Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir Bursa
  • Doğum tarihi 11 December
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

TALİBANIN DOĞUŞU VE İSLAM DIŞI SİYASETİ


1994 yılında ortaya çıkan Taliban'ın üç yıl gibi kısa sürede Afganistan'daki en büyük rakiplerini teker teker tasfiye ederek ülkenin yüzde 90'ına hakim olması pek çok kişiyi şaşırtmıştı. Taliban aslında mücahit grupları arasında sonu gelmek bilmeyen kanlı mücadelenin bir sonucuydu. Mücahitler 1992 yılında Kabil'de iktidara geldikten kısa bir süre sonra koltuk kavgasına başladılar. Silahlı grupların çatışma alanına dönen Kabil 3 yıl içinde yerle bir oldu. Mücahitler Sovyet istilasından kurtarmak için on yıl boyunca savaştıkları, uğrunda kan döktükleri ülkelerini cehenneme çevirmişlerdi.
Pakistan hükümeti 1994 Ekiminde Talibanın Kandehar'ı ele geçirmesinden sonra bu grubu desteklemeye karar verdi. Bu işte Pakistan'ın hayati çıkarları vardı. Talibanın Afganistan'a hakim olmasıyla bu ülkede nüfuz yarışını Pakistan kazanmış olacak, ayrıca İslamabad Afgan mülteci yükünden de tamamen kurtulacaktı. Pakistan için önemli olan bir diğer konu da petrol ve doğalgaz boru hatlarıydı. Eğer İslamabad Türkmen doğalgazını ve Kazak petrolünü Afganistan üzerinden Karaçi'ye taşımayı başarabilirse yılda 5-6 milyar dolarlık ek bir gelire kavuşacaktı. Ama bu projenin uygulanabilmesi için her şeyden önce Afganistan'da barışın sağlanması gerekiyordu. Pakistan "Kaz gelecek yerden tavuk esirgemedi." ve küçük bir silahlı grup olan Taliban'a yardım etmek için tank sürcüleri, bomba uzmanları, haberleşme operatörleri gibi askeri ve sivil uzmanlardan oluşan yüzlerce kişilik bir ekibi Kandehar'a gönderdi. Taliban Pakistanın desteğiyle bir çok yerleşim yerini ele geçirdi.
Bu arada Suudi Arabistan da devreye girerek Taliban'a maddi destek vermeye başladı. Afganistan'daki siyaset oyununda baştan beri yer alan Suudi Arabistan'ın ama İran'ın etkisini frenlemekti. Pakistan Taliban'ı örgütleyip yönlendirirken Suudi Arabistan da finansman desteği sağlıyordu.
Taliban hareketi birçok silahlı grubun katılmasıyla kısa sürede gelişti. Taliban'ın hiç bir savaş deneyimi yoktu. Bu yüzden de Pakistanlı istihbarat  subaylarının tavsiyeleri doğrultusunda rakiplerini satın almaya başladı. Birçok mücahit komutanı Taliban'ın on binlerce dolarlık rüşvet tekliflerinie dayanamayarak dhiç direnmeden bölgelerini teslim ettiler. Bu sayede bir çok ili direnişsiz ele geçirdiler. 1995 yılı başlarında iç savaş çıkmazında kıvranan Afganistan'ın yeni umudu haline gelen Taliban bir yıl sonra Kabil'i ele geçirince halkın korkulu rüyasına dönüşecekti. Ancak 15 yıldır süren savaşta gülmeyi unutan Afganlar, "Denize düşen yılana sarılır" hesabı son bir umutla Taliban'a sarılıyorlardı.
Dört ay gibi kısa bir süre içinde ülkenin güneyindeki on ili ele geçirerek Kabil'in kapılarına dayanan Taliban'ın bu ani yükselişinden cesaretlenerek Pakistan'ın talimatlarını göz ardı etmeye başladı. Taliban güç sarhoşluğuyla bir an önce kabil üzerine yürümek istiyordu ama İslamabada göre daha çok erkendi. Bu sefer takke düşüp kel görünecekti. Ve Taliban büyük yenilgiye uğradı. Taliban'ın gelişi ile gidişi bir oldu. Pek çok kişi bu örgütün gücünün fazla abartıldığının farkına varmıştı. Ancak Pakistan ve Suudi Arabistan Taliban'ın imdadına yetişmekte gecikmedi ve Taliban yeniden güç kazanmaya başladı. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri  Talibanı Nakit paraya  boğarken Pakistan da grubun her türlü teknik ve askeri yardım ihtiyacını karşılıyordu.
Afganistan'daki yönetim değişikliği günlerce dünya basınının gündemini işgal ederken, Türk medyası da Taliban zaferinden söz etmeye başladı. Türkiye 'de tam da dinci-laik tartışmasının yaşandığı bir ortamda Taliban'ın Kabil'i ele geçirmesi, bu tartışmaların daha da alevlenmesine yol açtı. 4 Ekim 1996 tarihinde Atv'de yayınlanan  Ali Kırca yönetimindeki Siyaset Meydanın da sözüm ona kendini İslamcı atfeden konuşmacılar Taliban'ın zaferini olumlu karşıladıklarını belirtirken, laik konuşmacılar Kabil'de yaşanan son gelişmelerin insanların dini duygularını sömüren köktendinci tehlikenin gerçek yüzünü ve boyutlarını ortaya koyduğunu söylediler. Konuşmacıların anlaşamadığı bir konuda devrik Afgan lideri Necibullah'ın öldürülmesiyle ilgiliydi . Sözüm ona kendilerini islam çizgisinde niteleyen konuşmacılar Necibullah'ın vahşice öldürülmesini haklı bulduklarını söylerken, laik katılımcılar devrik liderin önce yargılanması gerektiği görüşünü savundular. Ertesi gün Atv Talibanla ilgili bir haber daha yaptı. Afganistanlı özbeklere taliban zaferi konusunda görüşlerini sormuştu. Özbek soydaşlar Taliban vahşetini kınarken, biz koministlerden çok çektik. Ama asılan Necibullah bile olsa önce yargılanması gerekirdi görüşünü savundular.
1982 yılında zamanın Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in talimatıyla Türkiye'ye getirilen 5000 Afganistanlı Türk göçmeninden Özbekler Antakya'ya, Türkmenler Tokat'a, Kırgızlar ise Van'a yerleştirildiler.
Türkiye'de ikiye bölünmüş tartışmalar sürerken London Schol of Economics'te öğretim üyesi olan Afganistan uzmanı Prof. Fred Haliday, "Taliban'ın uygulamalarının birçoğunun, bırakın İslam'la ilgili olmayı, insanlıkla bile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur" diyordu. İngiliz bilim adamı İslam'ın "güzellikler ve iyilikler dini" olduğunu belirtiyordu. Öyleyse hasta kadınları ölüme terk etmenin İslam diniyle bir ilgisi olamazdı. Taliban liderleri ise "ülkede saf İslam sistemini hayata geçirdiklerini, uygulamalarından hiçbirinin şeriata ters düşmediğini iddia ediyorlardı. Nitekim Taliban hükümetini dışişleri Bakan yardımcısı Şir Muhammed Stanaksay 3 Kasım 1996' da CNN'de yayınlanan mülakatında spikerin, kadınların haklarının kısıtlanması konusundaki sorusunu şöyle yanıtlıyordu. "Basında bizim kadınların eğitimine karşı olduğumuz konusunda yanlış bir kanı var. Bu, doğru değil. Biz kadınların erkeklerden ayrı yerlerde eğitim görmesinden yanayız. " Ancak Kabil'deki Batılı diplomatlar Taliban hükümetinin kadından eğitiminde sadece "beş-sekiz yaş arasındaki kız çocuklarının Kuran okumaları için Arap alfabelerini öğrenmelerini" kastettiğini kaydediyorlardı. yani kız çocuklarını diri diri toprağa gömen o cahilliye devrinin 20 ve 21. yy'da vücud bulmuş haliydi Taliban.
Peki yüzyıllar boyu Savaştan yüzü gülmeyen Afganistan hiç güzel günler yaşamadı mı?
Yaşadı elbette.
Emanullah Han dönemi.
Emanullah Han ülkesini geri kalmışlıktan kurtarma aşkıyla yanıp tutuşan genç bir reformcuydu. 1927-28 yıllarında bir Ortadoğu ve Avrupa gezisine çıktı. Bu gezileri sırasında Tükkiye'ye de gelerek Atatürk'le görüştü. Atatürk'ten çok etkilenmişti.
Emanullah Han bu gezisi sırasında dış dünyanın harikalarını gördükten sonra, ülkesine reform ve modernleşme konusunda daha azimli ve kararlı olarak döndü. Kabil'e ayak basar basmaz Afgan toplumunun yapısına ve doğasına aykırı bir reform programı ilan etti. Programda aşiret reslerinin ve dini liderlerin etkisinin kırılması, çokeşliliğin yani birden fazla kadınla evlenme uygulamasının yasaklanması, kız çocukları için okulların açılması, askerlik yükümlülüğünün ülke sathına yayılması ve son olarak Afganların geleneksel danışam kurulu Loyt Cirge'ye katılacak delegelerin Batılı kıyafetler giymesi öngörülüyordu. Kral Emanullah Han bunlar yetmiyormuş gibi vergileri arttırdı ve yeni bir para birimine geçti. Bu ise ekonomik sıkıntıları artırdığı gibi krala karşı itirazların yükselmesine de yol açtı.
Afgan kralı dış dünyada gördüklerinin etkisiyle her şeyi bir anda yapmaya kalkışmıştı. Oysa Afganistan gibi dış dünyaya kapalı, gelenekçi bir toplumda yeni bir adım atarken, yerleşmiş geleneklere  ve kurallara ters düşmemek, halkı önce yenilik fikrine alıştırmak gerekiyordu. Emanullah Han aydın bir insan olmasına karşın maalesef ileri görüşlü değildi ve deneyimsizdi. Yoksa dedesi Emir Abdurrahman Han'ın uyarısını hatırlardı. 1880- 1901 arasında Afganistan emiri olan A.Han, çocuklarına şu tavsiyede bulunmuştu: " Oğullarım ve torunlarım, halkı hükümdarlarıyla karşı karşıya getirecek şekilde acele reform planlarını uygulamaktan sakınmalıdırlar. Yapmak istediklerini aşamalı olarak, halkı yenilik fikrine alıştırarak gerçekleştirsinler."
Afganistan içinde doğru olan buydu ancak acelecilikle verilmiş kararlarda başarılı olunamadı. ve Afgan halkı kendi içinde doğurduğu düşmanı yenemediği gibi makus talihini de  yenemedi. ve Afganistan halkı yine aynı kaderle başbaşa. 

Devamını Oku

AFGANİSTAN HALKI

Twitter @Vildan_A_


Orta Asya, Hindistan ve Ortadoğunun kesiştiği bir bölgede yer alan Afganistan, 635 000 km karelik yüzölçümüyle yaklaşık ABD'nin Teksas Eyaleti büyüklüğünde bir ülkedir. Afganistan, kuzeyde Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan, doğuda Çin(Doğu Türkistan), güney ve güneydoğuda Pakistan, batıda ise İran'la sınırdaştır. Çokuluslu bir ülke olan Afganistan'da hakim din Müslümanlık'tır. Yaklaşık 1 milyon civarındaki küçük Şii Hazara dışında, halkın geri kalanı Sunni'dir. Ülke de çok az sayıda Hintli dışında gayrimüslim bulunmaz.
Afganistan'ın her bölgesinde değişik yerel diller konuşulmasına karşın iki resmi dil kullanılır. bunlardan Peştu dili ülkenin güney bölgelerinde, Farsçanın değişik bir şivesi olan Dari dili ise kuzey ve batı bölgelerinde konuşulur. Nitekim Peştun asıllı Taliban güçleri 1996 eylülünde başkent Kabil'i işgal ettiklerinde, Kabilliler ile başkentin yeni fatihleri arasında dil sorunu ortaya çıktı. Pakistan'daki mülteci kaplarında doğup büyüyen Peştun asıllı Talip gençlerin çoğu Afganistan'ın en geçerli ve yaygın dili olan Dari'yi bilmiyor, başkent halkı da onları anlamıyordu.
Afganistan'ın en büyük etnik topluluğunu Peştunlar oluştururken ikinci sırada Tacikler, üçüncü sırada Türkler yer alır. Ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 45'ini peştunlar oluşturur. 1747' de beri Afganistan'ın hakim zümresi Peştunlardı, ülkenin tüm hükümdarları Peştundu. Ancak 1992 yılında merkesi hükümetin dağılmasıyla dengeler değişti.
İpek yolu üzerinde yer alan Afganistan, tarih boyunca çeşitli dış güçlerin, Perlerin, Yunanlıların, Hunların, Moğolların, Arapların, Türklerin, İngilizlerin ve son olarak da Rusların işgaline uğradı.
Afganistanın bugünkü sınırlarının büyük bölümü yapaydır. Ülkenin sınırları XIX. yy sonlarında Ruslar ve İngilizler tarafından çizilmiştir.
Afganistan modern anlamda üniter bir devlet değildir. Dolayısıyla ülke de tek bir ulusa ait olma, yani " Afgan ulusu" bilinci gelişmemiştir. Bugün yıllar önce "türk ulusu" bilincinin oluşturulmasının nedenlerini Afganistan'ın geldiği noktaya bakınca daha iyi anlamamız gerekir. Çerkezinde, kürdünde,gürcüsünde, muhacirinde, pomak'ında, lazında, yahudisinde... türklük bilincini oluşturmanın ne kadar değerli olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz ve bu bilinç'te hiç bir zaman değiştirilemeyecek.
Afganistanda insanlara "Kimsiniz?" diye sorulduğunda. "Afganım" cevabını almak hemen hemen imkansızdır. Afganistan etnik açıdan çok karmaşık bir yapıya sahip olmasının yanı sıra son derece geri kalmış bir ülkedir. ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 10'u okuma yazma bilir. kişi başına düşen milli gelir 169 dolar, ortalama ömür 45 yıldır. Ülke'de demir yolu yoktur. Bununla birlikte ülkeyi baştan başa saran asfalt yollar bulunur. Ancak 10 yıllık Sovyet işgali sırasında bu yollar da Rus tanklarının paletleri altında iyice tahrip olmuştur.
Afganistan'da merkezi hükümete bağlılık ve sadakat yok denecek kadar azdır. Her bölgede aşiret reisleri ve büyük toprak sahipleri kendi yönetimini kurmuştur.
1992 yılında Afganistan'daki komünist rejimin yıkılıp merkezi hükümetin dağılması ülkedeki bütün dengeleri altüst etti. Necibullah rejiminin devrilmesinden sonra mücahit grupları amansız bir iktidar mücadelesine girişti ve ülke sonu olmayan bir kardeş kavgasına sürüklendi.
Afganistan'ın şu an içinde bulunduğu karmaşık durumu anlamak için, önce bu ülkeyi oluşturan etnik grupları tanımakta yarar vardır.
Peştunlar veya Afganlar
Hakiki Afgan sayılan Peştunların Gılzay boyunun, Hz. Nuh'un soyundan geldiği iddia edilir. Rivayete göre Nuh'un soyundan gelen Zohak'ın oğulları, Faridan Hanedanı'nın baskısından kurtulmak için İran'dan kaçarak Gar ülkesine sığınmıştı. Burada Şah Hüseyin adlı biri, bir Gar aşiret reisinin kızıyla gizlice ilişkiye girdi ve bu yasak aşktan bir kız çocuğu doğdu. çocuğa, peştu dilinde hırsız( gıl) ve doğum (zay) sözcüklerinden oluşan "Gılziye" adı verildi. "Zoy" da Peştuca'da oğul anlamına gelir ki bugünkü Gılzayların adını " Gılziye" den geldiği sanılır.
Cengaver bir millet olan Peştunlar, savaşı ve savaşmayı, monoton günlük hayata hareketlilik getiren bir hobi olarak görürler.  Bu yüzden de çeşitli Peştun aşiretleri yüzyıllar  boyunca birbirleriyle savaşmıştır. Peştunlarda günümüze kadar gelen en katı geleneklerden biri "kan davası" dır. Kanı kanla temizlemek, Peştunlar arasında yazılı olmayan bir kanundur. İslam'ın büyük komutanı Halid bin Velid zamanında müslüman olan Peştunların çoğu Sunnidir. ancak Veziristan bölgesinde yaşayan Peştunların bir kısmı Şiidir.
Tacikler
Afganistan'da ikinci büyük etnik grubu oluşturan Tacikler, bu ülkenin en eski sakinleri sayılır.
Afganistan'da Tacikler, Dağ Tacikleri ve Farsivanlar olmak üzere iki gruba ayrılır. Dağ Tacikleri, burada çok fakir bir hayat sürerler. Batılı bir seyyah buradaki Tacikleri şu sözlerle tarif eder. " Onlar bizim gördüğümüz en fakir insanlardı. Erkeklerin sırtında keçi derisinden yapılmış elbiseler vardı. Çocuklar ise çırılçıplaktı. Yazın ayakkabı giymeyen Tacik erkekleri gün boyu yürüyebiliyorlardı. Kadınlar da çok erken yaşlanıyordu. Otuzuna gelmeden dişleri dökülmeye başlıyordu."
Dağ taciklerinin büyük bölümü Şii'dir.
Taciklerin ikinci grubu olan Farsivanlar, genel olarak kentlerde ve kırsal kesimde  yaşarlar. Farsçanın değişik bir şivesi olan Dari dilini konuşan Farsivanların tümü Sunnidir. Afganistan'da genelde Tacik kültürünün etkisi büyüktür. Tacikler Afganistan'ın belki de tek etnik grubudur. Değişik tarihlerde bugünkü Afganistan'a göç eden etnik gurupların birçoğu Taciklerle evlenerek onların kültürünü benimsemiştir.
Türkler
Afganistanda üçüncü etnik grup türklerdir.
Afganistan ekonomisinde önemli bir yeri olan türkler, tarım, hayvancılık ve ticaretle uğraşır. Ülkenin en önemli ihraç malları arasında yer alan Türkmen halıları ve Karakum derilerini Türkmenler üretir. Türklerin çoğunluğu sunnidir.
Afganistan'da tek Şii olan Türk boyu, Avşar türklerinden gelen "Kızılbaş"lardır. XVIII. yy ortalarında Afganistan'ı işgal eden Nadir Avşar'ın geride bıraktığı askerlerin soyundan gelir.
Hazaralar
Afganistan'ın dördüncü büyük etnik grubu Moğol asıllı Hazaralardır. Cengiz Han'ın oğullarında biri olan Çağatay'ın askerlerinin soyundan geldiği iddia edilir. Hazaraların çoğu Şii'dir ve Farsça konuşur. Hazaraları İran hükümeti desteklemektedir. İran, Hazaralarla paylaştığı ortak dil ve din bağlarından yararlanarak Afganistan'da etkisini arttırmayı hedeflemektedir.
Kafirler veya Nuriler
Afganistan'ın kuzeydoğusunda yaşayan kafirler diğer adıyla nurilerin Büyük İskender'in Afganistan'ı işgali sırasında geride bıraktığı askerlerin torunları iddia edilir.
Kafirler 1839 yılında Afganistan'da bulunan İngiliz elçisi Sir William McNaghten'e bir haber göndererek açık tenli ingiliz birlikleriyle aralarında kan bağı olduğunu iddia etmişlerdir.
Kafirler Afgan Emiri Abdurrahman Han'ın 1896' da Kafiristan bölgesini işgali sırasında İslamiyeti kabul ettiler. Bu tarihten sonra da Kafiristan ismi "Işık Ülkesi" anlaına gelen Nuristan olarak değiştirildi. Kafi kabile ve aşiretleri içinde pek kavga olmaz. Herhangi bir çatışmada biri öldürüldüğünde, katil ya ölünün ailesine yüklü bir tazminat vermek ya da köyü terk ederek sürgüne gitmek zorundadır. Kafirler veya nuriler izole bir hayat yaşarlar bu yüzden öteki etnik gruplarla pek kaynaşamamışlardır.
Nurileri dünya kamuoyuna en etkili bir biçimde tanıtan eser, Kral olacak adam isimli 1975 yapımı bir ingiliz filmidir. Afganistanda koministlerin iktidara gelmesinden sonra öteki etnik gruplar gibi Nuriler'de cihada başladılar. Nuristan İslam Cihat Cephesi adlı örgütleriyle mücadelelerini bugün de sürdürüyorlar.
Hindular
Hindular, Afganistan'da kominist rejimi destekleyeb ve savaşa katılmayan tek etnik gruptur.
Afganistan'daki Hindu azınlık küçük olmasına karşın Hint kültürünün hissedilir bir etkisi vardır. Bunda , 1979'da başlayan savaş öncesinde Afganistan'ın dört bir köşesindeki sinemalarda gösterilen Hint filmleri büyük rol oynamıştır. 1970 li yıllarda Kabillilerin en büyük eğlencelerinden biri Hint filmlerini izlemekti. en çok dinlenilen müzikte hint müzikleriydi. Afganistan'da öteki etnik gruplarla barış içinde yaşayan Hindulara karşı, farklı inanç ve kültürlerinden dolayı herhangi bir tepki  ya da antipati oluşmadı. Hinduların kominist rejime olan sempatileri bile , Afgan halkının onlara karşı hoşgörülü tutumunu değiştirmedi.
Araplar
Afrika'daki Bedevi soydaşları gibi kara çadırlarda göçebe yaşayan Afganistan Araplarını Taciklerden ayırmak çok zordur. Fiziki olarak Taciklere benzeyen Araplar tıpkı onlar gibi Sunni'dir ve Farsça konuşurlar. Afganistan Araplarının M.S VIII. yy da Türkistan'ı işgal eden Arap ordularının soyundan   geldiği sanılır. Afganistan'daki çeşitli etnik gruplar arasında bulundan ve Hz. Muhammed'in soyundan geldiğini iddia eden Seyyidlerin de Arap ordularının bir uzantısı olduğu tahmin edilmektedir. Tacikler tarafından asimile edilen Afganistanlı Araplarda , Arap adı dışında Arap kültüründen herhangi bir iz kalmamıştır.

Bir sonra ki yazımın devamında Amanullah Han döneminden sonra Talibanın doğuşuna değineceğim 

Devamını Oku

HAYAT GELDİĞİ VE YAŞANDIĞI GİBİ

 

Yaşlı kişiler bilge olabilirler; gençler de bilgili olabilir; ancak yalnız çocuklar anlayabilir. Hz. İsa’nın da dediği gibi: ‘Sadece çocuk gibi olanlar benim Tanrı dünyama girebilirler.’ Bir çocuk gibi taze, geçmişin yükü olmadan, önceden belirlenmiş cevaplarla dolmadan yaşıyorsan(…) içinde sadece derin bir boşluk varsa, işte o zaman bir şeylerin farkına varabilirsin.

Her geçen gün daha çok şey öğrenip daha az şey anlıyoruz. Anlama yetimizi yitirdikçe de dünyayı yaşanılmaz bir hale getiriyoruz insanlık olarak. 

İnsanların her şeyi karmaşık bir hale getirmek için harcadıkları çabanın tam tersine, bitkilerin sessiz maceraları ve yabani hayvanların uyumu insanlığın keşfedemediği bir doğa uyumu. Bu uyumdan nasibini alamayan ve kendini gerçeğin ve bilginin yargıcı sanan insanlık, tanrıların kahkahaları arasında boğuluyorlar.

Daha az şey anlamanın yanında bir de çağımızı hüzünlü hale getiren önyargı mefhumu sarmış dört yanımızı. Öyle ki atomu parçalamak önyargıları parçalamaktan daha kolay hale gelmiş durumda.

Önyargılardan beslenip ayakta durmayı başaranlara, Popüler bir hikaye olan ‘Dört Mevsim’ hikayesi yerinde bir örnek olur.  

Dört çocuğu olan ve dördünün de olayları basitçe yargılamamayı öğrenmelerini sağlamayı kendine görev bilen bir adam. Baba olarak evlatlarında ki önyargıyı yıkma görevini kendine şiar edinmiş adam çocuklarını çok uzaktaki bir armut ağacının yanına göndermiş.

İlk çocuğu kışın, ikincisi ilkbaharda, üçüncüsü yazın ve dördüncü ve en genç olan da sonbaharda gitmiş…

Son çocuğu da geri döndüğünde adam hepsini yanına çağırmış ve teker teker gördüklerini  anlatmalarını istemiş.

İlk çocuğu ağacın korkunç, eğik, yamuk olduğunu söylemiş. 

İkinci çocuğu ise yemyeşil, meyvelerle dopdolu olduğunu.

Üçüncü çocuk çiçeklerle dolu olduğunu, çok güzel koktuğunu ve göründüğünü anlatmış. Hatta gördüğü en güzel şey olduğundan bahsetmiş. 

Son çocuk ise hiçbiriyle aynı fikirde değilmiş. Ağacın çok olgun olduğunu , üzerindeki meyveleri artık taşıyamadığını ama yine de hayat dolu ve iyi göründüğünü söylemiş. 

İşte o zaman adam da çocuklarına hepsinin ayrı ayrı haklı olduklarını çünkü her birinin ayrı ayrı ağacın farklı yaşam döngülerini gördüklerini anlatmış. 

Dördüne de bir ağacı ya da bir insanı sadece onu farklı dönemlerde gördükleri için yargılamamaları gerektiğini, özlerinin, hayatla gelen zevkin, neşenin ve sevginin dört mevsimde geçtikten sonra ölçülebileceğini söylemiş.

Belki de doğru açıdan ve doğru zamanda  bakıldığında hiçbir insan önyargı ile hükmedilmeyi hak etmiyordur. 

İnsanlar başarının yanında  erdem sahibi olmaya çalışmaları gerekir. Her insan eğitimine, yaşadığı deneyimlere göre erdemler edinir ve bunlar da onun davranışlarını, karar mekanizmasını, iradesini ve önceliklerini, varoluşunun anlamını, hedeflerini , hayat tarzını ve başkalarına tutumunu belirler. Kısacası erdem sonradan edinilir ancak aynı zamanda karakterimizi de şekillendirir. Erdem sahibi olmayı başaramayanlar davranış zayıflıklarını bolca yaşarlar. Davranış zayıflıkları da bir süre sonra karakter zayıflığına dönüşür. Yetenekleri davranışlarından üstün tutma eğiliminde olanlar hoşuna gitmeyen kişi ya da olaya verdiği tepki de seviyesizleşir. Ancak iyi davranışlar yeteneklerle birleşince mükemmel sonuçlar verir. 

Devamını Oku

KURTLAR KUZULARI NASIL SEVERSE AŞIKLARDA SEVGİLİLERİNİ ÖYLE SEVER

Twitter: A_Vldn

 

Önce kendini sev sonra başkalarını demiş Platon. Ne güzel de demiş. Çağın vebası, aile kavramına gölge düşüren cinayetlerin yegane sebebi zira .

Aşk nedir diye sorulduğunda günümüzdeki yaşanılan aşk’ın tanımı olarak; mantık dışı arzular en iyi olma düşüncesine baskın çıkarak insanı güzellikten keyif almaya yöneltir ve bedene yönelik cinsel arzularla güçlenerek bu gücünden dolayı aşk adını alır. Peki gerçekten aşk bu tanımın karşılığımı dır?

Aşkla ilgili bu tanım bedensel hazlarının kölesi olan ve sadece bu isteklerini yerine getirmek için mantıklarını devre dışı bırakıp duyduğu şehveti aşk zannedenler içindir. 

Platon, gerçek aşkı yaşayabilme ayrıcalığına sahip olanların ancak hakikatin yeryüzündeki yansıması olan akla danışanlar arasından çıkacağını ileri sürer. Gerçeğin, dünya denilen bu mekanda sahip olduğumuz bir çift gözle görülemeyeceğini, asıl olanı görebilmek için aklın gözüne ihtiyaç olduğunu ve ancak akıl sayesinde gerçek olana, hakikatin bilgisine erebileceğimizi düşünür. Bu sebeple gerçek olan aşk da ancak akıl eşliğinde bulunabilir. Platonun bu bakışına paralel olarak tasavvufta “Bu yol ancak akılla bulunur ve gönülle yürünür” yaklaşımı vardır. Ancak başta da belirttiğim üzere sadece tutkularıyla sevdiğini sanıp aşık olduğunu düşünen biri aslında sadece bedensel arzularının kölesidir. İnsan bedeninin arzuları arasında yemek yemek de vardır ve o, sevdiği kişiyi çok acıkmış birinin yemeğinin sabırsızlıkla önüne konulmasını beklediği gibi iştahla bekler.bu tıpkı kurdun kuzulara duyduğu sevgi gibidir. Kurlar aslında kuzuların değil, onları yedikten sonra alacakları hazzın ve doygunluk hissinin peşindedir. 

Aşık iyi bir yol gösterici ve yoldaş olamaz. Çünkü o aşık olduğu kişiyi kendine benzetmeye çalışır. İşte adına aşk denilen aslında aşk olmayan bu yapay durum iki sevgiliyi değil, birbirini sürekli alt etmeye ve kendilerini sürekli olarak birbirine benzetmeye çalışan rakipleri ortaya çıkarır. Ve kimse giriştiği bu yarıştan mağlup olarak ayrılmak istemez. Ne pahasına olursa olsun başta  kötülük olmak üzere her şeyi göze alır. Çünkü bu tür ilişkiler de asıl amaç sevmek,sevileni yüceltmek ve özgürleştirmek değil, bedensel ve duygusal olarak tatmin sağlamaktır. Böyle bir ilişki iki taraf için tehlikelidir. Aşkın, hakikatin içinden çıkmayıp sadece tutkularla yönetildiği her an, eşler birbirini özgürleştirmeye değil köleleştirmeye çalışırlar. Dünyada ve özellikle de ülkemizde yoğun bir şekilde meydana gelen cinayetlerin sebebi de budur.  Hatta kadın ya da erkek fark etmez, ortaya çıkan aşk cinayetlerinin sebebi insanların daha kendilerini tanıyıp sevmeden, bir başkasını sevmeye kalkışmasından, birbirlerini gerçekten severek evlendiklerinden değil , bedensel ve duygusal açlıklarının sevgi  ya da aşkmış gibi görünen yanılsamasından kurtulamamalarından doğar. 

Kıskançlık ise bu tutkuların kurbanı olan ve karşısındaki kişiyi sevip ona aşık olduğunu zanneden kişi de açığa çıkar. Çünkü gerçek aşık , aşık olduğu kişinin sürekli olarak gelişmesini ve özgürleşmesini isterken sahte aşıklar sevgililerinin ya da eşlerinin sade kendi isteklerine uymasını ve kendi belirledikleri gibi hayat yaşamasını ister. 

Bu aşk oyununu ve oldukça tehlikeli olan bu kısırdöngüyü kırabilmek için yapmamız gereken şey öncelikle kendimizi tanımaya başlamak olmalıdır. Mesela şu an yaşadığınız ilişki de gerçekten aşık olan tarafta mı yoksa tutkularının esiri olduğu için karşı tarafa duyduğu şehvetin aşk olduğu yanılsamasına kapılmış olan taraftamısınız?  Bu sorunun yanıtını verebilmek yaşanmış ve bundan sonra yaşanacak olan sorunların büyük bir kısmının çözülmesine yardımcı olur. 

İnsan altına gümüşe değer verir deriz de bu yanlıştır. Altının gümüşün peşinden koşarken asıl aradığımız, bunlar yoluyla elde edeceğimizi sandığımız ve her şeyden üstün tuttuğumuz şeylerdir. 

Öncelikle kendinize şu soruyu sormalısınız karşı tarafı sevmemizin gerçek nedeni nedir? Onu sadece olduğu kişi olmasından dolayı mı seviyoruz yoksa olmasını istediğimiz kişi olacağına duyduğumuz güçlü bir umut mu bu sahte sevgimizin kaynağı?

Daha kendini tanıyıp kim olduğunu, ne olduğunu, ne için bu dünyada var olduğunu anlayamamış olan birinin aşkı da, yapacağı evliliği ve yürüteceği işi de zayıf temeller üzerine kurulmuş olur. Kadın şiddeti, ahlaksızlık,suç ve yalanlarla çevrili bir toplumun temelleri aslında bu hayati sorulara cevap verilemediğinde atılmış olur. 

Aşık olanların çoğu daha karakterlerini ve diğer kişisel özelliklerini tanımadan önce sevdiklerinin bedenini arzuladıkları için, tutkuları söndüğünde onlarla dost kalıp kalamayacakları belli değildir. 

İçinde bulunduğumuz toplumun ne düzeyde ve neye eğilimli olduğu , eksiklerini duyduğu şeye göre şekillenir. Eğer insanlar sahte ahlaki duygularla ahlaklı olduklarına, yalan olan doğrularıyla iyi oldukların ikna olurlarsa bunların doğrusunun peşine düşmez, zaten ahlaklı ve iyi olduklarını zannederler. 

Göz sadece güzeli görür. Kimisi onu gördüğünde hazza teslim olup ona sahip olmaya çalışırken, kimisi de onu gördüğünde hakikatin bilgisini hatırlayıp ürperir. Bu hakikatin bilgisine ulaşmak için görünürde muhafazakar olmakta gerekmez. Zira muhafazakar kimlikle toplumda var olanlar bir kadını tutkularıyla sevdiğinde çok eşliliği Peygamber sünneti diye savunur. Ama hiç birisinde bir çok çocuğa sahip yaşça kendinden büyük muhtaç bir kadınla peygamber sünnetine uygun evlilik yapmak akıllarının ucundan geçmez. Çünkü tutkuları ve arzuları hakikatin çok ötesindedir. Ve bu tutku ve arzuyu’ da  İslam’ın emri  diye topluma lanse ettirmeye çalışırlar. 

Hakikat çizgisinde sınırlarını belirlemek yerine kendini modernizm adı altında kandıran kültüre mensup ; Kendilerini kız arkadaşım, sevgilim, benim için eşim, birbirimizi tanımak anlamak için beraber yaşıyoruz,gelişen bu teknoloji dünyasında yobazlığın lüzumu yok gibi algı oluşturup kendi nefs,tutku ve arzularının kölesi olan diğer kesimi de göz ardı etmemek gerekir. 

Aile kavramının günden güne yok olmasının sebebi de insanların birbirlerini kurdun kuzuyu algıladığı gibi algılaması ve doyuma ulaştıracak bir araç gibi görme eğilimi içinde olmalarıdır. 



Devamını Oku

GÜÇLÜ OLMAYI SAĞLAYAN YALANLAR

 Twitter @A_Vldn

 

İnsan topluluklarının en temel özelliği, insan ilişkilerinin ve medeniyetin doğru bilgiyi paylaşmaya dayandığıdır. Daha çok bilgiye sahip olan kişi, çevresini ve diğer insanları kontrol etme açısından daha güçlüdür. Eğitimin temel amacı, çevre dokusu üzerinde güç oluşturmak ve toplumsal mozaiği oluşturan bireylerden daha güçlü olmaktır. Örneğin, avukat olarak eğitim görmek insanlar üzerinde güç oluşturmayı sağlar.

Eğer bilgi güçlü olmak ile eşdeğerde görülüyorsa, güç birlikteliğini etkilemenin yolu insanları yanlış bilgilendirerek ya da ihtiyaçları olan bilgiyi saklı tutarak ( dini mezheplerde olduğu gibi) onların gücünü azaltmaktır. Bu olgu uluslararası politikalarda da göze çarpar; devletler, silah, sanayi, ekonomi ve endüstri ile ilgili araştırmaları büyük gizlilik içinde yaparlar. Ayrıca, özellikle ordu ve diplomatik konularda yanlış bilgi verilir. Eğer bireyler veya gruplar rakiplerini yanlış tanırlarsa güçten kaybederler. Böylece yalan (yanlış bilginin aktarıımı) ,bir kişinin kendi gücünü arttırmak için, karşısındakinin gücünü kasten kırmak olarak algılanır. Yanlış bilgilendirme sonucu yalan söylenen kişinin akılcı seçenekleri de azalmış olur.

 Güç ve yalan ilişkisi açısından dikkatli olmak gerekir. Yalan kaynaklı gücün ancak kişinin söylediği yalanlardan birine daha önceden inanılmışsa etkili olabilir. Eğer kişinin söylediği şeyler şüphe ile karşılanırsa, tam tersine gücünden kaybedebilir.

Politikacılar yalan konusunda üç türe ayrılmış yalan yoluna başvurabilir

1- Seçimi kazanmak veya yeniden seçilebilmek için söylenen yalanlar.

2- Birtakım politikaları uygulamak için söylenilen yalanlar.

3- Aptalca söylenen yalanlar. Ahlaki değerlere önem verenler için tartışmaya açık olsa da, bu üç yalan türü amaca yöneliktir ve uygulamada başarıya ulaştırabilir. Peki! politikacılar neden kendilerine yarardan çok zarar getirecek yalan yanlış demeçler verirler?  Bazı aptalca yalanlar kamuoyunun çok ilgisini çeker.  Doğruyu söylemektense aptalca yalanlara başvurmak, politik güdülerden çok psikolojik açıklamalarda aranmalıdır.

****

 

Dünya, başkaları üzerinde bizim istediğimiz tarzda bir izlenim oluşturmak için çabaladığımız bir tiyatro sahnesi gibidir. Oluşturmaya çalıştığımız izlenim toplumun ya da kişinin beklentileriyle paraleldir.  Oynadığımız rollerin bazıları önceden belirlenmiş ve bize reçete halinde sunulmuştur. Bu reçeteye riayet ederek kişinin gerçek dürtülerini, güdülerini, ihtiyaçlarını ve kabiliyetlerini hem kendilerinden, hem de diğer insanlardan gizlemeleri gerekir.

 Bu konuyu örneklerle açıklamak gerekirse: Mesela  Avrupa da  Üniversitenin İşletme Yüksek Lisans  programına kabul edilmemesinin sebebini bir genç, Yahudilere karşı güdülen kin olarak belirtmiştir. Esasında, hem sınav sonucu, hem de üniversite bitirme puanı diğer adaylara nazaran oldukça düşüktür. Fakat, o kişisel başarısızlık ve eksikliklerini kabullenmek yerine önyargılı bir yaklaşımın kurbanı olduğunu ileri sürerek kendini ve çevresindeki kitlesel ön yargılarla donatılı kişileri kandırmak yolunu seçmiştir.

Başka bir misal ile konuya farklı bir akış açısı katmak gerekirse; Genç bir kadın, bir önce ki gece tanımadığı biri ile kolayca ilişkiye girmesinin nedenini aniden romantik bir aşka yakalanmasına bağlayabilir. Bu tür açıklamalar, toplum tarafından kabul görmeyeceğine inanılan arzu ve isteklerin bilinçli olarak yansıtıldığını gösterir. Bu tür bahaneler,  kişinin arzu ve isteklerinin önüne irade kavramını set vuramamasından kaynaklanır. Bu günümüzde lgbt olarak nitelendirilen, arzu ve istekleri yaradılışın tersine ön planda tutarak iradeyi sıfırlayan kişilerde de göze çarpar.

Gerek siyasette gerek kişisel hayatta oluşturulan savunma mekanizmaları kişinin kendini ve toplumu kandırmasına yardımcı olur. Aynı zamanda kişinin başarısızlık ve zayıflıklarını ört bas etme gayretine de aracılık eder.

 

Devamını Oku

SÜREKLİ ELDEN GİDEN DEMOKRASİ

Twitter: @A_Vldn

Demokrasiyi algıyalı beri haline acıyorum. Yağı mı cilası mı fazla geliyor bilemiyorum ama sürekli kayganlık gösteriyor. 

Basına, muhalefete kulak verince öğreniyorum ki demokrasi yine elden gitmiş. 

Yedi koldan feryat yayılıyor. “Demokrasi elden gittiiiiiiii”

Bir kitap zararlı olduğu görülüp yasaklanır, bir müdür filan yere tayin edilir. Bir fabrikaya yabancı ortak alınır. Tamam: 

Demokrasi elden gidivermiştir. 

Bir general istifa eder ya da emekli olur, demokrasi elden gittiii diye çığırtkanlıklar başlar. 

Seçim tarihi yenilenir ya da dünya anyaya giderken biz Konya da kalmayalım diye bir reform bir çağa ayak uydurma haline eğilim gerçekleştirilir. Yine demokrasi elden gider. 

Bir konferansa feşmekanlar çağrılmasa, okullar bir hafta geç açılsa ya da bir hafta geç kapansa demokrasi yine elden gider. 

Amma elden gitmeye meraklı demokrasimiz var. 

Yalnız bu demokrasi elden giderken nasıl oluyor da gittiğini hep aynı kişiler görebiliyor. Giderken hep aynı yoldan mı gidiyor? Ve o gittiği yolda bekleyenler hiç değişmiyor mu? 

Bu ne menem yol, bu ne menem gözdür?

Her şeye sırtını dönmüş efendiler demokrasinin elden gidişini nasıl görebiliyorlar. 

Bir de merak ettiğim bir şey daha; acaba demokrasi, “elden gitmeden” yarım saat evvel telefonlara sarılıp belli başlı değişmeyen kişilere “Haberiniz olsun ben yine elden gideceğim” mi diyor?

Neler oluyor da haberimiz yok.

Veya hiçbir şey olmuyor da biz mi tatavaya geliyoruz?

Televizyona bazı insanlar biraz daha az çıkmaya karar verir.  Demokrasi yine elden gider. 

Milli Eğitim Bakanı okulların açılış gününde konuşma yapar. Yine aynı kişiler avazı çıktığı kadar bağırmaya başlar. “Demokrasi elden gittiiiiiiiiiii”

Yeni yollar, yeni havalimanları yapılır. “demokrasi yine elden gider.”

Halka daha iyi hizmet için araçlar kiralanır. “Demokrasi yine elden gider.”

Acaip bir iş bu demokrasi,

Elden gitme ustası.

Bu yamalı ve yırtık bağırışların ancak tek, evet bir tek hedefi olabilir: Demokrasiyi bile bile zedelemek.

Demokrasiyi hafif göstermek, durmadan zedelemek oyundur. 1946’dan beri, birkaç nesil boyunca seçmiş ve seçilmiş bir milleti ahmak yerine koymak kimlere ne kazandırır lütfen hesap ediniz. 

Her siyasi müessesenin farklı hedefleri ve benzemez üslupları olmalıdır,  olacaktır. Ak Parti böyle diyor, demeli. Chp şöyle söylüyor, söylemeli… İyi parti şu yana bakıyor, bakabilmeli… Kimse kimse gibi düşünmek zorunda değil, toplumun milli değer yargılarına zarar verme eğilimi göstermedikten sonra…

Büyük olan, bize yakışan nükte bu. 

Demokrasi AYNI düşünenler kulübü mü, yoksa AYRI düşünenlerin üzerine toz kondurmayacakları bir insanı müessese  mi?

Demokrasi yüzünden “var” olanların bu rejimi ikide bir “elden gidecek” cılızlıkta göstermeye hakkı yok. 

Demokrasi Tük milletinin sırtında bir yama değil.  Gönlümüzün yakışığı ve yakışıklısıdır. 

Demokrasi diye bağırıp çağıranlar, demokrasiyi bu ülkede bu kadar ucuz hale getirmeye hakları yoktur. 

Bir ucuzluk varsa… bir güdüklük ve kaypaklık varsa suç demokraside değil, günde 3 öğün “Demokrasi yine elden giti” diye caka satanlarındır. 

Yedi koldan yüz keçinin fırıldak gibi döndüğü bir ülkede bir coğrafya da yaşıyoruz. Tarihin bize gösterdiği istikameti unutmayalım. Kendi topraklarımızda hükümdar olmak zorundayız. Diri durmak, hesapları alt üst etmek, uyanıklığı töre bilmek mecburiyetindeyiz. Üç kuruşluk siyasi hesaplar yaparak ülkeyi dört dönen fırıldaklara teslim etmeyecek kadar  dedelerimizin kan döktüğü topraklar bu topraklar. Hey sen solcu geçinen seninde deden öldü bu topraklar uğruna, hey sen sağcı geçinen seninde deden solcunun dedesiyle ekmeğini paylaşarak can verdi bu topraklar için . 

Devleti basiretsiz, orduyu beceriksiz, politikacıları adaletsiz gösterme çabası olanlar bu milletin iradesine saygısı olmayanlardır. Ve bu milletin iradesine saygısı olmayanlar fetö gibi yok olmaya mahkumdur. Çünkü bu millet bünyesinde pislik barındırmayacak kadar ferasetli  bir millettir. Bugün o feraseti canı uğruna HDP binası önünde evlatlarımızı geri istiyoruz diyerek feryatlarını duyurmaya çalışan anaların sesinde hissediyoruz. 

Bu coğrafyalarda yaşıyor olmak baht güzelliğidir. Bizler korkmaya ve korkutulmaya alışık bir millet değiliz. 

O YÜZDEN 3000 YILDIR VARIZ YA…

 

Devamını Oku

VİCDANİ ZEKA

adalivildan@gmail.com

twitter: @A_Vldn

 

“Doğru mu gücü getirir, yoksa güç mü doğruyu?” diye bir soru sorulduğunda etik olmayan güç sahipleri, “Güç doğruyu getirir” diye cevap verirler. “Güçlü olan haklıdır” anlayışına sahiptirler çünkü.

Ahlaki duyarlılıkları gelişmiş olanlar ise “Doğrunun kendisi bizatihi güçlüdür.” derler. Onlara göre de doğru gücü getirir.

Etik değerleri güçlü, vicdani zekası yüksek insanlara  “Hata nedir?” diye sorsan, “Yanlış yapmaktır.” derler.

Ama vicdani zekadan ve etik değerlerden yoksun birine sorsan “hata, yakalanmaktır.” cevabını alırsın. Bu türlere göre yakalanmıyorsan hata yoktur. Bu Makyavelist yaklaşımın bir tezahürüdür.

Etik değerleri gelişmemiş kişiye “Sadık olmak nedir?” diye sorsan, “Bir şeye bağlı olmak, sadık olmak, dürüst olmaktan daha iyidir.” Cevabını alırsın.

Diyelim ki bir lidere bağlısınız, o zaman onun için yalan söyleyebilirsiniz. Çünkü ona göre bağlılık dürüstlükten, adaletten daha önemlidir. O, sadakat için kafasındaki bir doğruyu değiştirebilir.

Vicdani zekası gelişmemiş kişiler idare-i maslahat yaparlar. Yani her masada farklı konuşur, vaziyeti idare ederler. Ama vicdani zekası yüksek kişiler kararlı direniş gösterirler. Herhangi bir şey olduğu zaman “Yalnız bu kadar yapabilirim.” derler.

Vicdani zekası yüksek kişiler ilkelerini hayata geçirirler. Aceleci değildirler, sebatları yüksektir. Sonucu düşünmeden hareket etmezler. Başlangıçta sıkıntı çekseler de sonuçta kazanırlar. Başarılıdırlar. Hayatlarındaki en önemli motivasyon iç motivasyondur. Başkaları yap dediği için değil, doğru olduğu için ve zamanında yaparlar.

Yapılan bir araştırmada lider güvenilirliği ile  ilgili 7 değer tespit edilmiş. İlk özellik dürüstlük, ikincisi insan odaklı olmak, üçüncüsü iletişime açık olmak, dördüncüsü vizyon sahibi olmak, beşinci özellik işinde ihtimamlı davranmak, altıncı özellik motive edicilik, yedinci özellik de cesaret olarak tespit edilmiş. Bu özelliklerin hepsinin vicdani zekanın bileşenleri olduğunu görebiliriz.

İş hayatında kişinin kendini başarılı kimselerle kıyaslaması yanlış bir tekniktir. Doğru olan insanın kendine koyduğu hedefle  o anki durumunu kıyaslamasıdır. Başarı anlık değil toplam ya da sonuçtur. Kıskanç bir insan başarılı birini gördüğünde o anda dikkatini çeken anlık başarıyı görür ve kendisinde eksiklik hisseder. Doğru düşünen , ilkeli insan ise anlık başarıyı değil, toplam başarıyı görür. “ hayatımın sonunda şunları yapmış olursam başarıya ulaşabilirim” diye düşünür.

Vicdani zekaya sahip kişiler ayrıca yaşadıkları her şeye dikkatlice bakıp onun vesilesiyle gönderilen manayı bulmaya çalışır. Bir olay yaşadığında “Acaba bu yaratıcının bir mesajı mıdır?” diye düşünür. Yaratıcı bu dünyada insanlarla sebepler vasıtasıyla iletişim kuruyor. Vicdani zeka sahibi kişi sebepleri sürekli irdeler bir puzzle çözer gibi sebeplerle gelen mesajı çözmeye çalışır.

İnsanoğlu hakikati kavramaya çalışırken dört yol kullanır. İlki bilim; deney, gözlem gibi beş duyunun algıladığı bilgilerdir. Ancak bu bilgi kaynağı hakikati bulmada yeterli olmamıştır.

İkincisi akıl yürütme yöntemleridir. Bunu da kullanıp hakikate hala ulaşamadıysak iç sese, sezgilere sıra gelir. İşte burada geliştirilmiş vicdani zeka ön plana çıkar. Vicdani zekası yüksek kişiler iç seslerini dinlerler. Böylece kimsenin göremediği, duyamadığı şeyleri keşfederler.

Peki içimizden gelen sese ne dereceye kadar güvenebilirsiniz.

İç sesin de bir altyapısının olması gerekir. Mesela karpuz alırken iç sesini dinleyerek doğru seçim yapma ihtimali yüzde ellidir. Ama işi karpuzla olan bir kişi bu karpuz iyidir diyorsa, o karpuz %90 iyidir. Nasıl yapabiliyorsun bunu? diye sorduğunuzda  size net bir cevap veremez ancak belki daha önceden elinden on bin karpuz geçmiştir. O işi yapa yapa artık sezgisel olarak hangisinin iyi olduğunu anlayabilir. Hekimlikte de buna benzer bir “ klinik sezgi” vardır. Doktor hastayı gördüğü gibi onda ne tür bir hastalık olduğunu anlayabilir.

Uluslararası ilişkiler alanında bir tanıdığım profesör, benzer bilgelik özelliğini dış politikada sergilediğimiz siyaset üzerine gösteriyor. Birikimleri sayesinde sezgileri ile öngördüğü görüşleri doğru çıkıyor. İşte bu bilgelik sonucunda gelişen bir yetenektir. Belli bir birikim gerektirir. Ve bu birikime sahip değerleri de ülke olarak yabana atmamak ve kulak vermek gerekir.

Devamını Oku

KRİZ ANLARINDA DOĞRU HAREKET ETMEK

 

Twitter: @A_Vldn

Tuz yüklü bir eşek çaydan geçiyormuş. Ayağı kayıp suya yuvarlanmış. Tuz suda erimiş. Eşek ayağa kalktığında yükünün hafiflediğini görüp ayağının kaydığına çok sevinmiş.

Bir gün de sahibi eşeğe sünger yüklemiş. Eşek, yükün suda hafiflediğini öğrendi ya, çaya varır varmaz ayağı kaydığı gibi suya serili vermiş. Süngerler suyu içtikçe şişip şişip ağırlaşmış.  O kadar ki eşek bir türlü kalkamamış ve boğularak can vermiş.

Hikayeden hareketle şu soruyu sorayım: sırtında yumurta küfesi taşıyan bir adama bir başkası taş atsa, adam da sinirlenip karşılık verse ne olur? Yumurta küfesini düşürür. Yani oyuna gelmiş olur. Oysa önce sırtlandığı sorumluluğu düşünmesi gerekmez mi?

Kişinin kriz anlarında sorumlulukla karar vermesi gerekir. Ve kriz anlarında şu soruları sorması gerekir. “Biz kimiz? Neler yapabiliriz ve yaptığımız şeyin gerekleri nelerdir?”

İnsan hayattaki sorumluluğunu sorgulamalıdır. Bu sorumlulukların getirdiği yükler de vardır. Eğer taşıdığı yüklerin özelliklerini bilirse şartlarla mücadele etmesi daha kolay olur. Taşınılan yükün özellikleri çok çeşitli olabilir. Sorumluluk üstlenen kişi çok çeşitliğin ortalamasını bulabilme yetisine de sahip olabilmelidir.

Tuz yüklü eşeğin hikayesinin özünde bir kriz yönetme tecrübesi yatmaktadır.  İnsan suya düştüğünde “Boğulmadan buradan nasıl çıkarım?” diye düşünür. Kriz geçtikten sonra ise öğrendikleri hakkında kafa yorar. Eşek burada bir kriz yaşamış ve yükünü hafifleterek avantajlı olarak kurtulmayı başarmış. Böylelikle “suya düşmek iyidir” diyerek yanlış bir sonuç çıkarmış . Yükünün niteliğini düşünmediğinden, daha sonra sünger taşıdığında önceki krizden yanlış ders çıkardığı için ikinci krizde hayatından olmuş.

Çincede “kriz” kelimesi iki karakterden oluşur. “tehlike” ve “fırsat” karakterlerinden .  krizin olduğu yerde tehlike de vardır fırsat da. Kriz anında risk değerlendirmesi yapılmasının önemi büyüktür.

Eşek suya ilk düştüğünde yükünün tuz olduğunu, yükün o yüzden eridiğini bilseydi, sünger taşırken de süngerin suyu çekebileceğini düşünüp risk değerlendirmesini yapacaktı. Ya da burada eşek kendi aklına güvenmeyip yükü yükleyene bir sormalıydı. İnsan sadece kendi aklına güvenirse hatalara düşebilir.  O yüzden kişi “Ben her şeyin en iyisini yaparım” gibi bir önyargıyla kendini değişime kapatmamalıdır. Kriz anında tek başına bunun üstesinden gelmek yerine ilk suya düştüğünde kurtuluşunu bir zafer gibi görmeden yükünün hafifleme sebebini öğrenmek için danışabilseydi ikinci krizin üstesinden çok rahat gelebilirdi.

 

Devamını Oku

DEMOKRASİLER KAHRAMAN İSTEMEZ

 

libertaa.309@gmail.com

 

Demokrasiler kahraman istemez. Hürriyetçi nizamın en büyük özelliği budur. O, ortalama insanların yönetip yönetildiği, açık, tatlı disiplinleri olan, saldırganlığı reddeden, bir siyasi sistemdir.

Kahramana ihtiyacı yoktur.

Ülkemizde kahraman olmak öyle kanıksanır hale geldi ki projelerinin sadece altıda birini gerçekleştiren şahıslar bile kahraman ilan edilme heves ve arzusunda yol kat etmeyi marifet sayar hale geldi.

Meydan meydan sürdürülen tansiyon kovalayıcılığı ile “ben adamı ufalarım, doğduğuna pişman ederim” kubarmalarının arkasında kahramanlık hülyaları yatıyorsa endişe ederiz.

Çünkü demokrasiler bu türlü hevesleri ciddiye almaz. Demokrasilerin kahramanlara ihtiyacı olmadığı gibi sahte kahramanlara hiç ihtiyacı yoktur.

***

Kimse tek başına haklı değil.

İktidarlar şu veya bu şekilde kimseye miras kalmıyor. “ Ben varsam demokrasi  var” düşüncesi ise düpedüz kara mizahtır.

Demokrasi aynı düşünenlerin değil, ayrı düşünenlerin ayrı düşüncelerde ortak noktayı yakalayanların rejimidir. Temelinde tahammül ve hoşgörü vardır.

***

Demokrasiler kahraman istemez.

Niye istemez? Çünkü kahraman, “Dediği dedik”adamdır. Kararı kendi verir kendi uygular. Kanunu kendi yapar. Kahramanların baş görevi Amerika’yı tekrar tekrar keşfetmektir.

Oysa, hürriyetçi ve çok partilik nizamlarda kanun hakimiyeti vardır. Kişiler için değil, toplum için gayretler sergilenir. Son sözü tek kişi yerine, ekipler, partiler, teamüller söyler.

Demokrasilerde kahramanlara ayrılmış sıralar  ve fırsatlar hiç olmamıştır. Niçin?

Demokrasilerde kahramanlar fazlalıktır da ondan.

Uzlaşmacılık, tahammül, sağduyu ile hoşgörünün yanına ilişmiş bir kahraman, demokrasi idealine yabancı kalır, yama gibi durur.

Kahramanlar “Ben” diyerek ortaya atılırlar.

Demokrasilerde ise kitlelerin arzu ve hedefleri öncelik taşır.

Kahramanlar özel öfkelerin ve özel sevinçlerin sahibidir.

Demokrasilerde ise kaderde ve kıvançta beraberlik vardır.

Kahramanları büyüten hınçları ve öc alma duygularıdır.

Demokrasilerde ise  milli hedeflerin, milli refahın icabettirdiği esneklikler, uygulamalar revaçtadır.

Nerede kahraman bolsa, orada demokrasi alıp başını gider.

Neden?

Çünkü demokrasiler kahraman istemez. İhtiyacı yoktur.

Hürriyetçi nizamın henüz yerleşmediği iklimleri ve ülkeleri hatırımızdan çıkarmamak gerekir. Oralarda kahramanlardan geçilmez.

Irak, İran, Küba ve Nikaragua’daki kahraman bolluğuna İngiltere ile Fransa’da rastlayabilmek mümkün mü?

Batı Avrupa ülkelerinde hangi muhalefet lideri veya hükümet başkanı veya yereldeki bir başkan kahraman? Hiç biri.

Orada, durmuş oturmuş bir devlet, oturmuş bir yönetim ve yine durmuş oturmuş bir muhalefet (fikre, gelişime değer veren ideolojik saplantısı olmayan) liderliği müessesesi vardır. Kahramanları olmayan oturmuş bir sistemle değirmenin durmadan döndüğü ülkelerin, kahramanı bol olan ülkelere nazaran gelişmişlik düzeyinin yüksek olmasını kahramansızlığa borçlu olduğunu da unutmamak gerekir.

Kahramanlığa özenen liderlerin oralarda yetişmeyişi eksiklik değil, tam tersine hürriyetçi nizamı istismar ve zedeleyici olmaktan kaçınan şuurların temkin zerafeti ve zenginliğidir.

Beyler boş yere uğraşmayın boş yere de boş kahramanlar şişirmeyin.

Demokrasiler kahraman istemiyor.

Devamını Oku

KALBİN AKLIN HİÇ BİLMEDİĞİ KENDİNE ÖZGÜ NEDENLERİ VARDIR

 

Doktora gittiğinizde tedaviden önce teşhis koymayan birine pek güvenemezsiniz. Ama iletişim kurarken, öneride bulunmadan önce ne kadar sık teşhis koyuyoruz?

Konulara balıklama dalmaya, her şeyi güzel öğütlerle çözmeye öyle eğilimliyiz ki, çoğu zaman teşhis koymaya, önce sorunu derinlemesine anlamaya vakit ayıramıyoruz. ,

Kişiler arası ilişkilerde en önemli ilkeyi tek cümle ile özetleyecek olursam, şöyle derdim;  önce anlamaya çalışın, sonra anlaşılmaya. Bu ilke insanlar arasındaki etkili iletişimin anahtarıdır.

Okumak ve yazmak iletişim biçimleridir. Konuşmak ve dinlemek de öyle. Bunlar iletişimin dört temel türüdür. Bunları iyi yapabilmek,etkili olmamız açısından çok önemlidir. İletişim hayattaki en önemli beceridir. Uyumadığımız zamanların büyük bir bölümünü iletişimle geçiririz. Ama şunu düşünün: Yıllarınızı vererek okuma ve yazmayı, nasıl konuşacağınızı öğrendiniz. Ama ya dinlemeyi?

Başka bir insanı, kendi değer yargılarına göre derinlemesine , gerçekten anlamanızı sağlayacak şekilde dinlemek için hangi eğitim ve öğretimi gördünüz?

İnsanların benzersizliğinden ve farklılığından etkilenmediğiniz sürece, karşınızdaki de sizin tavsiyeleriniz ve iletişiminizden etkilenmeyecektir. Kişiler arası iletişim alışkanlığında gerçekten etkili olmak istiyorsanız, bunu sadece teknikle başaramazsınız.

Açıklık ve güven aşılayan bir karakter temeli üzerine, empatiyle dinleme becerilerini inşa etmeniz gerekir. Yürekler arası alışverişi sağlamak içinde Duygusal banka hesapları yaratmalısınız.

Empatiyle dinleyerek önce anlamaya çalışmak için esaslı bir paradigma değişimi gerekir. Genelde, önce anlaşılmak isteriz. Çoğu insan karşısındakini anlamak için değil, yanıtlamak amacıyla dinler. Her şeyi kendi paradigmalarının eleğinden süzüp başkalarının yaşamlarını kendi öz yaşamlarıyla özdeşleştirirler. Kendi özel filmlerimizi devamlı olarak başkalarının davranışlarına yansıtırız. İlişki kurduğumuz herkese kendi gözlüklerimizi tavsiye ederiz. Biriyle kurduğumuz iletişimde sorun olduğu zaman da, bu insan beni hiç anlamıyor diye tavır takınırız.

Kendi yaşam öykümüzle ve haklı olduğumuz düşüncesiyle o kadar doluyuz ki bu sebeple karşımızdaki kişinin içinden neler geçtiğini hiçbir zaman tam olarak anlayamayız.

Başka biri konuşurken onu genellikle dört düzeyden biriyle dinleriz.  Bu kişiyi umursamıyor, aslında hiç dinlemiyor olabiliriz. Ya da dinliyor gibi yapıyor olabiliriz. Seçerek dinliyor, konuşmanın sadece belirli bölümlerini duyuyor olabiliriz. Hatta dikkatle dinliyor, ilgi gösterip enerjimizi söylenen sözlere yöneltiyor da olabiliriz. Ama pek azımız beşinci düzeyi; empatiyle dinlemeyi, yani karşısındakinin yerine koyarak dinlemeyi dener.

Empatiyle dinlemek, karşı tarafın değer yargısını işin içine katar. Dünyayı onların gördüğü gibi görür,onların paradigmasını ve ne hissettiklerini anlarsınız.

İletişim uzmanlarına göre söylediğimiz sözler iletişimimizin yüzde onunu temsil etmektedir. Yüzde otuzunu çıkardığımız sesler, yüzde altmışını ise vücut dilimiz temsil eder. Empatiyle dinlemede kulaklarınızla dinlersiniz ama aynı zamanda gözlerinizle ve yüreğinizle de dinlersiniz. Duyguları, anlamaları kavramak için dinlersiniz. Hem sol, hem de sağ beyninizi kullanırsınız. Sezer, hlsseder, içgüdülerinizden yararlanırsınız.

Empatiyle dinlemek çok güçlüdür, çünkü size üzerinde çalışacağınız doğru verileri iletir. Kendi otobiyografinizi yansıtıp düşünceleri, duyguları,dürtü ve yorumları varsaymak yerine, karşınızdaki kişinin kafasındaki ve yüreğindeki gerçeklikle ilgilenirsiniz. Anlamak için dinlersiniz. Odak noktanız, başka bir insan ruhunun derin iletisini anlamaktır.

İkiyüzlülük ve hilekarlık yapmadan , gerçekten anlamaya çalışırsanız, başka bir insandan size akacak saf bilgi ve anlayış sizi kelimenin tam anlamıyla sersemletecektir.

Empati göstermek içinde her zaman konuşmaya gerek yoktur. Aslında sözler bazen engel bile olabilir.

Eğer iletişimde empati kurmakta zorluk çekiyorsanız da karşınızdakine dürüstçe; “ Seni gerektiği gibi dinlemediğimi anladım. Ama dinlemek istiyorum. Bu benim için zor. Bazen tepem atabilir. Ama elimden geleni yapacağım. Seni gerçekten önemsiyor ve anlamak istiyorum. Bana yardım edeceğini umarım.”diyebilirsiniz.

Unutmayın ki amacınızı doğrulamak insanlar üzerinde büyük bir yatırımdır.

 

adalivildan@gmail.com

Twitter: @adalivildn

Devamını Oku