Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Ben de kaygılıyım, ben de kaygılıyım

Bir grup şöhret kaygılarını ifade eden bir ilan yayınladılar. Gerek sosyal medyada,  gerekse yazılı ve görsel medyada oldukça ses getirdi. 

Kendilerini bu demokratik çıkışlarından dolayı çok takdir ettim.   

Öyle ya korkmadan, saklanmadan, kıvırmadan açık açık fikirlerini beyan ettiler. 

Ne demişlerdi ilanda imzası bulunanlar,

"Sanat, hayatımızı diri tutan, bizi acılarımızdan arındıran, soluk almamızı sağlayan nefes borumuzdur. Bu ülkenin toplumsal değerlerine, acılarına her zaman yakın durmuş, sorunlarını gözlemlemiş, bu çabaları sayesinde toplumca ödüllendirilmiş veya bu uğurda acılar çekmiş sanatçılar olarak diyoruz ki:

Ortada yine bir öfke ve nefret kokusu var. Sanatı ve sanatçıyı değersizleştirme, hedef gösterme, itibarsızlaştırma, suçlama, baskı altına alma girişimleri olanca hızıyla sürüp gidiyor. 'Ayaklar baş oldu' sözünü sakınmadan söyleyen dil, topluma nefret tohumları ekiyor. 'Siz ve biz' söylemi, toplumsal kutuplaşmayı keskinleştiriyor."

Bu söylenenler o taraftan bakılınca doğru gibi görünebilir.  Başka bir taraftan bakılınca da sanatı kendi tekellerinde gören bu bay ve bayanların aldıkları kin ve nefret kokusu,  maalesef çok uzun bir zamandır kendilerinin de yaydığı bir kokudur.  

Nitekim Gezi olayları esnasında kendileri ve beraber hareket ettikleri binlerce insan, ne kadar kin, nefret ve öfke içinde olduklarını çok net bir şekilde ortaya koymuşlardır.  Ağza alınmayacak küfür, hakaret içeren sözleri sarf etmekten hatta bunları İstanbul başta olmak üzere birçok ilin duvarlarına, yollarına yazmaktan geri durmamışlar ve protesto adına kamu mallarına, dükkânlara zarar vermişler kullanılamayacak hale getirmişlerdir. Bununla da kalmayıp güya bir halk ayaklanması başlatıp kurtarılmış bölgeler ilan edip, parkları günlerce işgal etmişlerdir. 

Yaşananlar hala çok taze ve hepimiz gayet iyi biliyoruz daha fazla uzatmadan bu vesileyle ben de kendi kaygılarımı bir nebze olsun ifade etmek istiyorum. 

90. yaşını kutlayacağımız Cumhuriyetimizin hala bir demokratik anayasası olamayışından kaygılıyım.

Böyle bir anayasaya sahip olmak yolunda partilerimizin ve meclisimizin gerekli özeni ve gayreti göstermeyişinden kaygılıyım. 

Seçim sisteminin mevcut halinden kaygılıyım.

Milli eğitim sistemimizin devamlı değişmesinden ve çocuklarımızın iyi bir eğitim alamayışından fevkalade kaygılıyım.

Alevilerin ve Aleviliğin ikinci sınıf görülmesinden kaygılıyım

Başta Kürtler olmak üzere, ülkede geçmişi ve geleceği paylaştığımız, akrabalık yaptığımız kültürlerin kendilerini ifade edememelerinden ve özellikle Kürtlerin PKK gibi dünyanın en sefil terör örgütüne emanet edilmesinden PKK üzerinden Kürt açılımı yapılmasından çok ama çok kaygılıyım.

Asırlardır beraber yaşadığımız Yahudi ve Hristiyan toplumların bugün yok olmaya yüz tutmasından, ötekileştirilmesinden kaygılıyım. 

Başörtüsü gibi çok basit bir meselenin hala çözüme kavuşturulmamasından,  örtülü kadınların kamu ve özel sektörden dışlanmasından çok kaygılıyım.

Fakir ve zengin arasındaki gelir adaletsizliğinden, aradaki uçurumdan kaygılıyım.

Çalışma hayatında sendikalar ve patronlar tarafından işçinin sömürülmesinden, taşeron işçilikten kaygılıyım.

Kredi kartlarıyla toplumun soyulmasından, bankalardan her gün daha çok borçlandırılan bir toplum olmaktan kaygılıyım. 

Polisin toplumsal olaylarda aşırı gaz kullanmasından kaygılıyım. ( Bu konuda ciddiyim)

Bu arada polis intiharlarının çoğaldığını duyuyorum onlar adına kaygılıyım.

Sanatkârların burnu büyük tavırlarından devamlı toplumun büyük bir kesimini küçümseyişinden, bu toplumun bilmem ne kadarı aptal demesinden, halktan ve kültüründen bu kadar uzak oluşundan, kaygılıyım.

Tarihin yanlı ve yanlış öğretilmesinden, ecdadımın bana hain ve düşman gösterilmesinden, kaygılıyım.

Milli değerimiz olan devlet büyüklerimizin, ATATÜRK’ün ve hatta BAYRAĞIMIZIN siyasi malzeme yapılmasından çok kaygılıyım.

Dindarlara gerici denilmesinden kaygılıyım.

Hükumeti yıkmak adına, terör örgütleriyle kol kola girmekten çekinmeyen insanları görmekten kaygılıyım.

Cumhuriyet ortak kazanımımızdır, bunun yine bir kesim tarafından siyasi malzeme yapılmasından ve toplumun bölünmeye çalışılmasından, kaygılıyım.

Elinde Türk Bayrağı ve Atatürk posteri olan insanların göğsünde o bayrağı şerefle taşıyan polise küfretmesinden kaygılıyım. 

Hala darbe rüyası gören ve bunu talep eden insanlar olmasından kaygılıyım.

Barış sürecinin sekteye uğramasından kaygılıyım.

Üniversitelerimizin bilim üretemeyişinden, sanatkârlarımızın sanat üretemeyişinden, kaygılıyım.

Adalet sistemimizden, yıllarca süren davalardan kaygılıyım.

Gençlerimizin işsiz gezmesinden, eğitimsiz olmasından kaygılıyım.

Namus cinayetlerinden, kadına karşı şiddetten, hala kadınların bir mal gibi alınıp satılmasından, çocuk gelinlerden, kaygılıyım.

Çok uzadı biliyorum, yazıyı okumadan kapatmanızdan kaygılıyım.

Kaygılarım daha çok o kadar çok ki hepsini yazamayacak olmaktan kaygılıyım.

Hayat pahalılığından kaygılıyım, çok pahalı her şey, benzin beş TL, dünyanın en pahalı ülkelerinden birinde yaşıyorum ay sonunu getirememekten kaygılıyım.

Başbakanın sert sözleri, ayaklar baş oldu demesi vallahi beni de incitiyor, keşke böyle konuşmasa diyorum sık sık. Nasıl düşünürse düşünsün, kimden oy almış olursa olsun,  başbakan ve hükumet hepimizi kucaklamalı birilerini ötekileştirmemeli diyorum bu konuda en az sizin kadar kaygılıyım. 

Lakin bütün kaygılarımızın giderilmesi için demokrasiden ve dua etmekten başka çaremiz yok dostlar.  Toplumsal barışı elde etmek için lütfen kaygılarımızı paylaşalım. Bu kaygıları ortadan kaldırmanın yolu biri birimizin derdine sahip çıkmaktır. Sadece kendisi için kaygılananlar olmayın. 

İlan sahipleri, kusura bakmayın sizi yeterince samimi bulmuyorum.  Üzüm yemek istiyorsanız buyurun hep beraber yiyelim ama maksat bağcı dövmekse ,.. kaygılanıyorum. 

twitter.com/tugrulbey34

   

 

Devamını Oku

Diğer Loti’den Gezi Manzarası

Aslında bu yazıyı üç hafta önce yazmayı planlamıştım. Gündemin ve günlerin yoğunluğundan biraz daha beklemeyi tercih ettim.

Üç hafta önce bir arkadaşımla Güney Doğu gezisi yapmayı planladık ve atlayıp gittik.

Diyarbakır, Mardin, Şırnak, Siirt ve Batman illerimizi gezdik, barış sürecinde yaşananları yakından gözlemleme imkânı buldum. Hem sivil hem de resmi bölgede yaşayan birçok insanla görüştüm.

Açıkçası herkeste umut hâkimdi ve çekilme süreci ortaya çıkan barış havası, herkesi sevindirmişti.  Yıllarca güvenlik nedeniyle tercih edilmeyen yollardan güvenle geçtik, dağlardan gelen soğuk sulardan içtik, muhteşem manzaraları doya doya seyrettik ve böyle güzel bir vatanım olduğu için bir kere daha Allah’a şükrettim.  İtiraf etmeliyim ki, yıllardır sadece terörle anılan bu dağların, Eruh’un ve Cizre’de Dicle’nin manzarasının bu kadar güzel olabileceğini hiç düşünmemiştim.

Gezerken uğradığım yerlerden biri de Cizre. Cizre’de hem öğrencilerimi ziyaret etmek hem de soluklanmak için Çevik Kuvvette mola verdik. Bulunduğu yer Cizre’yi biraz yukarıdan gören bir tepe. Dicle manzarası çok güzel ve polislerin buraya verdiği isim “Diyar Loti Tepesi”. Ben yanlış anlamış olmalıyım ki bunu “Diyer Loti Tepesi” olarak kaydettim ama böylesi sanki daha çok hoşuma gitti.

Diyer Loti Tepesinde çay içerken akşam olmuştu, Dicle’nin şırıltısı duyuluyordu, Cizre’den bomba ve siren sesleri geliyordu, havai fişekler atılıyordu. Ne oluyor diye sordum, hafif bir tebessümle çok önemli değil, sık sık oluyor, polise EYP ( El Yapımı Patlayıcı) atıyorlar, havai fişek atıyorlar. Nasıl önemli değil kıyamet kopuyor dedim… Alıştık bunlar bir şey değil ki dediler. Havai fişeklere bakıyoruz, havaya doğru gidiyorsa sorun yok, yan gidiyorsa sıkıntı diyorlar, gülüşüyorlar.

İşleri zor Cizre polisinin, ama hepsi çok tecrübeli, kendilerinden çok emin ve çok cesurlar. Nihayet olaylar sakinleştiğinde birkaç arkadaş daha geldi yanımıza. Geçmiş olsun dedim, onlar da aynı şeyi söylediler, bu sakin hali biz neler gördük.

Diğer Loti tepesinde Gezi’yi de konuştuk, buralarda o anlamda bir olay yok biz rahatız dediler.

Rahatız dediler ama içimden bu rahatlığın birilerine batacağını ve yurtta hâkim olan barış sürecini baltalamak için her an birilerinin bu rahatı bozacağını düşünmeden edemedim.

Gezi’de dile getirilen söylemlerin çoğu zaten Güney Doğu’da farklı bir şekilde on yıllardır söyleniyor.  Güney Doğulu sesini duyurmak istiyor, ben de varım diyor, benim kimliğime de,  benim tarzıma da saygı duyun diyor. İlginçtir bugün Gezi olaylarına katılan birçok insandan bu saygıyı hiç görmedi Güney Doğulu.

“Barış savaşmaktan daha zor “ demiş Gerry Adams.

Önce herkesten yahu ne kadar da kolay oldu bu iş, devlet örgütle konuştu Öcalan emir verdi bakın hemen barış oluverdi acaba ne verdiler karşılığında gibi söylemler yükseldi.  

Barış hemen geldi sanıldı.

Hâlbuki bu çok uzun soluklu bir iş ve belki tam bir barışın gelmesi yıllar alacak. Geçmişi yüz kusur seneye dayanan sorunların ve otuz senedir devam eden terörün bu kadar çabuk halledilmesi mümkün değil.

Kangren olmuş sorunların sosyolojik, ekonomik, siyasal yönleri var. Hepsinin bir çırpıda çözülmesi imkânsız ve zaman alacaktır, bunun yanında barışın da bu kargaşadan çıkar sağlayan cephelerin işine gelmeyeceği ve süreci baltalayacağı çok açıktır.

Uyuşturucu başta olmak üzere, kaçakçılık, maalesef bölgedeki en önemli sorunlardan biridir. Sadece örgütün değil, kaçakçılık burada yaşayan halkın önemli bir kısmının da geçim kaynağı haline gelmiş durumda. Terör durumu, kaçakçılığın daha rahat bir şekilde yapılmasına da uygun ortam sağlıyor. Eğer bu insanlara daha iyi ve yasal geçim kaynakları üretilemezse sorunun devam etmesi kaçınılmaz olacaktır.

Terör örgütünün barış sürecinde silahlı eylemleri durdurması, güvenlik güçlerinin kaçakçılık ve uyuşturucuyla mücadelesini de hızlandırdı. Kaçakçılara ve kenevir (esrar) tarlalarına yapılan operasyonların sayısı son zamanlarda arttı. Yıllardır bundan geçinen birçok insan ve örgütün kaçakçılığı yöneten bir kısmı barış sürecine mutlaka direnecektir.

Lice’de ortaya çıkan olayların da bu çerçevede değerlendirilmesinde fayda vardır. Jandarma karakol inşaatları, güvenlik güçlerinin bölgeyi başıboş bırakmayacağının göstergesidir. Dolayısıyla, barış olacak, asker de buralardan gidecek biz de rahat rahat buralarda canımız ne isterse yapacağız düşüncesi kabul edilemez.

İşin başka bir yönü de Türk askerini işgal gücü olarak gören anlayış, barış sürecinde askerin de bölgeden gitmesini arzulamaktadır.

Bu vatanın sınırları bellidir, vatan sınırları içinde devlet nereye karakol yapacağını nereye kışla yapacağını kimseye sormaz, vesselam. 

Devamını Oku

Diriliş

Bahar geldi. İstanbul’un birçok yerine nazaran yeşilin ve ağacın çok olduğu bir yerde yaşıyor olmanın ayrıcalığıyla çiçeklenen ağaçları, yeşeren toprağı daha yakinen görüyor ve baharın coşkusunu daha çok hissediyorum.  İster istemez mutlu ediyor insanı bahar. Farkında olmadan gülüyorsunuz, daralmış göğsünüz yavaş yavaş genişliyor, ferahlıyorsunuz…hatta aşık oluyorsunuz..

Bahar öyle güzel bir mevsim ki, yaratıcının bize yeniden diriliş gösterisi, haydi siz de diriltin içinizde ölen bütün güzel şeyleri mesajı.

Diriltin içinizde ölen bütün güzel şeyleri…

Diriliş emri öyle büyük bir yerden geliyor ki, buna engel olmak mümkün değil. En sert kabuklu tohumlar bile çatlıyor, en kuru görünen ağaçlar bile yeşeriyor. Her canlı beden içindeki güzellikleri diriltiyor, uyuyanlar uyanıyor, yepyeni bir gün doğuyor. Nevruz oluyor.

Baharı sevmeyen mutlaka vardır. Dirilemeyen, içinde yeşertecek güzel şeyleri olmayanlar vardır. Bütün güzellikleri yeşertenin başka bir mucizesi de hastalıklı tohumların yeşerememesidir. Bahar, Nevruz, diriliş işte bu hastalıklardan, kuraklıktan, soğuktan, nefretten, acıdan, kavgadan, kandan kurtuluş zamanıdır.

Nevruz, bu toprakların, bu toprakların insanlarının, kuşlarının, çiçeklerinin, böceklerinin ortak sevinç ve diriliş günüdür.

Yıllardır ülkeme Nevruz ettirmeyenlere inat, bu Nevruz hep beraber coşmak, oynamak, halay çekmek, türkü söylemek, gülmek, gülmek, gülmek istiyoruz.

Gözyaşlarını arkada bırakmak, yarınlara ümitle bakmak, el ele, omuz omuza, yürek yüreğe, bir olmak, iri olmak, diri olmak istiyoruz.  

Hepimizin Nevruzu kutlu olsun.

Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes,

Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es

 NFK

twitter @tugrulbey34

Devamını Oku

Ne İstiyorsunuz?

Terörün bitmesini vatansever herkes istiyor. Siyasi yelpazenin her kesiminde bu yönde talepler var. En azından öyle olduğunu var sayıyorum.

Ama nasıl?

Kürt açılımı gerekiyor dediler...oldu.

Terör bitmedi.

Operasyonlara ağırlık verilsin dediler.....verildi.

Terör bitmedi.

Hem Kürt açılımı olsun hem operasyonlar devam etsin dediler...öyle oldu.

Öcalan’la masaya oturulmalı dediler.....oturuldu.

Terör bitecek mi? Göreceğiz.

Anlaşılan ve görülen şu ki hükumet bu konuda istekli ve samimi. Olabilecek her ihtimali, her yolu deniyor. Malesef bu konuda bilinen ve yüzde yüz çalışan sihirli bir formül yok.

Bu yolda yürürken ne İsa’ya ne Musa’ya yaranmak mümkün değil.

Son görünen manzara, dağda ve şehirde operasyonlar sürerken, bir taraftan örgütle çeşitli enstrümanlar vasıtasıyla görüşülüyor.

Umutluyuz.

30 yıldır sabırla bekliyoruz ve çözüm varsa biraz daha sessizce beklemekten başka yapacak birşey yok.

Ben burada mütemadiyen bütün bu adımları ve seçenekleri eleştirenleri anlamıyorum.

Başka seçenek kaldı mı? Bildikleri işe yarar bir formül var mı? Varsa neden söylemiyorlar?

Ne istiyorlar?

Amerika meselesi

Dün Twitter’da bazı şeyler paylaştım,

Ne dedim?

Allah, ABD’ye zeval vermesin..Amiiin,

Her vatanseverin beş vakit oturup ABD ye dua etmesi milli menfaatlerimiz icabıdır.Cebinizdeki her kuruşun karşılığı ABD ‘de

ABD ye göbekten, kafadan her yerden bağımlıyız. Bu durumda ona birşey olursa hepimize olur. Kurtulana kadar ABD ye birşey olmasın.

Hata bende, Twitter’da herkesin beni uzun zamandır tanıdığını ve ne demek istediğimi anlayacaklarını düşünerek neden böyle yazdığımı uzuuuun uzun anlatmadım. Nitekim, beni takip eden dostlardan bu konuda bir tepki de görmedim, bilakis aynı konu üzerinde detaylı olarak konuştuk ve kafasında soru olanlar da gayet net olarak anladı. Zira bu tweetlerden sonra içime doğmuş olacak maksadımı izah eden başka şeyler de yazdım..

Malesef, yazdıklarımdan sadece yukarıdaki üç tweeti alıntılayıp “vay ABD uşağı Twitter’dan ABD’ye dua etti.” diye bazı internet sitelerinde, sözlüklerde ve forumlarda şahsıma hakaretler ve küfürler savurdular. Benim ne düşündüğümü ve nasıl düşündüğümü bilmeyen kim olsa, bu yazılanları okuyunca çok doğal olarak bu yakıştırmayı yapabilir.

Şimdi ne demek istediğimi anlatayım

Öncelikle, bu tweetleri attığım saatlerde ABD Başkanı Barrack Hussein Obama Jr, başkan seçilmesinin ardından yemin ederek ikinci başkanlık dönemine başlıyordu. Yemin töreni bütün dünyada olduğu gibi bizde de TV lerden canlı olarak verildi.

Düşündüm,

Obama’nın yemin töreni ve konuşması neden bu kadar önemli? Neden bütün dünyayı ilgilendiriyor? Dünyada kaç milyon (milyar) kişi şu anda Obama’yı dinliyor?

Aslında soruların cevabı çok basit. Hepiniz biliyorsunuz ABD süper güç. ABD başkanının ne söylediği, nasıl bir politika izleyeceği bütün dünyayı ilgilendiriyor. Bu politikalar, bizim ekonomimizi, bizim güvenliğimizi, bizim konforumuzu ve huzurumuzu yakından etkiliyor. Hele de Türkiye’nin.

Ben çok ekonomiden anlamam ama anladığım kadarıyla cebimizdeki paranın karşılığı devletin itibarı ile orantılıdır. Ekonominiz, döviz rezervleriniz, ödeme gücünüz, gelir gider hesaplarınızın gücü, paranızın değerini belirler. Peki, itibarımız uluslararası piyasada TL olarak geçer mi? Hayır. Ya Amerikan Doları ya Avrupa Eurosu kullanmanız lazım. Uluslararası piyasada TL nin patronu Dolardır. Doların ateşi yükselip alçaldıkça biz de hop oturup hop kalkarız. Dolarla alış veriş yapan her ülke Doların sahibiyle dost olmak zorundadır.

Küreselleşme bugün dünyayı tehdit eden en büyük tehlikedir. Emperyalizm, küreselleşme olarak karşımızdadır.

Küresel güçleri, küresel güç yapan küresel enstrümanlardır. Amerikan doları, Amerikan dili, Amerikan şirketleri, Amerikan silah sanayi, internet, sosyal ağlar, Hollywood ve daha bir çok küresel enstrümanıyla ABD, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de hayatımızın hemen her şeyini kontrol eder hale gelmiştir.

Google, ne demek istediğimizi bile bize gösterecek kadar dilimize, kültürümüze vakıf olmuş ve hayatımızda olmazsa olmazlar arasına girmiştir.

Kredi kartlarıyla yaptığınız bütün alışverişlerde Visa ve Mastercard’a komisyon ödüyorsunuz. O kartlar olmadan alış veriş yapamıyoruz ve milyarlarca DOLAR borcumuz var.

Müslüman kardeşlerinizi kurşuna dizen Rambo filmlerini izlemek için sinemalara koşuyorsunuz.

İngilizce öğrenmek için milyarlarca DOLAR ödüyorsunuz.

Savunma ihtiyaçlarınızı yine milyarlarca DOLAR ödeyerek Amerika’dan alıyorsunuz.

Evlerinizde, mutfağınızdan yatak odanıza kadar Amerikan malları, markaları dolu.

Apple, Iphone’un yeni versiyonunu çıkarsın diye dört gözle bekliyorsunuz.

Gece gündüz, İnternette, Facebook ve Twitter’da vakit öldürüyorsunuz. Uzaktaki tanıdıklarınızla görüntülü sohbet yapıyorsunuz. İnternetten alış veriş yapıyor, haber okuyor, iş buluyor, eş buluyor aşk yaşıyorsunuz. Allah bunları icad edenlerden razı olsun diyorsunuz.

Siz değil misiniz döner kebabı hamburgere, lahmacunu pizzaya, ayranı kolaya  tercih eden?

Dünyanın en iyi üniversiteleri bizde de, benim mi haberim yok?

Şimdi, çok rica ederim, binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete. Bindiğiniz arabayı ABD kullanıyor. Siz bu arabada giderken şoförün ölmesini ister misiniz?

Yapmamız gerekenleri burada sıralamak çok vakit alır, kısmet olursa diğer yazılarımda sizlerle paylaşırım. Amacım, ne büyük bir esaret ve bağımlılık altında olduğumuzu vurgulamaktır.

Elinde Iphone, Ipad, Facebook’ta En Büyük Türkiye Başka Büyük Yok, Tam Bağımsız Türkiye   demek komik oluyor.

Bu konuyla ilgili kitaplar dolusu şeyler söyleyebilirim ama uzatmak istemiyorum.

Ne yapıp edip, bu esaretten kurtulmanın, yerli, ulusal sermaye ve ürünlere sahip olmanın yollarını bulmalıyız. Çok çalışmalıyız çok. Çok işimiz var. İnternette benim dedikodumu yapıp çekiştirmekten daha önemli işleriniz var.

Yok, çalışmayıp konforlu tüketime devam edecekseniz size tavsiyem bol bol Amerika’ya dua edin. Zira onlar sizin yerinize çalışıyor, üretiyor, düşünüyor ve haklı olarak da KAZANIYOR.

Çok ilgilendiriyorsa söyliyeyim, ben ABD ye dua filan etmiyorum, Türkiye’nin geleceği için çok ama çok dua ediyorum. Siz de edin olur mu?

@tugrulbey34

Devamını Oku

Bayramınız Mübarek Olsun

 

 

Sıcak ve uzun günler korkuttu gözümüzü önce. Başladı ve bitmek üzere şimdi. Meğer özlemişim Ramazan’ı. Kendi havasına öyle bir sardı ki, iftardı sahurdu derken..işte gidiyor. Giderken de bir  burukluk, bir hüzün bırakmıyor değil arkasında.

Birlikte yapılan iftarlar, sahurlar, ibadetler, toplumsal kaynaşmaya, huzura, barışa vesile olan unsurlar. Orucun bünyeyi dinlendirmesi ve yenilemesi gibi, Ramazan da toplumu, yardımlaşma, paylaşma ve bir araya getirme gibi fonksiyonlarıyla  rehabilite ediyor.

Hayat sabır üzerine kuruludur, Ramazan’ın en önemli fonksiyonlarından biri de, sabır melekemizi güçlendirmesi belkide. Küfretmemeye, kızmamaya, kırmamaya, dökmemeye çalışıyoruz, sabrediyoruz.   

Evet, sabrediyoruz, sadece yeme ve içmenin dışında orucun ve Ramazan’ın sabrettirdiği daha bir çok şey oldu. Sık sık gelen şehit haberleri karşısında sabrettik. İçimiz yandı, yanıyor ama Yaradan’a havale edip sabrettik. Yanan Suriye’ye, katledilen Müslümanlara, zulmedilen Arakan’lılara sabrettik, sabrediyoruz.

Daha nelere sabretmiyoruz ki, birkaç bakana, teröristlere “iyi gençler” diyen vekillere, yalan yanlış atıp tutan hocalara, karısını döven kocalara, vekil çocuklarına, suyu kirli damacanalara sabrediyoruz.

Bilmiyorum, dünyanın başka bir yerinde insanlar, bu kadar hızlı değişen ve sabrını zorlayan bir gündem yaşıyorlar mıdır.

Tam da bu yüzden diyorum ki, bu millet bütün bu yaşananlar karşısında, o kadar pişiyor, o kadar olgunlaşıyor ve o kadar insanlaşıyor ki, her geçen gün bu yaşananlar onu büyütüyor ve devleştiriyor.

Bir elini Arakan’a uzatıyor, bir elini Suriye’ye uzatıyor, bir elini Somali’ye uzatıyor, bir elini Filistin’e uzatıyor, deprem oluyor bir elini İran’a uzatıyor,  her türlü bölücülüğe rağmen bütün unsurlarıyla bir araya gelip iftar ediyor, yardımlaşıyor. Yılmıyor, yıldırılamıyor, ayrılmıyor, bölünemiyor.

Bu milleti, millet yapan geçmişi, değerleri, sarsılmaz imanı ve Allah’ın lütfu, canlı bir ruhu var.

Bayram, yakın birkaç gün sonra...

Bayramınız mübarek olsun.

Sabır

Sabrın sonu selâmet,
Sabır hayra alâmet.
Belâ sana kahretsin;
Sen belâya selâm et!

Felâh mı, ondan felâh,
Silâh mı,ondan silâh.
Sen de kim oluyorsun?
Asıl Sabreden Allah.

Sabır,incecik sırat;
Murat içinde murat.
Sabır Hakka tevekkül.
Sabır Hakka itimat.

Bir sır ki âşikare,
Avcı yenik şikâre.
Yalnız, yalnız sabırda
Çeresizliğe çare...

Sabırla pişer koruk,
Yerle bir olur doruk.
Sabır,sabır ve sabır,
İşte Kur'an da buyruk!...

NECİP FAZIL KISAKÜREK ( ARE)

twitter.com/tugrulbey34


 

 

 

Devamını Oku

Suriye'nin Düğümleri mi, Düriye'nin Güğümleri mi?

Öğrencilerime Türkiye’nin jeo-stratejik ve jeo-politik önemini anlatırken hep anlattığım bir örnek vardır. Sizinle de paylaşayım.

Anadolu, çok güzel bir kadına benzer, boysa boy, endamsa endam, kaşları hilal, gözleri ela, alımlı mı alımlı, çalımlı mı çalımlı, artık sizin için çok güzel bir kadın nasıl bir şey ise işte öyle bir kadın. Fakat, bu hatun öyle böyle bir hatun değil, kimlerin canını yakmış, kimleeer kimler ona sahip olmak için ne çılgınlıklar yapmış asırlar boyu. Kimleeer kimler gelmiş geçmiş üstünden, ne kor yürekli yiğitler yar etmiş onu ama kimseye sadık kalmamış. O öyle alımlı, öyle çekici ki ne destanlar yazılmış, ne şiirler söylenmiş adına.  Herkesin gözü üstünde.  Şimdi, O senin yarin, yine öyle çekici, yine öyle güzel, yine öyle gözler üstünde.

Oturduğunuz mahalle varoş mu varoş, hani şehirlerin orta yerleri vardır, eski mahalleleri, tarihi ama metruk binaları, dar sokakları, bir zamanlar beylerin, hanımefendilerin gezdiği ama bugün serserilerin, evsiz barksızların, ayyaş ve sarhoşların mekanı haline gelmiş sur dipleri. İşte sizin de oturduğunuz mahalle böyle bir yer ve komşularınız bu varoş mahallenin haline pek yakışır hertürlü maganda, zalim, hırsız, arsız, sinsi yüzünüze karşı dost arkanızdan iş çeviren,  gözü namusunuzda. Her gece bir evde yangın çıkar, her gün sokaklarında kavga var. Hayırsız evlatlar, ayyaş babalar, çocukları sokakta kuduz köpekler kovalar. Duvarınızı hergün bir yaramaz çocuk karalar.

Siz bu mahallenin en müstesna yerindesiniz, bir ev sonrası yeni şehir, modern, zengin ve şehrin ensesi kalınlarının ikamet ettği, güzel ve bakımlı sokakların, evlerin olduğu ışıltılı dünya.

Size nerelisiniz diye sorulduğunda bocalarsınız, eski mahallenin içinde ama yeni mahalleye komşu, kimi zaman yeni mahalle dersiniz, kimi zaman eski mahallenin en muteber yerinde olduğunuz için eski mahalle ama şurası. Evinizin yeni mahalleye katılması için yaptığınız onca müracaat bürakratik engellere takılmıştır. Ne eski mahalleye ne yeni mahalleye yakışmaz kimliğiniz.

Bu varoş mahalle tekin değildir, namusunuza göz dikene el kaldırsanız mahallenin bütün piçleri toplanıp size huzur vermezler, kimi kapınızı zorlar kimi bacanızı, yan mahallede tanıdığınız hatırlı kişiler de menfaatlerine dokunmadıkça size arka çıkmazlar, sen git biz arkandan geliyoruz derler. Siz yaralarınızı ve berelerinizi onların pahalı lüks hastanelerinde bir servet ödeyerek iyileştirmeye çalışırken onlar sizin o dünyalar güzeli kadınınızla oynaşmaya kalkarlar.

Kimseye güvenilmez bu şehirde, Suriye’nin düğümlerini çözmeye kalkarsan evdeki güğümleri feda etmen gerekir, sonrası malum hep kaybeden sen olursun.  Bu mahalleye muhtar olmadıkça, mahalleli aklını başına almadıkça, değneğini yanına al ama yine de kimseye uyma, deliyle deli olma, vesselam.

 

 

 

 

 

 

   

 

Devamını Oku

Ellerinden Öpüyorum

Babam askermiş ben doğduğumda. Annem çıplak bir fotoğrafımı çektirip oğlumuz oldu deyip göndermiş babama. Mektubu alır almaz, çıkmış gelmiş 15 gün firar etmiş beni görmek için. Askerlik dönüşü gurbet tekrar ayırdı bizi. Polis olmak için İstanbul’a gitmiş, yine fotoğraflar çektirilip gönderilmiş. O fotoğraflarıma bakıp hasretine hasret eklemiş. Babam beni, ben babamı fotoğraflarda tanıdık, fotoğraflarda sevdik. Nihayet aile bir araya geldiğinde ben iki yaşıma gelmiştim.

Yıllarca babamı gündüz çok az gördüm. Babam geceleri çalışır, sabah erkenden geldiğinde beni uyurken bulur, öper koklar ve bazen ben bu öpücüklerle uyanırdım. Uyandırdığı için üzüldüğünü anladığımda, uyansam da uyuyormuş gibi yapar, babamın öpücüklerinin tadını çıkarırdım. O kadar içten, o kadar sıcak bir sevgiydi ki, ben o öpücüklere hiç doyamadım.

Babam işinden dolayı bizimle çok beraber olamadı, gece mesaileri, nöbetler, şark hizmeti derken hep hasretle geçti çocukluğum, o bana hasret ben babama.  Ben lise çağıma geldiğimde bu sefer gurbet bana düştü ve Ankara’ya yatılı okumaya gittim. Henüz 15 yaşımdaydım. Sömestr tatili için İstanbul’a geldim,  Bostancı tren istasyonunda sabah erkenden babam, annem ve kardeşlerim karşıladı beni. Özlediğim börekler, çörekler, mükellef bir kahvaltı beni bekliyordu. Büyümüştüm, üniformamdan başka üzerime olacak hiçbir şeyim yoktu, sadece bir kot pantolon. Babamın gömleği ve ayakkabısı tam bana göre olmuştu. Babam kendi eşyalarını giyecek kadar büyüdüğümü gördüğünde çok duygulandı, sevindi, gözleri doldu, kucakladı..sımsıkı sarıldı, öptü…çok özlemişti….çok özlemiştim ben de onu sıkı sıkı kucakladım…ne kadar da kuvvetlenmişsin dedi…gülüştük. Sonra bana bir şeyler almaya gittik, herkese beni anlatıyordu, boyum kadar oldu diyordu, kimse inanmıyordu baba- oğul olduğumuza zira babam daha 34 yaşındaydı.

O akşam misafirler geldi yemekler yenildi, uzun sohbetler oldu ben konuşurken gözlerini benden hiç ayırmıyordu, arada bir ellerimi sımsıkı tutuyordu. Çok özlemişti, çok özlemiştim.

Küçüktü evimiz, artık ben bir misafir gibiydim, bana salonda bir yatak serildi, yattık. Henüz uyumamıştım, babam salona geldi, küçüklüğümü hatırladım, uyuyormuş gibi yaptım,  saçımı okşadı öptü, gözlerimi açmadım.

Yarım saat geçmemişti,annem telaşla bana seslendi, baban dedi, baban fenalaştı…ayakta duramıyordu, ne olduğunu anlamadık, komşulara seslendik arabaya taşıdık, yolda elini tuttum, şaşkındım. Acil servise girdiğimizde küçük bir odaya aldılar perdeler çekildi doktor nabzına baktı, başınız sağ olsun dedi. Çok sakindi. Ben gözlerimi açtığımda o küçük doktor odasının köşesinde yerde oturuyordum. Annem çığlıklar atıyor, diğerleri onu sakinleştirmeye çalışıyordu.

*****

Büyük bir fotoğrafını  astık duvara. Yine fotoğraflarınla hasret gideriyor, hayalinle avunuyorum.  Çok yıllar geçti aradan, şimdi ben senden daha yaşlıyım, mezun oldum sen yoktun, evlendim yoktun, o zamanki benden daha büyük çocuklarım var onları sevemedin,  görsen o kadar güzeller ki, ortanca aynı sen çok yakışıklı. Yıllardır geceleri hep bekliyorum uyurumda gelir öpersin haberim olmaz diye uyuyamıyorum.  Seni görüyorum rüyalarımda, ellerin diyorsun…uzatıyorum…tutacaksın sanıyorum…Orada öyle durup bakıyorsun..o eski çerçeveden.

Ben çok özledim,  sen de çok özlemişsindir eminim. Elimde resmin öyle durup bakıyorum beraber yıllarımıza. Rahmete ermenize her sabah duacıyım, ellerinden öpüyorum sevgili babacığım.

Twitter @tugrulbey34

Devamını Oku

Çukulatacı Amca

 

Benim çocukluğumun bir kısmı Kadıköy’de geçti. Rıhtıma yakın iki katlı bir evin giriş katında otururduk. O zamanlar Kadıköy Rıhtım caddesi ve meydanı parke taşlarla kaplıydı, tramvay çalışırdı, boynuzlu otobüs dediğim troleybüsler vardı. Deniz, balık kokusu ve Kadıköy vapur iskelesi, şehir hatları vapurunun kocaman bacaları, martılar ve çukulatalı gofret çocukluğumun silinmeyen hatıraları.

Henüz okula gitmiyordum. Haftalık bir lira verirdi rahmetli babaannem. Ben bu bir lirayla bir tane çukulatalı gofret, bir tane sakız ve bir ekmek alırdım. Kimse bana ekmek al demezdi ama eve kendi paramla ekmek aldığım zaman ev halkının inanılmaz iltifatlarına mazhar olacağımı bildiğim için mi yoksa bir sonraki haftanın harçlığını garantiye almak için mi bilemiyorum, kendi harçlığımla ekmek de alırdım.

Çocukluk çağımızdaki tatlar kolay unutulmaz, hep söyleriz ya nerede o eski bayramlar, nerede o eski tatlar diye. Aslına bakarsanız konu eskinin daha güzel olduğundan değil, çocukluğumuzda aldığımız lezzetlerin bizde bıraktığı hatıralardır. O ilk tanışmanın verdiği hazzın hatırası zihinlerimizde ve damaklarımızda hep yerini muhafaza eder ve çok özeldir.

Çok meraklı bir çocuktum diyebilirim, evdeki radyoyu ki o zaman televizyon yoktu, merak eder içini görmeye çalışır bu şarkı söyleyen ve konuşan adamların radyonun neresinde olduğunu araştırırdım. Habire bozulan radyonun sorumlusu bendim aslında. Babaanneme bu radyo nasıl çalışıyor diye sorduğumda radyocu amcalar var onlar çalıştırıyor derdi. O radyocu amcaları hep merak ettim. Merakım sadece radyoyla sınırlı değildi, çok merak ettiğim bir şey daha vardı, çukulatalı gofret. Nasıl yapıldığını hep merak ettim, o gofreti yerken de içini inceler katlarını birbirinden ayırmaya çalışırdım. Elim yüzüm çukulataya bulaşırdı ama çıtır lezzetin beyaz kısmından, gizemli şekerli tadında kahverengi çukulatadan geldiğini keşfetmem hiç  zor olmadı. Babaanneme çukulatalı gofret nasıl yapılıyor sen de yapsana dediğimde, ben sana sütlaç yapayım gofreti çukulatacı amcan yapıyor harçlığınla gider alırsın derdi. Çukulatacı amcayı hep merak ettim

Yıllar geldi geçti, büyüdüm, mezun oldum derken bu tat hayatımın her evresinde bana eşlik etti. Yurtdışında yüksek tahsilimi yapmaya gittiğimde çocukluğumda temelleri atılmış çukulata aşkı yüzlerce farklı çeşidi tadarak devam etti ama çocukluğumun çukulatalı gofreti çok başkaydı ve hiçbir çukulata onun yerini tutmuyordu. Çukulatacı amcamın çok gizli bir formülü olmalıydı.

 İlk oğlum doğup çukulata yiyecek yaşa geldiğinde ona ilk aldığım çukulata ilk çukulatam olan çukulatalı gofret oldu. İstedimki o da en iyisini tadarak o aşka düşsün. Çukulatacı amcayı yakinen olmasa da hizmetleriyle tanımak fırsatı buldum. O yıllar önce hiçbir markası olmayan Türkiye’min en tatlı markasıydı. Biz o zaman margarini, deterjanı velhasıl her bir şeyi ilk tanınan markasıyla isimlendirirdik ki o markaların hiçbiri Türkçe değildi. Çukulatasını bütün dünya tattı, hizmetlerini de bu millet. Binlerce insan onunla beraber ekmek yedi, milyonların damağında eşsiz bir tat bıraktı.

Böyle olmalı işte hayat ve böyle olmalı ölüm, geride güzel tatlar bırakmalı. Mekanınız Cennet olsun çukulatacı Sabri amca.

twitter @tugrulbey34

 

Devamını Oku

Gerçek Sanal

 

İnsan içinde yaşadığı şartların fevkaladeliğini çoğu zaman fark edemez. Hayali’nin meşhur şiirini hepimiz biliriz,

"Cihan-ârâ cihan içindedir ârâyı bilmezler,

Ol mâhiler ki derya içredir deryayı bilmezler

Yepyeni bir çağda yaşıyoruz, teknolojik gelişmeler müthiş bir hızla ilerliyor. Bırakın elli, yüz yıl önceyi, daha beş yıl önce bile hayal bile edemediğimiz şeyler, gündelik hayatımızda sıradan olmaya başlıyor. Cep telefonlarımız bile, bundan on yıl önce büyük şirketlerin ana sunucularında kullanılan bilgisayarlardan daha işlevsel ve daha hızlı. Bu baş döndürücü gelişmeler, sosyal hayatımız içine iletişim teknolojileriyle girdi. Artık istediğimiz birçok bilgiye,kişiye internet ve sosyal ağlar vasıtasıyla çok çabuk ve doğrudan ulaşabiliyoruz. Teknolojinin ucuzlaması, halka ve alt gelir gruplarına da yayılmasıyla birlikte sınıfsal toplumlarda bile sınıflar arası kültürel farklılıkları neredeyse ortadan kaldırıyor.

Sanal dünya diye nitelendirilen internet ağı (ağları) artık sanal olmaktan çıktı, belki de gerçek dünya dediğimiz şeyden daha da gerçek olmaya başladı. Çünkü, fiziksel dünyada elde edilemeyen birçok fırsat sanal dünyada elde edilebiliyor. Bir internet sitesi sahibi dünyanın en zengin insanları arasına girebiliyor, sıradan insanlar internet fenomeni haline gelebiliyor, amatör bir müzisyen, bir şarkıyla bir anda bütün dünyanın tanıdığı bir star haline gelebiliyor, bir internet alış veriş sitesi devasa alış veriş merkezlerinden daha çok satış yapabiliyor ve bütün bunlar çok gerçek.

Bu gelişmeler aynı zamanda öyle bir saydamlık sağlıyor ki, isteseniz de istemesiniz de ne kişisel ne kurumsal ne de devlet sırrı diye bir şey kalmayacak gibi. Gündelik alışkanlıklarımız dijital dünyanın takibi altında. Hangi sitelere giriyoruz, nerelerden alış veriş yapıyoruz, sosyal ağlarda neler paylaşıyoruz, ne seviyoruz, ne sevmiyoruz, politik görüşlerimiz ve daha neler, neler, hepsi ama hepsi çok sıkı takip altında.

Mata Hari, Thomas Edward Lawrence gibi dünyaca ünlü casusların yerini ustaca dizayn edilmiş bilgisayar solucanları alıyor. Devlet sırları, askeri teknolojiler, planlar bu solucanlar vasıtasıyla ya elde ediliyor ya da yok ediliyor. Siber savaşlar sessiz sedasız son hızla devam ediyor. Büyük kurumlar artık siber savunma teknolojilerine servet ödüyorlar. Ergenlik çağında bilgisayar korsanları gece gündüz uyumadan kime kafası kızmışsa saldırıyor. Koskoca kurumların, devlet teşkilatlarının internet siteleri çökertiliyor, bilgilerine ulaşılıyor ve bütün bu bilgiler çarşaf çarşaf internet sitelerinde yayınlanıyor.

Bu gelişmeler çağın içinde yaşayan aktörler tarafından iyi anlaşılmaz ve göz ardı edilirse çağın gerisinde kalmaları ve çok çabuk yok olmaları kaçınılmazdır. İktidar sahiplerinden, gösteri dünyasına, iş dünyasından öğrencilere kadar herkes,her kurum çağın bu kaçınılmaz dünyasına ayak uydurmak zorundadır. Cumhurbaşkanının Twitter, Facebook gibi sosyal ağlardan halkla iletişime geçmesi aslında çağın ortaya koyduğu bir zorunluluktur. Sosyal ağları küçümseyenleri bu dijital dünya küçültecektir. Mitinglerde kaç kişiyi topladığınızdan daha önemlisi sosyal ağlarda ne kadar popüler olduğunuzdur.

Sosyoloji, artık bütün gayretini bu yeni çağı ve (sanal) dünyayı anlamaya verdi. Yeni dünyanın etik, politik, ekonomik, kültürel ve dini değerleri fiziksel dünyadan çok farklı ve çok hızlı bir değişim gösteriyor. Hayatında birbirini görmemiş, farklı dil, din ve ırktan milyonlarca insan kolayca bir araya gelip bazen çok basit bir konuda bile dünyanın gündemini değiştirebiliyor. Rejimler değişiyor, küçükler büyük, fakirler zengin, beyazlar siyah, siyahlar beyaz oluveriyor. O bildiğiniz ezberler birer birer bozuluyor.

Bütün bunlar olurken, Allah’ınızı severseniz söyleyin, dilleri,dinleri, kültürleri korumak yada yasaklamak hangi çağın işleri. 

Twitter @tugrulbey34

Devamını Oku

Pasha'nın Çocukları

Bu köşenin okurları ıhlamur ağacına ve onun mukim olduğu bahçeye aşinadır. Ihlamurun altında sadece ben oturmuyorum. Buranın başka müdavimleri de var. Pasha ve çocukları, Zilli, Zilli’nin kızları, Gevrekçi  ve avenesi de buradalar. Hiç yalnız bırakmazlar bendenizi ve çoğu zaman lisan-ı hal ile derin muhabbet ederiz.  Tamam, aklınızdan geçenleri tahmin ediyorum kim bunlar, bu acayip isimli zevat yada mahlukat diye soruyorsunuz. Onları size tek tek tanıtacağım. Hatta, zaman zaman onların maceralarını da sizinle paylaşmayı düşünüyorum. Bu dostlarla ben çok şeyler yaşadım ve eminim sizler de bunları okumaktan ve onları tanımaktan pek hoşlanacaksınız.

Önce buranın en önemli karakterini sizlere takdim edeyim, Pasha. Pasha,  annesi saf Alman kurdu babası safkan sokak köpeği. Partal, her akşam üstü yola çıkar ve heyecanla Sasha’yı beklerdi.  Sasha bu mahallenin lüks villalarının birinde yaşayan Yahudi bir hanımın tekstilci oğluna ait bir Alman (kurdu)çoban köpeği. Partal, hangi arada Sasha’yı ayarttı bilinmez ama doğum yapar yapmaz Sasha’nın çocukları sokağa atıldı, belediye yavruları ve Partal’ı toplamaya geldiğinde Pasha bu bahçeye sığınmıştı, önce onu kimse bulamadı, nedense ortaya çıktı ve mecburen bahçenin sahibi tarafından bakıldı. Pasha görüntü olarak annesine çekmiş ama huy aynı baba. Erkek evladı malum biraz babaya çeker. Pasha, iyi bir bakımla kısa sürede büyüdü ve ergenlik, delikanlılık derken babası gibi komşu villalardan birinin köpeğiyle dest-i izdivaç eyledi. Cins dişi köpeğin sahipleri bu ilişkiye kesinlikle rıza göstermedikleri gibi, dünyaya gelen beş tane yavruyu da bu ilişkinin en büyük sorumlusu olarak gördükleri Pasha’ya terk ederek mutlu bir yuvayı dağıttılar. Zavallı Pasha beş tane yavruyla baş başa kaldı. Bir erkek olarak onlara nasıl bakacağını bilmiyor, mütemadiyen yalayarak onlara sevgisini göstermeye, öksüzleri avutmaya çalışıyordu. Pasha çocuklarına hem anne hem baba oluyor, onları gözetip kolluyordu. 

Pasha’nın çocukları o kadar farklıydılar ki, hiç biri bir diğerine benzemiyordu. Her renk , her cins beş tane yavru.  Ne Alman kurdu ne sokak köpeği ne de başka bir cins.

Gelelim, Zilli’ye. Zilli maviş gözleri, beyaz, sarı, gri ve siyahın muhteşem  kompozisyonu tüyleri olan farelerin korkulu rüyası, bahçenin anaç kedisi. Aslında hikayesi Pasha’ya çok benzer, O da değişik ırkların karışımı bir sokak kedisi. O da terk edilmiş bir ebeveyn ve birbirinden şirin, farklı renklerde üç kızı var.  Zilli bu bahçede fıtratın aksine Pasha’nın en yakın dostu, sırdaşı kader arkadaşı. Belki de onları bu kadar yakınlaştıran yaşadıkları ortak kader ve ortak keder, kim bilir.

Gevrekçi , o tam bir karakterdir. Vakur duruşu, kimseye yüz vermeyen asık yüzü, ortama her daim hakim olduğu hissini veren yürüyüşü, karizmasıyla bahçenin en eskisi. Her zaman aynı ağaçta, aynı dalda tüner ve arada sırada çıkardığı tok ve gevrek sesiyle burada olduğunu hatırlatır. Hakimiyet alanına diğer kargaları sokmaz ve zaman zaman yaptığı devriye uçuşlarıyla etrafı kolaçan eder. Birkaç adım ötedeki ceviz ve bahçenin ekmek atıkları onun kontrolündedir. Pasha’nın olmadığı zamanlar yavruların bekçisi görevini üstlenir ve onların bahçenin dışına çıkmalarına müsaade etmezdi.

Aradan aylar geçti Pasha’nın çocukları büyüdü. Bu kadar çok köpeğin bahçede olması hem müşterileri tedirgin ediyor hem de yavruların hırçın ve geçimsiz tavırları bahçe sahibini rahatsız ediyordu. Yavrular, babaları gibi uysal değildi, çok havlıyorlar, etrafta koşturuyorlar kimseyi dinlemiyorlardı. Pasha artık kontrolü kaybetmişti. Yavrular babalarından çekinmedikleri gibi artık bahçede bir iktidar kavgası yaşanıyordu. Artıkların paylaşımından tutunda eski postun üstünde kimin uyuyacağına kadar her şey köpeklerin kavga konusu haline gelmişti. Eski post bir gün birine, bir başka gün bir diğerine yatak oluyordu. Ama açıkta kalanlar bu işe hiç razı olamıyorlardı. O gün kimin sesi yüksek çıkarsa postu o kapıyordu. Yavrular diğer hayvanlarla da iyi geçinemiyordu. Zilli ve kızları onlardan uzak durmaya çalışıyor, Gevrekçi korkusundan düşen cevizleri dahi alamıyordu. Tam bir anarşi hakim olmuştu bahçeye.

Bu gidişata dur demek gerekiyordu ama nasıl. Diğer hayvanların buna müdahale etme şansı da yoktu cesareti de.  Bahçe sahibi de mağdurdu bu durumdan. Bir taraftan içindeki hayvan sevgisi, bir taraftan da bahçede her geçen gün artan huzursuzluk. Hiçbir şey artık eskisi gibi değildi. Müşteriler git gide azalıyor, köpeklerden şikayetler artıyordu.

Bir gün dananın kuyruğunu koparan hadise vuku buldu. Yavru köpeklerden birisi bahçenin sahibine saldırdı. Fakat bu öyle böyle bir saldırı değildi. Köpek, çıldırmışçasına saldırıyor diğer köpeklerde ona eşlik ediyordu. Zavallı Pasha, yavrularına engel olmak istediyse de nafile, köpekleri sakinleştirmek mümkün görünmüyordu.  Personelin yardımıyla bahçe sahibi kurtarıldı. Ama artık bu olay köpeklerin de sonunu getirmişti. Belediye arandı, köpekler teker teker bir kamyonun kasasına hapsedildi ve köpek barınağına gönderildi.

Pasha, gençlerin gönderilmesine hiç sesini çıkarmadı, ilk yaptığı şey, postu ağzına alıp bahçenin dışına atmak oldu. 

@tugrulbey34

Devamını Oku