Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

​KÜRTLER VE TÜRKLER AYNI MİLLET Mİ ?

Son tartışmamız “Millet” kavramı ile ilgili. Neredeyse bütün tartışmalarımız gibi gene yanlış bir zeminde yürütülüyor maalesef.

Birinci neden, Türk entelektüelinin kafasının çalışma biçimiyle ilgili, ikincisi ise medeniyetimizin kavramları ile bugünkü hayat anlayışımızın bir birine zıt cihetlere doğru yol alması ile ilgilidir. İslam medeniyetinin kavramlarını batı medeniyetine ait anlam dünyasına kondurmuş olarak mesafealmaya çalışmaktan bahsediyorum. Bu yüzden sonuç alınması, deniz suyuyla susuzluğu gidermek kadar bile muhtemel değildir.

Efendim, “Türk bir ırkın değil, bir milletin adı”ymış.Yarısı doğru yarısı yanlış bir önermedir bu. Cümlenin “Türk bir milletin adıdır” kısmı doğru, ama “Türk bir ırkın adı değildir” kısmı yanlıştır. Türk (tıpkı Kürt gibi, Çerkez gibi,Laz gibi) hem bir milletin hem de bir ırkın adıdır. Bunu belirleyen de Türk’ün (veya Kürt’ün, Çerkez’in, Laz’ın) kullanıldığı bağlamdır. Herhangi bir bağlamda Millet olarak tanımlanması aynı zamanda ırk oluşuna engel değildir.

Dolayısıyla tartışmayı doğru zeminde yürütmek için millet ve ırk kavramlarının anlamını doğru bilmek gerekir. Şimdi bu tartışmayı yürüten koca koca adamlar millet ve ırkın anlamını bilmiyorlar mı diye sorduğunuzu tahmin ediyorum. Ben de zaten “Türk entelektüelinin kafasının çalışma biçimi”ne bu yüzden işaret etmiştim. Türk entelektüeli İslam medeniyetine ait kavramları batı medeniyetinin bir ürünü olan Türkiye yapılanması (üstyapı) zemininde anlamlandırmaya çalıştığı için hayatının en temel iki kavramını bilmiyor gibi bir görüntü vermekten kurtulamıyor. Türk’ün ne zaman millet ne zaman ırk olduğunu bilemiyor, ya da ikisini birbirine karıştırıyor, birini öbürünün anlamında kullanıyor. En önemlisi ve en vahimi “millet”i ulus gibi algılıyor.

“Irk” kelimesi sözlükte damar, asıl, kök yani etnisite anlamına gelir. “Millet” ise lügatte uzun süre gide gele, çiğnene çiğnene yol olmuş patika anlamına gelen“Melle/melalen” kökünden türemiş olup ıstılahta şeriat, din anlamına gelir. Nitekim bir şeyi uzun süre yapmaktan dolayı yorulmaya, bıkıp usanmaya da “melal” denir. Aslında din ve şeriat anlamına gelir dediğimiz millet kavramı ile bu iki kavram arasında bağlam itibariyle bir fark vardır, diğer iki kavramın kendi aralarında farklı olmaları gibi. Din Allah’a boyun eğmenin, itaat etmenin ifadesi olarak daha geneldir(Şeriatı ve Milleti de içerir). Şeriat(su kaynağı yolu), Allah’a boyun eğmenin, itaat etmenin (dinin) kurallara bağlanmış, sistemleşmiş halidir (bir anlamda teoridir). Millet ise şeriatta kurallar olarak ifadesini bulan Allah’a boyun eğmenin, itaat etmenin (dinin ve şeriatın) insan hayatının sürekli bir geleneği, refleks düzeyinde hayat tarzı olarak belirginleşmiş halidir(yani pratiktir). Çünkü Millet kelimesinin anlam kökünde süreklilik, bıkıp usanmayı gerektiren yorucu devamlılık esastır. Şöyle de ifade edilebilir: Din gökten yağan yağmur,şeriat bu yağmur sularının yeraltında birikip sonra da yeryüzüne taştığı bir pınar, millet ise bu pınardan kaynaklanan akarsudur. Kuşkusuz gökten yağan yağmur toprağa değer değmez toprağın içinde yer alan bir takım minerallere, besleyicilik özelliğini pekiştiren elementlere bulaşır. Pınar olarak fışkırırken daha bir berraktır artık. Ama besleyici ve kullanılışlı olması üçüncü aşamada, yani akarsu olma sürecinde gerçekleşir. Çünkü akış güzergahındaki envai çeşit toprakla temas eder ve kalıcı bir özellik kazanır. Bir bakıma ırk, akarsuyun içinden akıp geçtiği toprağa tekabül ediyor diyebiliriz. (Ne çok toprak türü olduğunu da daha ilkokuldan beri biliyoruz nitekim. Verimlisi, verimsizi, killisi, humuslusu vs. var.) Dolayısıyla millet, dinden kaynaklanan hayat tarzınıartık refleksi haline gelen bir gelenek olarak sürekli yaşayan, bütün beşeri ilişkilerinde bu hayat tarzını, bu geleneği esasalan topluluk demektir. Bu anlamı itibariyle Türk bir millettir. Çünkü bin yıldan beri mensubu olduğu İslam dininden kaynaklanan bir hayat tarzı, bir geleneği, bir töresi vardır. Bu bağlamda başka Müslüman ırklarla ortaklaşır, Araplar, Kürtler, Farslar, Arnavutlar, Boşnaklar gibi. Yine bu bağlamda Arap da Kürt de, Fars da birer millettir. Ve fakat Türk milleti mesela bu geleneği ve hayat tarzını yaşayan Arap ırkını, Kürt ırkını kapsamaz, onlarla sadece aynı din ve şeriattan beslenmek anlamında ortaklaşır.

Öte yandan Türk bir ırktır. Çünkü sadece mensuplarının kendi aralarında anlaşabildikleri, dışarıdan birinin ancak eğitim ve benzeri bir yolla öğrenebildiği özgün bir dili vardır.Tarihsel olarak dayandığı etnik kökenleri vardır. Başka ırklardan ayrılmasını gerektiren yapısal, fiziki özellikleri vardır. Başka ırklarla ortaklaştığı millet olgusuna onlardan farklı olarak kendi çapında kendi rengini verme özelliği vardır. Bu bakımdan da millet açısından ortaklaştığı Araplardan, Kürtlerden, Farslardan ayrışır. Çünkü onların da kendilerine özgü dilleri, ayrı etnik kökenleri, ortaklaştıkları millete kendi renklerini vermişlikleri söz konusudur. Bu yüzden Kürt, Türkle aynı millete mensuptur, ama bu milletin adı Türk milleti değildir, İslam milletidir. Türk milleti tabiri, İslam milleti olgusunun Türk ırkı cephesindeki yansımasını ifade eder. Kürt milleti tabiri de İslam milleti olgusunun Kürt realitesindeki pratiğin adıdır. Müslüman ırkların millet olgusu etrafında ortaklaşmalarının adı ise (aidiyet merkezli bir kavram olarak) ümmettir (ve ümmet de sözlükte, kasdetmek, yönelmek anlamına gelir). Diğer bir ifadeyle ırk doğuştan sahip olunan veya sonradan kazanılan fiziksel, kültürel özelliklerle ilgili iken millet dinden ve şeriattan kaynaklanan hayat tarzına tekabül eder. Türkiye ölçeğinde (altyapı-sosyal taban itibariyle) bir değerlendirme yapacak olursak Türkler ve Kürtler aynı millete mensup ayrı ırklardır. Millet bağlamındabu iki ırk birden kast edilirse bu milletin adı İslam iken ayrı ayrı kast edilirse bu milletin adı Kürt ya da Türk milletidir.

Benzeri bir anlam çoğunlukla “ırk” anlamında kullanılan “Kavim” kelimesi için de geçerlidir.

Dillerin çoğunda, özellikle Arapça'da insanlık, bir şahıs gibi tasavvur edilir. İnsanlığın bütünü içinde oluşan kümelere de bir şahsın bedeninin organlarına verilen isimlerden biri verilir. Arap tasavvurunda insanlığın her bir kümesi bir bedenin organı gibidir. Bir küme insanlığın bütünü içindebedenin hangi organının işlevini görüyorsa, ona, o organın adı verilir.

Söz gelimi, Arap tasavvurunda, bir adam insanlık bütününün veya herhangi bir topluluğun ayağı konumundadır. Bu yüzden Araplar, ayak anlamına gelen "er-riclu" kelimesinin türediği (r-c-l) kökünden adam demek olan "er-raculu" kelimesini türetmişlerdir.

Bir adamın görme organına 'ayn' dedikleri gibi, bir topluluğun gözde kimselerine, eşraftan olan faziletli kimselere de 'ayn' demişlerdir. Bu isimlendirmede, söz konusu kimselerin toplumun dışa açılan gözleri olduklarına ilişkin tasavvur esas alındığı gibi, gözün bütün organlar içindeki ayrıcalığı ve üstünlüğü de esas alınmıştır.

Toplumun lideri, başı konumundaki kimse, bedendeki baş gibi tasavvur edilmiş ve baş anlamına gelen "er-re'su" kelimesini türettikleri (r-e-s) kökünden başkan, lider anlamına gelen "er-reis" kelimesini türetmişlerdir.

Ama sosyal bir küme olarak “kavim” ile ilgili isimlendirmede bedenin herhangi bir organı değil, bir tavrı, bir halı esas alınmıştır. "Kavim (el-Qawm)" kelimesi 'Qame' fiilinin mastarıdır. 'Qame' ise, kıyam etmek, ayak üzerine dikilmek, dik durmak anlamına gelir. Bir topluluğa kavim denilirken, bedenin bu özelliği göz önünde bulundurulmuştur. Bu, organik bir isimlendirme değil, niteliksel bir isimlendirmedir. Dolayısıyla bu adlandırmada hem bireyin toplum içinde maişetini temin etmesi ve güvenli bir hayat sürdürmesi, dolayısıyla ezilmeden ayakta durması, hem de toplumun başka topluluklar karşısında bu anlamda ayakta durması esas alınmıştır. Ayakta durma bir hal, bir tavır olduğu için, bu halin gerçekleştirilmesine elverişli hemen bütün insan kümelerine kavim denilmiştir. Her kişinin kavmi, onun taraftarları ve aşiretidir (Lisan-ul Arab, q-v-m md.). Dikkat çekici husus, bir kimse için, herhangi bir topluluğun kavim olarak nitelendirilebilmesi için soy birliğinin zorunlu koşul olarak görülmemiş olmasıdır. Taraftarlık gibi ortak bir amacı simgeleyen bir olgu, birlikte yaşama ve muaşeret etme esasına dayanan toplumsal bir küme olan aşiret olgusu kavim kavramının nesnel karşılığı olarak gösterilmiş olmasıdır, ki her ikisinde de soy birliği yok değilse de, olmazsa olmaz bir koşul da değildir. Buna göre, aileden başlayarak ümmete kadar bütün topluluklar, bireyin bu halini gerçekleştirmesine uygun ortam oluşturmaları hasebiyle kavim olarak nitelendirilebilirler. Bir insan, nerede kıyam edebiliyorsa, hangi topluluk içinde dik durabiliyor, onurunu koruyabiliyorsa, onun kavmi orasıdır. Bunun için soy birliği gerekli öğelerden biri olsa da, temel bir yanılgı olarak kabul edildiği gibi tek öğe değildir. Nitekim kaynaklardan anlaşılacağı gibi, kavim kavramı mutlaka ve zorunlu olarak aynı soydan gelen kimseler için kullanılmamıştır. Örneğin Kur’an’da bir çok peygamberin “Kavmi” olarak isimlendirilen topluluklarla o peygamberler arasında herhangi bir kan bağı yoktur.

Dolayısıyla ayrı dilleri, etnik kökenleri, kültürleri olması hasebiyle ayrı ırklar olan Türkler ve Kürtler, İslam ümmeti çerçevesinde aynı millet, birbirlerinin özgürlüklerini ve kişiliklerini garanti ettikleri, yani birbirlerinin ayakta durmasını sağladıkları ölçüde de aynı kavimdirler. Anayasa hazırlama sürecinde devlet ortak hayat tarzını güçlendirdiği oranda Kürtlerle Türklerin aynı millet, etnik, dil ve kültürlerini özgürce kullanmalarını sağladığı oranda da aynı kavim olmalarını mümkün kılacaktır. Nitekim Kürt isyanları içindeŞeyh Said kıyamı, devletin bu iki ırkın aynı millet olmalarını mümkün kılan hayat tarzına yönelik müdahalesi üzerine, son PKK isyanı da birbirlerinin kavmi olmalarını sağlayan kimliklerini özgürce yaşadıkları özgün alana müdahalesi üzerine çıkmıştır.

Devamını Oku

HZ. PEYGAMBER VE BATI

HZ. PEYGAMBER VE BATI

 

Çocukluğumda köyümüzün aynı zamanda camisi de olan medresesinde Kur’an’ı hatmettikten sonra önce Melayê Bateyî’nin yazdığı Kürt klasik edebiyatının şaheserlerinden biri olan “Mewlûda Şerîf”i okudum. Şiir sanatının bütün incelikleri kullanılarak Resul-i Erkeme övgüler sunuluyordu bu muhteşem eserde. Etkileyicilikte Süleyman Çelebi’nin mevlidinden geri kalır tarafı yoktur yani. Seydamız hem dersimizi veriyordu hem de bazı yerlerini şerh ediyordu. Mevlitte peygamberimizin (s.a.v) validesi Amine hatunun doğum yapmasının anlatıldığı bölümde “Ay û way û ay û way! hate dewra Ehmedê dewra me çû” şeklinde bir mısra vardı. Seyda : “İblis’in, peygamberimizin (s.a.v) ana rahmine düştüğünü öğrendiğinde adeta çıldırmış vaziyette etrafa koşuşturduğunu, insanlardan ve cinlerden diğer şeytanları bu doğumu engellemek için harekete geçmeye çağırdığını, saltanatları açısından gelmekte olan büyük tehlikeye dikkat çektiğini” anlattı. Ne zaman bu mısrayı okusam Seydamızın bu açıklaması aklıma gelir.

“Ay û way û ay û way! Hate dewra Ehmedê dewra me çû!” (Ah u vah! Ah u vah! Geldi Ahmed’in devri, bizim devrimiz bitti!)

Akademik rivayetlere göre Toynbee daha otuzlu yıllarda batıyı uyarmış: “ideolojilerin dönemi bitiyor, dinlerin dönemi başlıyor. Bu dönemde etkili olabilecek tek donanımlı din İslam’dır. Ona göre hazırlıklarınızı yapın”diyesiymiş hem de ideolojilerin güçlerinin zirvesinde oldukları bir zamanda. Bunu duyduğumda da İblis’in çırpınışları gelmişti aklıma. Ay û way û ay û way! Hate dewra Ehmedê dewra me çû!

İblis bu, uyarısını yapar da yardakçıları emirlerine uymazlar mı? Resul-ı Ekrem’in çocukluğunda insi şeytanların nice tuzağından Allah’ın yardımıyla kurtulduğuna ilişkin bir çok rivayet vardır siyer kitaplarında. Hatta siyer kitaplarında anlatıldığına göre, bir keresinde amcası Ebutalib ile birlikte Şam’a gittiği, yolda bir rahiple karşılaştıkları ve rahibin onun gelecekte görevlendirilecek son peygamber olduğunu anladığı, bu yüzden amcasına eğer onu Şam’a götürürse Yahudilerin onu tanıyabileceğini, dolayısıyla ona zarar verebileceklerini söylediği, bunun üzerine amcasının da apar topar Mekke’ye geri döndüğü anlatılır.

Toynbee’nin dediği gibi gerçekten ideolojilerin devri kapandı, defterleri bir daha açılmamak üzere dürüldü. Şurada burada kıytırık bazı ülkelerde direnmeye çalışan tirancıkları dikkate almamak gerekir. Dinlerin devri başlamış bulunuyor. Ve uyarıyı dikkate aldığı anlaşılan batı da İslam’ın muhteşem dönüşünü engellemek için elinden geleni yapıyor. Peş peşe gelen askeri yenilgilerin, onları takip eden sömürge döneminin, sömürgeciliğe karşı verilen bağımsızlık savaşlarının ve ardından bu çabaların sinsice çalınıp sömürgeciliğin kar hanesine yazıldığının anlaşılmasından sonra hırçınlaşan Müslümanların kontrolsüz çıkışları da bu bağlamda batının namluya sürdüğü öldürücü mermilerden biridir.

Bunca önlem, Müslümanların bunca hatası muhteşem dönüşü engellemeye yetmemiş olacak ki Peygambere (s.a.v) yönelik pespaye saldırıların ardı arkası kesilmiyor. Önce Danimarka’da peygamberimizi (haşa) tahkir eden karikatür çizildi. Sonra buna benzer saldırılar başka Avrupa ülkelerinde de tekrarlandı. Daha önce şeytanın uyarısına bir cevap gibi “Şeytan Ayetleri” kitabı yazılmıştı. Şimdi de ABD’de Resul-i erkeme, İslam dinine ağır hakaretler içeren bir film çekilmiş. Ve tabi Müslümanlardan büyük tepkiler gecikmedi.

Aslında anlamakta güçlük çektiğim bir durumdur batının bu tarz bel altı vuruşlara tevessül etmesi. İslam alemini kendi elleriyle çizdikleri devletçiklere bölüp hapsetmişler. Alt yapıdan tutun üst yapıya kadar her şeyi kendileri dizayn etmiş. Muhkem rejimler kurmuşlar ve bu rejimlerle aralarında su sızmıyor. Yani bugünden yarına İslam aleminde batıya alternatif olacak onun “dünyaya önderlik etme” rolünü devralacak bir akl-ı kül, bir şuurlu irade ufukta görünmüyor. Kurdukları düzen ufak tefek bazı aksaklıkları saymazsak saat gibi işliyor. Buna rağmen bunca hırçınlık, bunca öfke, hatta bunca korku ve telaş niye? Müslümanların boks maçında kafasına sert bir yumruk yemiş boksörün şuursuzca hedefini bulmayan yumruklarını andıran pejmürde çıkışları mı? ihtimal vermiyorum. Çünkü batının düzeni bunları da kendi çıkarına kullanacak, propagandasına alet edecek iriliktedir. Şu halde ne?! Batı medeniyeti niye “Ay û way û ay û way! Hate dewra Ahmedê dewra meç û!” modundadır. Bizim görmediğimiz, ama onların ileri teknoloji ürünü radarlarının algıladığı bir cisim mi yaklaşıyor gezegenlerine?

Bir hadis hatırlıyorum. “Benim korkum bir aylık yoldan salınır kafirlerin yüreklerine” buyuruyor Peygamber-ı Zişan. Batının fal taşı gibi açılmış gözlerle ufuklara bakıp hançeresini yırtarak korku içinde feryat etmesinin sebebi bu olmasın?!

Bence “ay û way…” etmekte haklılar…

 

Devamını Oku

HARİTALARIN DİLİ DİLLERİN SAVAŞI

HARİTALARIN DİLİ DİLLERİN SAVAŞI

Vahdettin İnce

 

İlkokulda iken atlas kitabımın ülkeler bölümünü çok severdim, çoğu öğrenci gibi. En çok merak ettiğim de ülkenin dini kısmıydı. Bir ülkenin din hanesinde İslam yazıyorsa ona sempati besler, kendime yakın hissederdim. Bir de dillerini merak ederdim ülkelerin. En başta Türkiye olmak üzere hiçbir ülkenin dilleri arasında Kürtçenin yer almaması Müslüman ülkelerin çokluğu karşısında duyduğum sevincin yanında buruk bir tat bırakıyordu. Zaman içinde haritaların aşkın bir dilinin olduğunu fark edince de Kürtçenin olmaması ile diğer dillerin olması arasında pek bir fark olmadığını anladım.

Haritaların dili var. Özellikle Ortadoğu haritasının çok fasih bir dili var. Halkların konuştuğu dillerden tamamen farklı, ama evrensel bir dil. Bu dili çözdüğünüz zaman evinizin içindeki problemlerin bile çözüm anahtarını elde etmiş olursunuz.

Doğrudur, Ortadoğu’nun siyasal haritasına baktığımızda bölge halkları açısından tam bir fecaat tablosuyla karşılaşıyoruz. Sınırlar cetvelle çizilmiş gibi, hangi kritere göre çizildiği belli olmayan (aslında belli olan) bu sınırların içinde bazı halklar birkaç ülkeye bölünmüş, kaynaklar enteresan biçimde sorunlu bölgeler olacak şekilde dağıtılmış vs. Evet bu bir faciadır, ama konumuz bu değil. Anlatmak istediğim bunun bizzat bir dil olduğudur. Sınırlar birinci dünya savaşının ardından büyük ölçüde İngilizlerin ve Fransızların istekleri doğrultusunda biçimlenmiş. Savaşın galipleri onlardı. Mağlup ettikleri Osmanlının topraklarını önce işgal ettiler, ardından aralarında paylaştılar. Savaş esnasında saflarında yer alan başka Avrupa ülkelerini de bu paylaşımdan nasiplendirdiler doğal olarak. Biz işin bu tarafı üzerinde yoğunlaşırken, bunun aslında bundan sonra konuşacağımız dilin kültürel ve zihinsel zeminini oluşturan bir yapı olduğunu fark edemedik doğal olarak.

Haritanın dili var derken emperyalistlerin siyasal anlamda gelecekteki muhataplarının konuşacağı dili tayin etmiş olmalarını kast ediyorum. Çünkü bu paylaşımı uzun vadeli kılmanın yolu bölgenin dilini de belirlemekten geçiyordu. Dili sen tayin ettikten sonra o dili konuşanlar ister istemez senin kelimelere yüklediğin anlamları ifade etmiş olacaklar.

Yani Ortadoğu’daki siyasal rejimlerin, siyasal haritaların insanı belli bir anlam dünyasını dile getirmeye zorlayan karakterleri vardır. Bildiğiniz gibi Büyük Britanya bir krallık ve Fransa da cumhuriyettir. Ortadoğu haritasında İngilizlerin payına düşen ülkelerde kurulan rejimler büyük ölçüde krallık, Fransızların payına düşen ülkelerin rejimleri de yine büyük oranda cumhuriyettir. Haritaya bakın, bunu açık bir şekilde göreceksiniz. Güçlü devlet geleneği olan ve bu bağlamda belli oranda bağımsız hareket etme kabiliyetine sahip bazı devletler istisnadır elbette. Türkiye ve İran gibi.  Ama yaşadığımız sürece baktığımızda yaşadığımız süreçte bu ülkelerin de haritanın diline bigane kalmadıklarını görürüz.

Harita ve haritanın dayattığı dil yerli yerinde dursa da kurucu emperyalistlerin eski güçlerinden çok şey kaybettikleri de bir gerçektir. Bugün dünün emperyalistlerinin ya paylaşımlarından ya da iç dinamiklerin daha güçlü bir şekilde sahnede yer almalarından dolayı baş gösteren soruna gerekli ve sonuç alıcı müdahaleyi yapamadıklarını, müdahale etmek zorunda kaldıkları durumlarda ise sorunu iyice girift hale getirdiklerini, bu yüzden sorunların çözümünü (elbette belli bir pay karşılığında) daha diri ve daha taze bir güç olan ABD’ye havale etmek zorunda kaldıklarını görüyoruz.

ABD’nin müdahale ettiği bölgelerde enteresan bir şekilde federatif yapıların doğduğunu görüyoruz. Çünkü ABD bir federasyondur. Her gücün müdahale ettiği bölgeye kendi rengini vermesinden bahsediyoruz. Ya da her insanın muhatabının kendisinin anladığı dilden konuşmasını istemesi gibi bir şey. Bosna ve Irak’taki federatif yapılar ABD’nin müdahalesiyle ortaya çıkmışlardır. Libya, Suriye gibi ülkeler de bu yolda ilerliyorlar. İngilizler ve Fransızlar kendi dillerini dayattıkları gibi Amerika da kendi dilini dayatıyor müdahale alanlarına. Dediğimiz gibi ilişkinin, diyalogun sürmesi için aynı dili konuşmak şarttır.

Bunu söylerken, eski durumla yeni durum arasında bir tercih yapmak değildir amacım. Neticede hem eski durumun hem yeni durumun şekillenmesinde halkların rolünün çok da belirleyici olmadığına inanıyorum. Bir resim çizmek istiyorum ve buradan hareketle kendi iç sorunumuza bir kapı aralamak amacındayım. Başka bir deyimle Ortadoğu’daki genel siyasal yapının, ilk olarak bu yapıyı oluşturan güçlerin, sonra da yapıyı yeni duruma göre şekillendiren gücün anladığı dilden konuşacak şekilde dizayn edildiğini vurgulamak istiyorum. Bu genel tabloyu kavradığımız zaman ülkemizde olup bitenleri daha iyi anlayabiliriz çünkü.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken batılı laik bir devlet olarak sahnedeki yerini aldı. Bir ulus devletti ve hemen her alanda tekçi bir zihniyet hakimdi. Farklı bir etnik ya da dini grubun yeni devletin tayin ettiği ulus kavramı içinde farklılığını koruyarak varlığını sürdürmesi mümkün değildi. Malum olduğu üzere Kürtler yeni durumdan memnun olmadılar. İsyanlar patlak verdi, ardından devletin müdahalesi geldi. Kürtlerle devlet anlaşamıyordu. Her biri farklı bir dilden konuşuyordu çünkü. Kürtler devletle şeyhlerin, ağaların, geleneksel kanaat önderlerinin diliyle dini ağırlıklı bir söylemle konuşurken devlet laik, batılı bir dille konuşuyordu. Sonunda devlet Kürtler adına sahnede yer alan geleneksel figürleri tasfiye etmesi durumunda karşısına aynı dili konuşan muhatapların çıkacağına kanaat getirdi. Bu yüzden her Kürt isyanından sonra isyanın lideri konumundaki şeyh veya ağa ortadan kaldırılırken esasen isyanla hiç alakası olmayan, hata isyan esnasında devletin yanında yer alan yüzlerce Şeyh ve Ağa da ya hapislere atıldı ya da uzun süre bölgeye gelemeyecek şekilde sürgün edildi. Galiplerin diliyle konuşmanın sağladığı kolaylığı bilen Devlet, lisan-ı haliyle kendisiyle aynı dili konuşacak muhatap arıyordu Kürt sorunu bağlamında.

Derken “nur topu gibi” bir muhatap çıktı devletin karşısına. Aynı dili konuşuyorlardı. Batılı değerlere sıkı sıkıya bağlıydılar. Aralarında sadece su sızıyordu. “Düşük yoğunluklu” bir çatışmanın sürdürülmesi için bütün koşullar hazırdı. Böylece çok önceden modernleştirilen Türkler gibi Kürtler de modernleştirilmiş olacaktı. Nitekim devletin onca propaganda imkanını kullanmasına rağmen Kürtlere kabul ettiremediği nice batılı değer aynı dili konuşan yeni muhatap aracılığıyla Kürtlere rahatlıkla benimsetildi.

Sorun şuradaydı, yeni muhatap kendisine sağlanan egemenlik alanını sevmişti ve kimseye kaptırmak da istemiyordu.

Devlet aklı fayda umduğu yerden ölümcül bir zararın gelmekte olduğunu görünce önce kendi dilini değiştirdi, ardından eski muhataplarını aradı. Tam da “Ba’de harabi’l Basra” gibi bir durum söz konusuydu. O muhatapların bir kısmı terki diyar etmişlerdi, kalanları ise yeni muhatabın potasında çoktan erimişlerdi. Devlet yılmadı, yeni dilinden anlayan konsepte uygun muhatap yetiştirmeye koyuldu. Çünkü Kürtlerde her şeye rağmen güçlü bir dini ve geleneksel damar mevcuttu.

Resmen adı konulmamış olsa da öteden beri resmi gücün muhataplığından kaynaklanan iktidarını yitirmek istemeyen modern muhatabın da  devletin yeni dilini sevmediği görülüyor.

Ak Parti iktidarıyla birlikte, üstelik çözüme yönelik ciddi adımlar da atılmışken şiddetin ivme kazanması bundan kaynaklanıyor.

Bakalım taraflar muhataplarını mı müstahaklarını mı bulacaklar?

Bana sorarsanız bütün durumlarda konuşulan dil, Kürtçe ya da Türkçe değil, Ortadoğu denilen fecaat haritanın dayattığı batılı anlam dünyasının dilidir. Nitekim her birimiz İngilizlerle, Fransızlarla, Amerikalılarla çok rahat anlaşabildiğimiz halde Kürtlerle, Türklerle, Araplarla anlaşamıyoruz.

Ya da şöyle bir soruyla noktalayalım: harita değişmeden dilin değişmesi mümkün mü?

 

Devamını Oku

ACININ TÜRKÇESİ KÜRTÇESİ

Gaziantep’teki korkunç saldırının ardından, her çok kayıplı PKK saldırılarından sonra olduğu gibi, Kürtler (özellikle Müslüman Kürtler) neden tepkilerini ortaya koymuyorlar türü yazılar görmek, özel sohbetlerde serzenişler duymak rutin hale geldi.  Zaman zaman ateşli, öfkeli söylemlerle dile getirilse de ben aslında bunu iyiye yoruyorum. Kürtlere yönelik olumlu bir düşünceye sahip olmanın işareti olarak değerlendiriyorum. Doktorlar söylerler, aslında bizi yataklara düşüren ateş yükselmesi hadisesi bir sağlık alametidir, vücudun dışarıdan nüfuz eden mikroba karşı direncinin göstergesidir. Ama makul bir düzeyi aşarsa beyinde bir takım hasarlarla yol açabilir, menenjite dönüşebilirmiş. Diyeceğim o ki, Kürtlerin aslında bu tür katliamları onaylamadıklarını, bu yüzden kendilerinden beklenen, bu tür olaylara tepki göstermek olduğunu anlatmak istiyorlarsa bu bir sağlık alametidir. Ama eğer bu sözlerin altında “görüyor musunuz nasıl da sessiz kalıyorlar. Bunlar aslında bu tür olayları zimnen onaylıyorlar. Hepsi bölücü bunların!” gibi bir anlam yatıyorsa, sosyal bir menenjit hadisesi ile karşı karşıya olduğumuzun resmidir. Ateş düşürücü falan kar etmez yani. Bir değil bin gösteri düzenlesen onu da başka şeylere yorarlar.

 

Esasında hem Türklerin Kürtlerden hem Kürtlerin Türklerden böyle bir beklenti içinde olmalarını, yani dar zamanda yanında olduğunu görmeyi arzu etmelerini gayet normal ve gerekli gördüğümü belirtmeliyim. Acılı bir halinde yanında görmediğinde ise her iki tarafın da serzenişte bulunması doğaldır ve söylediğim gibi sağlık alametidir.

 

Ulusal medyada pek görülmese de Kürt cenahından da benzeri bir yakınma hep var olmuştur. Buna çok kere şahit olmuşluğum var.

 

Seksenli yıllardı. Basına da yansımıştı. Siirt’in bir köyünde özel tim köylülere köyün ortasında dışkı yedirmişti. Bir arkadaşım: Ben Müslüman Türklerin buna tepki koyacağını düşünüyorum. Bu kadarı da fazla!diyecekler demişti bana. Öyle olmadı. AHİM tepki koydu ve Türkiyeye bilmem kaç yüz bin avro tazminat ödetti. Halbuki Türklerin en küçük bir tepkisi hiçbir maddi bedelle ölçülemez bir kardeşlik örneği olurdu.

 

Yine o yıllarda Bulgaristan Türklerine o zamanın Bulgar yönetimi korkunç bir baskı uyguluyor, isimlerini değiştiriyor, direnenleri Türkyiye göçe zorluyordu. Tam bir etnik temizlik. Kürdüyle Türküyle hepimiz ayaktaydık. Türkiye devlet olarak göç edenlere kapıları açmış, kapılarla birlikte Türkiye halkları da yüreklerini açmıştı muhacirlere. Soydaş kavramı o günlerde basbayağı popülerdi. Kamplarda geçici bir süre tutulduktan sonra “soydaşlar” ülke içinde rahatça dolaşıp iş, ev bark sahibi olmaları temin ediliyordu. Bu, gayet insanı ve İslami bir tutumdu.

 

Hemen hemen yakın tarihlerde Saddam Hüseyin’in katliamlarından kaçan yüz binlerce Kürt kendilerini Türkiye sınırına atmışlardı. Ama günlerce sınırda aç sefil bekledikten sonra BM nin araya girmesiyle içeri alınmışlardı.  Kürt diyorum ama basının ve resmi kurumların dilinde “Peşmerge” gibi ötekileştirici bir isimle anılıyorlardı. “Soydaş”ın sempatikliği karşısında “Peşmerge” alabildiğine antipatikti yani. “Peşmergeler” “Soydaşlar” gibi Türkiye içinde rahatça gezemiyorlardı. Etrafı tel örgülerle çevrilmiş jandarma gözetimindeki kamplarda kalıyorlardı ve bölge halkıyla herhangi bir temas kurmaları kesinlikle yasaktı. Birkaç sene o kamplarda kaldılar. Memlekete her gittiğimde Muş’ta yol kenarındaki kamplarını görüyor, açık cezaevi benzeri bu kampta mahpuslar gibi volta atışlarını seyrediyordum. Bir çok Türk arkadaşımdan o günlerde “peşmergece” diye bir dilin varlığını bile duymuştum.

 

Halepçe katliamının üzerinden birkaç ay geçmişti. İstanbul Sultanahmet meydanında bir grup Kürt genci oturma eylemi yapıyorlardı. Etraflarını polis sarmıştı. Ben de İslamcı bir Türk arkadaşımla oradan geçiyordum. Merak ettik oturanları bir süre izledik. İçlerinde ikimizin de tanıdığı İslamcı bir Kürt genci (şimdilerde Kürt halk edebiyatı, Kürt klasik edebiyatı alanında önemli çalışmalara imza atmış yazar Halit Yalçın) vardı. Arkadaşım şaşırmıştı (aslında ben de). Arkadaşım biraz şaka yollu “senin ne işin var orda?” dedi. Çoğunluk solcu olduğu için. Oturma eylemine katılan İslamcı Kürt, İsmet Özel’in baba bir kitabına isim olacak çapta bir laf etmişti: “Sen neden burada değilsin?!” Bu sözü bir Kürt olarak bana değil de Türk olan arkadaşıma demesi manidardı.  

 

Azerbaycan’da halk cephesi liderliğinde ilan edilen bağımsızlığın Moskova tarafından azatlık meydanında tanklarla ezildiği günlerde Kürt gençleri miting meydanlarında Türklerle birlikte bu katliamı protesto ediyorlardı. Ermeni Azeri savaşında hocali katliamını protesto ettikleri gibi. Kürtler basın tarafından öne çıkarılan Azerilerin katliama uğramasını protesto eden Türklerin yanında yer alırken, her iki taraf da aslında en ağır darbeyi Laçin ve Kelbecer gibi Kürt yoğunluklu şehirlerin aldığından habersizdiler. Basın acının bir tarafına bir gözünü kapatmıştı çünkü.

 

Ama seksenli yılların sonlarında Saddam Hüseyin’in Kur’an-ı Kerim’den bir surenin adını kullanarak başlattığı “Enfal” hareketinde 183 (yazı ile: yüz seksek üç) bin Kürdü arap çöllerine gömdüğünden haberi dahi olmamıştır bu gün “Kürtler nerede? Niye sesleri çıkmıyor?”diyenlerin.

 

Türk’ün acı çektiği her yerde Kürdü yanında görmek isteyenler yerden göğe kadar haklıdırlar. Tıpkı Halepçe katliamını protesto eden dostumun Türk arkadaşını yanında görmek istemesi gibi.

 

Kürdün acılarını ötekileştirici yaftalarla görünmez kılan, Türkün acılarını da Kürdün biganeliğinin bir kanıtı olarak sunan, bazı aydınların da bunun bir hakikatmiş gibi bir algıya sahip olmasına, en azından kuşkulu bir dil kullanmalarına sebep olan bu gizli el masum değildir. Oysa herkes bilir ki Anadolu tarihinin her karesinde, Malazgirt’ten Çaldıran’a, balkan savaşlarından birinci dünya savaşına, Çanakkale’den kurtuluş savaşına kadar kader anı mesabesindeki her sahnede Kürtlerle Türkler yan yana olmuşlardır.

 

Bugün dağlarında büyük ölçüde bu gizli elin iki yönlü teşvikiyle süren kirli savaşta Kürtlerin ve Türklerin zımni destekçi oldukları gibi bir sonuç çıkarmak entelektüel akla sığmaz, bu toprakların tarihiyle bağdaşmaz.

 

Başka hiçbir şey yapmayalım, sadece şu deli gömleği misali bize giydirilen sistemi bertaraf edelim, Kürtlerle Türklerin yan yana omuz omuza olduklarını görürüz.

Devamını Oku

MUHATABINIZ KÜRT HALKI MI PKK Mİ?

 

MUHATABINIZ  KÜRT HALKI MI PKK Mİ?

 

Allah Kur’an-ı Kerim’de insanın meleklerden ve cinlerden üstünlüğünün bir kanıtı olarak varlıklara isim koyma becerisini gösterir. İsim kelimesi “sumuw” kökünden gelir ve yücelik anlamına gelir. Bir bakıma varlıklara isim koymak onlara yücelik kazandırmak demektir. Hayatın her alanında isimlerin ne denli rol oynadığı herkesin malumudur. Bu yüzden Peygamberimiz de çocuklara güzel ve anlamlı isimler konulmasına büyük önem vermiştir.

Rivayet odur ki Hz. Ali, ilk çocuğu dünyaya geldiğinde adını “Harb” (savaş) koymak ister. Peygamberimiz “Hasan” (İyi, güzel) olsun der. Sonra Hz. Ali’nin ikinci oğlu dünyaya gelir ve tekrar “Harb” adını vermek ister, peygamberimiz tekrar olmaz der ve “Hüseyin” (iyicik, güzelcik) olsun der. Mesajı alan İmam Ali üçüncü ve doğumundan hemen sonra ölen oğlunun adını “Muhsin” (iyilik eden, güzellik saçan) koyar.

İsimle müsemma arasında ilginç bir bağ vardır. Bu yüzden peygamberimiz cahiliye döneminde konulan köpek, çekirge, böcek anlamına gelen isimlerin konulmasını yasaklamış, olanları da değiştirmiştir. Tıpkı lat, uzza, hubel gibi putların kulu anlamına gelen isimleri değiştirdiği gibi.

İsimlerin taşıdıkları anlamların bu isimleri alanların karakterlerine sinen bir etkisinin olduğunu anlatmak istemiştir bu tavrıyla peygamberimiz. Modern bilim de ismin müsemma üzerinde psikolojik etkisinin olduğunu kabul eder.

Siyer kitaplarında anlatıldığına göre Hudeybiye antlaşması arefesinde kureyşliler görüşmelerde bulunmak üzere Sa’b (Zor) adlı birini kendilerini temsilen gönderirler. Peygamberimiz onun geldiğini duyunca rahatsız olur. Nitekim görüşmeler zor geçer ve bu zor adamla anlaşma sağlanamaz. Müslümanlar bekleyişlerini sürdürürler. Kureyşliler Mekke’ye hac maksadıyla girmeye kararlı görünen Müslümanları ikna etmek için bu sefer Suheyl (kolaycık) adlı birini elçi olarak gönderirler. Peygamberimiz onun adını duyunca anlaşmamız kolay olacak der.

Kürt sorunu bağlamında olayı muhatap isimler üzerinden ele alacak olursak on yıllık Ak Parti iktidarının ilk döneminde savaşın doğrudan yöneticisi, yönlendiricisi konumundaki içişleri bakanı Abdulkadir Aksu’ydu. İktidarın sorunu kardeşlik, merhamet ve şefkat söylemiyle çözmeye ilişkin yaklaşımına uygun bir seçimdi bu. Nitekim Abdulkadir Aksu da merhamet ve şefkatin ağır bastığı kulluk (abd) ile karışık devletin kudretini (kadir) yansıtır bir tutumla düşük yoğunluklu bir savaş sürdürdü. İkinci iktidar döneminde umutlar iyice yeşermişti. Herkeste bu sorunun çözüme en yakın evrede olunduğuna dair güçlü bir inanç vardı. Halk desteği, entelektüel destek ve ekonomik başarılar bu yönde tereddüt etmeksizin adım atılmasını kolaylaştırıcı nitelikteydi. Nitekim hükümet de tünelin ucundaki ışığı müjdelercesine Beşir Atalay’ı içişleri bakanı olarak atamıştı. Bu atama bile başlı başına bir ilerlemeydi. Beşir (müjdeleyen) hoca, ismiyle mütenasip bir tavırla çok önemli adımlar attı. Türkiye tarihi açısından devrim sayılacak bir açılıma imza attı. Üniversitelerde Kürtçe bölümler açıldı. Kürtçe üzerindeki resmi yasak en azından moral, ahlaki dayanağını yitirdi, bütün yasal dayanakları ortadan kalkmamış olsa da. Ama PKK tarafı Beşir hocanın karşısına Bahoz (fırtına, kasırga) ismini çıkardı ve yeşeren barış fidanlarını kasıp kavurdu. Üçüncü iktidar döneminde Ak parti bu hoyratlığa kendi söylemi açısından bile geriye dönüş sayılacak bir isimle, İdris Naim Şahin’le bu kasırgayı savmayı seçti. İlk iki döneminin de gerisine düştü. “Şahin”leşti.

Halbuki Ak Partinin örgütü değil Kürtleri muhatap aldığı varsayılıyordu ve bir çok Kürt de buna dayanarak Ak Partiye oy vermişti. Ak Parti de sorunun çözümünü yüklediği isimlerin seçiminde örgütü değil halkı esas aldığını gösteriyordu. Örgüt tarafından estirilen “Bahoz”un tozu dumanından olsa gerektir hükümet Kürt halkını bu hengamede unuttu. Bir anlamda örgütün tuzağına düştü.

Şimdi bizlere düşen Ak Parti iktidarına asıl muhatabının Kürt halkı olduğunu hatırlatmaktır. Dersim’in Alpdoğan’ından 2012 nin “Şahin”ine kadar geçen süreçleri doğru okumasını sağlamaktır.

İdris Naim Şahin içişleri bakanı olduğu sürece hükümetin örgütü muhatap aldığını anlayacağız. Muhataplık her zaman oturup masa başında müzakere etmek anlamına gelmez, aynı yöntemi kullanmak da bir tür muhataplıktır. Yani aynı dilden konuşmak.

Bırakın Beşir hocayı Abdulkadir Aksu dönemi bile Kürtlerin muhatap alındığını gösteriyordu oysa. 

 

Devamını Oku

ŞİDDET ŞİDDETİ DOĞURUR

ŞİDDET ŞİDDETİ DOĞURUR

 

İslam kelamcıları insanın bütün tutum ve davranışlarının kuvve-i gazabiye (öfke gücü) , kuvve-i şeheviye (şehvet gücü) ve kuvve-i akliye (akıl gücü) olarak tasnif ettikleri üç temel duyguya dayandığını söylerler. Normal ve ideal işleyişin, ilk ikisinin vahiy tarafından donatılmış akıl gücünün kontrolünde olması şeklinde belirginleşmesi gerektiğini de eklerler. Aklın kontrolündeki öfke gücü zararları savmanın aracı iken kendi başına kaldığında vahşi bir canavara, şehvet gücü de aklın kontrolünde yararlı şeyleri celp etmenin vasıtası olurken, kendi başına sınır tanımayan bir utanmazlığın muharrik gücüne dönüşür.

Etrafımızda beşeri anlamda bu iki duygunun sükût edişinin toplumsal örneklerini görüyoruz. Bugün için İslam alemi olarak canımızı en fazla acıtan durum, öfke gücünün yarattığı dehşet olduğu için şehvetin neden olduğu dejenerasyonu başka bir vesileye bırakarak şiddet olgusu üzerinde durmayı gerekli görüyorum. Çünkü öfke devletler bazında akıl almaz bir ölüm makinesine, sıradan insanlar bazında ağzı salyalı bir linç canavarına dönüşmek suretiyle şiddetin en son sınırına gelip dayanmış bulunuyor.

Denildiği gibi “İslam aleminin sınırları ateşle çiziliyor” bugün.  Başka medeniyetlerle buluşma noktalarında yaşanan sürtünmenin Müslümanları bir alev topuna dönüştürdüğünü biz de görüyoruz. Bugün artık Müslümanlar kendilerinden olmayan toplumlara suhuletle nüfuz edemiyorlar. Endonezyayı, Malezyayı Müslümanlaştıran Arap tüccarlarının, Kürt mutasavvıflarının menkıbelerinin modern versiyonlarını duyamıyoruz. Anadoluyu, Balkanları ipek gibi yumuşatan Türk Alperenlerin bugünkü ardıllarının gözünden ateş fışkırıyor. İbn Sina’nın, Hayyam’ın, Mevlana’nın, Molla Sadra’nın ve da Ali Şeriati’nin yurdundansa savaş tamtamları eksik olmuyor. Komşularını tedirgin eden mahallenin belalı ve hırçın delikanlısı görüntüsü yüzünden Müslümanlarla temas halindeki toplulukların aklına şiddeti öncelemekten baş bir şey gelmiyor. Elbette bu durumun oluşmasında yabancı güçlerin payları büyüktür. Ama ben bu yazıda çuvaldızı kendimize batırmak istiyorum. Bana göre asıl sorun, belki de dış temas noktalarında beliren şiddetin asıl sebebi, dış şiddeti tahrik ederek üzerimize çeken ana etken içerdeki şiddettir. Aile içi şiddete maruz kalan çocuğun dışarıda uyumsuz ve şiddete meyyal bir görünüm sergilemesi ve doğal olarak mahallenin gürbüz çocuklarından şiddet görmesi gibi.

Neredeyse bütün İslam ülkeleri vatandaşlarına karşı şiddeti, baskıyı öngören bir yönetim tarzıyla hareket ediyorlar. “Devlet baba”larından şiddet gören vatandaşlar da en ufak bir sorunda birbirlerine acımasız bir şiddet uygulamaktan sakınmıyorlar. Sürekli babalarından dayak yiyen çocukların her fırsatta kavga etmesi ve babanın bu hırgürü sonlandırmak için yeniden şiddet uygulaması gibi.

İslam alemindeki manzara şudur: Rejimler varlıklarını korumak için vatandaşlara şiddet uyguluyor. Vatandaşlar bir konuda kendilerinden farklı olan başka vatandaşlara şiddet uyguluyor. Yönetimden gördüğü şiddetten bunalıp başkaldıran gruplar önce kendileri gibi olmayan vatandaşlara şiddet uyguluyor. Sonra iktidarı ele geçirince bu sefer kendisi “devrimi korumak” için şiddet uyguluyor. Fasit daire bu olsa gerektir. Ya da şiddet sarmalı.

Ben bunun üzerinde çok düşündüm. Tarihsel kökenlerine inmeye çalıştım. Takdir edersiniz ki psikolojinin ne bireyselinden ne de toplumsalından anlamam. Ama her halde gözlemlerimi aktarabilirim. İlmi değerlendirmesini de uzmanlar yapsın.

Belki bu şiddet sarmalının tarihsel kökenine ışık tutar diye bir gözlemimi aktarmak istiyorum. Yıllardır ailede, okulda her yerde Hz. Ömer’in adaletini duyarız. Hele değirmenden bir çuval unu sırtlayıp yetim çocuklarıyla tenceresinde taş kaynatan kadına getirmesine ilişkin menkıbe göz yaşartıcıdır. Bu ve benzeri yüreğe dokunan hisli örneklerin yanında şiddet sergilediğine dair menkıbeler de anlatılırdı. Ama herhalde devlet başkanı sıfatıyla işlenen suçları cezalandırma olarak algıladığım, belki de öyle olduğu için pek önemsemezdim ve bu şiddet içeren örnekler “Adil Ömer” imajını benim nezdimde zedelemezdi. Geçenlerde bir tv kanalında yayınlanan Hz. Ömer adlı dizinin bir bölümünü izledim. Kitaplarda okuyup da dul kadın menkıbesinin gölgesinde kaldığı için fazla ehemmiyet vermediğim şiddet sahnelerini görünce kendi adıma söyleyeyim, irkildim. Demek ki görseli daha etkili oluyormuş. Bu arada aile içi şiddetimizin hangi tarihsel imajlara dayandığını da fark ettim. Dizideki Ömer Mescitte kendisine soru soran adamın sırtına sopayı indiriyor. Farklı bir şey söyleyeni azarlıyor… Dizi Hz. Ömer’i elinde sopasıyla sokaklarda dolaşan ve yanlış yaptığını gördüğü kimselere anında ya şiddet uygulayan ya da tehdit eden biri gibi resmediyor. Resmin tek olumlu yanı dizideki Ömer’in gördüğü yanlışların gerçekten yanlış olmasıdır. Senarist bunun adalet olduğunu bize anlatmaya çalışıyor. Senarist bunu kendiliğinden uydurmamış elbette, görseli kadar etkili olmasa da tarih kitaplarındaki Ömer imajı da üç aşağı beş yukarı budur. Döven, kızan, bağıran ve tabi bu yüzden hayranlık duyulan biri. Hz. Ömer’e hayranlık duymakta bir sorun yok. Sorun hayranlığın şiddet yönüne odaklanmasıdır. Dizinin son jeneriğinde büyük alim Dr. Yusuf el-Karadavi’nin adını gördüm. Gerçeklere uygunluğunu onaylamış. Üstadın tv programlarındaki hiddetinin sebebi de anlaşılıyor böylece!

Benim kanaatime göre söz konusu dizi, şiddet esaslı bir yönetim sergileyen emevilerin kendilerine dayanak yapmak üzere geriye dönük inşa ettikleri ve tarih kitaplarımıza da sinen Ömer imajıdır bu ve gerçek Ömer’le bir ilgisi yoktur. Bu imajla Ömer özellikle bugünün anlayışı çerçevesinde adil değil, olsa olsa despot olarak algılanır.

Bir de Müslümanların adalet anlayışının şiddetle harmanlandığını, geri dönüp tarihlerini ve tarihlerinde rol oynayan büyüklerini bu gözle anlamaya çalıştıklarını gösterir. Birçoklarının keyfine göre bir anlayışı benimseyip sonra Kur’an’a başvurarak bir takım ayetleri bağlamından koparıp delil olarak sunması gibi, tarih içinde Müslümanlar özellikle emeviler yüzünden şiddeti özümsedikten sonra tarihsel bir model olarak Hz Ömer’i bağlamından kopararak yeniden inşa etmişlerdir. Nitekim hepimizin zihin dünyasında şeriat dediğimizde ilk etapta hırsızlık yapanın elinin kesilmesi, zina edenin recm edilmesi…vs canlanması da bu yüzdendir.  Genel yönetim erki bağlamında suçların cezalandırılması gibi bir zeminde ele alınıp bütünün içinde dengeli biçimde ifade edilirse son derece doğal karşılanacak bu olgu, adaletin ilk akla gelen örneği olarak algılanıp ifade edildiğinde şiddet olarak belirginleşecektir zorunlu olarak.

Bugün Arakan’da Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Çin’de Müslüman azınlıklar şiddete maruz kalıyorlar. Bu biraz da ana gövdenin kendi içindeki şiddet pratiğinden kaynaklanıyor. Müslüman azınlıkları sınırları içinde barındıran ülkeler, ana gövdesi bu denli şiddeti benimseyen bir medeniyet bir gün toparlanırsa bunlar başıma bela olurlar diye düşünerek sindirmeye çalışıyorlar da denebilir.

Önce kendi içimizdeki şiddeti durduralım, sonra uzaklarda şiddet gören dindaşlarımıza sahip çıkalım.

Müslüman milletleri Erol Göka hocamızın “öfke kontrolü” seanslarına mı göndersek!

 

Not: Ramazan Bayramınızı şimdiden tebrik eder şiddetten uzak bir bayram geçirmenizi dilerim.

 Twitter: @vahdettinince 

ince.vahdettin@gmail.com

Devamını Oku

VE ARAPLAR VE TÜRKLER VE KÜRTLER VE FARSLAR

Kur’an-ı Kerim’de en çok ve sıklıkla anlatılan kıssa İsrailoğullarının kıssasıdır. Bir laboratuar gibi. İnsanlığın her halinin birer tarih ve sosyoloji yasası gibi teşrih masasına yatırıldığı bir laboratuar.

 

İlahiyatçılar, din alimleri bilirler, Kur’an’da kıssalar tarihi kronoloji gözetilerek, bütün detaylarıyla anlatılmazlar. Kıssa anlatımının amacı muhataplara beyin konforu sağlayacak teorik tarihi bilgiler aktarmak değildir. Bu yüzden bir çok kıssanın tarihte bilinen detaylarına yer verilmez. Kur’an sahadan örneklerle insanlık hallerinin her zaman ve her yerde tekerrür etme istidadında olan özelliklerini dikkatimize sunar.

 

İşte bu Beni İsrail kıssasının bir bölümü vardır ki tam da bugün İslam aleminin içinde bulunduğu durumun işaretlerini barındırmaktadır.

 

İsrailoğulları Mısır’da Firavunun baskısı altında köledirler. Hiçbir hakları yoktur. Firavuna ve onun kavmi egemen halk Kıptilere hizmet etmekten başka. Yüce Allah, bu kavmi kurtarmak üzere Musa’yı peygamber olarak görevlendirir. Tevhid inancı çerçevesinde tam anlamıyla kurtuluş stratejisi diyebileceğimiz bir programla donatır. Sonunda İsrailoğulları kurtulurlar tarihteki malum gelişmelerden sonra.

 

Sürecin bir yerinde İsrailoğulları bir kavimle karşılaşır. Bu kavmin altın vs. mücevherlerden yapılmış tanrıları vardır. Musa’nın da yokluğunu fırsat bilerek içlerinde birisi (Samiri) kendilerinin de böyle bir tanrısının olması gerektiğini önerir ve kabul görür. Artık İsrailoğullarının da altın buzağı heykeli şeklinde bir tanrıları vardır. Kendilerini özgürleştiren Allah’a ve peygamberine böyle karşılık verirler. Yüce Allah, Kur’an’da bu hadiseyi aktardıktan sonra “biz onlara kendinizi öldürün, dedik” der. Vakıa bazıları bunu nefis terbiyesi bağlamında nefsi öldürmek şeklinde tefsir ediyor, ama Tevratta somut öldürmeden söz ediliyor. Yahudilerin çöllerde yıllarca çeşitli isimler ve nitelemeler altında birbirlerini öldürdüklerinden, oluk oluk kan aktığından bahsediliyor. Tam bir iç savaş.

 

Ben tabi kıssayı özetledim. Çünkü maksadım bizzat kıssayı anlatmak değil. Bugün İslam aleminin içinde bulunduğu duruma o tarih laboratuarından bir ışık tutmaktır.

 

Bugün İslam aleminin omurgasını oluşturan, İslam tarihi dediğimiz olguya en büyük katkıyı sunan dört ana kavim vardır. Araplar, Farslar, Türkler ve Kürtler…Tarihte –İranlıları bir kenara bırakırsak- kıyıda köşede kalmış, kimsenin önem atfetmediği kavimlerdiler. Yine bir parça İranlıları dışarıda tutarsak-çünkü edebiyat, mitoloji, efsani vs. müktesebatları vardı-dünyanın ilgisini çekecek herhangi bir değer ürettikleri de söz konusu değildi.

 

Fazla uzatmak istemiyorum. Allah Hz. Muhammed’i (s.a.v) peygamber olarak görevlendirdi ve bildiğimiz meşhur süreç içinde bu kavimlerin deyim yerindeyse kaderleri değişti. Dünün tarihin ayrıntısı konumundaki kavimler birden başrol statüsüne ulaştılar. Hayranlık uyandıran tarihleri, edebiyatları, felsefeleri ve hatta günün koşullarına göre yüksek teknolojileri oluştu. İnsanlık hayatının hemen her alanında adları ve eserleri geçti. Yine uzatmıyorum. Tarihlerinin bir döneminde Avrupa milletleri ve mücevher gibi parlayan teknolojileriyle karşılaştılar. O kadar göz alıcıydı ki mefahirle dolu tarihlerini, insanlığın ayakları altında ezilen kıyıdaki köşedeki kavimler olmaktan çıkıp serdarlık eden medeniyet kurucu milletler statüsünü çıkmışlıklarını unuttular, Rablerinin peygamberleri aracılığıyla sunduğu kurtuluş stratejisini terk ettiler ve bu “parıldayan put”u elde etmeye koyuldular.

 

Dedim ya İsrailoğullarının kıssaları, bizlere –bir çoğunun sandığı gibi- onların nasıl kötü, nasıl lanetli bir kavim olduklarını göstermek için anlatılmıyor, bizzat kendimizin de karşılaşabileceğimiz, yaşayabileceğimiz olguların teşrih masasına yatırıldığı bir laboratuar oldukları, dolayısıyla ibret almamız gerektiği için anlatılıyor. Onlara bu bağlamda atfedilen söz konusu nitelikler salt onlara özgü, onların ayrılmaz parçaları oldukları anlatılmıyor, her yerde her zaman her topluluk için geçerli olabilecek nitelikler olarak kullanılıyor. Yahudiler tarihin günah keçileri değil, ama tarihin aynası olarak yeri alırlar kıssalarda. Buna dayanarak diyorum ki şu anda Araplar, Kürtler, Türkler ve Farslar olarak tam bir “kendinizi öldürün” emri ilahisinin şekillendirdiği bir süreci yaşıyoruz. Suriyede, Mısırda, Bahreynde, Libyada, Suudi Arabistanda, Irakta, Türkiyede, İranda birbirimizle amansız bir savaşa tutuşmuşuz. Oluk oluk kan akıyor. Bu omurga kavimler bu tür kanlı bir “kendini öldürme/intihar etme” savaşına tutuldukları için de dünyanın şu veya bu bölgesinde yaşayan küçük Müslüman gruplar da tarihte görülmemiş zulümlere maruz kalabiliyorlar.

 

Nereden çıkarıyorsun birbirimizle savaştığımızı, terörist gruplarla ya da zalim baskıcı faşist diktatörlüklerle savaşıyoruz, diye bir itiraz gelebilir. Öncelikle o dediğiniz isimler tedavülde olabilir, ama omuzlarda taşınan tabutlar bizim tabutlarımız.

 

Vaktiyle bir kitapta okumuştum, Kedi yavrusunu yemeden önce onun fare olduğunu düşünmeye başlarmış…

 

ince.vahdettin@gmail.com

Devamını Oku

İSLAMCILIK

 

Bir tarafta doktorasını “İslamcılık” üzerine yapmış Prof. Dr. Mümtezer Türköne, öbür tarafta deyim yerindeyse İslamcılığın kitabını yazmış, İslamcılık denince akla gelen birkaç isimden biri olan Ali Bulaç, İslamcılık üzerine bir tartışma başlattılar. Sosyolog Prof. Dr. Yasin Aktay, Dr. Necdet Subaşı ve İbrahim Kiras da tartışmaya bir ucundan katılıp görüşlerini ifade ettiler. Daha başkaları da. Okuyucuların (bir sen eksiktin!) dememeleri için hangi bağlamda konuya müdahil olduğumu açıklayayım da hariçten gazel okumuş durumuna düşmeyeyim.

 

Bendeniz Hint yarımadasından, İran’dan Arap mağribine kadar 19. yüzyıldan günümüze dek İslamcı düşünceyi şekillendiren onlarca yazarın kitabını tercüme ettim. Ayrıca kendimi bildim bileli İslamcı düşüncenin bir ferdiyim. Yani içeriden (itirafçı!) biri olarak konuşabilirim. Bir konuda konuşurken düşüncelerimi genel geçer ( bilimsel-batılı) kavramlar çerçevesinde sistematik olarak ifade edememek gibi de bir zaafım var peşinen belirteyim.

 

Bana göre meselenin özü şudur: O meşum aydınlanma ile birlikte eşyayı, hayatı ve insanı kültürel kodları doğrultusunda yeniden şekillendiren batılılar, dünyanın geri kalanını da kendi zihniyetlerine göre şekillendirmek üzere önce müsteşrik dediğimiz entelektüellerini gönderdiler. Bütün toplumları etnik, dini, tarihi, coğrafi özellikleriyle yeniden anlamlandırdılar, eskiye ait ne varsa hallaç pamuğu gibi savurdular ve dünyanın geri kalanını yeniden ürettiler.

 

Dünyanın batı dışında kalan kısmına ait hiçbir değer bu müdahaleden kurtulamadı. Sonra kendi zihniyetleri doğrultusunda devşirdikleri bu bilgiler ışığında ordularını gönderdiler. Yeraltı ve yer üstü bütün zenginlikleri talan ettiler. Ordularını görece çekmek zorunda kaldıklarında da bu uğursuz kumpasın saat gibi işlemesini sağlayacak bir sistem bıraktılar. Artık olup biten her şey bu sistem dahilinde bizzat o toplumların gönüllü çabalarıyla cereyan edecekti.

 

Aslında dünyanın geri kalanında genel geçer isimleri değiştirmediler, sadece o isimleri yeniden anlamlandırdılar ya da bizzat onların kendilerini batılı anlayışa göre anlamlandırmalarını sağlayacak bir zihniyet aşılaması gerçekleştirdiler. O saatten sonradır ki özellikle İslam aleminde hummalı bir kendini yeniden yorumlama, yeniden anlamlandırma, yeniden konumlandırma faaliyeti başladı. İslamcı, Türkçü, Kürtçü, Arapçı, Şiici, Sünnici olduk neticede.

 

Yerel iç dinamiklerin zorlamasıyla ortaya çıkan bir silkinme, bir diriliş hareketi olmadığı için de (bazıları isimlere bakıp öyle sanıyor) hakim batılı zihniyetin önceden hazırladığı entelektüel zemine yaslanmaktan başka da bir netice ortaya çıkamazdı doğal olarak. Diğer bir ifadeyle Müslümanlığımız, Türklüğümüz, Kürtlüğümüz, Araplığımız, Farslığımız, Sünniliğimiz, Şiiliğimiz ismen olduğu gibi duruyordu, ama bu kadim ve doğal kavramların içi batının zihin dünyasında şekillenmiş Hıristiyanlığın, Katolikliğin, Protestanlığın, İngilizliğin, Almanlığın, Fransızlığın yararına ve de onların işlevini görüyordu.

 

Onlar kendi tarihleri içinde birbirleriyle ne tür münasebetler kurmuşlarsa, biz de kültürümüzde, tarihimizde ve geleneksel zihin dünyamızda karşılığı olmayan bu anlayış doğrultusunda birbirimizi anlamlandırmaya başladık. Doğal olarak her netice onların çıkarına olacak şekilde belirginleşti. Yine bizim tarihimizde karşılığı olmayan sorunları içimize atarak, tecrübeyle bildikleri yakın ve uzun vadeli sonuçların belirginleşmesini beklemeye koyuldular.

 

Bu yüzden günümüzde ortaya çıkan her soruna ilişkin çözümlerin (!) ancak ve sadece onlardan gelmesi bir tesadüf değildir. İslamcı, Türkçü, Kürtçü, Arapçı, Şii, Sünni biz vuruşuyoruz, onlar artık hasat zamanı geldiğini anladıkları zaman gelip müdahale ediyorlar. Kendi tarihsel süreçlerini sistem olarak bize benimsettikleri için bugünden yüz yıl sonrasının değişimlerini öngörebilmektedirler çünkü. Bizzat onların yaşadıkları süreçlerden geçiyoruz, akıbetin nereye varacağını bilmeyecekler mi?. Peygamberimizin (s.a.v) “onları karış karış takip edecek girdikleri her deliğe gireceksiniz” buyurduğu gibi. Deliğe önceden giren orada ne olduğunu bilir haliyle.

 

Bu durum bir komplo teorisi ya da batıda gereğinden fazla bir güç vehmetmek değildir, bizzat eşyanın tabiatının gereğidir. Hatta “yeryüzüne salih kullarım varis olurlar” ayetinin de böyle bir anlam yönü vardır. Salih kelimesini değer üreten olarak anlamlandırabiliriz çünkü. Ekonomide piyasanın kurallarını üretim belirlemiyor mu? Bunun günümüze bakan yönü, sistem ve zihniyet anlamında değer üreten batının egemenliğinin kaçınılmazlığıdır.

 

Siz bakmayın boy boy bayraklarımızın dalgalandığına, cilt cilt fikir üretmemize, Türkçülüğümüzün Türklere, Arapçılığımızın Araplara, Kürtçülüğümüzün Kürtlere ve de İslamcılığımızın Müslümanlara neler kaybettirdiğine, hatta batının egemenliğini nasıl pekiştirdiğine, can suyu gibi imdadına yetiştiğine bakın, o zaman ne demek istediğimi anlarsınız.

 

Vakıa adımızla sanımızla sahnede bizler yer alıyoruz, ama senaryoyu hakim zihniyet yazmış. Onlar hasılat bakımından gişe rekorları kırarken bizlere de ölmeyecek kadar yetecek bir ücret düşünce kendimizi oyun kurucu sanıyoruz.

 

Mevlananın bambaşka bir bağlamda kullandığı bir benzetme var. Diyor ki: Aslında esen rüzgar bir tanedir. Fakat her varlık kendi kabiliyetine göre bu rüzgardan etkilenir. Toprak toz duman kaldırır, ağaç sallanır, deniz dalgalanır… bilmeyen de her birini başka bir rüzgar etkiliyor, ya da kendi kendine harekete geçmiş sanıyor.

 

Ayette boşuna mı denilmiş: “ayrılığa düşmeyin yoksa rüzgarınız gider”. Rüzgar kimse dünyayı o titretir. Dünyaya yeniden vahiy meltemlerini teneffüs ettirecek rüzgar olamayanların başka diyarlardan esen rüzgarın etkisiyle sağa sola savrulurken bunu aktif özne olmak şeklinde düşünmeleri ne hazin!

 

 

 

 

ince.vahdettin@gmail.com

 

 

 

Devamını Oku

DİNDE NE VAR NE YOK?

DİNDE NE VAR NE YOK?

 

Dün gece üşenmedim, twetter ve çaydan ve de terasta sırt üstü uzanıp gökteki yıldızları saymaktan arta kalan zamanımda son yıllarda (bir kısım ) ilahiyatçı (!) tarafından ekranlarda ortaya atılan “dinde yoktur”ları saydım (elbette öyle bir şey yapmadım lafın gelişi söylüyorum, sayılabilir mi? yersin balyoz gibi bir yumruk yıldızları sayarsın da “dinde yoktur”ları imkanı yok sayamazsın. Dediğim gibi lafın gelişi… Gerçi burada lafın girişi oldu, neyse…) ve şu sonuca vardım: aslında bu (bir kısım-bak bak zekayı görüyor musun-) ilahiyatçı “din yoktur” diyecek ama dilleri varmıyor. Meşhur fıkradaki gibi.

Komik mi, trajik mi, dramatik mi… yoksa sadece gülünç mü… bir ad koyamadım.

O kadar çok “efenim… dinde yoktur…” sözünü duyuyoruz ki akıl ve zihin sağlığımız tehdit altında. O derece yani.

Sahur?…dinde yoktur kardeşim…peygamberimiz yiyecek o kadar yemeği nereden bulacaktı? Bağlardı bağrına taşı uyurdu…siz de öyle yapın!

İftar?…(bak buna yoktur deme! Dayanacak halim yok…) var emme, en az 45,5 (bak bu dakikliğe şapka çıkarılır da bende yok) dakika fazla tutturuyorlar size…iyi bari.

Kurban?…verirsin fakire biraz para “yaklaşmış” olursun Allah’a… hem o vahşi görüntü de nedir öyle? Yakışıyor mu bu çağda…her yer kan revan…

zekat, fitre, sadaka?…geçin efendim geçin…sosyal paylaşım ve dayanışma diye bir şey duymadınız mı?...(sosyal medya gibi bir şey olsa gerek)

oruç?…yanlış tutuyorsunuz…ben uzay istasyonu kurdum. Güneş doğduğu saatte doğmuyor aslında. Battığını sandığınız saatten de en 53 dakika önce batıyor… Uzay istasyonu bu, boru mu? (e yahu hoca! Biz seni ilahiyatçı biliyorduk ne zaman gökbilimci oldun?diyemiyorsun tabi. Hocanın zeki, ahlaklı, aynı zamanda teknolojik olanı makbuldür.)

Ben iyisi mi yıldızları saymaya döneyim (astronot muyum ne?).  Elde kalmış bir parçacık din onu da yele vermeyeyim. Neme lazım!

Yıldız demişken aklıma geldi (nasıl bir alakaysa!), Hıristiyanlıkta bu tür tartışmalar var mı?

Adamların tanrısı lahut mu nasut mu (bu da benim bu işlerden çaktığımın kanıtı olsun) belli değil…bir mi üç mü yoksa üç iken bir mi ya da bir iken üç mü belli değil… peygamberleri insan mı tanrı mı belli değil. Yerde mi gökte mi belli değil. Kitapları bir mi dört mü belli değil. Ama bu kadar belirsizliğe rağmen yeryüzünün en istikrarlı, en oturmuş dini gibi evrensellik muamelesi görüyor. Din denince her yerde akla o geliyor…

Beri tarafta tanrı anlayışı en net din bizimkidir. Allah, bütün zati ve sübuti sıfatlarıyla ilkokul çağındaki çocuk tarafından dahi bilinmektedir. Doğduğu yer, öldüğü yer ve mezar yeri en kesin biçimde bilinen tek peygamber bizimki. Kitabımız Kur’an, düşmanları bile onun Hz.Peygambere indirilen kitap olduğunu teslim ederler… dinin usul ve furuu net ve anlaşılırdır.

Buna rağmen özellikle Türkiye’de dinin en temel prensipleri, en bilinen ve temsil noktasındaki ibadetleri her fırsatta tartışma konusu yapılmaktadır. Ve neticede İslam, kaideleri oturmamış, ilkeleri mensuplarınca bile tartışma konusu olan istikrarsız, bölgesel bir taşra dini muamelesi görmektedir.

Bereket halk, Hz. Peygamberden beri sosyolojik olarak kesintisiz devam eden, kuşaktan kuşağa uygulamalı olarak aktarılan namaz, oruç, kurban, hac, zekat gibi ibadetlerini (bir kısım ilahiyatçıya rağmen) bildiği gibi uygulamaya devam ediyor.

Geçenlerde bu bir kısım ilahiyatçıdan biri bir yerde “bir zaman gelecek herkes sosyal paylaşımı kabul edeceği için zekat, sadaka, infak gibi şeylere ihtiyaç kalmayacak” gibi bir laf etmişti. Ben de kendi kendime “o da bir şey mi ileride herkes düzeyli beraberliği benimseyeceği için nikah, mehir, düğün gibi şeylere de ihtiyaç kalmayacak(!)”dediydim. Sanırım iyi demişim, değil mi?...

Devamını Oku

KÜRT KIŞI

 

KÜRT KIŞI

 

Türkiye, kim ne derse desin çok talihli bir ülke. Önüne gelen fırsatlar bakımından dünyada bir eşi daha yok. Bu fırsatları değerlendiriyor mu, o başka mesele.

Değişen mevsimlere göre tedbir almayı akıl edemeyen bir adam varmış. Her seferinde kışa hazırlıksız yakalanırmış. Zar zor baharı ettikten sonra bir dahaki kışa hazırlanayım bari dermiş, ama dediğiyle kalırmış. Birkaç kışı gene eskisi gibi tedbirsiz geçirmek zorunda kalan bu sevimli tembel adama acıdığından midir bilinmez, kış onunla ahbap olmuş, mevsim boyunca yarenlik etmişler. Artık gitme vakti gelince adam kışa demiş, gördüğün gibi her seferinde sana tedbirsiz, hazırlıksız yakalanıyorum, bari bu sefer gelmeden önce bana haber gönder, demiş. Kış da memnuniyetle deyip gitmiş. Derken bir sabah penceresinin yarısına kadar yükselen bembeyaz karı gören adam şaşırmış ve kışa sitem etmiş. Hani gelmeden bana haber verecektin, ben şimdi ne yapayım, demiş. Kış aymazlığın bu kadarı da olmaz deyip adama çıkışmış. Rüzgarları göndermedim mi? Yemyeşil otları sarartıp kurutmadım mı? Ağaçların yapraklarını dökmedim mi?  Güzü önceden gönderip toz fırtınalarını kaldırmadım mı? Daha nasıl haber vereydim?!...Sen anlamadıysan ben ne yapayım?...

Fransız devriminin ardından milliyetçilik rüzgarları Osmanlı coğrafyasının her tarafını kasıp kavururken bundan en az etkilenen topluluk Kürtlerdi. Kürtler dindardı ve İstanbul’daki halifeye bağlıydılar. Halifeliğin eskisi gibi işlevsel olacağını düşünüyorlardı. Bu yüzden İstanbul, Diyarbakır, Süleymaniye ve Musul gibi kentlerde entelektüel mahfillerde bu yönde faaliyetler olduysa da Kürtlerin geneli milliyetçilik fikrine bigane kaldı. Bir gün Kürtlerin de bu fikirlerden etkilenip ayaklanacakları kimsenin aklına gelmedi, özellikle tarihin akışını en iyi şekilde bilmek durumunda olan yöneticilerin. Osmanlının son dönemlerinden cumhuriyete kadar ülkeyi idare edenler attıkları hiçbir adımda Kürtleri hesaba katmadılar. Şurada burada patlak veren küçük çaplı isyanları tepelemekle meseleyi kontrol altında tutacaklarını ve bu durumun hep böyle devam edeceğini düşündüler. Ama işte gördüğünüz gibi fırtına gelip kapıya dayanmış bulunuyor.

Bu noktada Türkiyenin başta Kürtler olmak üzere kimseyi suçlamaya hakkı yoktur. Önüne çıkan tarihi fırsatları değerlendiremediğine yansın. Çünkü günün birinde bu fırtınanın kapıyı bacayı saracağını birazcık tarih bilen, sosyolojiden haberdar olan herkes kestirebiliyordu.

Yüzyılın başında Said-i Kürdi zamanın sultanına Kürtçe eğitime ilişkin bir proje sundu. Karşılığında tımarhaneyle taltif edildi (!). Milliyetçilik rüzgarlarının sarp Kürdistan dağlarına ulaşamayacağını düşünüyorlardı herhalde. Ama olmadı, büyük ve çetin bir kışın habercisi olarak Koçgiride, Dersim’de, Gelîyê Zîlan’da, Bişêrî de fırtınalar koptu. Şeyh Said isyanı yaşandı. Bizim talihli olduğu kadar aymaz bir tembel olan devlet aklımız uyanmadı. Son otuz yıldır yaşanan çatışma ortamı ise ağaçların yaprak dökmesi gibi evlatlarımızı toprağa düşürüyordu. Devlet aklı hala sevgili dostu “kış”ın gelmeden önce kendisine haber vereceği hülyasıyla mışıl mışıl uyuyordu.

Derken Irak Kürdistanından sonra Suriye Kürdistanında da özerk bir yapının oluşma ihtimali beliriverdi. Ve bizim zevatı bir telaştır almış gidiyor.

Beyler bu kışın geleceği bırakın güzü yazı, ta baharından belliydi.

Ben Türkiye’nin talihli bir ülke olduğu fikrimi yineliyorum. Umarım devlet aklı bu fırsatı değerlendirir ve çok uzun geçeceği lapa lapa yağan karından belli olan bu kışa en azından şu andan itibaren tabiat kanunlarına uygun bir hazırlık yapar. Her kışın sonunda bir bahar var ama her adamın bahara çıktığının garantisi yok.

Kürtler “dîya meriv her car kuran nayne” (insanın anası her zaman erkek çocuk doğurmaz) derler.

Twitter : @vahdettinince

 

Devamını Oku
}