Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Lübnan Sinemasının en barışçıl yönetmeni

Lübnan Sinemasının en barışçıl kadın yönetmeni Nadine Labaki…

2007 yapımı ilk filmi Karamel (Succar Banat) ile adını tüm dünyaya duyuran Lübnan'lı kadın yönetmen Nadine Labaki geçtiğimiz yıl ülkemizde gösterime giren ikinci filmi Where do we go now? ( Peki Şimdi Nereye?) filmi ile gelecek filmlerine dair kapı araladı.

Birçok kültürün iç içe yaşadığı ve çatıştığı topraklarda kadın olmak; her an en küçük bir bahaneyle başlayacak olan savaş için endişe duymak. Yönetmen de bu tehlikenin farkına varır varmaz hemen başlıyor yazmaya. Karamel filminde savaşın ardında kalan Lübnan'ı yansıtmıyor belki ama bundan sonra ne olacak kaygısıyla "Peki şimdi nereye?" filminin projesi için hazırlıklara başlıyor.

Dram ve komedi türlerini bünyesinde barındıran film Müslüman ve Hıristiyanların beraber yaşadığı dağ eteklerinde ki bir kasabada geçiyor. İçine siyasetin de karıştığı din kavgası, iki tarafın erkeklerini de savaşa yönlendiriyor. Kadınlar ise huzur içinde yaşamak için onların dikkatlerini başka yöne çekmeye çalışıyor.

Peki şimdi nereye? her ne kadar kadınların önünü kesmesi şuan için ütopik olsa da  savaş nasıl durdurulabilir sorusu üzerinden yola çıkan bir barış filmi. Masalsı bir yönü de var filmin, açılış bir sesin "şimdi size bir hikâye anlatacağım" demesiyle başlıyor.

Erkeklerin bitmek bilmeyen savaş arzusunun yanında "zayıflık" olarak atfedilen annelik duygusu, savaşın karşısında kale gibi duruyor. Eşlerinin, evlatlarının mezarları başında yalnızca kadınlar ağlıyor... Çok da uzağında olmadığımız kadınların dramını görüyoruz perdede. 

Karakter sayısının fazla olmasına rağmen bütünlük bozulmuyor, bilakis kalabalık ahenk içinde tek bir amaca hizmet ediyor.

Müziği filmin merkezinde tutan, henüz çekimlere başlamadan müzikleri arayan Nadine Labaki Sinema haricinde video- klip yönetmenliği yapıyor. Eşi Khaled Mouzannar ile beraber çalışıp titizlikle hazırladığı müzikler filmlerinin içine çekiyor, adeta büyülüyor.

Her iki filmini de kadın teması üzerine oturtan, kültürlerin çatıştığı toplumlarda arada sıkışıp kalan, seslerini duyurmaya çalışan kadınların iç dünyalarına yer açıyor, onların gözünden dünyayı anlatıyor.

Yönetmenliğin yanı sıra filmlerinin başrolünde oynuyor, üstelik çoğu amatör olan oyuncularla beraber çalışıp samimim bir atmosfer yakalamayı başarıyor.

2007 yılının en başarılı filmlerinden biri olan Karamel ise Beyrut’ta yaşayan beş kadının bir güzellik salonunda buluşup hayat üzerine konuşmalarını ve dayanışmalarını anlatıyor. Görselliğin ön planda olduğu film, birçok uluslararası ödülde kazandı.

Lübnan'da iç savaşın ardından savaşın izlerini taşımayan ilk film aynı zamanda. Bu nedenle siyasi tartışmalardan günlük telaşlardan kaçıp bir güzellik salonunda sırlarını paylaşan kadınların hikâyesi tema olarak da oldukça dikkat çekiyor.

Cinsiyet kavramına da oldukça geniş yer veren Labaki, Lübnan'da kadınlara ait yaşam alanını, kuşaklar arası farklılıklar üzerinden gözler önüne seriyor.

Tüm teknik çalışmalar bir yana Karamel filmi büyülü bir atmosfere sahip. Başarısının en önemli unsuru da bu. Adını verdiği karamel ve kahverengi tonlarında ki görüntü düzeni de bu atmosfere dahil.

Geleneksel aile yapılarının, örflerin, adetlerin ve toplum baskısının karşısında kadınlar mücadele etmeye devam ediyorlar. Zaman zaman tökezleyip düşseler de tekrar ayağı kalkıp dimdik duruyorlar. Tüm yaşanan acı hadiseler sonrasında mutlu olmak için tekrar kazanmaya çalışmak, Lübnan’ın kaderinden farklı değil. Belli ki filmin, ülke için umut ışığı olmasının sebebi de bu.

Nadine Labaki'ni filmleri kendi kültürünün yanında bir de Batı kültürünün etkisinde kalan, birçok etnik kökenin bir arada olduğu toplumların, ayırmadan, ayrıştırmadan bir arada yaşayabileceklerine dair umut vaat ediyor. Dış dünyaya bakışımızı bir kere daha çarpıcı karelerle sorguluyor.

 

 

Milat Gazetesi 9 Şubat 2014 / Pazar

Devamını Oku

Oscar'la Gelen Özgürlük

Kelebeğin Rüyası filmi gibi 86. Oscar Yabancı Film Ödülüne veda eden bir diğer filmde Asghar Farhadi'nin Le Passe (Geçmiş) filmi oldu. İran Sineması denilince akla ilk gelen isimlerden biri  Asghar Farhadi...

Çarşamba Ateşi, Elly Hakkında filmleri imzasını taşısa da, tartışmasız ünlenmesini A Separation (Bir Ayrılık) filmi ile kazandığı Oscar ödülü getirdi. Sinemasına uluslararası bir ün getiren yönetmen iki yıllık bir aranın ardından Le Passe filmi ile tekrar seyircisi ile buluştu.

Le Passe; ülkesinde ki sansürden yakınan Yönetmen'in ilk Fransız filmi.

Asghar Farhadi; insan ilişkilerini, kültürel unsurları, aile içi çatışmaları ustaca filmlerine yansıtmış bir yönetmen. Farklı olarak bu kez dili Fransızca yapımı Fransız olan bir filmle karşı karşıyayız. Haklı olarak Oscar'ın getirdiği özgürlük; Asghar Farhadi'nin hedefine ulaşmasında yardımcı oldu.

Fakat ödülle gelen 'kıyas' faktörünü de unutmamak gerekir. Zira 74 ödül alan ve 20'den fazla ödüle adaylığını bırakan "Bir Ayrılık" filminin Le Passe ile kıyaslanması kaçınılmaz olacak.

Her iki film de boşamak üzere olan çiftin hikâyesinin konu alsa da Le Passe bir önceki filmden farklı olarak senaryosunun daha çetrefilli oluşu göze çarpıyor. Kişi sayısı çok fazla değilse de hikayenin içine aldığı karakter sayısı takibi zorlaştırıyor.

Bu haliyle Le Passe, Nadir ile Simin'in hikâyesinden biraz uzaklaşıyor. Boşanma sürecinde hikâyeye dâhil olan karakter sayısı artmış ve bu senaryoyu daha derin ve komplike bir hale getirmiş.

Başrolde The Artist filmi ile tanıdığımız Bérénice Bejo ve Fransa'da ünlenen Tahar Rahim yer alırken, Ahmad'i canlandıran Ali Mosaffa ve küçük oyuncu Elyes Aguis performanslarıyla dikkatleri üzerine topluyor.

Marie boşanma davası için Ahmad'i 4 yıllık bir ayrılığın ardından Paris'e çağırıyor. Paris'e gelen Ahmad ise eski eşi ve kızı Lucy'nin arasında geçen problemler ile karşılaşıyor. Ahmad eski eşinin isteği üzerine Lucy'e yardım etmeye çalışsa da Marie, Samir ile evlilik hazırlığı yapmaktadır. Çocuklarının istemediği bu evlilik geçmişte kalan sırları yavaş yavaş gün yüzüne çıkarır.

İlk 20 dakika içinde Ahmad ve Marie ile ilgili (daha önce ayrılmaları dışında) net bilgiye sahip olamıyoruz. Ahmad Marie'nin ilk eşi değil ve çocuklarının da babası değil. Marie'nin diğer eşlerinden olan çocukları, evliliklerinin gün yüzüne çıkması ile ilk yarı sonlanıyor.

Tamamı Paris'te çekilen filmin mekân seçimi oldukça isabetli. Kalabalık ve çoğu kez gözleri yoran ev; karakterin ruh hallerini yansıtmalarında yardımcı olmuş.

Herkes kendi menfaatleri uğruna bir başkasını suçlarken iletişim kurmakta, sakince konuşmakta zorlanıyor ve gerilim artıyor. Film o kadar durağan ve tasasız ilerliyor ki herkesin birbirine bağırıp, eşyaları kırıp dökmek istediği anlarda bile sessizce kendi içine çekiliyor.

Farhadi'nin diğer filmlerine nazaran "Geçmiş" de gerilimin dozu biraz daha yüksek. Ara sahnelerde flashback yardımıyla ilerleyen kurgu "Kim suçlu" sorusunun cevabını tüm karakterlerin iç dünyasını anlattıktan sonra veriyor ve seyircinin takdirine bırakıyor.

Geçmiş, gizli kalmış suçlarla hesaplaşma değil, bastırılmış duygularla bir yüzleşme hikâyesi. Psikolojik tahliller ile harmanlanan zeki kurgusu, son dakikasına kadar merakla beklenen gizemli gerçekliği ile Le Passe ilgiyi hak eden güzel bir film.

Asghar Farhadi filmleri, tüm dünyada kabul görmüş ve zirveye yerleşmiş başarılı bir yönetmen. İnsan ilişkilerinde yaşanan ortak sorunları kimseyi suçlamadan iyi ve kötüyü kayırmadan yalnızca olağan haliyle aktarıyor yazdığı senaryolara.

Kariyeri boyunca tek istediği ve başardığını düşündüğüm şey ise sanatıyla anılmak...

‘İyi tek bir kişiye ait değil, ‘Kötü’ de. Hollywood öğretilerinin aksine İranlı yönetmenler bunu anlatmaya devam edecekler.

 

Milat Gazetesi  6 Şubat 2014

Devamını Oku

Tamam mıyız? Değilsiniz!

Çağan Irmak sinemasını tüm Türkiye'nin beğendiği, 90'ların sonundan öne çıkmış, son yıllarda  ise yaptığı çalışmalarla adından sıkça söz ettiren Türk Sineması'nın önemli bir yönetmeni. Babam ve Oğlum, Dedemin İnsanları gibi filmlere imza atmış, gişe rekorları kıran bir isim.

Çağan Irmak'ı Babam ve Oğlum filmi ile hatırlayanlar Tamam mıyız? ile hayal kırıklığına uğrayabilir. Prensesin Uykusu filminin hafızalarda ki yeri de tazelenecek gibi. Çağan Irmak filminde bu sefer Engelli-Eşcinsel ötekileştirmeyi anlatıyor.

Engelli ve Eşcinsel teması Çağan Irmak Sineması için bir ilk. Oyuncu kadrosuna bakıp Çağan Irmak'ın yeni bir şeyler denemeye çalıştığı da pek açık lakin tamamlanmamış (hikâyesi yerine oturmamış) bir film tamam değil!

Oyuncu kadrosunda birçok ünlü isim var. Sanırım diğer filmlerinden farklı olarak Çağan Irmak'ın yaptığı hata  bu kadar aşina yüzü bir araya getirip, sağlam bir arketip oluşturamamak olmuş. Filmin sonunda buna vurgu yapıyor adeta. "Tastamam bu hikâye" diyerek perdeye yansımayan eksikliği söz ile anlatmaya çabalıyor.

Arkadaşının İhsan'a okumakta olduğu Kinyas ve Kayra kitabı içerik olarak yeterince yer verilmese de renklendiriyor. Yönetmenin bize yazdığı hikâye için aynı  şeyi söylemek mümkün değil. Gönül rahatlığıyla söylenebilir ki Çağan Irmak bu kez seyircisini ağlatmayacak. Duygu yüklü replikler, Aşırı acıklı sahneler ve ajitasyon da yok.

Hikâye Temmuz (Deniz Celiloğlu) ile İhsan ( Bulut İynemli) arasında geçiyor.

Karakterlerden bahsedecek olursak her biri aşırı uçlarda, hayalperest kişiler. Kendi küçük dünyalarında çığlık attıkları o "soyut başarılar" filmde sağlam  bir ya da bir kaç kötü karakter bulunmadığı için de bu soyut gururlar, başarılar pek tesir etmiyor ne yazık ki.

İhsan engelli ve içine kapanık bir gençtir. Temmuzla tanıştığı andan itibaren içinde biriktirdiği pek çok acıyı, sıkıntıyı paylaşır. İhsanın en çok yapmak istediği şey Titanik filminde ki Leonardo DiCapri gibi kollarını açıp " Ben bu dünyanın kralıyım" diye bağırmak.

Temmuz ise babasının kabul etmediği bir cinsel kimliği taşıyan bir heykeltıraştır. Yönetmen bu yapının üzerine kursa da bu buna hiç bir nokta da değinmez. Fakat bu temayı öne çıkartmaktan da vazgeçmemiş. Temmuz ile İhsan'ın dostlukları zamanla birbirlerinde ki eksiklikleri kapatır.

Fakat İhsan inatla ölmeyi hata bunu Temmuz'un yapmasını istemektedir. İhsan’ın bu ölme isteği başrolde Javier Berder’in oynadığı İspanyol Sinemasından Mar Adentro (İçimdeki Deniz ) filmini andırmıyor mu? Orada ki özgürlüğüne düşkün kahramanda, yatarak yaşamaktansa ölmek istiyordu.

İki anne, iki baba ve ötekileştirilen iki çocuk. İkisinin de sorunu birbirinden o kadar farklı ki. Babalar çocuklarını olduğu gibi kabul etmez. Şefkatli anneler ise yardım etmeye çalışır.

Dostluklarının çıkış noktası ise rüyalar ile başlıyor. Temmuz İhsan'ı rüyasında görüyor ve hiç tanımadığı genç ile bir gün yolda karşılaşıyor. Bu tesadüfî karşılaşmayı oldukça sıradan bulduğumu belirteyim hemen. Gerçekten başka türlü karşılaşamaz mıydı bu iki kişi?

Mesela İhsan'ın annesi Feride heykeltıraş Temmuz'un evine temizlik yapmak için geliyor ve bir gün İhsan'ı da yanında getirmek zorunda kalıyor olsa daha gerçekçi olmaz mıydı? Nasılsa filmin masalsı olmak gibi bir kaygısı yok.

Kötü bir karakter olmadığı için de iyiler yeterli olmuyor. Gürkan Uygun'un canlandırdığı kötü baba karakterini bunun içine dâhil etmiyorum. Çünkü kendisine kötülük yapacak pek fazla zaman vermemişler.

Açıkça söylemek gerekirse yan karakterlerin bu iki kahramana sağladıkları fayda yok. Üstelik film kahramanlarının da sağlam, dile gelir bir derdi yok. Cinsel kimlik üzerine kurulmaya çalışan dramatik yapı, huysuz, mız mız, ağlayan ve babasından memnun olmayan bir adama dönüştürülmüş.

Temmuz gayet tipik bir karakter. Yalnız yaşadığı dairesin de, sanatını icra etmeye çalışan, ailesine baş kaldırmış, kendi ayakları üzerinde durmaya çabalayan, alkolle problem yaşayan bir karakter.

Film içeriğinden bahsetmek doğru olmaz fakat henüz ilk dakikalarda arkadaşı tarafından terk edilen  Temmuz'a yazılan mektupta " Bohem sanatçı ruh halinden, hayallerinden, olmayacak şeylere kapılıp gitmenden de bıktım" dediği bir cümle vardı. Gerçekten de karakterin perdeye yansıyan görüntüsü bundan ibaret.

Bu filmde iyi ve hatırlanacak olan tek bir sahne var. O da yönetmenin son dakikaya ayırdığı duygusal sahne.

Değinmek istediğim bir diğer nokta filmde geçen diyaloglar. Belki ilk senaryosunu yazan biri için kabul görür fakat Çağan Irmak olunca ister istemez dikkat çekiyor. Sokak dilini yakalayabilmek için can çekişiyor senaryo. Hele ki engelli İhsan'ın cümleleri? Sürekli " Kanki, Kanki, " diye sayıklamaları. Sanırım Sarıyer de bir gecekondu da oturmasından sebep, ona bu üslubu vermiş.

Tamam mıyız? Ne masalsı bir film olmuş ne de gerçekçi… (eksiklik hissi veren ) hikâyesi ile umut vaat etmiyor fakat gişe de başarılı olacağından kimse şüphe duymaz herhalde.

 

 

Devamını Oku

ABD'nin Utanç Dönemi

Good Night and Good Luck, Tehlikeli Aklın İtirafları ile ilk kez yönetmen koltuğuna oturan ve kısmen başarıyı yakalayan George Clooney'in 2005 yapımı Oscar Akademi ödüllerine 6 dalda aday olan ikinci filmi.

Film adını David Strathairn'in canlandırdığı ünlü gazeteci Edward Murrow'un programını kapatırken söylediği slogandan almıştır.

Soğuk Savaşın olduğu dönemde ABD'de Wisconsin eyaleti senatörü Joseph McCarthy'nin 200'den fazla kişinin bulunduğu listeyi basına "komünistler" olarak sunmuştur. Senatör McCarthy durumun daha da üzerine gitmiş Başkan Truman'ın Doktrinini ülkede korku aracağı olarak kullanmıştır.

Cbs'nin ünlü televizyon muhabiri Edward R. Murrow'un senatör McCarthy'nin çıktığı cadı avı ile yaptığı mücadeleyi konu alıyor.

Senatör McCarthy'nin elini uzattığı her taşında "komünist" diye damgaladığı hele ki kendisini eleştirenlerin bile "komünist" olarak algılandı mücadelede, gazeteci Edward Murrow ve Fred Friendly için hiç kolay olmayacaktır.

Sponsorların ve reklamcıların yavaş yavaş çekilmesi, kanalı ve kanaldan gelen baskılarla gazetecileri zora sokacaktır. Sağ duyulu bir medya patronuna sahip olmalarına rağmen senatörle aralarındaki kıyasıya mücadele de gazetecileri büyük sürprizler beklemektedir.

George Clooney utanç dönemini eleştirmekle de kalmadı. tepki olarak renkli filmi siyah-beyaz olarak yayınladı. Yalnızca 1950'li yılların Amerika korkusu değil televizyonculuğun parlamaya başladığı yıllarda gazeteciliği ve medya düzenini de ele alıyor.

Filmin başlangıcında Edward R. Murrow'un şu sözleri yer alıyor.

"Şuan da zengin, şişman, rahat ve halimizden memnunuz. Nahoş ve rahatsız edici bilgilere doğrudan alerjimiz var. Kitle iletişimimiz bunu yansıtıyor. Ancak kendimize gelip fazla yağlarımızdan kurtulmadıkça ve televizyonun, çoğunlukla dikkatleri başka yere çekme, aldatma, izole etme amaçlı kullanıldığını fark etmedikçe televizyon, onun finansörleri, seyircileri ve çalışanları tamamen farklı bir film görebilir."

Benzer bir film olan ve baş rollerini Dustin Hoffman ve Robert Redford'un oynadığı Başkanın Bütün Adamları 4 Oscar ödülü almıştı.

Cesur gazetecilik örneği sergileyen 1976 ABD yapımı Başkanın Bütün Adamları ( All The President's Men) iki gözüpek gazetecinin tarihte bir ilke imza atarak Amerika Başkanı Nixon'ın istifası ile sonuçlanan Watergate Skandalını konu almıştır.

Yalnız İyi Geceler İyi Şanslar filmi Clooney'in kamerasında daha farklı işlenmiştir. Film 90 dakika boyunca bir ofis katında, dört duvar arasında, ardı ardına yakılan sigaraların bitmek bilmeyen dumanları arasında geçer. 

Akıcı, eleştirel ama her şeyden önemlisi bir tepki olarak siyah-beyaz renge değiştirilmesi, şairlerin bile şiirlerine işledikleri 1950'li yılların karanlığına ışık tutuyor. Bir kaç sahne haricinde bütün bir filmin tek mekanda çekilmesi, oyuncu kadrosunun zenginliğiyle çarpıcı bir hal alıyor.

Başta David Strathairn ve George Clooney olmak üzere Robert Downey Jr, Robert Knepper, Simon Helberg, Jeff Daniels ve Patricia Clarkson'un yer aldığı, 7,5 milyon dolar bütçesi ile tamamlanan yıldız geçidi film izlenmeye değer.

Özellikle Edward Murrow'un magazin programı sunduğu sahnede ki tavrı ve eleştirisi izlemek için iyi bir bahane.

 

Devamını Oku

Zombilerin İç Dünyası

 

Aşk ve sevgi teması, "hele ki imkansızsa" sinemanın önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Warm Bodies, zombi R ile Julie arasındaki, zamanla sevgiye dönüşen arkadaşlığı konu alıyor.

Geçtiğimiz yıl 50/50 (Şansa Bak) filmi ile karşımıza çıkan yönetmen Jonathan Levine'ın alaycı bir üslubla şekillendirdiği korku-komedi türündeki yeni filmi Warm Bodies ( Sıcak Kalpler) vizyondaki yerini aldı.

Film, yazar Isaac Marion'un internette yayınladığı " Ben Sevgi Dolu Bir Zombiyim" öyküsünü daha sonra "Warm Bodies" olarak yazdığı romanından uyarlama.

Filmde ki en büyük ayrıntı  "farkındalık" dır. R’ın iyileşme süreci aslında Julie ile başlamaz.

İnsanlığı yok eden bulaşıcı virüsün bir kurbanı olan R, (Nicholas Hoult) ve arkadaşları yemek arayışında iken kendilerine kurşun sıkmakta olan bir grup ile karşı karşıya gelir. İnsan beyni zombileri tekrar insan hissettirebildiği için R, ilk kurbanının beynini yer.

Fakat bu beynini yediği  kişinin anılarına da sahip olması demektir. Zihninde beliren görüntülerin sahibi (Julie) karşısına çıkınca, onu öldürmek yerine korumaya başlar. Julie ruhsuz olarak adlandırdığı insanlarda aradığı merhameti R’da görünce elbette şaşırır. Julie'nın yanında zamanını geçiren R, değişmeye başlar.

Zombiye dönüşen ve ismi de dahil geçmişinden hiç bir şey hatırlamayan R, derinlemesine konulara kafa yoran bir ölüdür. Konuşamaz, fakat kendininde dahil olduğu zombilerin, iç dünyasına yönelik bir çok fikre sahiptir.

Film üslup açısından Edgar Wright'ın yönetmenliğini yaptığı Shoun Of The Dead ( Zombilerin Şafağı) ile büyük benzerlik taşıyor. Fakat bütüne baktığımızda ise vampir hikayesi olan Twilight ( Alacakaranlık) serisinin "zombi" ye uyarlanmış hali.

Üstelik bu benzerlik hikayeyle de kalmıyor. Julie'yi canlandıran Terasa Palmer'ın Bella Swan karakterine, zombi R'ın (Nicholas Hoult) ise Edward Cullen karakterine olan benzerliği dikkat çekiyor.

Film, Zombi R'ın tavırları ve her an tetikte bekleten harakerlerine yoğunlaşıyor. R zombilerin duygu ve düşüncelerini yakından inceliyor.

Tabii zombi R'ın gözleri bulanık gördüğü için görüntü ilk yarıda perdeye hoş yansımıyor.

 Baltayla, silahla zombi ordusunu yok etmeye çalışan ve muhtemel bir binaya sıkışmış, insan ırkı için mücadele eden grubun dramından bir nebze olsun kurtuluyoruz. Bu noktada Warm Bodies sürekli kendini tekrar zombi filmlerinden kendini sıyıran, özgün bir yapım.

 

Devamını Oku

Sıradışı Aile Filmi

 

Yönetmenliği Peter Hedges’in üstlendiği The Odd Life Of Timothy Green’in (Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı) aile filmi olarak vizyondaki yerini aldı. Başrollerinde Jennifr Garner, Joel Edgerton ve Cameron C.J Adams oynuyor.

Çocuk sahibi olmak isteyen çift Cindy ( Jennifer Garner) ve Jim ( Joel Edgerton) geçim derdi ile ilgili sorunları bir yana bırakırak bütün yolları dener. Tıbbi bir çarenin bulunmadığı anda inancını kaybeden  çift gerçeği görmezden gelerek kendilerine bir umut kapısı aralar. Bir kutuya olmasını istedikleri yetenekleri sıralayarak koyan çift, hepsini bahçelerine gömer.

Bir yanıyla Clark Kent’in dünyaya gelişinden esinlenmiş Timothy Green’in hikayesi. Zira şimşekler çakar, yağmur yağar fakat çocuğun bu geliş alametlerini genç anne baba adayından başka hiç kimse duymamış ve görmemiştir.

Çift için dünyaya gelen çocuk mucizedir Fakat çevreleri ve aileleri bunu sorgulamaz, olduğu gibi kabul eder. Fantastik bir film olmasına rağmen bir yandan üzülürken diğer yandan güldürüyor.

Ahmet Zappa’nın kaleminden çıkan hikaye, 100 dakikalık keyifli bir zaman vaat ediyor. Ayrıca filmi izlemek için fantastik- sever olmaya gerek yok.

Cindy Green ve Jim Green çocuk istemektedir. Fakat gerçekten ebeveyn olmak için yeterliler midir?

Bacağında yeşil yapraklarla dolaşan Timothy çok geçmeden bütün çevreye kendini sevdirir. Timothy ile birlikte Green ailesi boşluğu doldurmuştur. Ardından ise ihmal ettikleri işler birer sorun olarak geri döner.

 

Yapımın en sırada dışı özelliği ise Disney Stüdyolarından çıkmış olması. Aile, çocuk, sevgi kavramlarını yücelten ve ön plana çıkaran film her yaş seyircinin beğeneceği türden.  Vizyonda Les Mirables ve Gangster Squad gibi iddialı filmler varken Timothy Green’in hikayesi neden tercih edilmesin?

Devamını Oku

Arada Kalan / Çocuk Olmak

Henry James’in 1987 yılında yayımlanan romanından beyazperdeye uyarlanan, 32.İstanbul Uluslararası Film Festivalinde seyircisi ile buluşan What Maise Knew? geçen hafta vizyonda ki yerini aldı.

What Maise Knew, 2013’de New York’da nasıl olur?

6 yaşında ki Masie'nin sürekli tartışan anne babasının ayrılmasının ardından yaşadıklarını konu alıyor. New York'ta yaşayan küçük bir kızın dünyasını anlatan film, küçük kadrosuyla büyük bir yapıt ortaya çıkarmış.  What Maise Knew? Türkçe çevirisiyle “Arada Kalan” bir aile filmi için oldukça ilgi çekici bir hikâyeye sahip.

Başrolde Julianne Moore, Alexander Skarsgard, Steve Googan ve Maise'yi ustaca canlandıran Onata Aprile oynuyor.

Başarıyla uyarlanan filmden ziyade günümüze eleştirel bakışı ilgi çekiyor. Bir yandan hikâyeye müdahale etmek isterken, gözyaşınıza da hâkim olamayacağınız bir film. Son dönem aile filmleri içersinde en parlak film olan What Maise Knew yalın üslubuyla dikkat çekiyor.

Anlaşmayan çiftin boşanmaları ise var olan sorunu çözmek yerine bilakis büyütür. İlk önce velayet yüzünden sorun yaşayan anne-baba daha sonra babanın dadısıyla evlenmesiyle daha da büyür.

Kızının velayetinin inatla almak isteyen anne bunu eşine karşı savaş haline getirir. Nitekim kızıyla beraber olduğu günlerde bu apaçık görülmektedir. Sorumsuz, bencil anne faktöründen sonra üvey baba ile tanışan Maise’nin kafası biraz karışır.

Maise’nin annesi “star” dır. Senaryo; annenin sorumsuz, kaprisli tavırları ile ( Star havalarını) çocuğa bakışını değerlendirmez. Her ne kadar sebepler annenin “işine” bağlansa da ilerleyen dakikalarda annenin işi ile çocuğu arasında keyfi bir tercih yaptığını anlatır ısrarla. Baba işi gereği sık sık yurt dışına çıkar. Fakat onun da çocuğuna bakışı anneninkinden farksızdır.

 

Tüm masumiyetiyle Maise hayattan keyif almaya mutlu olmaya çabalıyor.. İkinci yarıda sevgi teması üzerine duruyor film. İlk yarıda oradan oraya sürüklenen Maise’nin ilgisizlik kalmış tarafını, şefkat göredüğü haliyle kıyaslıyor.

Maise ( Onata Aprile) her dakika filmle iç içe… Onun gözünden anne ve üvey anne, baba ve üvey babayı izliyoruz. Sürekli yer değiştiren ebeveynlerinin ilişkileri zamanla karışıklara yol açar. Her ne kadar aile filmi olsa da Maise’nin yaşında ki çocukları olumsuz etkileyebilir.

Senarist Carroll Cortwright ve ilk çalışması olan Nancy Doyne kitaba sadık kalarak yalnızca olan kısmı üzerinde durmuş.

Hikâyenin birey üzerinden yaptığı değerlendirme ise Anne ve Babalık üzerine iyi bir ders veriyor.

Farkında olmadan sevgi kavramını da sorguluyor aslında. Bazı mühim vazifelerimizin sevginin ötesinde olduğunu, “yalnız” sevgiyle yaparsak sorumlu olduğumuz şeylerden dahi keyif alabileceğimizi de söylüyor.

Finaline doğru cevaplanması merakla beklenen sorulara cevap vermiyor. Yalnızca 6 yaşındaki Maise’nin sürekli kavga eden ebeveynlerinin boşanıp tekrar evlenmeleri sonrasın da 10 günde bir yer değiştiren Maise’nin gözünden bakmaya çalışıyor. Ve başarılı da oluyor.

 

Onata Aprile’nin muhteşem oyunculuğunu şaşkınlıkla izlememek elde değil. Dram türde film severlerin kaçırmaması gereken bir yapım. 2013’ün iyileri arasında olan film iki saatlik keyifli bir zaman vaat ediyor.

Devamını Oku

Ebeveynlere Animasyon

Bu hafta vizyona giren 2’si Türk yapımı, 8 film var. Türkçe çevirisiyle Acemi Gladyatör, 2011 İtalya yapımı.  Winx serisinin yönetmeni Iginio Straffi yapımcılığını üstlenirken senaristliğini ise Buz Devri’nin senaristi Micheal J. Wilson yazmış.

Gladiatori di Roma hayatta bir başına kalan küçük Timo’nun gençliğine uzanan büyüme hikâyesini konu alıyor.

Pompeii şehrini yerle bir eden felaketin ardından tek başına kalan Timo bir General tarafından evlatlık alınır. Büyüyen Timo büyük bir Gladyatör okulunda ders almaya başlar. General Chirione, oğlunun iyi bir gladyatör olması için bütün imkânlarını sarf eder. Fakat Timo bunlarla ilgilenmez, arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi tercih eder.

Fakat bir gün General Chirione’ın kızı Lucilla yanına döner. Bu duruma kayıtsız kalmayan Timo çocukluk arkadaşı Lucialla’ya kendini ispatlamak için çalışmaya başlar.

Pompeii şehrinin kitaplar da geçen yok oluş tarihi M.S 79, film ise M.S 95 yılını anlatıyor. Fakat o küçük animasyon karakterlerine tasarlanan kostümler daha çok taş devrini hatırlatıyor.

Türüne baktığımızda çocuklar için diyaloglara baktığımızda ise büyükler için uygun bir film.  40 milyon dolar bütçesi ile istediğini elde edemeyen film, bildiğimiz anime filmlerinden uzak.

Gladiatori di Roma seyircisini bir türlü belirleyememiş bir yapım. Hani daha çok, çocuklarını sinemaya götüren ebeveynlere yönelik. Kurgu, diyaloglar hatta mizacı dahi büyüklere göre… Belki Timo’nun çocukluk dönemi, küçükler için izlenebilir kıvamda.

Zaten karakter tiplemeleri de çocukların zihnini olumsuz etkileyecek çizgide. Türkçe dublajlı olarak vizyona giren animasyonu oyuncu Mert Fırat ve Ceyda Düvenci seslendiriyor.

 

Çocuklara uygun olmadığı, büyüklere hitap eden animasyon filmi olduğu için pek şansı gözükmüyor.

Devamını Oku

85. Oscar Adayları Ve Tahminleri

 

85. Oscar Adayları

10 Ocak perşembe günü 85.Oscar Akademi Ödülleri adayları açıklamıştı. Altın Küre'de olduğu gibi Lincoln 12 adaylıkla yine birinci sırada yerini aldı. En iyi film dalına bu yıl sekiz film aday oldu. 

 

Lincoln,Life of Pi, Les Misérables, Silver Lininings Playbook, Argo, Zero Dark Thirty, Django Unchained, Amour...

 

Life Of Pi 10 dalda Les Misérables 8 dalda, Silver Lininings Playbook ve Argo 7 dalda, Zero Dark Thirty ve Django Unchained 5 dalda adaylığı bulunuyor.

 

En şaşırtıcı olan Amour'un 3 dalda Skyfall'ın ise 5 dalda aday olması.Bunların dışında Anna Karanina 3 , The Master 4, The Hobbit ise 2 dalda aday oldu.

 

Oscar Tahminleri

 

En İyi Film: Lincoln

 

En İyi Erkek Oyuncu: Joaquin Phoenix (The Master)

 

En İyi Kadın Oyuncu: Emmanuelle Riva (Amour)

                                     Quvenzhané Wallis (Beasts of The Southern Wild)

 

En İyi Yönetmen:  Ang Lee (Life of Pi),

                            

En İyi Orijinal Senaryo: Quentin Tarantino (Django Unchained)

 

En İyi Uyarlama Senaryo: Umut Işığım (Silver Lininings Playbook)

                                             Beasts of the Southern Wild (Lucy Alibar&Benh Zeitlin)

 

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:  Christoph Waltz (Django Unchained)

 

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Anne Hathaway (Les Misérables),

                                                     Amy Adams (The Master)

 

En İyi Yabancı Film: Amour

 

En İyi Görüntü Yönetimi: Claudio Miranda (Life of Pi )

 

En İyi Kurgu: Argo

 

En İyi Müzik: Anna Karenina (Dario Marianelli) 

 

En İyi Şarkı: "Pi's Lullaby" (Life of Pi)

 

En İyi Ses Kurgusu: Zero Dark Thirty

 

En İyi Ses Miksajı: Skyfall

 

En İyi Görsel Efekt: Life of Pi

 

En İyi Sanat Yönetimi: Anna Karenina

 

En İyi Makyaj: Les Misérables

 

En İyi Kostüm: Anna Karenina ( Jacqueline Durran)

 

En İyi Animasyon Film:  Wreck-It Ralph

                                        Cesur

 

 

 

Devamını Oku

Suç Şehrinde Kefaret Hikayesi

Cehennemden Gelen, Seni Seviyorum New York ve Tanrının Kitabı ile tanıdığımız yönetmen Allen Hughes en iddaalı ve pahalı filmi ile karşımızda.

Oscar ödüllü iki oyuncu Russell Crowe, Catherine Zeta-Jones ve Mark Walhberg’in baş rollerini paylaştığı Broken City haftanın parlayan filmi.

Eskiden polis olarak görev yapan Billy Taggarat’ın (Mark Walhberg) yaptığı bir cinayet soruşturması işine kaybetmesine sebep olur. Görevinden ayrılan Billy Taggart özel bir dedektif olarak geçinmeye çalışır. Ta ki bir gün Belediye Başkan’ın dan telefon gelinceye kadar.

New York Belediye Başkanı Nicholas Hastetler (Russell Crowe) özel dedekktif olan Billy’e güvenmediği eşi Chathleen’i (Catherine Zeta-Jones) takip etmesini ister. Gelecek seçimler için eşi Chathleen’in başına belalar açmaması için görevlendirdiği dedektif Billy büyük bir süprizle karşılaşır.

Eski işine dönmek için bu görevi fırsat bilen Billy’nin Belediye Başkanı Nicholas ile arasında savaş başlar.

Film ilk yarıda sadece “eski işine dönmeye çalışan Billy’nin mücadelesini anlatıyor” gibi görünsede bütünüyle New York’un  arka sokaklarını, gerçek hayatta ki politik tavırların arkasındaki tutumu ve bir yanıyla da iktidar mücadelesini anlatıyor.

Broken City (Bitik Şehir) haksızlık ve suçlarla dolu şehrin en büyük kefaret hikayesi.

Film yönetmenin en büyük projesi olduğu iddaasını taşısada aslında oyuncu Mark Walhberg için en iyi fırsat gözüküyor. Mark Walhberg’in diğer usta oyuncular yanında gösterdiği performansı için zirvede olduğunu  söyleyebiliriz.

Özel dedektif  Billy ve Belediye Başkanı Nicholas Hastetler arasındaki çatışma ve kıyasıya yarış ikinci yarıyı hızlandırıyor.

Filmin senaristi Brıan Tucker  için çok başarılı olduğu söylemeliyim. Filmdeki bütünlük, senaryosundaki küçük parçaların birleşmesi sayesinde ortaya çıkmış. Oyuncu kadrosundaki usta isimler bile Russell Crowe, Catherine Zeta-Jones  ve Mark Walhberg zeki senaryonun etkisinde kalarak bir araya gelmişler.

Vizyon öncesinde oyuncuların verdiği demeçlerde ise filmin gerçek dünyaya bire bir atıfta bulunduğunu görüyoruz. Zaten film hemen seyirciye bunu hissettiriyor.

Broken City sürükleyici, zeki senaryosu ve zengin oyuncu kadrosu ile haftanın en iyisi olmayı başarıyor. Russell Crowe ve Mark Walhberg seyircilerinin kaçırmayacağı bir film.

 

Devamını Oku