Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Mustafa “Yaman” bir avukat!

Mustafa “Yaman” bir avukat!

1987…

Bağcılar MGV okuma salonunda gördüm, ilkin. İbrahim Keresteci ile lise sohbetinde idi.

Gençler yaşanmışlığı idrak ediyordu, ikilinin ağzından.

Hicret’ti adı.

Bağcılar bereketti, huzurdu; 72 buçuk milletti, Ümmetti.

Hukuk’u yeni kazanmıştı. “Andolsun, İslam Hukuku şiarımız, Mecelle başucu kitabımız olacak!” diyordu.

Coşkulu canayakındı. “Her genç bizim”di. Fetih şuuruyla arınabilirdi, öteleyici bölücü anlayıştan.

Bir yolunu bulur, tanışırdı mutlaka.

“Yüce Allah beni bu gençle minübüste vapurda trende bir araya getirdiyse, vardır bir hikmeti. İmtihan bu!” derdi.

Abdullah Sevim’den teşkilatçılık, Osman Öztürk’ten ilmihal dersi alırdı.

Fatih’in anlamı büyüktü. Herkes oradaydı. İskenderpaşa, İsmailağa, Fetih Yurdu, RP, Sultan Mehmet, Akıncı şehitler…!

Yürürken aklından neler geçerdi, kimbilir?

İlkokul yıllarından tanırdı Lider’i!

Her sözünü su gibi ezberlemiş, bir solukta anlatmıştı. Ondaki cesarete ferasete dirayete hayran kalırdı.

Yaman’ı sevmezdi, diğerleri…

Demirel’in tekkesi Yeni Asyacılar, ithal malı Gülenciler, kuzucuklar, ya sev ya terk etçiler, zerdüştler…

Oysa o, daima açık kapı bırakırdı. Vebale girmek istemezdi. “Benim yüzümden davaya küsmesinler!” diye de kılı kırk yarardı.

Hastaya kızılmazdı, zaten hastaydı. Tedavi edilirdi, sadece.

Erbakan onun için İslam’ın pratiğiydi, Yaşanabilir Bir Türkiye, Yeni Bir Dünya, aslında Medine’ydi, Kudüs’tü, Goradze’ydi, Diyarbakır’dı.

Diplomasını aldı, baktı uzun uzun, şükretti Allah’a. Lakin uzun bir yoldu, önündeki.

28 Şubat yıllarında işi gücü bırakmış, fetözedelerin jitemzedelerin masonzedelerin duruşmasına giriyordu.

“Ben İslami davadan para almam!” diyerek ilkeli bir duruş sergiliyordu, dünyaya.

Alttan alta, içten içe Gülen’le pazarlık yapanları biliyordu. Ama ifşa etmek istemiyordu. Ne de olsa, eski dostlardı.

Canını sıkan işlerin haddi hesabı yoktu. Lider’i hançerleyenlerle iş tutmak hangi ahlak ölçüsüne sığardı?

Ne zaman Gülen’i eleştirse, birisi provoke edip, “Hocaefendimizle aramız iyi. Bize tam destek veriyor. Geçmişte hataları oldu. Ama onlar da yanlışlarını anladılar!” ikazına uğruyordu.

İkazları, enkazları olacaktı. Çocuk değillerdi. Onlar da yaşamıştı, peruklu baloyu, darbesever günleri…

Ama sonra sonra “Başörtüsü % 1.5’un meselesi!” deyip sıyrılıvermişlerdi, işin içinden.

Oysa başörtüsü, her müslümanın meselesiydi.

“Gülen, hocamızın nefesini sevmez, sizi kullanıyor!” dedikçe, “Biz de onu kullanıyoruz, karşılıklı!” seviyesizliğini işitiyordu.

Gerçi buna hazırlıklıydı. Dostum’un ihanetini okumuş, Fadimeleri izlemişti, beyaz ekrandan.

Yükünü yüklenenler, sınırsız ve sorumsuz destek verenler…

Midesi kaldırmıyordu, artık.

Parsel parsel satıyorlardı, arsaları.

Yaman hedef tahtasıydı, gülenistler için. Suyun başını onlar tutuyordu.

15 Temmuz akşamı sahada kaybetti, gülenciler. Lakin masada listeler hazırdı. Gün gün hafta hafta ay ay servis edildi.

İnsanlar, adını bile duymadığı bylock’tan tutuklandı, Kapalı’yı boyladı.

İtibarsızlaştırma hücreleri 7/24 çalıştı.

Anlamlı bir tutuklama olmalıydı. Teşkilat’ın kapısında gözaltına alındı, Yaman!

Bilmiyorlardı ki, sert kayaya çarpmışlardı. Yaman bu ülkenin hafızasıydı, hafızayla alay edilmezdi.

Tarık Sezai Karatepe

 

 

 

 

Devamını Oku

Srebrenitsa: 8372 yalanı!

Srebrenitsa: 8372 yalanı!

 

BM yeryüzünün en organize terör örgütü, NATO egemenlerin yedeğiydi.

 

Ümmetin yiğitleri ise ‘durumdan vazife çıkararak’, 7 kıtadan akın akın gelip, oluk oluk kanlarını akıttılar.

 

Ağrılı Selami Yurdan şehitlerin ilkiydi.

 

Bingöllü Edip ile Adil, az sonra da Ürgüplü Ahmet izledi onu.

 

Ardından Ebubekir, Renda, Said, İlhan, Abdülmetin, Yusuf, Güven, Muammer, Ali, Şamil, Müslim, Mehmet, Mustafa, Ömer, Bahaddin, Ramazan…

 

Çanakkale’den Hakkari’ye; Muğla’dan Ardahan’a şehitler ülkesiydi Bosna!

 

Sade Anadolu’dan değil;

Sudan’dan, Açe’den, Afganistan’dan, Çeçenya’dan gelip canlarıyla suladılar, Bosna toprağını.

 

Bilge Kral’ın önderliğinde süren Kutlu Savaş, zafere ermek üzereydi ki, Sırp soykırımcıların imdadına Hollandalı işbirlikçiler yetişti.

 

Zaten Hollanda, asansör devlet değil miydi?

 

Kızılderili soykırımında, Afrika’da, kime lazım olursa, lejyonerlerini salan ara rejim ülkesi,  gangster bir derebeyi idi.

 

Hollanda askeri, güvenli bölge Srebrenitsa’yı koruyordu(!)

 

Boşnak’ın canı malı namusu onlara emanetti(!)

 

Karadziç’in suç ortağı Mladiç, birkaç Hollandalı askeri rehin alarak(!), toplama kampındaki Boşnakları istedi.

 

Karremans’ın “Çekilin!” talimatıyla, 600 Hollandalı, 30bin Boşnak’ı ölüme yolladı.

 

Tepeler, nehir kenarları, yollar, patikalar… kaçışan Boşnaklarla doluydu.

 

Tuzla’ya ulaşabilenler tek tüktü, soykırımın görgü tanığıydı onlar.

 

CIA, KGB, MOSSAD, Vatikan… ellerini ovuşturarak seyrediyordu.

 

Beyaz Adamın(!) Ruanda tecrübesinin üzerinden 1 yıl geçmemişti.

 

1 milyon Hutu/Tutsi’nin katliam emrini veren, Fransa Belçika terör koalisyonuydu.

 

Şimdi yeni laboratuar Srebrenitsa idi.

 

İlk anda 8bin çocuk kadın erkek ihtiyar… toprağa düştü.

 

Annesine sığınan yavru, masumane sesleniyordu:

 

“Çocukları küçük kurşunlarla vururlar, değil mi anne?”

 

Sağ kalanlar mezar eşiyor, işlem bitince, onlar da yuvarlanıyordu canlı canlı…

 

Meğer kendi kabirlerini kazıyorlardı.

 

Asit kuyularına atılan bedenler bir anda eriyor, “Parmak uçlarının birleşeceği” Adalet Günü’ne ısmarlanıyordu.

 

İş makinaları toplu mezarların yerini değiştiriyordu. Hangi ceset kime ait, bilinmeyecekti(!)

 

Şeytanın ajandasındaki her kötülüğü yaptı, ajanlar.

 

Eti kemiği yapışmış kadınların/kızların bedenleri kirletiliyordu, ama ruhları apaktı.

 

Onlar, konu mankeni değildi; magazin malzemesi, paparazzi soytarısı olamazdı.

 

Ped reklamında da göremezdiniz.

 

Onlar ümmetin evlatları, bacılarıydı.

 

Yıllar sonra Mavi Kelebekler uçuşmaya başladı, mezarların üzerinden.

 

Meğer ölü toprağı renk değiştirince Mavi Kelebekleri çekiyormuş, kendine.

 

Nerede Mavi Kelebekler uçuşuyorsa orada toplu mezar vardı.

 

Boyun kemiklerine sarılı meşin kılıf içindeki Kur’an’lar, Şahitliği simgeliyordu.

 

Srebrenitsa bir ders verdi, dünyaya:

 

Başkentler işbirlikçidir, güvenme!

 

İş bitip de katliamcı çekilince çikolata yollarlar, alay edercesine.

 

Bağrımdaki şehit sayım 8372 değil, 30bin, inanma!

 

Da se ne zaboravi i da se ne ponovi!

Unutulan soykırım tekrarlanır, uyuma!

 

 

Tarık Sezai Karatepe

 

Devamını Oku

Bir Arnavut destanı: Çamerya!

Bir Arnavut destanı: Çamerya!

 

Ortodoks papazlar, cenneti parselliyor, yer alıyor, yer satıyor; üç kuruş dünyalık karşılığında günahtan arındırıyor, kiliseden çıkanlar tertemiz(!) dönüyordu evlerine.

 

Derken, 5 asır evvel Akıncılar geldi, Çamerya’ya.

 

Papazın burnu sürtüldü, akıncının fendi kiliseyi yendi. Putlar yere serildi, özünü buldu Çameryalı; fıtratıyla barıştı. Tekbirler yeri göğü inletti.

 

Huzur dolu 4 asır, kabus dolu günlere gebeydi. 

 

Ümmetin Önderi Abdülhamid, genç subaylarca zayıf düşürülüyor; Arnavut Enver, Çamerya’ya göz kulak olacağına, Makedonya’da cirit atıyor; bir başına bırakıyordu ırkını.

 

Fener Rum destekli Sırp Yunan haydutlar, yaktı yıktı baştan başa. Tarihi bir kin, ezeli bir düşmanlıktı. “Çameryalı, nasıl olur da kula kulluğu reddedip Hakk’a teslim olurdu!”

 

Lozan’da parçalanan sadece yurtları değildi, aileler bölündü, işgale uğradı toprakları. Ata dede yadigarı evlere hoyrat bir el değdi.

Mübadelede Anadolu’ya sürüldü Çameryalı. Tek Parti,’nin 6 oku deldi geçti ciğerini.

 

Öyle ya, Venizelos’la başlayan Türk Helen dostluğu perçinlenmeliydi. Ne de olsa “gavur aşığı”ydı bizimki.

Anadolu’dan göç eden Rum, malına mülküne göz koydu. Lakin Çameryalı, bir daha kapısına bile yanaşamadı.

 

Mussolini, işgal etti Çamerya’yı. Çameryalı, şehitler verdi, canlar düştü toprağa, bırakmadı onurunu.

 

5 yıl sonra Gestapo, ele geçirdi Çamerya’yı.  Zaten Bismark dememiş miydi, “Arnavut diye bir ırk yoktur!” Tanıdık bir inkardı.

Öyle ya, madem Arnavut yoktu, yok edilmeliydi Çam Yurdu. İki ateş arasında kaldı Çameryalı. 

 

Yunan Cuntası, hem Gestapo ile katliam yapıyor, hem de Çamlıyı işbirliğiyle suçluyordu. Yüzsüzlüğün inkarın daniskasıydı. 

Güney Epir, Gestapo’ya 55 gün direnmiş, Paramiti’de binler şehadete uçmuştu. Haçlı, önce Çam Müftüsünü şehit etmiş, aile boyu katliam yapmıştı. Çünkü direniş camiden başlardı.

 

Megalo İdeacı Napolyon Zervas, 14 yaşından büyük erkekleri 12 Adalar’a sürdü. Direnenlerin kulaklarını burunlarını kesti, gözlerini oydu. 

 

Çalışma kampı değil ölüm tarlasıydı, Adalar.

İhtiyarların, kadınların, çocukların haykırışları birbirine karışıyor; onlara, zulmün her türlüsünü reva görüyorlardı. 

 

“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!” 

 

Kur’an Emrini yerine getirecek erler bekliyorlardı.

 

Haziran’ın 27’si… 1944…

 

Aziz Bartelemeo Günü’nde Haçlı sürüsü bir kez daha daldı Çamerya’ya. Tarihin en vahşi katliamını gördü Çam ülkesi. 

Ahıskalıyı Stalin’e teslim eden İnönü, sağırdı Çamerya’ya, kördü Balkanlara, dilsizdi Trakya’ya.

 

“Yunanistan’da yaşayan herkes Yunan’dır” faşizmi kasıp kavurdu Çamerya’yı.

 

Çameryalı, bir asır sonra bugün, toprağını evini yurdunu istiyor. Dönmek istiyor, gül kokulu ülkesine. Gaspedilmiş şehirleri, neden Yunan’ın olsundu? 

 

Dağdan gelip bağdakini kovmak, bu olsa gerekti.

Asırlık çile er geç son bulacak, kabuğunu kıracak Çameryalı. Milli Şair’in ülkesi, Vahyin etrafında yırtacak karanlığı:

 

Bunu benden duyunuz, ben ki evet Arnavudum

 

Başka bir şey diyemem, işte perişan yurdum”

Devamını Oku

Bekle Roma!

Bekle Roma!

Doludizgin küheylan, asırlardır beklenen kutlu müjdeyi arzın her köşesine yayıyor; Ortodoks keşiş:

“Konstantinapolis’te Latin serpuşu görmektense Osmanlı sarığını tercih ederiz!” isyan bayrağını açıyordu; adalete susamış birinin ruh haliyle… 

Cenevizli, Osmanlı Akıncısının attığı humbaralardan ocağının başına yıkıldığını Sultan’a arzedince, derhal arzusu karşılanmış; yürek fethi gerçekleşmişti.

Düşman saflarındaki biri, Fethin Mimarı’na şikayet gücünü nereden alıyordu? 

Yirmi birindeki Mehmet, gece yarılarına kadar didinmişti; Cenevizlinin evini tarumar eden, ‘düz giden havan’dı; ‘kavisli havan’ın çizimi de ona nasip olacaktı. 

“Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes…!”

Teheccüd vakti, tomur tomur terleyerek uyandı; elli iki seher beklemiş; Yaradan’ın yardımıyla sona gelmişti.

Otağından, Altın Boynuz’a bakıyor; dudaklarından “İzaca” dökülüyordu.

Lider, risk alandı: “Gemiler karadan…!”

 Bir gece yarısı Beşiktaş sahilinden yağlı kütüklere bindirilen kadırgalar, dağları delen Ferhat misali Galata’dan Kağıthane’ye, oradan Haliç’e salınıyor…

‘Küfrün önderleri’ Sarayburnu’ndan Karaköy’e çekilen zincirin verdiği rehavetle derin uykulara dalıyor; tan yeri ağarınca acı akıbeti tadıyorlardı.

“Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek; dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek; kerpetenle rle surun dişleri sökülecek…”

Yıllar var ki, tebaasına zulümlerden zulüm beğendiren, ‘halkını, kilise fareleri kadar yoksul bırakan’ İmparator, ırkdaşlarını yangının ortasına atmış; canlı kalkan misali siper etmişti.

Bizans’ın Grejuva ateşleri, gemilere sağnak sağnak yağıyordu. 

Rakibini alt eden, ama asla aşağılamayan ‘yüreği Istanbul kadar geniş adam’ ise, şehri kansız almak muradındaydı; fetih devletini görsünler diye…

İmar eden mimar, şehre, vakarla süslenmiş tevazu ile girdi. Geride on binlerce Hamza yürek bırakarak… “Müminlerden öyle erler vardır ki …!”

Molla Gürani, Akşemseddin ve Hüsrev’in elinde yetişen genç adam, bilgi ile edebi harmanlamış; şehir medeniyetinin kapılarını açmıştı.

Ayasofya’da soykırım bekleyen zayıflara: “Asırlardır, öz yurdunuzda garip, öz vatanınızda paryasınız; lâkin bundan böyle gökyüzü kadar hürsünüz!” mesajını veriyordu… 

Selahaddin’in Kudüs onurunu üç asır sonra cengaverleriyle yaşayan kumandan, elinde demir topuz, safları yarıyordu; “O ne güzel kumandan, onun askeri ne güzel asker”di.

“Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü / Biz uğruna can verdiğimiz yerde göründü.”

Şehzade Orhan, ihanet çemberinin içinde, Akıncı’ya karşı, Bizans mı kesilmişti? Altı yüz ırkdaşıyla…

‘Ufuksuz’ Beylikler, sınırboylarında kardeş kanı dökerken, leventler gaflet yurdunu, bir baştan bir başa Tevbe yetmiş bir’le aydınlatmış; güvenin başkenti olmuştu.

Demek Coni, kiralık katil tutmayı ondan öğrenmiş; kendi silahıyla vurmuştu, Kûfe’yi, Halepçe’yi, Kabil’i…

Akkoyunlu, Karakoyunlu… hayırda yarışmayı bırakmış; nakus sesine boyun eğmişken, ötelerden bir gür seda, ‘Nush ile uslanmayanı tekdir etmiş’, sıra ‘köteğe’ gelmişti. 

Pontus, korkunun ecele faydası olmadığını anlamak için sekiz sene ölüp ölüp dirilmiş; Sırp çizmesinin gladyatörlerine karşı: “Yok mu, bir sahip!” çığlığına uyanan Bosna, küllerinden yeniden doğmuştu.

Adriyatik, artık köle pazarı değil, özgürlük deryası olacaktı.

Tuna bir başka akıyor; Mostar, yaldızlı sulara kucak açan ‘hilal köprü’ye kavuşuyor; dört asır, evrensel çağrının dinamik gücü oluyor… kıtanın en batısında, Endülüs’te esen hikmet meltemi, Travnik’te metafizik poyraza dönüşüyordu.

Roma’nın fethi yakındı; Sevilla’yla Goradze tarihi buluşmaya hazırlanırken, Çağın Son Nemrutu’nun yerle bir olmasına ramak kalmıştı.

Toronto limanında demirleyen Akıncılar, tam da “Endülüs’e merhaba!” diyecekken, bulutlar acı haberi getiriyor… Çizme’de halklar kan ağlarken, Giyotinci Papa derin bir nefes alıyordu.

Doktoru, Venedikli ‘dönme’ Yahudi Maestro, adı Yakup olsa da gönlü Azer’di… zehri gıdım gıdım akıtırken… atını denize süren Hanzele coşkusuna…

“Köprüler yaptırdım, gelip geçmeye / Çeşmeler yaptırdım, suyun içmeye” erenleri için hizmette sınır yoktu; güneş balçıkla sıvanmaz, mızrak çuvala sığmazdı.

Demek, Hırvatlara köprüyü yıktıran, derin bir redd-i miras duygusuydu.

Fethin getirdiği çağlarüstü prensip, gittiği yerde taş üstüne taş koymaktı; taş üstünde taş bırakmamaksa işgalcinin mesleğiydi; Timurlenk’ten bu yana.

Vietnam’da, Somali’de… sömürgeci, görüldüğü yerde gayya’ya yuvarlanırken; fatihlerin kıymeti Kaf Dağının ardında daha iyi bilinirdi.

Ekinlere zarar vermeden, suları zehirlemeden, ecnebinin siyanürünü ozon tabakasına boca etmeden…

Garpta yedi yüz elli, şarkta altı yüz yirmi sene doyasıya yaşanan medeniyet iklimi, “verilecek hesap”a dayanıyordu. 

Tabiat boşluk kabul etmez. Yedi Tepeli Şehir, nice zaman sonra, yerli / yabancı; kökü içerde / dalı dışarda ‘derin’lerce yağmalanmış…

Çandarlı’dan Enver’e; Şehzade Orhan’dan Mithat’a uzanan ihanet bulutunun sisinde boğulmuştu.

Attan inen medeniyet, rehaveti bulmuş; umut dağıtan kent, hayalini yitiren biçareye dönmüştü.

Şimdi aynı meydanda, Manisalı Fatih Mehmet, Bitlisli Akıncı Metin’le; şehadet kervanında sonsuzluk yurduna yürüyor; Ensari, Haliç kıyısından kadırgaları gözlüyordu…

 

Atlılar, ufukta ne zaman belirecekti?

Devamını Oku

Bangladeş: Bir doğu manifestosu!

Bangladeş: Bir doğu manifestosu!

‘Aşk’ adamlar, Halife Ömer’den aldıkları emirle, yeryüzüne dağılmışlar, limana demir atan ‘Mekke yüzlüler’, Bengal kardeşleriyle buluşmuşlardı.

Mekkelilerin ayrılmaya, Bengallilerin bırakmaya niyetleri yoktu. ‘Sahabe mahalleler’ kuruldu Dakka’da, Çitagong’da…

Yeni misafirler, ‘yük olmaya’ değil, ‘yük almaya’ gelmişlerdi. Talas’ta güç toplayan Türk-Arap ittifakı, Bengallilerle rahmetin sacayağına dönmüştü.

Artık Buda’nın burnu budanmış, Şinto’nun pabucu dama atılmıştı. Serbest pazarda ‘ne aldanan ne de aldatan’ mü’minler, Güney Asya’nın hem hafızı, hem muhafızı olmuşlardı.

Saadet Asrı yüzyıllar sürmüş, tasada ve kıvançta et ve tırnak olmuşlardı. Vasco dö Gama’nın sinsi planı, Okyanus’un dibini boylamıştı. Çünkü Bengalli, dini ticarete alet eden aymazlığa prim vermemişti.

İngiliz’in yılışık ve sırsıl inadı, East Company ile sızmayı başarmıştı. Hile ile, hurda ile Bengal’e çöreklenmiş, zaaflardan yararlanan kapitalizm, bölgeye kan kusturmaya başlamıştı.

Resmi dili dayatan İngiliz, gönül dili Bengalce’yi neredeyse yok saymış; nefret, öfkeye karışmıştı.

Ve İngiliz, karşısında şehit olmaya hazır milyonları bulmuştu.

Ertuğrul Gemisi, 11 aylık yolculuğunda Bengal Limanı’na uğramış, Abdülhamid’in selamını getirmişti.

Hılafet, sınırötesi bir gönül hareketiydi. Istanbul’dan gelen 600 denizci, adeta Kutsal Emanet’ti.

“Arkamızda Halife var!” şuuru, Bengallinin yürek sigortasıydı.

Gün oldu, Abdülhamid, Beyaz Türklerce hal edildi. Ama olsun, Istanbul vardı, Osmanlı vardı. Bengal kadınlar/kızlar, “Osmanlı savaşı kazansın!” diye altınlarını yollamışlardı.

Ne var ki İttihat’tan evrilen ve çevrilen Tek Parti’ye banka lazımdı. İş Bankası, sermayesi cihad altınları olan haramzade idi.

………….

Seküler ihanet, Bengalliyi, 20 global testil firmasının ucuz işgücü olarak görüyor; İngiliz aşığı Bengal Cuntası, conta bile üretemiyordu.

Kısa süren şaşkınlık, yerini ‘ayağı yere basan’ bir dirence bıraktı. Mevdudi, Hind Kıtası’ında Cemaat-i İslami’yi kuruyor, Mısır İhvanı’ndan ilham alıyordu.

Müslüman Kardeşler’den aldığı direniş ruhuyla, “Sabredin, ayrılmayın; çok yakında Hint Kıtası Müslüman olacak!” diyordu.Cinnah İle İkbal, ‘iyi niyet taşlarıyla örülü yanlış yolda’ tarihi bir hata ediyorlardı.

Pencap’a, Afgan’a, Keşmir’e, Sind’e sahip çıkacaklardı; yeni devletin adı Pakistan’dı. Lakin ‘Tosya’ya pirince giderken evdeki bulgurdan olmak’tı sonu. “Birleşelim” derken ayrılmak, ufalanmak, ezilmek, ne büyük basiretsizlikti.

Şairler devlet yönetmeye kalkınca olacağı buydu. Çünkü idare, dirayetli amirlerin/alimlerin işiydi. Mevdudi alim, İkbal şair, Cinnah ise baskın güçlerin adamıydı.

1971’de Hindu çeteler, Bangladeş’i boydan boya işgal ettiler. Laikler, ırkçılar, sosyalistler, Hindular ve İngilizler, 5 koldan kan gölüne çevirdiler ülkeyi. Mevdudi haklı çıkmıştı, ama nafile! Olan olmuştu.

Pakistan, Hindistan ve Bangladeş Cemaat-i İslami’si birleşerek, Bengal Cihadı başlattılar. Molla Abdülkadir, Gulam Azam ve Mutiurrahman Nizami, sonu şehadetle bitecek 43 yıllık dostluğun temellerini attılar.

Milyon milyon şehit veren Cemaat-i İslami, Bangladeş’in onuru, gururu, şerefi ve haysiyeti idi. 5’li çete çekilirken Cunta yönetimi bıraktılar. 

Muciburrahman’dan kızı Hasina’ya 45 yıllık süerç, Bangladeş için tam bir yıkım olmuştu. Barış Ödülü alması gereken Cemaat-i İslami kadrosuna, işlenmiş tüm günahlar yüklenerek soykırım uygulandı.

Cemaat- İslami, tekstil sektöründe, ayda 50 dolara, günde 15 saat çalıştırılan kadınların kızların hakkını savunuyor; zulme isyan ediyordu.

Cemaat-i İslami halkı uyandırdıkça, tepki Londra’dan önce Dakka’dan geliyor, Hasina Cuntası, halkı canından bezdiriyordu.

Molla Abdülkadir direnişin beyni, Gulam Azam omurgası, Mutiurrahman çatısı idi.

‘Hiçbir iyilik, cezasız kalmaz’dı.

Merkez Cezaevi’nde Firdevs’e uçan yiğitler, ruhlarıyla dünyaya  ışık tutuyor, şehadet kuşağı yeni önderlerini bekliyor.

 

 

Devamını Oku

Arakan ölüyor, nerdesin?

 

Batan bir tekne hayatınızı ne kadar değiştirebilir?

14 asır önceydi…

Cidde’den yola çıkan Tevhid yolcuları, sahile ramak kalmışken alabora oldular.

Kıyıda çığlık çığlığa bir koşturmaca yaşandı. Denizciler kurtarılmıştı.

Okyanusun dibini boylamamış ne varsa tekneden kıyıya çıkarıldı.

Zamanla Arakanca Arapça’ya karıştı. Ümmettiler. Arakanlı eşleri oldu, çoğaldılar.

‘Abdu’r rahme’ idi, Arakan. Rahmet Ülkesi!

“Buda mı gelecekti başımıza?” deyip Budist olan milyonlar, insanizmi bırakıp Kitap’a koştular.

Heykeller darmadağındı; yer ile yeksan olmuş, şirk belası tarihe karışmıştı.

Kral Naremeikla, Süleyman’dı, artık! Değişen sade adı değil, kimliğiydi.

Arakan İslam Devleti, çekim merkeziydi. Yeryüzü gıpta ile bakıyordu. Parası, bayrağı, başkenti vardı.

Budistler ise yeni efendilerini seçmişlerdi: İngilizler!

Budist-Hristiyan cani kılıklılar, bir gece Arakan’ı baştan başa kuşattılar.

Yeryüzü cenneti Arakan, ilk defa, sürgünle diri diri yakılmayla karşı karşıyaydı.

Ormanlar, mescidler, medreseler kül oldu.

Efendilerin Savaşı 1. Dünya, Japon hunharlığını getirdi, bölgeye.

İngiliz danışıklı dövüşü sahnedeydi: “Biraz da sen öldür!” Arakan’ın yüzbinleri hayatta yoktu. Dün var, bugün yoktu.

Lemro Nehrinin suları aylarca kan kırmızı aktı.

Budist Rakhineler her duruma müsaitti. Tetikçi oldular, kendi halklarına karşı. Oysa akraba idiler, Arakan’la!

Müslüman için namert düşmanın kim’liği farketmiyordu.

Hem İngiliz’e, hem Japon’a, hem Rakhinelere karşı cihad ettiler.

Budist Thakin Partisi, kan döküyor, nefret saçıyor; İngiliz sermayeli radyo, provokasyon kokuyordu:

“Müslümanın canını al, malını gaspet!”

Algı yönetimi devredeydi: “Arakanlılar, Hintli Müslümanlardır!”

100 asırlık ülkelerinde kimliksizdiler artık; hastane yok, okul yok, tapu yok!

Burma diktasının sinsi çağrısı: “Silahlarınızı teslim edin, söz, barış olacak!”

İşte o an kurşunlar boca edildi; can verdiler, oracıkta. Müminin feraseti neredeydi?

2012… Mayıs…

10 milyon Arakanlı bir kez daha kuşatıldı. Ağaçları bağlayıp yaptıkları sallar, Bengal Körfezi’nde tabutları oldu.

Arakan yanıyordu. Buda hilesi, siyonizmden çok şey öğrenmişti.

Burma Terör Devleti, evleri dükkanları hem yakıyor, hem de kaza vergisi alıyordu.

Bangladeş yeni mülteciye sınırları kapattı.

Hasina: “Myanmar, her müslümanı Bengal’e yollayarak ‘Müslümansız Arakan’ istiyor.”

Myanmar: “Müslüman Bengal sizi istemiyor!”

İki dikta arasında kalan Arakanlı, Bengal’in her yerine dağıldı. Dağ başları, göl kenarları, santim santim toprak parçası Arakanlılarla doldu taştı.

1 milyon Arakanlı, derme çatma 20 metrekarelerde 10 kişi yaşıyor(!)

Gündüz erkekler, gece kadınlar yıkanıyor. Uyku sırayla. Pirinç lapası, en güzel dünya nimeti, Arakanlı için. Soğuk sıcak fark etmiyor. Yeter ki, açlıktan ölmesin.

Ölüm ile yaşam o kadar içiçe ki, hemen yanıbaşlarında iki metre mezar açıp devam ediyorlar, hayata.

Donuk gözler, neşesiz yüzler, ümitsiz yürekler… kampların vazgeçilmezi.

“Gün gelir, Burma katillerinden intikam alırız!” diye her ailenin 9-10 çocuğu var.

Fakat ne yazık ki, analar evlatlar birbirinden kısa sürede ayrılıyor. Ecel alıp götürüyor, çoğunu.

Çin/Tayvan organ mafyası gün geçmiyor ki yüzlerce çocuğu kaçırmasın.

Zehra’nın Gözleri’nin Arakan versiyonu bu.

Myanmar, İslam adına ne varsa yokediyor. Ezan kısık, sünnet gizli, Kur’an yasak.

Nikahın bile vergisi var. Özel mülkiyet mi, o da ne? “Herşey devletin!”

Müslüman ölüler yakılıyor: “Yer işgal etmesin!”

Nagamin timi, Budist rahiplerden haz alarak hayatı cehenneme çevirirken, ümmetin çocukları sınır boylarında ölümü bekliyor.

 

 

Devamını Oku

Sivaslı Ahmet Turan Kılıç’a Engizisyon!

Sivaslı Ahmet Turan Kılıç’a Engizisyon!

‘Alaylı’ sayılırdı. İlkokulu bile dışarıdan bitirmiş; içindeki kaşiflik aşkı, aradığı mesleği ayağına getirmişti.

Sonunda televizyon tamirine merak sardı.

‘Siyah beyaz’ken başlamıştı, bu işe. Şimdi ‘renkli’si çıkmıştı.

Adettendir, tv bozulunca bir battaniyeye konur, önden arkadan iki kişi taşır, getirirdi.

Onun öyle ‘tamir tikanı’ yoktu. Evinin bir köşesinde pansumana başlar; olmadı, ameliyat ederdi.

En zahmetlisi de, içindeki pamuklanmış bir karış tozu silmekti; dakikalarca öksürürdü.

Kayma/perdeleme/gölgeleme bitince de ‘Test olsun!’ niyetine 3 saat izler, ‘Ne verirseniz!’ diye teslim ederdi.

Altmışına merdiven dayamış, içindeki okuma/anlama/anlatma aşkı dur durak bilmemişti.

“Secde yerleri şahit olsun!” diye namazlarını başka başka camide kılardı, Kılıç.

10 kişiye selam vermeden evinin yolunu tutmazdı, sevaptı. ‘Tebessüm sadaka’ idi, yüzünden gülücükler eksik olmazdı.

2 Temmuz 93…

Emniyetçiler, ‘Gel bizim tv’ye de bir el at!’ diye seslendiler. Tamir bitip tam da kalkacağı sıra, ekranda Aziz Nesin’i gördü.

Nesin sen, nesin; her kirli iştesin; kalemin zehir akar, şeytanın izindesin.

Ateist şımarıklık, fesat tavır, küstah bakış, namert duruş paçalarından akıyordu, Nesin’in…

Kılıç kendini tutamadı, şehrine kast eden adama ağzına geleni saydı, nice canlar yanmıştı, Nesin’in yüzünden.

Komiser, dikkatle süzdü, Kılıç’ı.

“Gel bakalım ifadeni alacağız, sende bir şeyler var!”

“O niye ki?”

“Derdini mahkemede anlatırsın!”

Belli ki kumpasın ta göbeğine düşmüştü.

Duyan geldi: “Biz senin Madımak saatinde bizimle olduğuna şahidiz, Allah da şahit!”

Duruşma günü tanıklar içeri bile alınmadılar, kalemi kırılmıştı: “Müebbed!”

“Allah bana Vekil, O ne Güzel Mevla!”

Diri diri mezara girmekti, bunun adı. “Kalbe zarar verir!” diye gdo’dan sakınırdı.

Meğer cezaevi, asıl  Genetiği Değiştirilmiş Organizma idi.

İslam’da cezaevi yoktu; suçların karşılığı belli idi, hiçbir suçun karşılığı kodes değildi.

Sadece, suçu sabit olana dek gözaltı evi vardı. Cezaevi, Roma artığı bir zihniyetin mirasıydı.

Anlı şanlı İlahiyatçılar neden susuyordu?

Kalbi tekledi Kılıç’ın, tansiyonu fırladı, duymaz oldu, ayaklarında fer kalmadı, prostatı azdı.

Güneşsiz 24 güz, 24 kış, 24 bahar, şimdi 25. yaz…

Çeyrek asırda kimler çıkmadı ki…

Halka kasteden 28 Şubatçılar, asker polis katili kck’lılar, balyoz balyoz pırpırlılar, milleti aldatan şikeciler….

Ama o, içerdeydi..

Fetö/Jitem/Pkk tertibiyle derdest edilen şeker/tansiyon/kalp hastası Ahmet Arslan…

Kolon kanseri Şeyhmus Alpsoy, bel fıtığından yere göğe sığmayan Mehmet Emin Alpsoy, kalbi tekleyen  Mehmet Olam…

Delta süper enfeksiyonu/Hepatit B’den kurumuş gitmiş Yasin Demir, ayağından acı içinde kıvranan Ömer Faruk Gez…

Son noktayı Cafer Tayyar Soykök koymuştu: “Bir komiser bana, Sen Sivas’ta olmasan da seni tutuklardık, dedi.

600 Müslüman çeyrek asırdır zindanda, Başbağlar katilleri dağlarda, damatlar Vip’te…

Taşları bağlayıp köpekleri salmak tam da bu idi.

 

Tarık Sezai Karatepe

Devamını Oku