bir politika anlayışı değil. Barışçıl ve eşitçilik bir politika güdememenin sonu ölümlerle sürmeye devam ettikçe biz bu haberleri almaya devam edeceğiz.

        Bırakın siz Suriye’nin Kürtlerini, Kuzey Kürdistanı, İran’ı orayı burayı. İnsanlarımız ölüyorken toprak hiçbir ailenin işine yaramaz ve insanlarımız ölüyorken benim gözüm hiçbir toprakta kalmaz ve ben ölüyorsam ne yapayım ben geride kalan Vatan’ı. Bu sadece siyasi tüccarların işine gelir, koltuk sevdalıların işine gelir, patronların işine gelir. Ölen sadece asker olmuyor, aileleri de ölüyor ve biz halkta ölüyoruz ama siz bir hafta sonra bizi unutup yaşamaya devam ediyorsunuz ve siz biz ölenlerin üzerinden prim yapıp geri kalanları kandırmaya hala devam ediyorsunuz.

 

Samizana.aslan@yandex.com

Twitter.com/szaslan

 

Devamını Oku

Gündem ve Halk Siyaseti

                  İyiye mi doğru gidiyoruz, kötüye doğru mu gidiyoruz biz? Tamda bu tartışmanın içerisindeyiz. Kulak misafiri oldum bu sabah bir muhabbete ve şöyle ki; biz aslında birer siyasetçi ve birer politikacıymışız. Bu sadece bu sabah ki iki insan arasındaki muhabbetten değil de genelimiz öyle ve bilinçli birikimli bir toplum sıfatını oluşturuyoruz aslında ama insanlar bunu anlayamıyor bilincinin tezini de ortaya atmadan duramıyoruz. Herkes bilinçli mantığı bizde tamam ama insanlar bilinçsiz ve bunların farkında değil yaklaşımı ise başka…

               ABD yıllardır süregelen bir savaş politikası gütmekte ve bu akıllıca bir politika izlenimi aslında! Yani tarafları birbirileri içerisinde kırdırtmak ve etrafında barışçıl, insancıl yanını göstermek akıllı bir politikadır. Başarısı bunun neresinde diye sorulan sorulara da şudur verilen cevap; bunu biz değil siz yapıyorsunuzdur daha çok. Farkındayız aslında bu uluslararası politikaların ve kölesi olarak göründüğümüz büyük Amerika’nın oyunlarının farkındayız. Afganistan yitirdi kendini ve Güleryüz ABD, Lübnan kendisini yitirdi, Mısır, Irak, Suriye…. İç çatışmaları devam ediyor hala ve biz bilinci bir ve gücü bir politika izleme yerine daha çok masum ve suçlu kimlikler peşindeyiz. Suriye bölünmeye başlayalı epey oldu, Sünni-Şii-Kürt-Arap hem dini hem etnik çatışması neredeyse bitmek üzere. Peki, biz Türkiye Cumhuriyeti bu dış devletin politikasının hangi kısmıyla daha çok uğraşıyoruz? Hangi kısmı bizi cezbeden tarafı veya hoşnut göremediğimiz tarafı. Suriye uçağımızı düşürdü, bu bizim cepte içişlerine karışabilirizin yolu. Ferman okumaya başladık bundan sonra ve oturup müzakerelerimizi Suriye aleyhine yapmaya başladık. İçişlerine karışacağız, bize sığınacak vatandaşına sahip çıkacağız, sınırda askerinizi gördüğümüzde öldüreceğiz, uçağınızın gölgesi sınırımıza değerse ikaz etmeden düşüreceğiz falan fistan çocuk oyunu… Suriye hükümetine kalkıp halkına yapmış olduğu zulüme karşı bizim onları sert bir dille uyarmamız ise insancıl aslında ama çıkarcı bir tarafımızın olduğunu gösteriyor bir taraftan da. Bunlar günlerdir medyada takip ettiklerimiz öğrendiklerimiz ve farkında olduklarımız. Peki, biz ne yaptık? Çadır kent kurduk yardımlar korumak v.s evet üzerimize düşen şey bu ve tartıştıklarımız ise aslında kahramanları olmak o halkın. ABD’nin Irak’a yaptığının daha güleryüzlü hali, Irakta ABD askerinin kadınlara ve çocuklara tecavüz saldırıları ve erkeklere türlü işkence şekillerine tam sert karşı dururken, bir yandan da küçük ABD olmaktan kaçamadığımız tarafı durduğumuz.

           Sabah kulak misafiri olduğumu muhabbete değinmem için bu bilgileri yazma ihtiyacı hissetim. Suriye’de bölünmeler böldüm pörçük olmuşken Kürtler de harekete geçti yani PKK. Suriye’nin birkaç tampon bölgesi ellerinde ve kendi güçlerini orada koruma altına almaya başladılar. Bir diğer tarafta ise zaten Irakta kuzey Kürdistan var, İran’da PEJAK gücünü kullanıyor arada bir tampon bölge var buda Türkiye ve bu Türkiye için tehlike olarak görünüyor. Muhabbetin bana görüneni kendi kalemimin diliyle daha sade ve daha toparlamış hali olarak görün. Türkiye bu durumdan korkmalı mı? Ya da Türkiye bu süreçte savaş başlatmalı mı Suriye’ye? Aslında altında bir samimiyet ararsan gerçeği bu değil Türkiye’nin Suriye’ye yaklaşımı. Suriye’de PKK yani Kürtler bölgesel olarak bir araya geldi ve kendi hakları için halkla örgütlendi ve kurması gereken özerkliğini ilan ediyor ve etmeye daha devam edecek gibi görünüyor. Bu Kürtler için bir fırsat olduysa evet oldu. Bu diğer yanda Suriye özgürlük ordusu içinde bir fırsat, mezhep çatışması yaşayan gruplar içinde bir fırsat ve bu sadece Türkiye’nin işine gelmiyor. İşte tamda sıkıştığımız yer burası, işimize gelmiyor bu neden?

      Suriye’de Kürtlerin güçlü olması mı işimize gelmiyor! Mezhep çatışmasının çıkaracağı sonuç mu işimize gelmiyor! Ya da etnik ve dini sorunlar bir tarafa ABD’nin yine hâkim olması mı? Cevaplar çok çetrefilli olsa da sanırım Kürtler yani PKK’nın orada kendi gücünü ortaya koyması Türkiye’nin işine gelmiyor. Türkiye’ye engel olacak olan bu sorunları üstesinden gelebilecek mi? Suriye halkına olan bu duyarlılık göstergesi halka sempatikliğimizi kazandırırsa belki ve Suriye halkı sanırım bizi seviyor bu Türkiye için bir fırsat olabilecek mi buda politikacılarımıza bağlı.

           Muhabbet daha devam ediyorken ben otobüsten iniyorum. İndikten sonra siyasetçi duruşlarımız ve politikayı bilme bilincimizin sadece ağzımız laf yapması için gelişmesi bana üzücü geldi biraz. Elimizi kolumuzu yıllardır bağlayan şey; başkası bu zorlukları yaşasın ve ortaya bir şey koysun, biz yemek ve bunun üstüne oturma kısmını daha çok başarıyoruz düşüncesidir ve bu bizi adım adım geriletiyor ne yazık ki.

 

 

Samizana.aslan@yandex.com

 

 

 

Devamını Oku

Bugün Günlerden Babalar Günü

 

     Bugün sosyal medyadan tutunda haberlere kadar gazetelere kadar, babalarla ilgili birçok haberle karşılaştım. Bir haftadan beridir yapılan reklamları saymıyorum zaten. Babalar gününe özel kampanyalar, onlara özel satışlar ve birçok şey. Baktığımda kapital döngünün içerisine o kadar hapsetmişler ki bu olguları ve kendine muhakkak bir yer ediniyorsun sende. Saçma sapan günler diye tabir ettiğim bu günlerin içinde, bu gün bende kendimi buldum. Bakıldığında özel ve de güzel görünüyor, hatırlamak hatırlanmak adına çok güzel. Peki ya bunun üzerinde ticaret yapmayı düşünen kişiler? promosyonlar, indirimler ve bunu ticarete döken zihniyet bu özel günlerin hatırını kırıyor diye düşünüyorum.

     Haberlerde tok ve yakışıklı babalar gösterildi, elinde çocuğun eli olan babalar ve parklarda, pikniklerde görüntüler. Durdum, biran önce her gün aradığım ama sadece aramakla kaldığım benden çok uzak babamla konuştum. Onun bugünden haberi yoktu, olmazda zaten ve sevmezde herhalde bu günleri. Halini hatırını sordum…

         Burada girişten kopacağım bir babayı anlatacağım ve sevdiğimiz o türkü tadında belki de; Bu adam benim babam…

        Önce; ne yapıyorsun dedim? Özgündü, sesi iyi olsa bile titrekliğinden öyle sezdim. Çünkü yıllardır emek sarf ettiği o kocaman bahçeli ve kocaman odalarıyla ve bir hayatın doldurduğu evinin geri kalan kısmını yıkıyordu. Evet, geri kalan kısmını! bir kısmı depremde yıkılmıştı çünkü. Özgündü çünkü evini geri yapma yasağı almış. Özgündü çünkü evini geri yapabilmesi için devletten satın alması gerekiyor o kocaman bahçeli, odalı evini. Babalar günün kutlu olsun diyemedim… bu günü kutlamak içinde aramamıştım zaten, her tarafta babaları anımsayacak bildirileri görünce içimde babamı aramak geldi, aradım ve belki de bu güne mal edersem bu aramayı mutlu olur diye düşünmedim de değil hani. Özgündü ama dedi ki, elimin nasırları acıyor, bu köyde doğdum ve büyüdüm buraları bırakmam ve evimi yapacağım ve bunun için devlete parada ödeyeceğim, benim hakkım olan evimi almak için para ödemem gerekiyorsa ya da birilerine zorunlu kalacaksam bunu da yaparım. Ben burası için yaşadım durdum burada ölmek için yapacağım dedi. Telefonda sustum iyi mi yaptım kötü mü yaptım bilmiyorum aramakla ama sustum.

           Yoruluyor artık babam, bir taşı taşıyamaz çünkü yıllardır taşıdığı taşlar onun gücünü ondan çaldılar, yıllardır güzelleştirdiği o kocaman çiçeklerle süslü püslü bahçesi ellerindeki nasırları büyüttü ve artık elini attığı her malzeme canını yakıyor ve o artık yorgun eli nasırlı, evine hasret ve bahçesini güzelliğine hasret özlemleriyle yorgun.

           Bugün ona armağan edilen günün yorgunluğuyla evinin geri kalan kısmını yıkıyor ve tekrar satın almak için orayı.

        Bağışla baba yanında değilim, nasırlarını öpemiyorum bağışla. Hiç yaşamadım seninle, çocukluğumda yanında değildim, bu evrelerde yanında değilim ve belki de uzun zamanlarda olamayacağım bağışla…

         Bugün babalar günü, babalar gününü kutluyorum, pazarlıksız ve sevgiyle. bugün kapital bir sistemin satın aldığı ve bunun pazarlamasını yaptığı gününü onlardan gizli kutluyorum… bugün o sistemi ortaya koyanlara karşı dursam bile beni de bu sisteme yine de dahil kıldıkları bu gününü kutluyorum…

Bütün babaların babalar gününü çıkarsız, pazarlıksız kutlarım.

Samizana.aslan@yandex.com

 

 

 

 

 

Devamını Oku

16 Mart, 16 Mart, 16 Mart...

      16 Mart ne acı bir mevsimin, ne acı bir günüdür 1988 yılının!

       16 Mart insanlığın ne çirkefleştiği ve ne kana bulandığı bir tarihtir!

        Bir saklambaç oyunun tam ortasındayken çocuklar ve kör ebe daha gözleriyle haşir neşir olmamışken ve daha bilyeler dizilmemişken diz çöküp daha yırtmamışken ve henüz çamura bulanmamışken iliklere yakalamıştı bir boğuk hava çocukları.

        16 Mart daha ateşler ısınmamıştı bile, yemeklerin tuzu daha atılmamıştı ve daha dikilmesi gereken birkaç yırtık ve boynu büküktü ve memesinde daha sütü duruyordu, beşikte bir nazar boncuğu ve bir evin eşiğinde yakalamıştı kadını boğuk hava.

   Güneş yanıkları yankılanıyordu, henüz birkaç dakikasındaydı dinlenmenin ve ekmeğin kızarmış haline daha kıyılamıyordu. Baba olma sevinçleri daha coşkulanmamıştı ve bir köyün çember taşında yakalamıştı bir boğuk hava onları. Ağırdı kokusu, daralıyor yutkundukları ve bir babanın, bir annenin, bir çocuğun ve insanlığın çığlıkları susuyordu yavaştan, o gün 16 Marttı ve öldürmeye ayrılmıştı takvim sayfası.

     O sayfa ki 16 rakamını kazımayı becerdiği Kürtlerin tarihinde bir acıya daha eşlik ettiği ve kadın, erkek çoluk çocuk demeden yankısını susturduğu, çığlıklarını yok ettiği gözlerindeki insanlığı yok ettiği bir halepçedir 16 Mart sayfası.

Hawar ax dılo haware...

        Bugün 16 Mart ve 1988 çok geride kaldı, bugün 16 Mart ve insanlığın daniskası halepçe tarihi çok geride kaldı... Bir ordunun, bir milletin, bir komutanın, bir ülkenin, bir... Bir... Bir... Bir... ax halepçe... Uzattıkça uzatırım ben senin tarihini, bağladıkça bağlarım ben mahvolmuşluklarını, duydukça duyarım çığlıklarını, haykırdıkça anlatırım seni, uzatırım ve bitiremem alevlerini.

      Sen halepçe; ölümün en Kürt hali halepçe. Hangi tarih seni sığdırır içine bilmem, hangi dedenin geçmişinde sesi olursun torunun, hangi yaşlı gözde kurur toprağın ve hangi çığlıkta uyumaya başlar nefesin...

     Bugün 16 Mart halepçe, sende Kürtler vardı hani, hepsi öldürülmüştü hani...

     Bugün o gündür işte halepçe, ne acıdır oysa ismin, ne tuhaftır geçmişin ve ne tutsaktır oysa gülüşün. Bugün o gündür işte halepçe... gözyaşlarıyla dolu olan takvimlerin bir daha tekrarlanmaması dileğimle...

 

Samizana.aslan@yandex.com

 

   

Devamını Oku

Bilen Bilir, Bilmeyen Aslı Var Sanır.

 

            Biz yıllardır sınırda çok fazlasıyla kaçakçılık yapıldığını biliyoruz, oradaki insanların geçim kaynağının bu olduğunu da biliyoruz. Mazottan tuttunda tütüne kadar, çaydan tutun da elektronik malzemesine kadar. En büyüğümüzden tutunda, en küçüğümüze kadar biliriz kaçakçılığın ne şartlar altında yapıldığını. Bunun doğru olup olmama konusu tartışılır elbet, neden kaçakçılık! Neden Irak’tan, Suriye’den katırlarla efendime söyleyeyim eşeklerle, atlarla bunlar taşınır ve ülkemize sokulur. Bu tartışılır tabi fakat bunu tartışırken aldığımız ucuz radyoları, telefonları, makinaları ya da adına her ne koyacaksak, bunu da göz önüne alalım. Biz de burada az çok buna uyuyoruz, demek suç sayılıyorsa kaçakçılık, biz de biraz suçluyuz. Biz bu suçu işlerken gizli kapaklı, düşünme gibi bir lüksümüz olmuyor bu insanları, bu da bu insanların öleceğini ya da ölmeyi hak ettiğini göstermez. Bunu da bir kenara bırakalım böyle bir vahşet gerçekleştirilmez, bu bir katliamdır.

 

             TSK insansız hava aracını orada gezdirirken ki bu TSK teknolojinin arkasındaki durumunu gösterir ve bu grubu izleyebiliyor ise, hedefin nerede olduğunu ve kaç kişi olduğunu görebilecek kadar takip edebiliyorsa, kuşatıp etrafını yakalaması da bu kadar zor olmasa gerek. Madem bu bir suçtur, madem bu insanlar kaçaktır, ya da kaçakçıdır ya da PKK’dır her ismine ne koyacaksan, tespitini doğru yapmadığın sürece, işin öldürme olamaz ki tespitini yaptıktan sonra da işin öldürme olamaz, öldürme bir insanlık suçudur, kim bunu yaparsa yapsın bu bir suçtur. Sen bu ülkenin güvenliğini bu derece sağlayamazsın.

            Şu açıklamaları da bırakalım artık, orada işleri neydi? Ne işleri var dağlarda ve neden o yolu tercih ettiler? Orada olmasalardı bu olmayacaktı. İyide Allah’ın yarattığı dünya üzerindeki toprak kimsenin mülkiyeti değildir ki ve kişi istekleri adımları ya da yolu her tarafta olabilir. Ben bu gün evimdeyim yarın, deredeyim, denizdeyim ya da yoldayım. Başıma bir şey gelmezsin diye evimde körebe mi oynayayım. O insanların bir amacı vardı, o insanların belli belirsiz durumlarını bilmeden yargılama hakkına sahip değilsin sen. Neden deme hakkına da sahip değilsin çünkü sen bunun sebebini zaten biliyorsun, neden olduğunu zaten görüyorsun ve teknolojine güvenip adım adım izleyebiliyorsun, ortalama yaş gruplarının 20 ve üzerinde olan gencecik insanlardır bunlar, sen bunu görüyorsun. Hiçbir kuvvet bunlara kıyma hakkına sahip değildir, kimin ne hakkı bunları parçalamak.

           Hava operasyonu yapmak için birkaç kaçakçı köylü mü bekliyor TSK? Haber sitelerinin her biri başka bir şeyden bahsediyor! Kimisi yorumluyor, kimi haklı kılıyor, kimisi de TSK’nın yapacağı bir sonraki açıklamayı bekliyor. Sınırda yaşanılan bu vahşeti oradaki insanlar kadar acısını çeken olmaz. Bu ilk midir, buda tartışılır.

            TSK’nın ilk yaptığı açıklama şunu gösteriyor; alınmış ihbarlar ve istihbaratlar var, bu doğrultuda bunlar belirlendi ve hedef ortadan kaldırıldı, şimdi ise olayla ilgili geniş çaplı inceleme başlatıldı. Bu inceleme ne haklı kılar seni, ne de alınan canları geri verir. Kaldı ki bunu hala PKK üzerinde değerlendiriyor ve yorumluyor. PKK’nin her zaman kullandığı yol olabilir bu, ya da PKK’nın her zaman yaptığı şeyde olabilir. Sen bu konuda geniş düşünmek zorundasın. Sen bu yolun sadece PKK tarafından kullanıldığını biliyorsan, neden PKK o yolu halen kullanıyor ve sen neden bunun için hala bir şey yapmış değilsin? bana göre bu bir soru işareti. Farz-i misal bu grup PKK, senin yapacağın şey bombardıman mı? Sanırım bu konuda TSK net ve evet bombardıman. TSK bunu kabul da ediyor, resmen şu demek oluyor; canlı gördüğünüz her şeyi öldürün ve canlı görünen herkes öldürüldü. Türkiye’de yapılan katliam listesine bir katliam daha eklendi.  

 

 

Sami.zana.aslan@gmail.com

 

 

Devamını Oku

Vekil Zam İsterse...

       Millet(in)/vekilleri mecliste çok iyi işler çıkarmaya başladılar, sorunları hal etme konusunda üzerine düşeni hiç ardına koymuyorlar. Yeni bir tasarı getirildi ve ne oldubitti demeye varmadan yeni yıla yeni gelecekleriyle girmeye devam edecekler. Emekli olmaya başlayan vekillerimiz alacakları maaş, yaklaşık 9 SGK emeklinin maaşına tekabül edecek…

9 SGK emeklisinin çalışmalarını kendimce hesapladım yaklaşık 23 24 yıl gibi bir zaman ve bu zaman dilimi, sabah 8 akşam 7 gibi. Sadece bu da değil her gün aynı işi aynı yorgunluğu işten eve, evden işe alıp götürüp getirdiler. Her gün aynı saate adlıkları ekmekleri muhtemelen hesaba yazan bakkal, onlara en çok Aybaşı saygı duymuştur. Çocukların her gün okulla gidip gelme durumları ve defter, kalem, kitap derdi, ayrıca şimdi çıkmaya başlayan performans ödevlerin haddi hesabı yok, onlara harcanan beş onlar Ay içinden maaştan kalanla gidiyor. Daha sonrasına da bakıyorum prim dolduranlar ve gün bekleyenler yine çalışmak zorundalar, şu da var yaşı dolup ta primi dolmayanlar. 65 yaşında olup daha da çalışanları biliyorum çevremde ve düşünüyorum bu adam ne zaman oturma hakkı verecek kendine? Ve hesaplar devam ediyor, bakkal hesabı, mutfak hesabı, eş dost, bayram, izin derken koca bir ömür…

Şimdide aynanın diğer tarafında durana bakalım, yani milletin vekillerine. Özel hayatında yaptığı ticaretle, mesleğiyle, yaptığı işleriyle çevresinde ve kendi dünyasında saygınlığı ile bilinen kişiler. Hayatları boyunca kazançları onlara bir ömür yetecekken, bunu daha açmadan birkaç adım atlamak istiyorum, siz o üstünden atladığım adımları doldurun (ki çok iyi biliyorum nasıl dolduracağınızı). Vekillikleri sırasında aldıkları ve ellerindeki imkânları, olanakların haddi hesabı yok zaten (Burayı da atlayacağım, siz doldurun) gelgelelim bunlara yönelik kendimce hesabıma. Ekmekleri kendilerinin alamadığı ve bir korumanın ya da şoförün bir markette girmesi, ki muhtemelen markette girerken ya da markette yetmez, süper bir markette girerken, üzerindeki silahın cihazda çıkardığı sese aldırmadan gayet bir koruma gırtlağıyla alışverişi yapar (ya da alışı yapar sadece ). Ya da kapıcı bu hizmeti görür, ya da abartayım biraz daha evdeki hizmetçi, uşak ya da artık hazırda kim varsa. Hatta biraz daha abartayım bakkalın kendini sevdirmek adına, her hafta elini ayağını doldurup gelip kapıya bırakarak, (muhtemelen oyda vermemiştir) ve iki elini kenetleyerek önüne müessesemizin hediyesidir efendim sözüyle bırakır ve gider. Okulların özel olması ya da kolej olması çocuklarının bir ayrıcalıklarıdır zaten anlatmaya devam etmeli miyim bilmiyorum ama sanırım bu kısmı da size bırakacağım (doldurma işlemlerini size bıraktığım için üzgünüm).

Emekli maaşı milletvekillerin baya bir yüksek ve bunu herkes kabul etti, kabul eden sevgili vekillerimin savunmaları da baya bir ilginç. Sanırım herkesin işine geldi bu, ben vekil işi gönül işidir, gönüllü verilen hizmet işidir sanırdım. Bunun içinde para pul her ne kadar fazlasıyla yer ediniyor olsa da, ben para pulu içine katmadan gönül işi sanırdım. Şimdi baktığımda sevgili ülkemin eşi benzeri olmayan anayasasında eşitliğe baya bir önem veriyor, işin ilginç tarafı ise ülkemizin anayasası örnek anayasa olarak kabul edilmiş. Garibim memurlarım, garibim işçilerim, garibim vatandaşım, garibim öğrencim diye kendimizle hesap yapıp durmakla kalalım biz.

Bizler bu arada Fransa’yı, Suriye’yi soykırımı konuşaduralım ya da boykot hazırlıklarına koyulmaya çalışalım, pazarda çarşıda yılbaşına özel hazırlıklar yapalım, zaten oldubitti bu mevzu, bu gün konuşuldu yarın konuşulacak sonra bitecek buda, tıp ki Van depreminin şuan kulak ardı yapıldığı gibi, tıpkı daha önceden mevzu bahislerimizin kapandığı gibi.

Siz değerli bakanlarım, bunun savunmasına ihtiyaç demeyin bir zahmet, hangi vekilimin neye ihtiyacı var? Yediği önünde yemediği de önünde. Savunmanın size değen tarafı ihtiyaç mı sadece? Normal standartların üzerinde olması yetiyorken hatta fazlayken bile yani %42 gibi bir durumdan söz ediyorum, % 60’a çıkması nasıl bir ihtiyaçtır! İki yılda emekli olma gibi bir hak nasıl bir haksızlıktır, sevgili Bakanlarım bakmadılar galiba! Biz buna da alışırız bakmayın siz.

Daha nelere alışacağız, gönlümüz gönüllümüz bize vekil olsun hele!!

 

Sami.zana.aslan@gmail.com

 

Devamını Oku

Sun-Cacıklar...

             Biraz uzun zaman oldu beraber olmayalı, köşemi terk etmiştim azıcık, geri gelmeye çalışırken durmadan bugünü ve yarını (hatta biraz da abartarak), geçmişle karşılaştıkça, yolum yordamım adımlarımı engelledi durdu. Deprem bölgesinde zaman aktıkça, zamanın oyun oynadığını köşeme dönünce fark ettim. Öyle bir oyun olmuş ki farkına varmadan uzak tutmuş beni.

           Ülkemizin bu dönemeçli sürecinde hem değerli köşe arkadaşlarıma, hem de değerli okurlarımıza bir merhaba tekrardan derken, bir diğer yandan da sevgili arkadaşımın bana gönderdiği bir metnini yayımlamak isabetli olur diye düşündüm. Hepinize merhabalar ve selamlarımı da değerli arkadaşım Melek Yılmaz’a ileterek buradan kendisinin metnini aynen geçiyorum…

Sun-Cacıklar…  (Melek Yılmaz)

Denize baktığında,

Aslında hiç haberi olmayan biri,

imkansız olduğunu söyler, içinden , guruldayan karnini doyurmak için bir şeyler çıkarmasının.... 

Bilmez ki denizin Aslında dışından değildir mavinin derinliği, 

Mavi denizin hiç mi hiç derisi değildir, kendisidir 

Ama bilmez iste. 

Ne bilsin şuncacık! 

Sonra kendinden emin rahat mı rahat bir adam gelir yanına, oturuverir deniz üstündeki kör topal iskelenin yaş tahtasına. 

Uzunca bir sopayı uzatır denize 

Ve şaşırır şuncacık der `ne yapacaksın?...` 

Şimdi bizimki bu soruya ne yapsın, 

Bilmez ki suncacık balık nedir bilmez

suncacığa balıkları anlatsın... 

Bir de bitmez ki sadece balıkla denizde ki o gizemli hikâye 

suncacık denizi sadece üzerinde ki mavi sansın... 

Ve bizimkisi kendinden emin 

Döner ve der ki `karnımı doyurmak için lezzetli yemekler alacağım simdi bu denizden.` 

Şaşırır suncacik. 

Nasıl yani? İmkânsız! Nasıl bir şey çıkacak bu mavinin içinden? 

`boşuna uğraşıyorsun!` der suncacık. 

`ben ömrü hayatım boyunca duymadım görmedim böyle bir şey... Şimdi sen gelmiş bana yemek çıkaracağım diyorsun uzun sapınla bu maviden...` 

ve devam eder.. `boşuna uğraşıyorsun` demeye.. 

Aklı almaz bilmiyor iste. 

Lakin bizimkisi çok rahat sallar oltasının misinasını önünde salınan o sakin denize... 

`ben biliyorum... bu elimde ki oltadır ve ben ne zaman oltamla denize dokunsam deniz bana cömert davranandır...`

 Elbette aldırmaz suncacığın durmayan inançsızlığına,

 bizimki kendinden  emin .. 

Öylesine de rahat sallanan misinanın bir ara kıpırdayacağından 

Ama suncacık şaşkın gözleri misina da 

ve akli almadığı gibi durduramaz bu deli adamı da.. 

sonra başka suncacıklar gelir bizimkinin yanına.. 

Meğer her biri bir haber deniz konusunda... 

Yıldırmaya devam eden suncacıklar sinirde olmaya başlarlar yavaş yavaş bu kafayı yemiş adam karşısında, 

Bizimkisi suskun tebessüm ederek beklerken...

Hiç mi hiç aldırmazken onlara... 

Ve

Sonunda kıpırdar misina... 

Suncacıklar  bizimki sayesinde ilk defa gördükleri kıpraşan bir balık karşısında kendilerince  bir mucize yaşıyorlarken 

Bizimkisi, 

`hadi kolay gele size de, deniz el uzatır uzanmasını bilirse her ele` der

Ve gider denizine güvenmenin huzuru ile... 

Denizde sevgiyle gülümser

Susma sırası sun-cacıklara geçtiğinde...

 

Muhabbetle….

Sami.zana.aslan@gmail.com

Devamını Oku