Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Boş Yazı

 

Boş Yazı... 

Geceyle doğan umutlarım var benim. Hani sabah olunca hüsrana dönüşen.Ama haksızlık yapmayayım çoğuda gerçeğe döndü. Hayatta hep istediğim gibi takıldım.Hep ellerim ceplerimde ıslık çaldım.Hayat denen süreli oyun hangi levelde hangi troll kahramanla çullandıysa üzerime hep tebessümle karşıladım. Hiç ağlamadım mı? Elbette ağladım.Kimi zaman hüzünden,kimi zaman kaybetmekten,kimi zaman yitirdiklerim, kimi zamansa hissedemediklerim boca olup yağınca üstüme ıslandı gözlerim.Sevinçten ağlamadın mı derseniz elbette ağladım.

Bu dünya üçgünlük, harbiden üçgünlük. Dün,bugün, belki yarın. Ben bu hayatta hep yüce yaratıcının merhametine sığındım,hep onun kulunu hoşgörmesinin verdiği sonsuz torpille atar yaptım,gider yaptım.Bir gecede bir aylık asgari ücret kadar para saçtığımda oldu,hani söylemesi ayıp ama bir garibana sarıldığımda cebimde ne varsa boşalttığımda. Yeri geldi bir akşam nargile içmek için hesabı ödeyecek kudreti olan dostlarımla yalandan toplantılar yaparak geceyi kurtardığımda oldu,beş lira taksi param olmadığı için evden çıkamadığımda.Size birşey diyeyim mi a dostlar varlığında yokluğunda Allah'tan olduğunu bilirseniz,her ikisininde aslında birer imtihan yada sonunda cenneti kazanacağımız bir video oyununun bir üst aşamasına geçmek için konulmuş sanal engeller olduğunu bilirseniz ne beziyorsunuz ne de azıyorsunuz.

Bunları neden mi yazıyorum? Bilmiyorum ki. Şuan saat 06.43 ben saat 08:00 de son 1,5 aydır hayatımda olan,onun varlığından inanılmaz mutlu olduğum kızla buluşacağım. İhtimal o ki sanırım ayrılık buluşması olacak. Yine de olsun, ben giderken çiçek alacağım. Şimdilik bu konudaki tek önceliğim alacağım çiçeğin rengiyle onun taktığı şalın renklerinin birbirini tutması.

Bu arada sade türk kahvesi istediğim garson bana orta bir türk kahvesi getirdi. Aslında bu duruma acayip ifrit olurum ama nedense kızmadım bu sefer,değiştirde demedim. Hatta 45 dakikadır burada olduğumu fark edip boşu almaya gelir ve yeni istediğim bir şey olup olmadığını sorarsa ona kahve için teşekkür edeceğim.

Ne yani sonuçda bana kız mı yok? Tabii ki var ama onun gibisi yok. En azından şimdilik.

Sadece bunlardan ibaret değil tabii hayat. Sonuçda hak ile batıl mücadelesi var,Suriye meselesi var.Başta kendim olmak üzere kimseyi inandıramasamda işim gücüm filan var. Mesela öğleden sonra Kanyon'da katılmam gereken bir toplantı var.Hey!Kanyon,kahve, toplantı filan çok havalı oldu. Kahretsin! Forsquare'imde hava atmam gereken biri olaydı chek inn yapardım.Ama yok,eskiden olsa kesin olurdu. Hmm sanırım yaşlanıyorum adamım.

Kutlamayı ve kutlanmamı sevmesemde akşam saatlerinde doğumgünü kutlamasına katılacağım bir arkadaşım var.Eğer ayrılmamış olusam sevgilimle giderim belki ne dersiniz?Bak işte bugün sık sık bütün konular bu meydana çıkacak anlaşılan.

Tabii ben bütün bunları yazarken bugün dinlediğim iki ayet balyoz gibi iniyor kafama."de ki Allah onlara zulmetmedi,onlar kendilerine zulmettiler" ve " muhakkak ki namaz sizi ahlak dışı işler yapmaktan alıkoyar".

O değilde sanırım içinde siyaset olmayan ilk yazımı yazdım.

 

Devamını Oku

Oh! Ne "Ala"

Son günlerde "tesettür moda dergisi” olma iddiasında bulunan bir dergi var. Ve bu dergi çok sık konuşulur oldu. Facebook’ta birbiri ardına tepki sayfaları açılırken, derginin sayfası da kendi "yandaşlarının" destek mesajlarıyla dolu.


Sanıldığının ötesinde, apayrı referans kodları var bu çekişmenin altında. Yaşanan çekişme liberal, batıcı, bireyci ve konjonktürel bir “Müslüman” anlayışına sahip kitle ile geleneksel meşruiyetini batılı değerlerden ziyade İslam kaynaklarından alan bir kitle arasında, uzun dönem şahit olacağımız bir hesaplaşmanın ilk raundu gibi gözüküyor.

Buraya kadar gayet objektif bir değerlendirme yaptım. Ben bir fıkıh âlimi değilim. Olaya fıkhi açıdan da bakmıyorum. Bu konuda hüküm verebilecek, kanaatini paylaşma hakkına sahip birçok ulemamız var. Ben, gençliğinin büyük bir bölümünü başörtüsü mücadelesi için meydanlarda harcamış birisi olarak bakıyorum konuya. Kanaatlerimi de bu çerçevede
paylaşacağım. Buyurun bu dergiyle alakalı görüşlerime;

Memleketimizde büyük travmaların bir zedeleri birde zadeleri olur. Depremzede-depremzade, terörzede -terörzade gibi. Sosyolojik kırılmalarında bir tarafta mağdurları bir tarafta mağrurları olur. Bu dergiyi yapan arkadaşlar, hangi niyet hangi saikle yaptı bu işi bilmiyorum ama şu an gözüken şey mağdur kitlelerin üzerinden mağrur olma arayışıdır.

Başörtüsü meselesi, bu memlekette "eller havaya" davası değildir. Koca on tane kuşağın umutlarını, emeklerini gömdüğü, gözyaşlarını ümitlerine katık ettiği bir misyonun adıdır.
Kim kendi kişisel hayatında hangi goygoyu yapıyorsa yapsın. Ancak böyle hassas bir konu da kimse kimseye pabuç bırakmaz. Bu meselede sanılanın aksine herkes ama herkes söz söyleme hakkına sahiptir. Çünkü bir millet bütünüyle, bedel ödemiştir.

Başörtüsü, bu ülkede elli yıllık bir mücadeleden süzülüp bu günlere gelmiştir.
Bazı dergilerde popüler kültür argümanlarını gözümüzün içine soka soka bir şeyler devşirme peşinde olan arkadaşlar, akıllarını başlarına almalıdır.

Bu ülkede başörtüsü ve tesettür konusunda yapılan işler, bu zevatın tasavvur ettiği gibi liberal söylemlerle, alelade özgürlük sakızlarıyla ifade edilip "ben nasıl bilirsem öyle yaparım" ukalalığıyla yapılacak işler arasında değildir.

Bu meselenin bir patenti vardır. Bu patent, Anadolu insanı adına Şule Yüksel Şenler'de, Gülşen Ataseven'de, Hatice Babacan'da, Sibel Eraslan'da, Hüda Kaya'da, Merve Kavakçı'da, Gülden Sönmez'de ve daha onlar gibi, bu yolda ağır bedeller ödemiş nice isimsiz kahramandadır. Siz birilerine tesettür adına yol gösterecekseniz, göstereceğiniz yol giyimde de “onların yolundan” olmak zorundadır.

Elbette zamanın ruhuyla barışık bir tarz, insanlara önerilebilir. Ama, Müslüman "imitasyon" olmaz. "Çakma" olmaz, "copy paste" ya da "Made in China" işleri Müslümanın işi olmaz.
Müslümanın kendi tarzı ile kendi duruşu olur. On yıl öncesinin kokoş moda dergilerini andıran, batı medyasının artık abuk sabuk yerleriyle güldüğü, terk ettiği bir tarzı aynen alıp "tesettür moda dergisi” derseniz bu iş olmaz.


Müslümanın Müslümana hüsn-ü zanı farzdır. Dileriz bu arkadaşlar, burada yapılan eleştirilerden istifade etmeyi başarırlar. Aksi takdirde üzülen yine kendileri olacaktır, buna eminim.

 

Devamını Oku

Militan Demokrasiden Kemalist Vandallığa

Militan Demokrasiden Vandal Kemalizm’e...

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk gerek içinde bulunduğu ittihat ve terakki cemiyetinden, gerekse mevcut şartlardan ötürü özel harp tekniklerini ve komitacılığı ciddi bir strateji olarak kullanmıştır.

Sonrasında kendisi bizzat bu kimliğinden sıyrılıp modern bir ülkenin modern bir devlet başkanı olurken, ona bağlıymış gibi görünmezlerse yüzlerine bakılacak adam olmadıklarını anlayan bir kısım zevat, adını Kemalizm koydukları biraz faşizan, biraz devletçi tuhaf ucube bir anlayışla ortaya çıktılar.

Ve en iyi bildikleri işi komitacılığı, militanlığı, anarşistliği, pervasızlığı, millete rağmen millet için millete zulmetmeyi marifet sandılar. 1960’da merhum Menderes’i asanlar da bunlardı, Deniz Gezmiş’i de. 1950’li yıllara kadar köylü kıyafetiyle geleni Ankara’da Kızılay’a sokmayanlar da bunlardı, 28 Şubat’ta seçilmiş, üstelik de bayan bir bakanı kazığa oturtmakla tehdit edenler de. İçlerinden kafası birazcık çalışanları "militan demokrat" diye bir kavram uydurup yasal zorbalıklarına, modern mafyalıklarına bir kılıf icat ediverdiler.

Sanatta geldikleri noktayı "aydın bir Türk kadınıyım" adlı şarkıdan, memleketin dört bir yanını işgal eden saçma sapan heykellerden, spermli peçetesini sergileyen sanat adamlarından kolaylıkla anlayabilirsiniz.

İşin ilginç yanı bir şekilde kör topal memleketin 50 senesine mal olmayı başardılar. Bravo doğrusu.

Tabii bir de bu müesses nizamdan beslenen, semiren, tipler vardı. 17 Ağustos depreminden sonra hükümetleri, kaymakamlarına evvela irticai dernek ve kuruluşların yardım adı altında yapacakları propaganda çalışmalarına karşı uyanık olmalarını öğütlerken, depremin ertesi günü Laila adlı mekânda sabaha kadar tepinip 10. Yıl Marşı okuyanları vardı hatırladınız mı?

Heh işte 1999’da Laila’da tepinenlerle TT Arena’da bu ülkenin başbakanını yuhlayanlar aynı jenerasyon.

Kibirli, bir şekilde yırtmış, halkın geri kalmışlığından ziyadesiyle istifade eden, kalitesiz, düzeysiz, ama pek de zekâ gerektirmeyen çirkin ilişkilerle bir yerlere gelmiş, cehaletini, kültür seviyesini, görgüsüzlüğüyle kamufle etmeye çalışan tuhaf bir güruh. Yaşam seviyesini yükselttikçe ters orantılı olarak insaniyet seviyesini aşağı çeken tuhaf tipler.

Tabii dünya eski dünya değil memleket de eski memleket değil. İsmet Paşa'nın demir yumruğuyla da bir yere kadar. Dünya devr-i daiminde döndü eşyanın tabiatı gereği. Türkiye’de daha fazla racon kesemez oldular. Tamam, biraz geç oldu ama sonunda milletin dediği oldu. Sonra baktılar ki aslında bu militan demokrasi denen şeyi güç elindeyken uygulamak güzel de, muhalefetsen fena bir durum. O yüzden militan demokrat değil de demokratmış gibi takılalım dediler. Ama millet, hele bu millet yer mi bu numarayı? Yemedi tabii hala daha da yemiyor.

Baktılar ki demokraside de bir numara yok, en iyi bildiklere işe geri döndüler. Eşkıyalığa, Vandallığa, yani barbarlığa…

Bence Vandalizm denen şey sadece somut eşyaları yağmalayarak, zarar vererek olmaz. Kavramlar değerler, birikimler de yağmaya uğrar.
Nasıl mı? Bu zevat yıllardan beri Atatürk'ü yağmalıyor, onun mirasını, cumhuriyetini yağmalıyor. Kadim kardeşlik hukukumuzu, Türklük kavramını, Osmanlı'yı yağmalıyor. Üstelik bunu da 1999-2002 yılları arasında bankaları yağmalarken yaptıkları pervasızlıkla yapıyorlar.


Ve son olarak Türk futboluna ve Galatasaray'a diktiler gözlerini...

Sorsanız bu abilere ablalara nezaket nedir uzun uzun dersler verirler size, yanlarına otursanız pek çoğu "sapına kadar" milliyetçidir. Dahası yolda bir yerde görseniz adam zannedersiniz, insan bilirsiniz bu yaratıkları. Lakin ne nezaketten bir nebze nasipleri vardır, ne Türklükten, ne insanlıktan, ne adamlıktan.

Açık konuşalım bu tepki 12 Eylül 2010 gecesi Dünya Basketbol Şampiyonası'nda Cumhurbaşkanı'na ve Başbakan'a verilen edepsiz tepkinin bir başka versiyonudur.
Bu tepki tertip ettikleri Cumhuriyet Mitingleri’nde alamadıkları hınçlarını statlar da, kapalı spor salonlarında alabileceğini düşünen kirli tertip odaklarının icraatıdır.

Bu tepkinin adı Kemalist vandalizmdir.

Bir avuç azgın azınlık… Kavimler Göçü sırasında Roma saraylarını yağmalayan barbarlarla bunların arasındaki tek fark takvim yaprakları.

Yıllar yılı bu millete, memlekete tepeden bakanların, eşitlenmeyi hazmedememeleri neticesinde homurdanmalarıdır yaptıkları iş.

Bunlar var ya bunlar, değil Ali Sami Yen Stadyumu’nu, koca Mecidiyeköy’ü verseniz bir ömür bırakın TT Arena'yı onun kartondan maketini yapabilecek beceriden, zekadan uzak varlıklardır. Ona rağmen biz yıllar yılı tahammül ettik kapasitesizliklerinin ülkeye kestiği faturaya.

O stada sponsor olsun diye Galatasaray'ın teklif götürüp milyon dolarlarını aldığı, stadın tepesine adını verdiği firmanın ülkemize kazandırılmasından tutun da o stadın altına gelen metro istasyonuna kadar her şey dün yuhladığınız adamın ve onun çalışma arkadaşlarının eseri.

Utanmak, arlanmak bence biraz medeniyet biraz da terbiye isteyen bir şey… Barbarların tekâmülü elbette bunun için yeterli değil.

Sizin zaten Galatasaray’la bir alakanız olamaz ki.

Sizin neyinize kuruluşu Osmanlı'nın en azametli günlerine, 2.Beyazid’e dayanan bir takımın taraftarı olmak.

Pek ala Kemalist ideolojinize ait güzel takımlar bulabilirsiniz. MKE Ankaragücü mesela bariz Kenan Paşa'nın takımıdır.

Sığlığıklarıyla, barbarlıklarıyla, edepsizlikleriyle yok olup gidecekler bu dünyadan...

Yanarım yanarım da onlara dair bırakın güzeli, eğlenceli hiçbir şey hatırlayamayacağız sanırım...

Devamını Oku

Anayasa Paketi ve CHP'nin Değişimi (1)


    Açıkca söyleyeyim CHP den hiç hazzetmem,çocukluğum tüm aile büyüklerinin CHP'ye beddua ettiği bir evde geçti.

    Sonrasında ailem adına bu görevi ben devraldım.

    18 Nisan 1999 seçimlerinde CHP baraj altında kalınca sabahlara kadar bayram yapmıştım hiç unutmam.

    Lakin tüm bunlar bazı gerçekleri görmemize de engel teşkil etmemeli.

    Cumhuriyet Halk Partisi bu ülkede sevelim ya da sevmeyelim ciddi bir kesimi temsil ediyor.

    Toplumun hiç de yabana atılmayacak bir kısmı hassasiyetlerini Cumhuriyet Halk Partisi üzerinden dillendiriyor.

    Aslında şöyle demek daha doğru Cumhuriyet Halk Partisi'nin tavır ve duruşuna göre toplumun bir kesimi pozisyon belirliyor.

    İlginçtir "basma kalıp" pozisyon alan bu kitlenin büyük çoğunluğu eğitim ve gelir düzeyi yüksek vatandaşlarımız.

    Bu bence apayrı bir yazı ve araştırma konusudur.

    Öte yandan bir husus daha var ki bu çok yazılan,çizilen CHP'li yöneticilerin "tamam bilader anladık" dedirtecek kadar sıklıkla dile getirdiği CHP'nin Cumhuriyet'in kurucu unsuru olması gerçeğidir.

    Esasen CHP bu ülkede devletin geleneksel refleksinin ifadesidir.

    Dolayısısyla CHP'nin yaklaşımı bize geleneksel devletimizin de yaklaşımı hakkında ipuçları verir.

    CHP dönüşmeye başlamışsa Suadiye'de oturan emekli banka müdürü de dönüşmeye başlamış demektir.

    CHP dönüşmeye başlamışsa Çankaya'da oturan bürokratta dönüşmeye başlamış demektir.

    CHP ülkenin geleceğini "karanlık" görmekten vazgeçerse,eski öğrencilerinin öğretmenler gününde ziyaret ettiği emekli öğretmende göz yaşları içinde inkilap tarihi anlatmaktan vazgeçer demektir.

    CHP irtica geliyor paranoyasını buruşturup atarsa bir daha bu ülkede kimi kurumlarda irtica ile mücadele planı hazırlamak kimsenin üzerine vazife olmaz.

    Velhasıl uzar gider bu tespitler.

    Demek ki CHP'nin dönüşümü sadece CHP'yi ilgilendiren bir husus değilmiş.

    Ne yazıkki bizatihi bizi evet evet hepimizi ilgilendiren bir durum.

    CHP'nin gelecekteki pozisyonu.

    O halde sıklıkla sormak gerek bu günlerde "ne olacak bu CHP'nin hali?" sorusunu.

    Anayasa değişiklik teklifinde son anda uzlaşma hamlesi yapan CHP'nin bu girişimini sadece "dostlar alışverişte görsün" manevraları gibi görenler ciddi bir yanılgı içerisindedir.

    Evet olayın bence de böyle bir yönü var. Lakin durum sadece bundan ibaret değil.

    CHP'de bir kutuplaşmanın söz konusu olduğu gözlerden kaçmayacak kadar ortada.

    Üstelik bu kutuplaşmanın "açılımcı" tarafında sadece Gürsel Tekin ve Kemal Kılıçdaroğlu yok.

    İlhan Kesici'den Muharrem İnce'ye kadar CHP'nin halk nezdinde "iş yapar" tüm adamları CHP'nin artık parti gibi parti olmasını istiyor.

    Bir de tabii "klasikten şaşmamak lazım" ekibi var CHP'de.

    Bildiğimiz kadro Önder Sav ile başla Onur Öymen filan diye devam et ,Kemal Anadol'da biter liste.

    Deniz Baykal ise şu sıralarda ciddi bir karar arefesinde o yüzden iki tarafında hamle ve çıkışlarını ciddiyetle izliyor.

    Mayıs ayındaki CHP Kongresi bu hesaplaşmanın final müsabakasına sahne olacak.

    Bir sonraki yazımızda bu konuyu biraz daha derinleştireceğiz.

Devamını Oku

Tanrı Türkü Korusun

     Kendini Türk milliyetçiliğinin merkezi olarak adlandıran MHP Anasol-M koalisyon hükümetinin travmasını bile tam anlamıyla atlamadığı bir ortamda yeni "harakiriler" peşinde.


    "Temmuz 2007 seçimleri öncesi CHP ile kolkolaymış gibi algılanan görüntüler oluşturmanın partinin oylarını olumsuz yönde etkilediği" MHP'li yöneticilerin dahi kulis ortamlarında sıklıkla dile getirdiği bir konu.

   
    Bu hatasını seçim sonrası fark eden MHP öncelikle cumhurbaşkanlığı seçimlerinde meclise girerek demokrasinin önünü açmış,sonrasında başörtüsü düzenlemesi hususunda Ak Parti ile müşterek hareket ederek geleneksel sağ seçmen arasında ciddi bir takdir toplamıştır.

    Böyle bir ortamda seçime giren MHP başta Adana,Manisa,Isparta olmak üzere pek çok il belediyesini Ak Parti'den almasını bilmiştir.


    Gözden kaçırılmaması gereken bu yükseliş süreci MHP yönetimini ürkütmüş olmalı ki parti yönetimi MHP'yi ilk seçimlerde baraj sınırına çekecek hamleler yapmayı doğru gördü.

   
    Ak Parti iktidarının hazırlandığı anayasa değişikliğine kapılarını kapatan MHP hazırlanan teklife öneri sunmak şöyle dursun kamuoyu ile aleni bir biçimde alay etmektedir.

   
    Eski meclis başkanı Köksal TOPTAN'ın yazılı davet ettiği uzlaşma komisyonuna üye vermeyi reddeden MHP'nin "iyi sıhhatte olsunları"bu günlerde ortak komisyon kuralım onlar hazırlasın yeni meclis de yasalaştırsın gibi evlere şenlik bir teklif ile kamuoyu karşısına arz-ı endam ediyorlar.

   
    Bir sonraki meclisin iradesine tahakküm oluşturmak nasıl bir mantık,nasıl bir demokrasi anlayışıdır bilemedim doğrusu.

   
    Gerçi üstün demokrasi anlayışınızla,kadim törenizin birleştiği noktada nasıl bir sentez kurguladığınızı bu millet  Sadi SOMUNCUOĞLU-Cemal ENGİNYURT karşılaşmasında açıkça görmüştü.

Onun için milletle alay etmeyi bırakın,geçmişinize, değer yargılarınıza,cüretkar ihanet girişimlerinizden vazgeçin. Abilerinizi,üstadlarınızı,kardaşlarınızı işkence tezgahlarından geçiren yapıyla hesaplaşabilecek kadar cesur olun.

   
    Ya çıkın iktidar partisinin hazırladığı bu pakete önerilerinizi getirin ya da hep dem vurduğunuz gibi "erkekçe" geçin milletin karşısına ve bu konuda CHP ile ortak iş tuttuğunuza deklare edin.

   
    Bakın CHP anayasa mahkemesine başvurabilmek için hazırlık yapıyor.Gidin altına cesurca atın imzanızı.

    Ama bütün bunları yaparken 3 Kasım 2002'yi iyi düşünün, 2007'de Demokrat Parti'yi aklınıza getirin.

   
    Geçmişinizi, işkence tezgahlarında kaybettiğiniz "ülküdaşlarınızı" anımsayın.

    Sonra "bir sağcı bir solcu astık" diyen eli kan kırmızısına bulanmış ressamlarımızı getirin aklınıza.

    Sonra her senei devriyesinde kaybettiğiniz büyüklerinize hatimler indiren genç ülkücüleri getirin aklınıza.
   
    Sonra mahallesinde,köyünde,ilçesinde yapmış olduğunuz saçma sapan icraatlarınızı savunmak zorunda kalan samimi teşkilat mensuplarınızın halini getirin gözünüzün önüne.

    Tüm bunlara rağmen yine de peşin peşin kapatıyorsanız kapılarınızı ne diyeyim:

    Tanrı Türk'ü sizden korusun...

Devamını Oku
}