Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Endişeliler

Endişeliler

Yatay geçiş yapmak zorunda kalmıştım. Üç yıl okuduğum okulda başörtümü açamayacağımı anladığım için…

Annemle, babamla birlikte gittik okula. Nizamiye kapısında uyaran olmadı. Öğrenci işlerinin olduğu binaya gelince karşılaştık ilk şokla.

Kapıdaki güvenlik görevlisi başörtülü olduğum gerekçesiyle içeri alamayacağını söyledi. Bildiğimiz bir şeydi ama bir ümitti işte…

Başörtüsü takmaya başladığım 12 yaşımdan beri babam bile beni örtüsüz görmemişti. Dahası ben de onun yanında açamazdım.

Babam bunu fark etmiş olacak ki bir bahaneyle uzaklaştı yanımızda. Gördüm babamın gözyaşlarını…

Uğruna dünyayı yakardım oysa ben babamın bir damla gözyaşı için. Hiç bir şey yapamadım…

Annemin desteği ile girdim okula…

Hiç unutmuyorum o günü…

Unutmayacağım da…

Biz bizi hakir görenlerin, bizi aşağılayanların, aklımıza/fikrimize güvenmeyenlerin, bize inanmayanların olduğu zamanları unutmayacağım gibi…

2002’de halk iktidar oldu…

Bu topraklarda cumhuriyet ilan edildiğinden beri halk hiç bu kadar gerçek temsil edilmemişti. Ve iktidar hiç bu kadar halk için olmamıştı.

Bu kadar halkın içinden biri başbakan olmadığından belki, millet sahip çıktı seçtiğine…

Ama 2013’e  gelinceye kadar geçen sürede hep endişeliler oldu bir yerlerde.

Hep endişe etmeye devam ettiler…

Her şeyden önce onların endişeleri var mı diye soruluyordu oysa.

10 yılı geçti. Hala endişeli onlar. Hiçbir endişeleri karşılık bulmasa da…

Bir gün Gezi Parkındaki ağaçlar kesilmesin diye eylem yapmak istedi birileri. Ve bu eylem kutsal endişeliler için işaret fişeği oldu.

O zaman bağıra bağıra söylediklerinden çok net anladık endişe kaynaklarını. “Yaşam Tarzına Müdahale” imiş dertleri. 10 yıl boyunca yaşam tarzlarına zerre müdahale edilmeyenler ya bundan sonra edilirse diye endişelilermiş.

Bizimki yaşam tarzı değildi zaten. Kutsal endişeli olmadığımızdan bizim yaşam tarzımıza müdahale de olabilirdi hani…

Başörtülerimizle okullarımıza alınmadığımızda yaşam tarzı kutsayıcıları hiç özgürlükten bahsetmediler. Çünkü onlara göre özgürlük onların istediği şekilde değilse özgürlük değildi.

Üç başörtülü arkadaş aynı yolda kol kola gezemedik biz. Çünkü her an terörist olarak yakalanabilirdik. Endişelilere göre de hak etmiştik zaten…

Kimin elinden içkisi alındı. Ya da eteği kısa diye okula alınmayan mı var aranızda.

Sahi kıyafetinizden dolayı alınmadığınız AVM olmuş muydu?

Peki giyiminizden dolayı sizi minibüsten indiren oldu mu hiç?

Asker olan eşimin yemin törenine başörtülü olduğum gerekçesiyle almak istemediler. Örtümün iğnesiymiş sorun. Ha bir de eski Türk filmlerinde ki gibi çenemin altından bağlamalıymışım. İstediklerini yapınca girebildim ancak. Oysa eşim vatani görevini yapıyordu. Ben de bununla övünç duyacaktım. Ama onlar beni giyimimden dolayı almak istemediler tören alanına.

Rujunuzun rengine müdahaleyi en iyi ben anlarım bu yüzden…

Hala yakıştıramıyorsunuz  değil mi başörtülülere Mercedes’i BMW’yi… Endişeleriniz o kadar geçmiş ki kendi endişelerimizin önüne uzunca bir süre biz de yadırgadık doğrusu…

Kendi hayat tarzıma müdahale ne kadar rahatsız ediyorsa beni, sizin ki de o kadar rahatsız ediyor. (Siz-biz demek zorunda kalışım sizin bizi sizden kabul etmeyişinizden)

Ve ne zaman ki benim hayat tarzıma müdahale sizi endişelendirirse o zaman gerçek biz olacağız buna hiç şüphem yok.

 

 

 

 twitter:@yoncakayasahin

Devamını Oku

Diren Gezi

Diren Gezi

İki-üç ağaç dediler memleketi yangın yerine çevirdiler…

Günlerdir Gezi Parkı ile oturuyor, Taksim’le kalkıyoruz.

İki üç ağacı önlerine alıp “yaşam şekline müdahale” iddiasıyla eylem yapıyorlar her yerde.

Adı her yerde aynı Diren Gezi…

Direnen ise darbeci zihniyet…

Kimsenin ne Gezi Parkıyla ne de Taksim’le bir derdi yok. Dert kendinden olmayana tahammülsüzlük.

Mesele Erdoğan da değil, çok dillendirdikleri üslubu da değil biliyoruz.

Dertleri millet iradesi...

Eylem yapmak demokratik tepkilerden biri evet. Ama başkalarının hakkına tecavüz edildiği andan itibaren hiçbir hakkaniyeti kalmaz. Tıpkı Gezi Direnişi gibi.

Yakmak, yıkmak hiç bir haklı iddianın gerekçesi olamaz...

Hükümete en iyi cevabın sandık olduğuna inanlardanım.

Seçtiğim aday beni mecliste temsil etsin diye var. Görev süresi 5 yıl. Görevini tam olarak yaptığına inanmazsam bir daha seçmem.

Ama bu eylem yapanlar da çözümün sandık olduğuna inanıyorlar aslında. Ama sorun onların adaylarının seçimden galibiyetle çıkamayacakları kaygısı.

Gezi Parkı ile başlayıp ülkenin geneline yayılan eylemlerin temelinde de sandıkta kendi düşüncesinden birinin çıkmasından ümidini kesmiş olan halkın tek ümidinin Ak Parti olması var.

Elbette hepsi bu kadar masum değil.

Cumhuriyet kurulduğundan beri halkın demokrasiye alışmadığı gerekçesiyle yönetim şekli cumhuriyet olmasına rağmen neredeyse her seçime müdahale edildi.

Ya partiler kapatıldı ya oyunlar oynandı. Tek halkın dediği olmasın diye.

Oysa millet yapılanı çok iyi görüyor ve değerlendirmesini de gayet iyi yapıyordu.

Asıl korku işte bu.

İstedikleri kadar yaygara koparsınlar, kamuoyu oluştursunlar millet kendisine hizmet edecek olanı da ezecek olanı da çok iyi biliyor.

Ve her seferinde olduğu gibi kendi istedikleri olmayacağı korkusuyla demokrasi dışı yollar arayışındalar. Bu uğurda oynan oyun hep aynı. Askerin yönetime müdahalesini meşru göstermek için; kargaşa çıkarmak, toplumu kutuplara bölmek, iç ve dış kamuoyunda mağduru oynamak…

Sonuç olarak askerin yönetime müdahalesi…

Defaatle oynan oyuna bu sefer gelmeyeceğiz.

Biz milli iradeye inanıyoruz. Bizim irademiz meclis.

Hükümete karşı yapılan her eylem milletin kendisine yapılmıştır.

Kendi iradesini ortaya koyamayanın başkasını iradesini yok sayma, yok etme anlayışının bitmesiyle belki de gerçek demokrasi gelecek.

Zira demokrasinin temelinde kendinden olmayana tahammül değil saygı var.

Kendisine, düşüncesine, yaşam şekline saygı bekleyenlerin asıl korkusu ne biliyor musunuz? Onlara onların davrandığı şekliyle davranılması. Biz yaptık. Ya aynısını bize yaparlarsa diye. Evet saygı bekleyebilmek için önce saygılı olmak lazım.

Ama biz buna rağmen bu oyuna gelmeyeceğiz.

Yaptıklarınızı yapmayacak, oyunlarınıza gelmeyeceğiz.

Bütün oyunlarınızı daha önce izledik.

Ve biliyoruz ki bu sefer imtiyazlı azınlık değil samimi halk kazanacak.

Ama sen yine de Diren Gezi…

 twitter:@yoncakayasahin

 

Devamını Oku

Varlık Barışı

Varlık Barışı

Mehmet Öz’ün Türk Kahvesi’ne Yunan Kahvesi demesiyle attı tepemiz…

Konu ile ilgili yazılanlara baktım. Genel yargı (açıkçası benim de düşüncem) Türkiye’nin yurt dışında kültürünü tanıtamaması şeklinde.

Siz  devlet olarak milyonlarca para döküp reklamlarınızı yaptırsanız da hal dili ile yapılan reklam kadar etkili olmuyor. Vatandaşlarınızın yurt dışındaki temsilinin onda biri kadar etmiyor.

Peki Türkiye vatandaşları yurt dışında neden birlik olamıyor, Türkiye’nin doğru tanıtılmasında diğer devletlerde/milletlerde olduğu kadar etkili olamıyorlar.

Başka sebepleri de var muhakkak ama ben yurt dışına gitmek zorunda bırakılan Türkiye vatandaşlarının gittikleri yerlerde Türkiye’yi anlatmaya gönüllü olmadıklarını düşünüyorum.

Çünkü çeşitli sebeplerle ülkelerinden koparılmışlar. Gönülleri kırık gitmişler. Hatta belki kaçmışlar ya da kovulmuşlar ülkelerinden.

Bu insanlar gittikleri yerlerde geride bıraktıkları güzellikleri anlatabilirler mi?

Bir dönem Ermeniler kaçmış/kovulmuşlar. Sonra Kürtlere gelmiş kovulma/kaçma sırası…

Bir de 12 Eylül darbesi olunca milliyet ayırt etmeksizin kaçmaya mecbur bırakılanlar var…

Ve sonra Türkiye’deki okullarda okumak istediği halde başörtüsü yasağı mağdurları gittiler. Ülkelerinde okuyamadılar ama gittikleri ülkelerde başörtüleri ile okudular.

Giderken bazılarında öfke, birçoğunda kırgınlık vardı.

Sırf öteki oldukları için öz yurtlarında yaşayamamışlardı.

Şimdi biz bu insanların gittikleri ülkelerde fahri elçilik yapmalarını istiyoruz değil mi? Gönüllü olarak Türkiye’yi tanıtmaların istiyoruz.

Peki siz olsanız onlardan birini yerinde, yapar mıydınız?

Devletimiz vergi barışıyla Türkiye’lilerin yurt dışındaki paralarının getirilmesini sağlamaya çalışıyor.

Keşke bir cengaver çıksa; paraları değil de yurt dışında ki yürekleri, beyinleri geri getirmek adına bir çalışma başlatsa…

yoncakayasahin@hotmail.com

@yoncakayasahin

 

Devamını Oku

KOMŞUDA YANGIN VAR

KOMŞUDA YANGIN VAR

Reyhanlı’da terör bir kez daha acıttı canımızı…

Üstelik terör bitsin diye gösterilen onca gayretten sonra…

Bu sefer teröristte farklıydı, hedef de...

Malumunuz olduğu üzere Suriye’de yaşanan bir iç savaş var.

Şahsen orada yaşananları da, sebeplerini de, sonuçlarını da tam olarak bilemediğimiz bir savaş olduğunu düşünüyorum.

Ama bildiğimiz; savaşta ölen ya da savaştan kaçmaya çalışan siviller var.

Ve biz ülkece bunun tarafındayız…

Yanı başımızda bir yangın var ve biz bu yangına duyarsız kalamayız, bu bir gerçek. Ama savaşın taraflarından biri olmanın hedefimiz olmadığı kanaatindeyim.

Şimdiye kadar ki uygulamaların çoğu da bu yönde. Ama görünen o ki mazlumun tarafında olmamızdan, ülke içinden de dışında da rahatsız olanlar var…

Oysa vicdan mazlumun yanında olmayı salık veriyordu.

Tecavüzden kaçan kadına evinin kapılarını açmakla kapatmak arasında kalmıştık biz. Ya da evine bomba düşen küçücük bir çocuğu tedavi etmekle ortada bırakmak arasındaydık…

Biz evimizi açmayı, hastanemizde tedavi ettirmeyi yani yurtsuz kalana yurt olmayı seçtik.

Mazlumun yanında olmayı seçtik…

Biz vazifemizi yaptık, fazlasını değil…

Elbette bundan rahatsız olacaklar da vardı. Vicdanı suskun, kalbi duyarsız olanlar hani…

Anadolu’yu Anadolu yapan misafirperverliğiydi oysa. Ne zaman unuttuk biz bu değeri. Ne zamandan beri kapımıza geleni kovmayı “olabilir” gördük.

Ne zamandandır parçalanmış bir çocuk bedenine duyarsız kalan bir toplum olduk…

Komşusu açken tok yatan bizden değildir düsturunu ne ara unuttuk biz.

Evet komşuda yangın var.

Her gün ölen, yaralanan, tecavüze uğrayan da bizim komşumuz.

İnancı, düşüncesi ne olursa olsun tecavüze uğrayan insanlık. Biz duyarsız kaldıkça tecavüzcüden farkımız da kalmıyor.

Biz savaştan yana değiliz. Esed’den yana olmadığımız kadar ÖSO’ndan yana da değiliz. Biz Suriye’de mazlumdan yanayız…

 

 yoncakayasahin@hotmail.com

@yoncakayasahin

 

 

 

Devamını Oku

BARIŞ SÜRECİ/BAŞA SARMA SÜRECİ

BARIŞ SÜRECİ/BAŞA SARMA SÜRECİ

Dün (8 Mayıs) itibari ile PKK’nin geri çekişli resmen başladı. Umarım provokasyonlar yaşanmadan, süreç sağlıklı bir şekilde sona erer.

Geri çekilişin Sayın Arınç ve Çiçek’in ifade ettiği gibi çok daha önce başladığı ve aslında 8 Mayıs’ın bir sembol olduğu genel kanaati toplumun çoğunda hakim. Bu durumun nedeni ise PKK’nın herhangi bir saldırı ya da provokatif bir eylemin odağı haline gelmek istememesi şeklinde özetlenebilir.

Aslında bizim açımızdan bakıldığında çekilme tarihi çok da ehemmiyetli değil. Ha nisanda çekilmişler ha mayısta. Yeter ki gitsinler.

Ne zaman gittiler/gidecekler sorularında ziyade nereye gidecekler, orada ne yapacaklar ve ya geri dönerlerse soruları hakim vatandaşın kafasında.

Topluma verilen enformasyon, önemli kısmının Kuzey Irak’a geriye kalanların da İran ve Suriye’ye gidecekleri yönünde. Ve elbette suça karışmamış olanların dağdan inip Türkiye sokaklarında dolaştıkları da sanırım artık bir sır değil.

Benim aklıma takılan ise PKK’nın dağ kadrosunun devletçe ne kadar bilindiği. Sanırım devlet PKK ile ilgili inen çıkan ne varsa biliyor.

 İran, Irak ya da Suriye’ye gidenlerden dönmek isteyenler ile Türkiye’de kalanlar sivilleşme sürecinde bireysel mi hareket edecekler yoksa toplu mu? Kişiler adlarının devlette olduğunu bilerek ne kadar sivilleşebilecekler onu da zaman gösterecek.

Elbette ellerinde silah olmadan siyaset yapmaları herkesin tercihi. Ki dağda siyaset eğitimi alanların önemli bir kısmının, sözüm ona parti teşkilatlarına üye yüzlerce gençten daha iyi siyaset yapacaklarına inanıyorum. Hatta Murat Karayılan’ın verdiği röportajlarında edindiğim kanaate göre de Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’den daha iyi muhalefet yapacak.

Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus “barış süreci”nin yasalar ile koruma altına alınması ve sürecin devamlılığının sağlanabilmesi için yeni anayasanın yapılması. Aksi halde “barış süreci” “başa sarma süreci”ne dönüşebilir Allah muhafaza.

Bu sürece toplum desteğinin %70’in üzerinde olduğu söyleniyor. Desteklemek demek her şeyi ile sorgusuz sualsiz kabul anlamına gelmez. Eleştiriler, endişeler ve sorular içte kalıyor sırf barış olsun diye. Ama soru sormayı, eleştirmeyi ve endişeleri dile getirmeyi barış karşıtlığı olarak görmek/göstermek de en azından vicdana sığmayan bir eleştiri olduğunu da ifade etmek isterim.

 twitter: @yoncakayasahin

 mail:     yoncakayasahin@hotmail.com

 

Devamını Oku

DOYAMADIK ÖLMEYE

DOYAMADIK ÖLMEYE

60 bin insan öldükten sonra…

Evet fazlası var azı yok… 60 bin insan öldükten sonra ancak sıra geldi barışı konuşmaya…

Savaşa cesareti olan kadar olamadı onlarca yıl, barışa cesareti olan…

Toplumun büyük kesimi başlangıçta büyük tereddütle baktı meseleye. Yıllarca Ankara’dan ötesini Kürt=PKK’lı gören anlayış için çok normaldi bu tereddütler.

Bu yolda en tehlikeli adım  Abdullah Öcalan’ı sürece dahil etmekti. Başbakan “gerekirse baldıran zehiri içeriz” diyerek bütün tehlikeleri göze aldı ve yola devam etti…

Sırf bu toprağın gençlerinden biri daha toprağa düşmesin diye…

Allah razı olsun bu iradeyi gösterebilenlerden… Bu vatan için savaşmaktan daha değerli bu irade…

Mümkün olduğu kadar izlemeye çalışıyorum süreci. Özeti barış ve insan yaşatmak olan bu süreci artık Türkiye halkının çoğu destekliyor.

Ve maalesef desteklemeyen bir azınlık var. İçin için sorular biriktiriyorum onlara. Mesela amacınız ne sizin demek istiyorum. Desteklememenize vicdanınız ne diyor size?

Ya da çözümü istemeyen çözümsüzlüğü istemiş olmaz mı?

Silahlar sussun diyemeyen dil sussun konuşan silah olsun demiş olmaz mı?

Kimse ölmesin diyemeyen “ölen ben olmadıktan sonra önemi yok” demeye getirmiş olmaz mı?

Ve daha bi sürü deli soru kafamda…

Başkasının ateşinde aş pişirenlerin zamanı geçti. Ben ölmek istemiyorsam, benim için de kimse ölsün istemem. Ve kimse benim için öldürmesin kimseyi…

Ve sussunlar “öl de ölelim, vur de vuralım” diyenlerle “onun da sırası gelecek” diyenler.

Geçti sizin de devriniz…

İdeali “yaşatmak” olanlar konuşsun, yazsın, çizsin…

Koca bir milletvekili var. Okumuşsunuzdur geçen hafta gazetelerden. Hani “vur de vuralım, öl de ölelim”cilerden…

Adam karısından ayrılmış. 19 yıl aynı yastığa baş koyduğu karısı kendisine yaklaşamasın diye mahkeme kararı çıkartmış. Ayrıldığı eşi şaşkın. “Bu adam milletvekili ve zaten iki korumayla geziyor” diye…

Kolay değil mi başkasının ateşinde aş pişirmek. Kolay değil değil mi can korkusuyla yaşamak…

Vatan için yaşamanın da ölmenin de kutsallığına inancımız tam… Ama yeter artık, çok öldük biz…

Çekin artık ellerinizi, dillerinizi milletin evladının üzerinden…

Siz inanmak istemeseniz de bu millet ne istediğini çok iyi biliyor…

Akil değilsiniz eyvallah ama akıllı olun azıcık...

 

 

Devamını Oku

TÜRKÜM,DOĞRUYUM VS…

TÜRKÜM,DOĞRUYUM VS…

Geçtiğimiz yaz Diyarbakır’da  Ahmet Ay abi ile buluşmuştuk. Konu bir vesile ile Türkiye’de yaşayan uluslara geldi.

Ben “aslında Türkiye’de kendisini Arnavut, Çerkez, Boşnak vb olarak tanıtanların çoğunluğunun Osmanlı Devletinin uyguladığı iskan politikası gereği yeni fethedilen yerlere yerleştirilmiş olan Türkmenlerden anavatana dönenlerdir”  dedim.

Ahmet abi ise “Haklısın, doğru dediğin. Ama onlar kendilerine Arnavut, Çerkez ya da Boşnak diyorlarsa biz kalıp sen Türksün diyemeyiz” dedi.

Benim aldığım en önemli hayat derslerinden biri bu oldu.

Bir devletin temel güçlerinden biri sosyo-kültürel  güçtür. Siyasi güç gibi, askeri güç gibi, ekonomik güç gibi devleti ayakta tutar…

Türkiye gibi kültürel zenginliğini güce dönüştüremeyen başka ülke yoktur. Dahası bırakın güce dönüştürmeyi binlerce yıllık kültürel mirasını yok sayıp tek tip insan oluşturmayı marifet sayıyoruz…

Takıldık gidiyoruz “Türküz” diye. Değiliz kardeşim diye haykıran binleri yok sayıyoruz üstelik. Onlarca yıldır Türk olmayana “Türksün sen aslına” demeyi marifet sayıyoruz.

Kürde, Zazaya, Abhazaya ait yemek isimlerine uyduruk isimler takarak Türkleştirdiğimizi sanıyoruz.

Aslı Kürtçe olan ezgileri Türkçeleştirdik de ne oldu. Kürtçe ezgiler Türk mü oldu.

Televizyon kelimesini olduğu gibi kullandık ama pırpar (semiz otu) demeye utandık biz.

Telefonda muhatabıyla İngilizce konuşanı ilgi ve hayretle dinlerken Kürtçe konuşanı ayıpladık.

Nenem öldü benim geçen sene. 90 küsur yaşındaydı. 30 yıl benle tek kelime Türkçe konuşmadı. Ben ona Türkçe söyledim o bana Kürtçe…

Ben onu hiçbir zaman tam anlamadım. Ama o beni anlardı. Bilmiyorum nedendi o inat. Ama Türkçe konuşmadı. Konuşamadığından değildi biliyorum…

Nenem gibi onlarcası, binlercesi öldü gitti sessiz sedasız…

Nenem savaşmadan ölenlerden…

Belki de kendi kendine yıllarca sivil itaatsizlik eylemi yaptı…

Ama Kürtçeyi serbest konuşmalıyım, Kürtçe müzik dinleyebilmeliyim, köyümün adı Kürtçe olsun idealleri uğruna (beklide kandırılmış ) onlarca genç dağlarda…

Ne kazandırdı sen Türksün demek…

Aksine nesiller kaybettirdi.

Anayasaya da yazdırsanız, her sabah emirle “Türküm, doğruyum, çalışkanım” da dedirtseniz zorla Türk olmuyor insan. Tıpkı doğru ve çalışkan olmadığı gibi…

İnsanı insan olduğu üst kimliği ile bilmeli… Sonra ırkı, dini vs gelir… İnsanlık onuru bunu gerektirir çünkü…

Yeni anayasamızı yapsınlar diye seçilen vekillerimiz kendilerini buna ikna edemediler daha…

Yazın bakalım anayasaya “Türk” olmanın faziletlerini. Üst kimliğin Türklük olduğunu. Bakalım kaç kişi Türk olacak siz oraya yazdınız diye…

 

yoncakayasahin@hotmail.com

twitter:@yoncakayasahin

 

 

 

 

Devamını Oku

8 Mart Mı?

 

8 Mart Mı?

Kadındır kadının düşmanı

Alınmasın kimse…

Kırılmasın da…

Ülkemizde var olan şiddetin kaynağı da kadın, eğitimsizliğin de…

İş hayatında, sosyal yaşamda kadının adının olmayışının da…

Çok acıttı değil mi?

Acıtmadıysa devam edeyim…

Doğuda, güneydoğuda erkek çocuğunu öne alan, her şeyin üstünde tutan, erkek çocuk doğuramadığı için kendisini yetersiz gören de kadın değil mi?

Erkeği her şeyi yapmaya layık, muktedir görüp, kendini aciz kabul eden de yine aynı kadın…

Bunca şişirilmiş erkek egosuna dövsün diye kadını/kızı veren de yine diğer bir kadın…

Tacize/tecavüze uğrayan kadının adını ilk lekeleyen ve kötüleyen yine bir kadın…

İkinci kocası kızına tecavüz edince kocasını baştan çıkardığı gerekçesiyle öz kızını evden atan da kadındı değil mi?

Zevki uğruna gayrimeşru birliktelik yaşayıp o ilişkiden doğan kız çocuğunu hastanede bırakıp kaçan da bir kadın…

Kızını para karşılığı satan da başka bir kadın…

Hırsızlık yapsın diye kızının kolunu kesen de kadın…

Uyuşturucu kuryeliği yapsın diye kızını uyuşturucuya müptela eden de…

Arttırtayım mı örnekleri…

Şehre giderse kötü yola düşecek diye kazandığı üniversite hayalleri annesine takılan yüzlerce köy kızı örneği verebilirim.

Öz amcasının, amcaoğlunun, yek diğer akrabasının tecavüzüne uğrayınca kızını töre diye ölüme terk eden onlarca örnek de verilebilir.

Kabul edelim hadi…

Kızlar okumaz diyen ya anneanne ya babaanne ya da ailenin yek diğer kadınları değil mi?

İyi hiçbir şeye layık görülemeyen zavallı kadın…

Namus belasına dağlara kaldırılan kadını korumayan da, namlunun ucuna koyan da…

Binlerce kız çocuğunu her şeyi (!) göze alıp okutan kaç doğulu/güneydoğulu/Karadenizli aile var?

Hadi onun cevabını gururla verdiniz…

Peki kaçının okumasında babadan çok/önce annesi etken? Hadi buna da cevap verin…

İş hayatını, sosyal yaşamı takip etmeye çalışıyorum. Hani kadın olsa hiç değer verilmeyecek, itilip kakılacak, kendi öz bakımını yapmaktan aciz çok sayıda erkek sosyal hayatta, iş yaşamında hatta siyasette çok iyi yerlerdeler. Çünkü onları destekleyen erkekler var.

Var mı kadınlar tarafından desteklenen, el üstünde tutulan kadın?

Bütün donanımlarıyla üstelik…

Kadındır kadının en büyük düşmanı ve akrep akrebe etmez kadının kadına ettiğini…

8 Mart Dünya Kadınlar Günü güya kadının maruz kaldığı eziyetleri, mağduriyetleri, şiddeti gözler önüne sereceksiniz. Bunun için boyanacak, eylem yapacak belki polis tarafından itilip kakılmayı marifet sayacaksınız…

Kaç kadının eğitimine katkıda bulundunuz onunla başlayın kendinizi sorgulamaya…

Ya da kendinizi bir sorgulayın kaç kadının üzerine basarak geldiniz bulunduğunuz yere…

Hadi bir sorun kendinize kaç kadının katilisiniz…

Kadın olarak bir kadına verdiğiniz zarar kaç tokat etkisindedir hiç düşündünüz mü?

twitter: @yoncakaysahin

yoncakayasahin@hotmail.com

 

Devamını Oku

Ergen Milliyetçi Kafalar

 

Ergen Milliyetçi Kafalar

Özel bir dershanede öğretmendim. Sınıflarımız başarı seviyesine göre düzenleniyordu.  Danışmanlığını yaptığım grup en başarılı olanlardı. İllerinde hatta Türkiye’de derece yapabilecekler vardı aralarında.

Çalışkan ve başarılı oldukları için her şeyi kendilerine hak görüyorlardı. Hep onlara ekstra etüt yapılmalı, özel dersler verilmeli, her şey onlara ücretsiz olmalıydı.

Özel bir program yaptım onlara. Diğer öğrencilere de yapılacaktı daha sonra ama biz önce yapmıştık sadece. Bunu öğrenince “nasıl yani şimdi bize yaptığınız program herkese de yapılacak mı” diye sormuşlardı.

Başarılı oldukları için özel olduklarının farkındalar elbette. Ama istiyorlar ki çok özel olsunlar. Onlara ayrıcalıklar tanınsın. Hatta onlara tanınan ayrıcalıklar başkalarına da tanınmasın.

Tıpkı Türkiye’nin elitleri gibi…

Hani kendilerini ülkenin sahibi zannedenler var ya onlar gibi…

“Biz Türkiye’ye herkesten önce geldik. Biz asil milletiz, asılız…” diyenler hani…

Sormak lazım onlara asıl millet olmanın şartı önce gelmek mi?

Öyleyse eğer Rumlar ve Ermeniler bu topraklarda Kürtler ve Türklerden çok daha eski.

Ama önce geldiği için vatanın sahibi görmek değil ki dertleri…

Kendileri ayrıcalıklı olsun istiyorlar. Ötesi kendilerine tanınan haklar diğerine verilmesin istiyorlar.

Bencillik bu…

Benim 13-14 yaşındaki ergen öğrencilerimin kafa yapısından farklı değil bunların düşünce yapısı.

Kendilerince sahip oldukları bir özelliğin bütün hak taleplerine meşruiyet kazandıracağını zannediyorlar.

“Benim oyum dağdaki çobanla bir mi” diyenle “Bana Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit,eşdeğerde gördüremezsiniz” diyen kafalar arasında zerre kadar fark olmayışı da bu yüzden.

Kabul edelim artık; derdimiz milliyetçilik falan değil. Kendimize layık gördüğümüzü başkalarına görmek istememe hazımsızlığı.

Aslında onların da bir kabahati yok belki. Türk olmanın üstün olmak için yeterli gerekçe oluşu anayasayla garanti altına alındığı bir ülke Türkiye. Haliyle onurlu (!) ve gururlular(!)Türk olanlar.

Bundan dolayı da  karşılarındakini anlayamıyorlar.

Yeni anayasa dahil her şey hikaye bence. Asıl “bu topraklarda yaşayan herkes eşittir” kavramı Türk elitlerce  anlaşıldığı zaman her şey çok güzel

olacak.                                                                                                                                                                                                                                                              




 

twitter:@yoncakayasahin

 

Devamını Oku

BAŞÖRTÜSÜSEVMEZGİLLER

 

BAŞÖRTÜSÜSEVMEZGİLLER

Biz başörtülüler olarak çok nankörüz çok…

Adamlar haklı…

Yıllar önce üniversitelere bile almadıkları insanlar değil miyiz?

Hani “İran’a gitsinler” dedikleri…

Bizim neyimize arkadaş, okumak, doktor, hakim, savcı, öğretmen, akademisyen olmak.

Biz örtümüzle en fazla evlere temizliğe gidebilir, mutfakta aşçılık yapabilir, hademe olabiliriz.

Ötesini mi istiyorsun? “İran’a git” olmadı “Arabistan’a git”

Hayır üzülüyorum; yıllardır bu klişenin ötesine gidemediler. Kendilerini geliştiremediler.

Ama yeniyetme başörtüsüsevmezgiller edepsizlikte, saygısızlıkta büyüklerini aşmışlar.

Kimden mi bahsediyorum? CHP Tekirdağ Gençlik Kolları Başkanı Önay Taşdelen’den elbette.

Şahıs twitterdaki hesabında “Yarın saat  12’deTekirdağ tuğlalı parkta karakter fukaralarının eylemi varmış. Kamuda başörtüsünün özgürlüğünü istiyorlarmış.. NANKÖRKÖPEK!!!” diye yazmış.

Bu twiti iki gün evvel başka bir paylaşımda görmüştüm. Açıkçası basitlik olarak değerlendirip, önemsememiştim. Ta ki şahsın CHP Tekirdağ Gençlik Kolları Başkanı olduğunu öğreninceye kadar.

CHP her dönem değişim iddiasıyla ortaya çıkıyor. İçinden çıktığı milletin değerlerinden bihaber varolmaya çalışıyor. Ama ne kadar değiştiğini iddia etse de bazı yeni yetme,zıpçıktılar CHP’de değişimin sözde bile olamayacağını alanen gösteriyorlar millete.

Ama haklılar…

Çok nankörüz biz…

İstediğimiz işlerde çalışamıyoruz, hak ettiğimiz makamlara sırf başörtülü olduğumuz için gelemiyoruz.

Çok nankörüz çok…

Dindar olan işletme sahipleri bile sırf “başörtülü çalıştırıyorlar” damgası yememek için çalıştıramıyorlar. Damga dedim değil mi… Ah o da benim nankörlüğümden…

Haklı adamlar…

Bir zamanlar okullara almadıkları insanlar şimdi “kamuda başörütüsüne özgürlük” istiyorlar.

Yakmadan, yıkmadan, talan etmeden, kimsenin hakkını gaspetmeden istiyorlar üstelik.

Nankörlük evet bu yaptıkları…

Ama köpeklik ağır geldi açıkçası…

Şimdi bir nankörlük daha yapacak CHP liderinden ipsiz sapsız CHP gençliğine sahip çıkmasını isteyeceğim… 

Ve sayın Kılıçdaroğlu'nu Önay Taşdelen adına bütün başörtülülerden özür dilemeye davet ediyorum... 

Bir karakter fukarası, nankör olarak çok mu şey istiyorum…

 

twitter: @yoncakayasahin

 

Devamını Oku