Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir Bursa
  • Doğum tarihi 11 December
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

KALBİN AKLIN HİÇ BİLMEDİĞİ KENDİNE ÖZGÜ NEDENLERİ VARDIR

 

Doktora gittiğinizde tedaviden önce teşhis koymayan birine pek güvenemezsiniz. Ama iletişim kurarken, öneride bulunmadan önce ne kadar sık teşhis koyuyoruz?

Konulara balıklama dalmaya, her şeyi güzel öğütlerle çözmeye öyle eğilimliyiz ki, çoğu zaman teşhis koymaya, önce sorunu derinlemesine anlamaya vakit ayıramıyoruz. ,

Kişiler arası ilişkilerde en önemli ilkeyi tek cümle ile özetleyecek olursam, şöyle derdim;  önce anlamaya çalışın, sonra anlaşılmaya. Bu ilke insanlar arasındaki etkili iletişimin anahtarıdır.

Okumak ve yazmak iletişim biçimleridir. Konuşmak ve dinlemek de öyle. Bunlar iletişimin dört temel türüdür. Bunları iyi yapabilmek,etkili olmamız açısından çok önemlidir. İletişim hayattaki en önemli beceridir. Uyumadığımız zamanların büyük bir bölümünü iletişimle geçiririz. Ama şunu düşünün: Yıllarınızı vererek okuma ve yazmayı, nasıl konuşacağınızı öğrendiniz. Ama ya dinlemeyi?

Başka bir insanı, kendi değer yargılarına göre derinlemesine , gerçekten anlamanızı sağlayacak şekilde dinlemek için hangi eğitim ve öğretimi gördünüz?

İnsanların benzersizliğinden ve farklılığından etkilenmediğiniz sürece, karşınızdaki de sizin tavsiyeleriniz ve iletişiminizden etkilenmeyecektir. Kişiler arası iletişim alışkanlığında gerçekten etkili olmak istiyorsanız, bunu sadece teknikle başaramazsınız.

Açıklık ve güven aşılayan bir karakter temeli üzerine, empatiyle dinleme becerilerini inşa etmeniz gerekir. Yürekler arası alışverişi sağlamak içinde Duygusal banka hesapları yaratmalısınız.

Empatiyle dinleyerek önce anlamaya çalışmak için esaslı bir paradigma değişimi gerekir. Genelde, önce anlaşılmak isteriz. Çoğu insan karşısındakini anlamak için değil, yanıtlamak amacıyla dinler. Her şeyi kendi paradigmalarının eleğinden süzüp başkalarının yaşamlarını kendi öz yaşamlarıyla özdeşleştirirler. Kendi özel filmlerimizi devamlı olarak başkalarının davranışlarına yansıtırız. İlişki kurduğumuz herkese kendi gözlüklerimizi tavsiye ederiz. Biriyle kurduğumuz iletişimde sorun olduğu zaman da, bu insan beni hiç anlamıyor diye tavır takınırız.

Kendi yaşam öykümüzle ve haklı olduğumuz düşüncesiyle o kadar doluyuz ki bu sebeple karşımızdaki kişinin içinden neler geçtiğini hiçbir zaman tam olarak anlayamayız.

Başka biri konuşurken onu genellikle dört düzeyden biriyle dinleriz.  Bu kişiyi umursamıyor, aslında hiç dinlemiyor olabiliriz. Ya da dinliyor gibi yapıyor olabiliriz. Seçerek dinliyor, konuşmanın sadece belirli bölümlerini duyuyor olabiliriz. Hatta dikkatle dinliyor, ilgi gösterip enerjimizi söylenen sözlere yöneltiyor da olabiliriz. Ama pek azımız beşinci düzeyi; empatiyle dinlemeyi, yani karşısındakinin yerine koyarak dinlemeyi dener.

Empatiyle dinlemek, karşı tarafın değer yargısını işin içine katar. Dünyayı onların gördüğü gibi görür,onların paradigmasını ve ne hissettiklerini anlarsınız.

İletişim uzmanlarına göre söylediğimiz sözler iletişimimizin yüzde onunu temsil etmektedir. Yüzde otuzunu çıkardığımız sesler, yüzde altmışını ise vücut dilimiz temsil eder. Empatiyle dinlemede kulaklarınızla dinlersiniz ama aynı zamanda gözlerinizle ve yüreğinizle de dinlersiniz. Duyguları, anlamaları kavramak için dinlersiniz. Hem sol, hem de sağ beyninizi kullanırsınız. Sezer, hlsseder, içgüdülerinizden yararlanırsınız.

Empatiyle dinlemek çok güçlüdür, çünkü size üzerinde çalışacağınız doğru verileri iletir. Kendi otobiyografinizi yansıtıp düşünceleri, duyguları,dürtü ve yorumları varsaymak yerine, karşınızdaki kişinin kafasındaki ve yüreğindeki gerçeklikle ilgilenirsiniz. Anlamak için dinlersiniz. Odak noktanız, başka bir insan ruhunun derin iletisini anlamaktır.

İkiyüzlülük ve hilekarlık yapmadan , gerçekten anlamaya çalışırsanız, başka bir insandan size akacak saf bilgi ve anlayış sizi kelimenin tam anlamıyla sersemletecektir.

Empati göstermek içinde her zaman konuşmaya gerek yoktur. Aslında sözler bazen engel bile olabilir.

Eğer iletişimde empati kurmakta zorluk çekiyorsanız da karşınızdakine dürüstçe; “ Seni gerektiği gibi dinlemediğimi anladım. Ama dinlemek istiyorum. Bu benim için zor. Bazen tepem atabilir. Ama elimden geleni yapacağım. Seni gerçekten önemsiyor ve anlamak istiyorum. Bana yardım edeceğini umarım.”diyebilirsiniz.

Unutmayın ki amacınızı doğrulamak insanlar üzerinde büyük bir yatırımdır.

 

adalivildan@gmail.com

Twitter: @adalivildn

Devamını Oku

HAKLILIK

adalivildan@gmail.com

Twitter: @adalivildn

 

Filozofun biri, ya haklı ya da mutlu olabilirsiniz, demiştir. Ben şöyle demeyi öneriyorum:  Ya haklı olabilirsiniz ya da gerçekte neler olup bittiğini bilebilirsiniz. Kendinin haklı ve doğru olduğuna inanmak ya da kendini beğenmişlik her zaman perspektifimizi çarpıtır. Bilinçsiz, hatta psikolojik bakımdan hasta insanların büyük çoğunluğu kendi düşünce ve davranışlarından bütünüyle hoşnut olan kişilerdir. Vicdanınızda hiçbir rahatsızlık yoksa muhtemelen gerçeklikten kopuk yaşıyorsunuzdur.

Bir çok firma yöneticilleri bir çok ülke liderleri gerçek ve önemli hizmetler sunduklarına o kadar inanırlar ki, toplumun bürokrasiye olan inançlarını yitirdiğinin farkına bile varmazlar. Hatta öyle ki kendilerinin dışında bu hizmetlerin sunulabileceğine bile inançları olmaz.

Bir kültür perspektifte bir değişim yaratmaya başladığında oluşan şok, her zaman bu kültürün bazı üyelerini aşırılığa yöneltir. Hızlı değişim aynı zamanda politik aşırılıklar ve tek konulu seçmenler yaratır. Örneğin, kürtaj karşıtı bir aşırı, muhtemel bir katili-kürtajcı doktoru- katleder ve kendini tamamen haklı görür. Ya da mesela İsrailli bir aşırı, Arapları camide namaz kılarken eli titremeden katlederek en çok korktuğu şey, masum insan ve çocukları katleden birisi haline gelebilir.

BAKIŞ VE SEZGİ

Mizah duygusu insanlara başka durumda izin verilmeyecek şeyleri söyleme ve düşünme olanağı verir. Mizah sayesinde fikir ortaya sürüp sonra onu beklenmedik bir tarzda hırpalayabilirsiniz. Mizah, perspektifinizi uyumlu tutma ve hemen her şeye nüfuz etmede size yardımcı olur. Çevrenizdeki saçmalıklara gülemiyorsanız bir sorununuz var demektir.

BAKIŞ VE SEZGİ

“Aklın gözüyle” bakmak akla, aşikar ya da aşina olanın sınırlarından kurtulma olanağı verir. Nesnelere belli bir şekilde bakarken birden içinizden onlara değişik bir tarzda sinyali alırsınız. İnsanlar bu tür bir keşif yaptıklarında çoğu zaman gülerek,” Hay Allah! Bunu niçin daha önce hiç düşünmedim? Derler. İlham değerli bir metadır. Bir iş ve meslekte uzun tecrübe sahibi yöneticiler ya da başka kişiler bu konuda genellikle sorunludur. Bazı şeylerin nasıl yapılması gerektiğini o kadar iyi bilirler ki başka bir tarzda da yapılabileceğini kesinlikle düşünemezler.

Sezgi, aklın gözüyle hayal gücünün birleşmesidir. Bu durum ruhsal iletişime atfedilirdi. Matematikçiler bunu “belirsiz mantık” (fuzzy logic), bulanık ya da öznel girdilerden sonuçlar çıkarmak olarak adlandırıyor. Akıl, mantık yürütmenin doğrudan müdahalesi olmadan bilince varıyor. Bir şeyi gözünüzde canlandırabildiğinizde, onu yaratma sürecine başlayabilirsiniz. İş hayatında ve bir çok alanda başarı sezgi gücüne bağlı olabilir.

Sezgisel gücün yanında kaosa karşıda yüksek hoşgörülü olmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Kafa karışıklığı ya da kararsızlıkla başa çıkabilme yeteneği perspektifi beslemek açısından önemlidir. Alışagelmişin dışında olana, yanılgılı, tutarsız ve kendi kabullerinize karşıt görünen şeylere karşı hoşgörülü olmak gerekir. Beden ya da aklın sezgisel yanlışları çoğu zaman yeni fikre açılan bir penceredir.

The Economist gibi temkinli bir yayın organında bile şöyle bir ifade yazar: “ Ekonomik büyüme durgunluktan değil örgütsel çalkantıdan kaynaklanır.”

Denge durumu ölüme benzer. Bir başarı düzleminde, eğer bir istirahata ihtiyacınız yoksa, çok üzün süre kalmayın, fazla tatmine prim vermeyin. Sisteminizde kontrolü yitirmeden sizi ayakta tutacak kadar yeterince stres olmasını sağlayın.  Kaosla birlikte yaşamayı öğrenmek gerekiyor.

Kaos düzensizlik demektir. Ama kaos teorisinin yandaşları bu düzensizliğe bakıp bunda bir kalıp, türlerin yeni bir düzenini görüyorlar. Onlara göre kaos algılaması, bağlantı elemanlarını bulmak için nesnelerin daha geniş doğasına bakmanın bir yoludur. Sürecin farkına varmaktır. Kaos, yaratıcılık, vizyon ve strateji el ele giderler.

Devamını Oku

BAKIŞ AÇIN DEĞİŞMEDİĞİ SÜRECE SORUNLAR DEĞİŞMEZ

Kişinin boyutları, sorunun boyutlarından daha önemlidir.  İnsanlar için gerekli olan bakış açılarını değiştirmektir; sorunlarını değil.

Bir kartalın üstesinden gelmesi gereken tek sorununun daha hızlı uçmak olduğunu, havanın da bunu kolaylaştırdığını biliriz. Eğer hava akımı değişir ve kartal bir anaforun içine girerse, aniden uçamaz ve düşmeye başlar. Uçuş şartlarını aynı anda etkileyen bir çok faktör vardır.

Bir sürat teknesinin en büyük engeli, pervaneye çarpan sudur, yine de aynı direnç olmadan hareket edemez

Başarıyı oluşturan engeller şeklindeki aynı kural da insan hayatında geçerlidir. Tüm engel ve zorluklardan uzak bir yaşam, güç ve imkanları sıfıra indirecektir. Sorunların olmaması, yaratıcı gerilimi ortadan kaldırır. Cahillik sorunu, eğitimi anlamlı hale getirir. Sağlık sorunları tıbba anlam verir ve tıbbın gelişmesini sağlar. Sosyal sorunlar, hükümetleri var olmasını gerektirir.

 

*Politikalar çok çeşitlidir; prensipler ise birkaç tane, politikalar değişir; prensipler ise asla.

 

Güney’de Alabama’da pamuk “kral” iken, pamuk kurtları Meksika’dan Amerika’ya geçerek pamuk tarlalarını talan ederler. Çiftçiler soya, yer fıstığı gibi farklı ürünler yetiştirmek zorunda kalırlar. Sonuç olarak, birçok çiftçi eski günlerdekinden daha başarılı hale gelirler.

Alabamalı’lar , 1910’da pamuk kurtlarının yaptıklarından dolayı şükrederler. Tek ürünlü çalışma sisteminden çeşitli tarıma yöneldiklerinde, daha fazla zengin olurlar. Anıtlarında da şöyle yazarİ “Yaptıkları ve bereket müjdecisi oldukları için pamuk kurtlarının anısına.

Hayatlarımızda hep sorumluluklardan ve sorunlardan kaçma eğilimimiz vardır. Böyle bir davranışın cazibesine kapılan genç bilgeye : “ Hayattaki en ağır şey nedir?” diye sorar. Bilge üzgün bir tavırla cevap verir.” Hayatta üzülecek hiçbir şeyin olmaması.”

*Büyük insanlar hayatlarında büyük sorunlarla karşılaşırlar

Tarihe malolmuş insanların birçoğu, zorluklar içinde büyümüşlerdir. En büyük düşünürlerin en büyük fikirleri, daima ateşlerin içinden geçmek zorunda kalmışlardır.

Florance Nightingale, yatağından kalkamayacak kadar hastayken, İngiltere hastanelerini baştan düzenlemiştir. Apopleksi hastası, yarı felçli Pastör, hastalık nöbetlerinden yılmamıştır. Amerikan tarihçisi Francis Parkman, hayatının büyük bölümünde bir seferde beş dakikadan fazla konuşamayacak kadar hastaydı. Bir doküman üzerinde dev yazılarla yazılmış birkaç kelimeyi görebilecek kadar gözleri bozulmuş olduğu halde, tarih üzerine yirmi eser vermiştir.

Eğer gökkuşağını istiyorsanız, yağmura dayanmak zorunda olduğumuzu hiçbir zaman unutmamamız gerekiyor.

Twitter: @adalivildn

adalivildan@gmail.com

Devamını Oku

BAKIŞ AÇIN DEĞİŞMEDİĞİ SÜRECE SORUNLAR DEĞİŞMEZ

Kişinin boyutları, sorunun boyutlarından daha önemlidir. Bu sebeple, İnsanlar için gerekli olan bakış açılarını değiştirmektir; sorunlarını değil.

Bir kartalın üstesinden gelmesi gereken tek sorununun daha hızlı uçmak olduğunu, havanın da bunu kolaylaştırdığını biliriz. Eğer hava akımı değişir ve kartal bir anaforun içine girerse, aniden uçamaz ve düşmeye başlar. Uçuş şartlarını aynı anda etkileyen bir çok faktör vardır.

Bir sürat teknesinin en büyük engeli, pervaneye çarpan sudur, yine de aynı direnç olmadan hareket edemez

Başarıyı oluşturan engeller şeklindeki aynı kural da insan hayatında geçerlidir. Tüm engel ve zorluklardan uzak bir yaşam, güç ve imkanları sıfıra indirecektir. Sorunların olmaması, yaratıcı gerilimi ortadan kaldırır. Cahillik sorunu, eğitimi anlamlı hale getirir. Sağlık sorunları tıbba anlam verir ve tıbbın gelişmesini sağlar. Sosyal sorunlar, hükümetleri var olmasını gerektirir.

Politikalar çok çeşitlidir; prensipler ise birkaç tane, politikalar değişir; prensipler ise asla.

Güney’de Alabama’da pamuk “kral” iken, pamuk kurtları Meksika’dan Amerika’ya geçerek pamuk tarlalarını talan ederler. Çiftçiler soya, yer fıstığı gibi farklı ürünler yetiştirmek zorunda kalırlar. Sonuç olarak, birçok çiftçi eski günlerdekinden daha başarılı hale gelirler.

Alabamalı’lar , 1910’da pamuk kurtlarının yaptıklarından dolayı şükrederler. Tek ürünlü çalışma sisteminden çeşitli tarıma yöneldiklerinde, daha fazla zengin olurlar. Anıtlarında da şöyle yazarİ “Yaptıkları ve bereket müjdecisi oldukları için pamuk kurtlarının anısına.”

Hayatlarımızda hep sorumluluklardan ve sorunlardan kaçma eğilimimiz vardır. Böyle bir davranışın cazibesine kapılan genç bilgeye : “ Hayattaki en ağır şey nedir?” diye sorar. Bilge üzgün bir tavırla cevap verir.” Hayatta üzülecek hiçbir şeyin olmaması.”

Büyük insanlar hayatlarında büyük sorunlarla karşılaşırlar

Tarihe malolmuş insanların birçoğu, zorluklar içinde büyümüşlerdir. En büyük düşünürlerin en büyük fikirleri, daima ateşlerin içinden geçmek zorunda kalmışlardır.

Florance Nightingale, yatağından kalkamayacak kadar hastayken, İngiltere hastanelerini baştan düzenlemiştir. Apopleksi hastası, yarı felçli Pastör, hastalık nöbetlerinden yılmamıştır. Amerikan tarihçisi Francis Parkman, hayatının büyük bölümünde bir seferde beş dakikadan fazla konuşamayacak kadar hastaydı. Bir doküman üzerinde dev yazılarla yazılmış birkaç kelimeyi görebilecek kadar gözleri bozulmuş olduğu halde, tarih üzerine yirmi eser vermiştir.

Eğer gökkuşağını istiyorsanız, yağmura dayanmak zorunda olduğumuzu hiçbir zaman unutmamamız gerekiyor.

 

Twitter: @adalivildn 

adalivildan@gmail.com

 

Devamını Oku

DEĞİŞEN DÜNYANIN YENİ SİLAHI: “AKIL”

 

@adalivildan

adalivildan@gmail.com

 

Bütün çevremizi alt üst eden ekonomik değişiklikleri anlamak önemlidir, çünkü gelecek yüz yılda talep edilecek becerileri bunlar belirleyecektir. Adale gücünden çok akıl tercih edilecektir.  Ve yaşanılan ekonomik savaşlar gösteriyor ki aklı gelişen ve geliştirme üzerinde yoğun çaba sarf eden ülkeler ekonomik savaşlardan minimum zarar ile hayatlarına kaldıkları yerden devam etmektedir ve  edecektir.

Örneğin , İkinci dünya savaşından sonra , Amerika firmalarının çoğunun yöneticileri kendilerini, ekonomileri kötü şekilde tahrip olmuş ulusların Amerika’yla fazla rekabet edemeyeceğine inanırdı. Kaldı ki ABD her yanı fethetmiş, “En büyük” olmayı hak etmişti. Savaşta yıkılmış ekonomilerin sadece yeniden inşa edilmekle kalmayıp, ayrıca modern yapılarla donatılacağı gibi bir olasılık hiç akla getirilmedi. Almanya, Japonya, Kore, Tayvan, Fransa, İtalya ve İngiltere işgücü ve endüstri kapasitesindeki kayıplarını giderdiğinde, tablo bütünüyle değişti.

Büyümek için bazen yıkılmanız gerekebilir.

Yüksek düzeyde iletişim becerilerine ve elektronik bilgiye erişme olanaklarına sahip olanlarla olamayanlar arasında muazzam bir uçurum oluşmaktadır. Yalnızca yeni iş becerilerini değil, aynı zamanda bu becerilerle uyumlu karakter ve kişiliği de yeniden tanımlıyoruz. Gerçekte yeni bir sınıf sistemi gelişiyor ve hepimiz yaşamımızı kazanma ve yaşantımızı sürdürme de eşi görülmemiş değişikliklerle karşı karşıya bulunuyoruz.

Gelişmiş ülkeler de 20 yıl sonra işlerin yüzde 80’inin beyinsel işler ve yüzde 20’sininde kol işleri olacağı tahmin ediliyor. Bu derinlik ve boyutlarda bir ekonomik değişim tarihte hiçbir zaman yaşanmadı. Avlama-toplama(10 milyon yıl), tarıma (sekiz bin yıl) ve oradan da kentsel endüstriye (iki yüz yıl) geçişimiz çok yavaş olmuştu. Ama şimdi bir an kadar kısa görünen bir süre içinde, gen yönlendirmesiyle elektroniki hızla birleştiren bir biyoekonomiye doğru yol alan global bir hizmet dünyasına adım atmış bulunuyoruz.

Çok sayıda ülkeler ve toplumlar ve toplum içindeki insanlar bu ekonomik uçurumu aşamayacaktır. Muhtemelen becerileri gereksizleşmiş insanların tarihteki en büyük birikimine tanık olacağız. Ama kaybolan işlerden öte başka şeylerde tehdit altındadır. Çalışmadaki ve ekonomik statüdeki bu değişimin hızıyla akıl sağlığı ve şiddet arasında mutlak bir bağlantı vardır.

İlk sosyologlardan biri olan Emile Durkheim 1800’lerin İngiltere ve Fransa’sındaki uyuşturucu kullanımı, aile içi şiddet, çocuk istismarı,cinayet ve intiharlardaki artışın tarımsal ekonomiden endüstriyel ekonomiye geçişe eşlik ettiğine dikkat çekmişti. Durkheim bunun yanı sıra insanların eski varoluş inançlarını yitirdiklerini ve kendilerine yabancılaşmış hissettiklerini saptamış,bu durumu “Anomi” olarak adlandırmıştı. Depresyona, tükenmeye ve paranoyaya yol açabilen bu durumu biz yanıp bitme olarak adlandırıyoruz.

Değişimden kopmamak için gitmekte olanların yanı sıra gelmekte olanları iyi analiz edip, gitmekte olanlar için küçük yaşta verilecek eğitimlerde sağlam karakterler oluşturma yolunu izlemeliyiz. Karakter sahibi ve dürüst insanlar yetiştirme eğiliminde olursak değişimin getirdiği olumsuzluklardan en az seviyede zarar görürüz.

       İHTİYACIMIZ OLAN TEK ŞEY YENİ BİR ZİHNİYET

Bugün hepimiz teknolojik, ekonomik, demografik ve kültürel bir değişimin girdapları içinde bocalıyoruz. Bunu reddedip karşı mı koyacağız, yoksa bizim de değişmemiz gerektiği olgusunu kabul mü edeceğiz?

Beyinlerimiz değişen ortama uyum sağlamak zorundadır. Bugün erkek ve kadınlara atalarımızdan daha uygar(geçmişini unutmayan ama onların eski kötü günlerinin devamı niteliğinde olmayan) bir biçim kazandırmak gibi evrimci bir göreve sahip olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bunu bir orman ya da savanadaki genişletilmiş bir aile içinde değil, global bir köydeki tüm insanlık ailesi içinde yapmamız gerekiyor. Artık geriye dönemeyiz. Aynı yerde de kalamayız.

Toplum aklını değişime uyum sağlamayı öğretmemiz gerekiyor. Çocuklarımıza zekalarını geliştirmeyi, işbirliği yapmayı, yeni tarzlarda düşünmeyi öğretmeliyiz. Bu zorlu bir görevdir. Ama gelecekteki yıllarda esenlik içinde yaşamak istiyorsak, kendimizi bu göreve adamak zorundayız.

Devamını Oku

KİMİ SEVİYORUM KİMİ SEVMİYORUM

http://www.facebook.com/adalivildn

www.twitter.com/adalivildn

SİZİ SEVMİYORUM

Siz bu ülkeye, bu insana, bu tarihe hatta tarihi de ikiye ayırarak çürük bir muşmulaya bakar gibi bakıyorsunuz.

SİZİ SEVİYORUM

Siz inanç ayrımı yapmadan her mazlum ve zulüm altında olan çocukları düşünüyor ve insanlık için dua ediyorsunuz.

SİZİ SEVMİYORUM

Siz, çıkın üstüne çıkın, düğüm üstüne düğüm, kasa üstüne kasa hesaplarındasınız. Muhtaçlar umurunuzda değil.

SİZİ SEVİYORUM

Bayramlarda yığınla bozuk paralar hazırlayıp ellerinizi öpen her çocuğu güldürüyor; kapıcınızdan tutun tüm hizmet sektöründe çalışan çevrenizdekileri tebessümünüzden ve selamınızdan mahrum etmiyorsunuz.

SİZİ SEVMİYORUM

Siz, her sohbetinizde görgüsüzlüğünüzü ön planda tutarak Paris’i İngiltere’yi, Amerika’yı anıyorsunuz. Kahkahalarınız ithal ilaç kokuyor.

SİZİ SEVİYORUM

Siz kabir ziyaretleri yapıyorsunuz. Gazete okuyor, kitaplar okuyor, tezhip sergilerine gidiyor, parklardan çiçek yolmuyor, yollara tükürmüyor,insanların içinde geniz temizliği yapmıyorsunuz.

SİZİ SEVMİYORUM

Siz; bölücüye, ayırıcıya, kötüleyiciye arka çıkıyor; bizi dış dünyaya gammazlayan reklam hastalarını alkışlıyorsunuz.

SİZİ SEVİYORUM

Sizin “bayrağım” derken sesiniz titriyor. “Vatanım” derken sarsılıyorsunuz. Tarafınız sadece vatan. İzmir marşını dinlerken ağlıyorsunuz.

SİZİ SEVMİYORUM

Siz, aile kavramını küçümsüyor, feminizme kapılanıyor, başıboşluğu, beraber yaşamayı, birbirimizi tanıyoruz demeyi hürriyet sanıyorsunuz. Daha kendinize dürüst değilsiniz.

SİZİ SEVİYORUM

Siz örfün ve edep’in kadını, örfün ve samimiyetin erkeğisiniz. Samimiyetinize hayranım.( sayınız az olsa da)

SİZİ SEVMİYORUM

Siz, mevkinizle çevrenizdekileri eziyorsunuz. Kendinizi dünyanın ekseni zannediyor, gösteriş peşinde koşuyorsunuz. Ruhunuzda samimiyetlik yok.

SİZİ SEVİYORUM

Siz; tevazuu baş tacı edebilen nadir kişilerdensiniz. Sözü ile özü bir insansınız. Söz verdimi sözünün arkasında duran birisiniz.

SİZİ SEVMİYORUM

Siz dinlemeyi bilmiyorsunuz. Her konuyu bildiğini sanan ama hiçbir şeyden haberi olmayan ahmağın tekisiniz. Biraz susun da işin ehli bilenlere meydan kalsın.

SİZİ SEVİYORUM

Siz susulacak yerde susuyorsunuz. Bazen sükunetiniz bile çok şeyler anlatıyor.

SİZİ SEVMİYORUM

Siz, herkes, her gelişme, her millet kötü, bir bizimkiler iyi zannediyorsunuz. Yanıltıyorsunuz.

SİZİ  SEVİYORUM

Siz, yaradan’dan ötürü yaratılmışların tümüne saygılısınız.

SİZİ SEVMİYORUM

Siz her taşın altındasınız. Her toplantı da, her yemekte, her harekette hazırsınız. Meydanlara oynuyorsunuz. Ne doymaz gözünüz var.  İstemeden verilen görevde yardım olunursunuz, isteyerek verilen görevde yalnız bırakılırsınız hadîsini hiç duymadınız sanırım.

SİZİ SEVİYORUM

Doymayı ve gözü tokluluğu öğrenmişsiniz ve hak yememeyi de …

SİZİ SEVMİYORUM

Şöhret her şey diyorsunuz. Gülüşünüzde, ağlayışınızda, sevginizde şöhret kokuyor.

SİZİ SEVİYORUM

 

Ne güzel selam veriyorsunuz ve ne güzel dünyaya gelme ve kul olma bilincindesiniz. Toprağın altında da bir evinizin olduğunu  hiç unutmuyorsunuz.

Devamını Oku

YABANCI DİL HASTALIĞI

 

http://www.facebook.com/adalivildn

www.twitter.com/adalivildn

Yirmi yabancı dil bilse, insan yine de zihin hesaplarını ana diliyle yapar. Kayıp düşse, ana diliyle ağlar. Yaradan’a yakarışları ister sesli, ister sessiz  ana diliyledir.  Kurduğu hayalleri ana diliyledir.

Bedenin yanına ruh koyunuz, ona ana dili ilave ediniz; karşınıza insan çıkar.

Nesilleri mutlaka kendi ana diliyle düşündüreceksiniz. Aydın, ana diliyle düşünecek.

Bu millet olmanın şartıdır.

Üstün insanlar önce ana dillerinin cambazı ve hükümranıdır. Devletleri, kendi dilinin ustası liderler yönetir. Ana dilinin üstesinden gelenler önder olurlar.

Yabancı dil öğrenmişleri ise, en diplerde ve ufacık masalarda emir beklerken görürsünüz.

Kendinize sorunuz:

En başarılı müdür kim? Türkçeyi en iyi bilen biri.

En kaliteli hekim kim? Türkçenin müziğini keşfeden biri.

En hayran olunan politikacı kim. Ana dili içinde de fetihler yapmış, muzaffer bir edip.

Bu suallerin sayısı binleri bulur. Fakat cevabı tektir: kim ki ana dilinin dostu, o istediği yerde , makamda ve irtifadadır.

Yabancı dil bilenler, Türkçeyi iyi kullananların üç basamak altında çalışırlar. Bu kural değişmeyecektir.

Yabancı dil öğrenmenin şart olduğu müstesna meslekler elbette vardır. Nice nitelikli diplomat ve hariciyeci birkaç yabancı dil ile konuşur.

Burada bile püf noktasını görün: erişilmez bilinen bu kişilerin asıl haşmeti, kendi dillerine olan hakimiyetinden gelir.

Neymiş efendim?

Kendi dilini tam bilmeyenler, yabancı lisan ile beş adım öteye gidemezler.

Annelere babalara bakıyorum. Çocuğum İngilizce öğrensin diye yırtınıyorlar. Türkçeyi 600 kelimeyle konuşan ilköğretim öğrencisi veya Anadolu Liseli delikanlı İngilizceyi de ancak bu ayarla bilecektir. Kendi dilini en az 10 bin kelimeyle yazıp konuşamayan birinin elalemin lisanıyla otorite olması mümkün mü?

Eğitim sisteminde çocuklarımıza önce Türkçe öğretiniz. Türk büyüklerinin eserlerine onları yönlendiriniz.

Çare yok mu, var:

40 yıl önceki güzelim Türkçeye dönmek zorundayız. İstanbul şivesine yeniden kavuşmak ihtiyacındayız. Dilimiz beter olmuştur. Kısırlaşmış, tıkızlaşmış, müziğini kaybetmiştir.

Bütün politikacılar, iş adamları, öğretmenler!

Lütfen; o eski , olgun, zengin lisana geçiniz. Anıtsal, tarihsel, kentsel,          ruhsal,parasal,yönetsel,görsel,ilkesel,yazınsal,basınsal demeyiniz.   Bu dil ile sanat ve edebiyat yapılmaz. Şiir yazılmaz. Derin düşünülmez…

Bu lisanla, âlim, mütefekkir, üstad yetişmez. Çünkü, ikibin kelime içine hapsoluyoruz. İkibin kelime ile ancak dilenilir.

Bu iptidailiktir.

Türkçe ile oynayanların, şiiri, hikayeyi, romanı, politikayı öldürdüğünü artık fark ediniz. Bu moda tehlikelidir.  İşte görüyorsunuz, iki Türk birbirinin yüzüne Çinliye baktığı gibi bakıyor. Hele ki sınırlandırmalarını aşmış ve Türkçesini geliştirmiş bir konuşmacı ekranlara çıkmaya görsün. Konuşmasından anlaşılmadığı için uzaylı muamelesi görüyor ve yanlış anlaşılıyor.

Türkçe elden gidiyor.

Edebiyat, sanat elden gidiyor.

Bu çirkin, bu cılız, bu kasıtlı istikametten geri dönmemiz şart.

İnanın; ekonomileri, politikaları düzeltmek bile dili doğru kullanmaya bağlı.

Biz birbirimizden koptuk. Baba oğuldan, anne torundan, arkadaş arkadaştan koptu.

Bu tuzaklı gidişe son veriniz. Dilin güzelliği insanların birbirine karşı tutumunu da değiştirecektir inanın.

Türkçeyi kurtarmak, Türk dünyasını kurtarmakla bir…

 

Anlayınız!

Devamını Oku

YGS’YE GİRECEKLERE… (BİLİNMEZ TEPELERE ÇIKABİLEN YİĞİTLERE ÖNCÜ DİYORLAR)

 

http://www.facebook.com/adalivildn

www.twitter.com/adalivildn


 Hiçbir insan, başarma ve mutlu olma imkanlarından yoksun olarak yaratılmamıştır. Problem, imkan ve kabiliyetlerin eksikliği değildir. Problem, insanların, kabiliyetlerini, kendilerine takdir edilmiş nimet ve başarıları elde edecek şekilde geliştirmemesindedir.

 

Çoğumuz tenperverlik, kimimiz kolaycılık ve kimimiz üşengeçlik yüzünden kabiliyetlerimizin kapasitesini arttırma zahmetini göze alamayız. Ağacı yaşken eğmeyiz.  Her insana fıtratı üzerine kabiliyetler verilmiştir. Kabiliyetlerini geliştirmeyen insan hayatın sunduğu nimetlerden de yararlanamaz. Bunun kabahati ne kaderdedir ne Yaratıcı’da!

 

İnsanın talebi, ancak insanların zihinsel kapasiteleri nisbetindedir! O yüzden insan, sadece kabiliyetlerinin gerektirdiği kadar bir imkana sahip olsa mutlu olur. Bu durum, Cenab-ı Hakk’ın en büyük mucizesidir.

Bir tavşanın, “Et yemek nasıl bir şeydir acaba? Burada her gün havuç, lahana yiyip duruyoruz . bir gün de biz et yesek…” diye dertlendiğine tanık oldunuz mu? Bir horozun canı biftek ister mi?

Tabi ki hayır!

Dolayısıyla Tanrı’nın eşya ile ilgili iradesi, dilemesi ve yaratması o eşyanın kabiliyetlerinin ötesinde ve haricinde olmuyor, olamaz. Bu şu demektir: her insan, onu başarılı kılacak ve mutlu edebilecek kabiliyetlere sahip olarak doğar. Olamıyorsa, kesinlikle problem kendisindedir. Suçu kabahati yaratılıştaki adaletsizliğe veya kaderinin kötülüğüne yükleyemez.

Başarmak İçin Hayal Kurun.

Bir şeyi halk edemiyor, zihnimizde canlandıramıyorsak, onu başarmamıza imkan yoktur. Bütün teferruatıyla zihnimizde canlandırabildiğimiz şey artık bize ait sayılır. Onu yapabiliriz. Zihnimize bağışlanan bu özellik, Tanrı’nın kendi sıfatlarından insana bahşettiği bir özelliktir. Allah bir şeyi yaratmak istediğinde, bildiğiniz gibi “ona ol der ve o da olur.”  Benzetmede hata olmasın, Rabbin bir şeyi dilemesi, onu tasarlaması, onun var olması için yeterlidir. Kader tasarladığı andan itibaren kudret ona bir vücut giydiriverir. Bunun adı “sudur”. Sudur zihinde geçen şeyin gerçekleşmesidir.

İmam Gazali,”sudur” hadisesini anlatırken insan beyninin de böyle bir özelliğin olduğunu hatırlatır. Ve şu misali verir: “ Bir tahta parçası düşünün. 20 santim eninde üç metre uzunluğunda insanı taşıyabilir bir kalas olsun bu. Bunu yere koyduğunuzda herkes onun üzerinde yürüyebilir. Ama yükseğe çıkardığınızda, yani onu bir köprü gibi iki ayak üzerine kurduğunuzda, çok az insan düşmeden onun üstünde, bir uçtan bir uca geçebilir.

Neden?

Çünkü sizdeki “düşerim” korkusu artık fiile dönüşmüştür. Zihninizin düşme fiilini canlandırması sonucunda düşme fiili gerçekleşir. Öyle bir korku olmasa düşme de olmaz. Tabii maddi bir etken sizi itmemmişse…

Zihinde canlandırmanın ne müthiş bir güç olduğunu anlayabiliyor musunuz? Beyinle ilgili yaratılmış en büyük sırlardan biri ; beynimizin, zihinde canlandırma ile gerçekten onu yapma arasındaki farkı algılamamasıdır. Yani siz bir şeyi reeldeki haliyle zihninizde canlandırmaya başladığınızda, beyniniz, onu gerçekten yapıyormuşsunuz gibi algılıyor ve vucudu ona göre hazırlıyor.

Bildiğiniz gibi dua da bir zihinsel canlandırmadır. Dua, şiddetle istediğiniz bir şeyi zihninizde canlandırmaktır. Zaten zihninizde canlandıramadığınız bir talep (yani kalbinizin katılmadığı bir istek) Rabbin katında da işlem görmez. Çünkü Cenab-ı Hak, bir ayette “sizin öylesine söylediklerinizi ka’le almam. Ama içine yüreğinizi koyduğunuz taahhüt ve sözlerinizi ka’le alır ve onları takip ederim” buyuruyor.

Bir duanın makbul olması için, onun içine yüreğinizi ve samimiyetinizi koymalısınız. Yani onu bütün detayları ile zihninizde canlandırmalısınız ki beyniniz onun gerçek olduğunu sansın ve vücudunuzu o talebe göre ayarlasın!

Unutmayın!

Biri bir şeyi yapabilmişse herkes o şeyi yapabilir. Çünkü mucizelerin, insanlara verilmiş çok büyük bir nimet ve aynı zamanda bir hedef gösterme operasyonu olduğunu düşünüyorum.

Peygamberlerin kendi kavimlerini inandırmak için gösterdikleri mucizeleri ( Allah’ın bir armağanı olmalarının yanı sıra), insan eliyle yapılmış  ve benzerleri daha sonra yapılabilecek örnekler ve insanlığa sunulmuş hedefler olarak algılıyorum. O mucizeler aynı zamanda insanoğlunun bilim ve teknolojide nereye varabileceğinin sınırlarını da gösterebilmektedir.

KONSANTRASYON

Hiçbir insan, aklına hiçbir şey getirmeden yirmi’ye kadar sayamazmış. İlk anda inandırıcı gibi gelmese de deneyince saymak pek mümkün görünmüyor. İnsanın aklına, sayarken mutlaka bir şey geliyor.

O zaman, hiçbir şey düşünmeden, düşündüğünü de düşünmeden beynin tamamen faaliyetinden alıkonması mümkün mü? Mümkünse bunun pratik faydası nedir?

Aslında başarılabilinirse önemli bir faydası var: Bu, kilitlenmeye yüz tutmuş, işlem yapmakta zorlanır hale gelmiş bir bilgisayarı resetlemek gibi bir durum.  Geri planda çalışan, beyninizi yoran  ve zihninizi cidden meşgul eden bütün açık programların kapatıldığını ve bütün duyularınızla bir tek noktaya odaklandığınızı farz edin. Yani bilgisayarınızda o an sadece tek program çalışıyor olsun.  Ne muazzam bir potansiyel!

Unutmayalım!

Odaklanmayı öğrenmeden iyi zihinsel canlandırma yapamayız.

Zihnimiz derin devletimizdir . Derin devletimizin kodlarını, değişmez maddelerini sık sık gelişen dünya  şartlarına göre değiştirip yenilemezsek, zamanla zihnimiz bir ‘sanal korkular gayyası’na dönüşür.  Ve bizi iş yapmaktan, harekete geçmekten , alıştığımız ve rutin hale gelmiş iş ve alışkanlıklarımızı değiştirmekten bile alıkoyar. Bıktığımız ve artık bizi sıkmaya başlamış, mutsuz eden, gelişmemizi önleyen halleri ve şartları bile değiştirmemize müsaade etmez. Bize hep şöyle dedirtir: ‘Ne yapayım, böyleyim işte. Değişmek istemiyorum. Beni de böyle kabul edin!’ . Böylece hayat bizim için hiçbir gelişme içermeyen bir tekrardan ibaret hale gelir. Aslında bu hal tam bir duygusal felakettir.  O insan, zamanla kendi kendine acıyan ama halini değiştirmeye de yanaşmayan bir zavallıya dönüşür. Ama bütün bu olup bitenlere dürüstlüğünün –halbuki becerisizliktir- neden olduğunu düşünür. Oysa o kendisini zamanın icaplarına uygun olarak güncellememiş, hayatı doğru algılayamamış ve kendisini mutsuzluğa ve başarısızlığa mahkum etmiştir.

Okumuş olması, entel takılması, güya modern ve medeni bir insan olması kişiyi bu hale düşmekten alıkoymaz.  Tarih içinde mahvolmuş, geri kalıp yok olmuş toplumların başına gelen felaketlerin  en temelinde , bu zihinsel kabızlık ve bu derin tutuculuk yatmaktadır.

İslam toplumlarında yaşanan bu zihinsel kabızlık ve gelişime ayak uyduramama sendromunun bir nedeni de bana göre, yanlış kader anlayışıdır ki, insanı kendi halini değiştirmek için çaba göstermekten alıkoymuştur. Çünkü rızkın Allah’ın uhdesinde olduğu bilgisi, doğal olarak fakirliğin ve geri kalmışlığın bir Tanrısal dayatma olduğu varsayımını da beraberinde getiriyor.

Böyle bir anlayışa sahip insan, zihinsel kodlarını değiştirmeye asla ihtiyaç duymaz. Çabanın nelere kadir olduğunu düşünmez ve sonunda her türlü kötülüğün kabahatini kadere yükler. Fakirlik ve çaresizlik içinde, gelişmiş toplumların gelip onu imha etmesini bekler. Tabii ki derin bir milli gurur ve muazzam bir tarihi hamaset nutukları arasında… Çünkü kendisini zamanın bilgeleri ile güncelleyememiş bir zihin ancak duygusallık üretir. Duygusallık da mevcudu tanrılaştırmaktır.

Nasıl bizim derin devlet zihniyeti taşıyan bürokrat ruhlu insanlarımız, her sivil girişimi, demokratik her yeni talebi ülkeyi yıkma çabası olarak algılıyorsa, değer yargıları sık sık güncellenmeyen; yani bilgi ve deneyimlerle sürekli yenilenmeyen zihnimiz de her yeni girişimi böyle tehlikeli bulur  ve bizi onu yapmaktan alıkoyar.

Bu hal, misk kokulu bir bahçenin ortasında, hoş olmayan kokular da olabilir diye nefesini tutmak gibi bir şey. Böylesi bir zihne sahip biri, içinde bulunduğu toplum adına karamsarlık üretmekten ve karşısındakine mutsuzluk vermekten başka işe yaramaz.

Zihni düzeltmenin yegane yolu , onun anayasasını değiştirmektir. Bu zor gibi görünse de imkansız değildir. Eğer zihninizin anayasasını değiştirme eğilimine sahipseniz, günde kırk kere aynanın karşısına geçip “Ben daha iyisini başarabilirim ve ben tüm risklerin üstesinden gelecek kadar güçlü yaratıldım.” Diyebilmeniz lazım. Zihninize sürekli iyi ve olumlu kelimeler söyleyin. İyi ve olumlu kelimeleri tekrar edin. Bir tür ‘zikir’ yani!

 

Hatırlarsanız bir Japon profesör, su ve çiçekler üzerinde yaptığı bir araştırmada, kötü söz ve iyi sözün suyun yapısı üzerinde derin etkiler yaptığını tespit etmiş, övücü sözlere muhatap olan suyun kristalize olduğunu belirlemişti. Aynı durum yüzde 80’i su olan beynimiz içinde geçerlidir. Dış etkenlerde öğretmen, arkadaş, anne-baba, çevredeki tüm dış etkenlerin motivasyonunuzu düşürmesine izin vermeyin. Unutmayın sizi gerçekten seven size en muazzam sistemi yüklemiştir. Yapmanız gereken tek şey o sisteme işlerlik kazandırmak. 

Devamını Oku

ÜST KİMLİĞİMİZ TÜRKLÜK

http://www.facebook.com/adalivildn

www.twitter.com/adalivildn

 

Her medeniyeti, aynı güzel iklimde oluşup buluşmuş müstesna değerde (belki de kaderin armağanı) münevverler sırtlanıyor ve dönemleri onlar aydınlık kılıyorlar.

Bu ansızın çıkagelen ışık adamları kimbilir hangi bilinmezlerin sonucu.

Kültürüm en debdebeli günlerinde, ölçülere sığmaz mimarlar, bestekarlar,ilim ve irfan hanedanları çıkarabilmekle ünlü.  Gene aynı kültür en ümitsiz zamanlarında da kahramanlarını  (sanki hazırmış gibi) ortaya savuruyor. Bizler hiçbir dönemde yürekli adam sıkıntısı çekmemişiz. Dara düştüğümüz gün bakıyorsunuz, aynı saatte yangın bakışlı öncüler yine karşımızda.

Vaziyet en kestirme tarifi ile ancak şöyle özetlenebilir. Tarih Türk’ü iltifatsız bırakmıyor. 

20’nci yüzyılda büyük bir dram yaşadık. Ülke çok yönlü saldırı ve işgallere uğradı. İlaçsız, ışıksız, silahsız,yolsuz, emeksiz, giyimsiz ve de yapayalnız bir toplum nasıl oldu da kendisini yıkıp süpürmeye niyetli, dört yandan sarmış varlıklı ve tok güçleri yıktı ve süpürüp attı?

Matematik ve istatistikler bu suale cevap bulamaz.  

Anlaşılıyor ki tarih, Türk’e iltifatı gene hatırlamış.

Dünden bugüne değişen sadece imkanlar. Yoksa güle oynaya gelen fazla hevesli zulüm sahipleri ile “Masum dirayet” yine karşı karşıya.  Aynı masumiyetle ve aynı samimiyetle; insanlık, adalet ve bütünleştirme amacı güden zihniyetimizi koruyarak savrulun! türkler geliyor diyebilme yetimizi kaybetmeyeceğiz.

Türk aydını 20’nci yüzyılı satır satır öğrenmeden kendine gelemez ve hedefli yaşayamaz.

-Uğranılan hüzünleri de, yaşanılan dehşet günlerini de çabuk unutuyoruz.

-Bilinmesi gerekenler hep ihmale uğruyor.

-Vurdumduymazlığımız başlarımıza dert. 

-Birbirimize çokça düşüyoruz.

Bu saydığım yakıcı hükümler herkesin iliklerine işlemeli. Şunca yüzyıldır üzerinde bulunduğumuz bu topraklarda tamı tamına 27 kültür (yani millet) yaşadı. Bizler Anadolu’nun  28’nci sahibiyiz.  Böyle bir örneğe hiçbir coğrafyada rastlayamazsınız.  Bizden evvelki 27 kültür niye battı , neden gömüldü? 

İkiliklere düştükleri için.

İkiliklere düşmeye başladığımız an bitmeye de mahkumuz demektir.

Derler ki Türkler kadar, azınlıklarla bir arada yaşayıp da mutlu olabilen başka bir ırka kolay rastlayamazsınız.

Şimdi ne oldu da kendi ırkımızla bir arada yaşama yetimizi kaybettik?

Şimdi ne oldu da birbirimize tahammül edemeyen bir toplum haline geldik?

Birlik olabilmemiz için yokluklar içinde ,ardı ardına kesilmeyen savaşlar içinde mi olmamız gerekiyor.

Kutuplaşmış bir toplum haline gelseniz de, dış dünyanın gözünde  bir türksünüz.  Temsil ettiğiniz değer dış dünyada güçlü,yıkılmayan, yılmayan sadece kendinden olanı değil tüm insanlığı kucaklayan haliyle ünlenmiş. Hani geçmişinizi bile ikiye bölmeyi başarabildiniz ya işte o ikiye  böldüğünüz kimlikler ile hala saygınlığınız var.

***

Kürtlük Türklüğün İspatıdır

Yazımın başından beri Türk menşei ifade kullandığımın farkında olan biri olarak size bir anekdot aktaracağım.

Günlerden bir gün, önemli ilim adamlarımızdan Mehmet Niyazi Bey’e dikkate değer bir mektup gönderilir. Bu şaşırtıcı mektupta yazılanlar kürtlüğün türklüğün ispatı olduğunu gözler önüne seriyor.

Mektupta:

“Sayın Hocam, “Siz Köln Üniversitesi’nde iken ben de Frechen’de öğretmendim. Kürtçü ve Komünist idim.  Adanalı bir arkadaş sohbetlerinize geliyordu. “Pişman olmazsın” diyerek benide davet etti. Onunla iki kez ziyaretinize geldim.

“Sonra ziyaretimi tek başıma yapıyordum.  Fikirlerimiz ayrıydı; ama dinliyor, zaman zaman verdiğiniz kaynakları araştırıyordum. Benim gibi kürt olan Niğde’nin Ortaköyü’nden Adil Yaşar da müdavimleriniz arasındaydı. Fakat o hem Müslümandı, hem de Türk olduğuna inanıyordu.

“Bir gün eve Rudi adında bir komünist gelmişti. Rudi’yi ben ilk görüyordum, fakat diğerleri tanıyordu. Konuşma sırasında Adil’e “Sen Türk değil Kürtsün” dedi. Aralarında şiddetli bir münakaşa başladı. Adil, ‘Ben Almanca iyi bilmiyorum, ama sen oku’ diyerek  masadaki kitabı önüme atıp evden çıktı.

Bıraktığı kaynak  Prof. Dr. De Groot’un ‘ Die Hunnen’ adlı kitabı idi.  Eseri alıp evime götürdüm. Çince, Rusça, Türkçe,Arapça, Farsça ve bütün dillerden yararlanan De Groot’un ciddi bir ilim adamı olduğunu, bu konudaki bütün kitaplara kaynaklık ettiğini o zaman öğrendim.  O vakte kadar bin Ön Asya kavmi; Asurların kalıntısı, Selahaddin Eyyubi’nin de mensup olduğunu bildiğim Kürtlerin menşeine dair kitapta belgeler vardı.

Oğuz Han’ın torunlarının birinin adının “Kürt” olduğunu, Kürtlerin de onun adını taşıdığını belirtiyordu.”

Orhun Abidelerinde kullanılıp da bugün Anadolu Türklerinin kullanmadığı, ama Kürtçede bu kelimelerden 532’sinin  yaşadığını yazıyordu.  Ve verdiği örneklerin bazılarını ben de biliyorum. Yenisey Abidelerinde Uygur Hakanının : ‘Ey  Kürt beyleri’ diye hitap ettiğini belirten klişe de vardı. Dilimiz zihnimi kurcalıyordu. Araştırmadığım kaynak kalmadı. Bizi bölüp parçalamak isteyen propaganda kitaplarının dışındak kaynaklara dayanarak Türk olduğuma tam inandım. Adil’in Alman Rudi’ye dediği: ‘kürtlüğüm Türklüğümün ispatıdır’ sözü prensibim oldu.

Mektup burada bitmiyor, devamı şöyle;

“Hizmetlerim olur düşüncesiyle Türkiye’ye döndüm. Fakat ülkemizde oynanan oyunlara üzülüyorum. Türk-Kürt diye bizi bölecekler. Bütün basın ‘Türk-Kürt’  manşetleri çekip ‘Türk-Kürt’ diye masum vatandaşları ayrı bir millet olduklarına inandıracaklar.”

“AB gibi organizasyonlarla dünya birliklere gidiyor, biz bölünmeye çalışıyoruz.  

Bazıları Türkiye’ye huzuru çok görüyor. “Vurun birbirinizi, yiyin birbirinizi!” diye bağırıyor.

Bazıları da “Başüstüne” deyip işbaşı yapıyor.

“Vurun birbirinizi, yiyin birbirinizi!”

Bu vahşi çığlık dünyanın her köşesine her gün gönderilir durur. Başkalarının mutsuzluğu ile mutlu olan toplumlar vuruşturacak kişileri bulacak, ille parçalayacak, ille de hükmedecektir. Ve bunun için de fitne tohumları ekmeye devam edecektir.  Tohumu sulayıp büyütmek sizlere kalmış.  Feraset sahibi toplumlar bu oyunlara alet olmaz.

 

Derin düşünelim…

Devamını Oku

BÜTÜN SIRLARIYLA TÜRKLER

http://www.facebook.com/adalivildn

www.twitter.com/adalivildn


Türkler bir tuhaf, onlar geçerken uğramıyor. Basbaya geliyor ve sevdiği her coğrafyanın efendisi katına erişiyor. Bu yükselişlerde elbet bir yığın  sır da olması lazım. Bu sırları çözmeden ve dünleri bilmeden yarınların kapısını açacak anahtara ulaşamayacağımız aşikâr.

Tüm tarihçilerin ortak görüşü şudur: “İmparatorluklar kuvvetle kurulur, bilgelikle tutunur.”

Osmanlı  henüz beylik döneminde iken diğer beyliklerden daha güçlü, hesaplı, hedefli ve sağlam temelli idi, çünkü ilimde, sanatta, mimaride, fikirde, edebiyatta baş edilmez dâhî öncülerle bilgeler deryâsında pek yaman nasipleniyordu. İmparatorlukta kuvvet ile bilgelik yan yana hem de barışık idiler.

Osmanlı döneminde en çok büyük adam yetiştiren aile osman gazi ailesidir. Bu büyüklük elbet Osman Gazi’de var olan merhamet ve tevâzu ile; sonrayı düşünme kabiliyeti, Anadolu toprağı ile birlikte komşu beylikleri keşif ve analizdeki başarışıyla da ilişkilendirilebilir. Osman Gazi sert, inadına fedakar, dünya malına yüz vermeyen bir yapıda idi. İsminin anlamı (Arapça) kemik kıran demek. İşte bu “Kemik Kıran” öncünün, başkan komutanın öldükten sonra oğullarına bıraktığı miras: Bir kaftan, bir sarık, üç solgun kuşak, kaşıklık, tuzluk… Mirasına birkaç at ile küçük bir koyun sürüsünü ekleyiniz hepsi bu… Osman Gazi’nin asıl gücü, kavgaya, savunmaya her an hazır bekleyen, kendisine sonsuz güven ve saygı besleyen askeri idi. Tabi bu güven ve saygıyı gerçek anlamda sağlamayı yaşantısı ve tutumuyla başarabilmişti Osman Gazi.

Bir refah devleti olan Osmanlı; sonunda tütün, kahve, afyon ve şarap ile yan yana geldi. Şairler bu yeni misafirleri “ Keyif dünyasının  dört unsuru, zevk divanının dört yasağı” diye anıyorken, ulema itiraz ve ilan eder ki “Bunlar sefahat çadırının dört direği, Şeytan’ın dört veziridir.”

Bu konuda uzun süre tatlı tatlı sürtüşülecek ama hiç dövüşülmeyecektir. Aynı millet yine her yıl kutsal Kabe örtüsünü, Kabe oluklarını altınlarla dokuya bezeye Mekke’ye göndermeğe devam edecektir.

İmparatorlukta garip olaylar da yok değildir. Sözgelimi Macaristan’da Papa’ya muhafızlık yaparken başlarındaki Avusturyalı generalleri beğenmeyip Osmanlı hizmetine geçen 600 Fransız askeri Hotin savaşı’nda Yeniçerilerle yan yana döğüşmüş, önemli başarılar sağlamıştır.

Gel gelelim Köprülü Mehmet Paşa’nın ülkeler aşan vasiyetine.

Vefatından önce Dördüncü Mehmed’e bir vasiyet bırakır. Bu durum ilk ve son defa gerçekleşmiştir. Vasiyet şöyleydi: “Sultanım, kadınların tesirine kalma, asla çok zengin kişileri vezir seçme. Ne pahasına olursa olsun devlet gelirlerini artır. Orduyu rahat ve gevşeklik içinde bırakma. Ve kendinde faal ol.”

Hayrettir ama bu vasiyete uyan Fransa Kralı 14’üncü Louis, aynısını ülkesine uyguladı. Ve vasiyete uygun seçtiği bakanlarla Fransa’ya saygınlık kazandırdı.

Ve savaş tarihi.

1740 yılındayız. Avrupa’daki Hristiyan devletlerin arası ateş kızılı… Avrupa büyük bir savaşın öncesinde iken bu kargaşadan istifadesiyle kaybedilen Osmanlı topraklarını hiç kayıpsız yeniden kazanması ihtimali var iken, Sultan 1. Mahmut, sadrazamı aracılığı ile Avrupa krallarına birer mektup yollamıştır. Gerçekten ibretli, dersi bol, örnek bir davet karşısındayız. Okuna !

“Hangi hassas ruh, hangi insan savaşın getirdiği acılar karşısında titremez?.. Kırlarda kan dereleri akar, galipler de mağluplar gibi ölüm meleğinin elinden kurtulmaz. Korkunç salgın hastalıklar, savaşçıların arkasından gelir, onlara saldırır, devirir ve tam zafere tutuldukları çukurlara atılmalarına sebep olur. Azrail, mânâsız hiddetleriyle vahşi hayvanları taklit eden değersiz insanları işte böyle cezalandırır.”

“Savaş çığlığı atan kötülüğün korkutucu cini alev çakan kılıcı ile milletleri bağlayan ipi koparır; artık kardeşler arasında hiçbir alışveriş olmaz. Ademoğulları arasında ‘En kuvvetli, En haklı olandır’ kanunu geçerli olur. Kurbanların kanı veya gözyaşları, her faziletin hakarete uğradığı, zaafın celladını, masumiyetin zâlimini, utanmazlığın hürmetsizliği bulunduğunu göstermektedir. İşte bunca günahın ve bunca felaketin geri gelmesini önlemek için ve Allah’ın yeryüzündeki gölgesinden başka bir şey olmayan padişah, Hristiyan hükümdarları anlaşmaya dâvet eder ve arabuluculuk teklifinde bulunur.”

Bir liderin Allah’a teslimiyeti ve bilgeliği önce uzlaşma ve adem kardeşliğini düşünme amacı gerektirir.

Devamı var…

 

 

Devamını Oku
}