Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Ben’den Vazgeçmek Üzerine

Bir soruyla başlamak istiyorum. Siz anı yaşayanlardan mısınız yoksa uzun vadeli planlar yapanlardan mı?

Steve Jobs anı yaşayanlardanmış. Öyle diyorlar... Her gününü son günü gibi yaşarmış. Eşiyle ilk buluşacağı gün bir iş yemeğine gitmesi gerekiyormuş. İkisi arasında seçimi yaparken şu cümleleri kullanmış. “Eğer bugün son günümse, iş yemeğine değil bu güzel kadınla akşam yemeğine gitmeyi tercih ederim.” Ve dediğini de yapmış. Aşkları bu yemek sonrasında devam etmiş

Bu küçük hikayeyi romantik bulanlar olacaktır. Ama ben bu hikayenin büyük bir dram olduğu kanısındayım.

Steve Jobs kanser hastasıydı. Ve ölümü de yine bildiğiniz gibi bu hastalığın elinden oldu. Doktorlardan sürekli olarak ne kadar ömrü kaldığı konusunda tahmin alan bir adamı düşünün. Hayatla bağlarının bugün yarın kopacağı belli ve o bu gerçekle hayata bağlanma, moral bulma savaşında. Bu gerçekle yüzleşecek kadar cesur bir beyine sahipsiniz, bu dramı mutlu sona çevirmek için çaba gösteren bir yüreğe sahipsiniz ama kanseri yenemiyorsunuz. İşte bu durumu hayretle karşılıyorum. Düşünsenize, öleceğiniz size defalarca söyleniyor ve siz hayata tutunmak için, bir gününüzü dahi değerli kılmak için savaş veriyorsunuz. Ne zaman geleceğini bilmediğiniz Azrail, en yakın takipçiniz. Ofisinizde, evinizde, ailenizle beraberken…

Bir kanser hastasının hayata bakışı ile sağlıklı bir insanın hayata bakışı arasında ki uçurumu fark ediyor musunuz? Tutan elimizden, tutan ayağımızdan, sağlıklı vücudumuzdan ne kadar da emin yaşıyoruz. Yarını değil, on sene sonrasını planlayarak ömür tüketiyoruz. Ve bunu her daim bir şeyi unutarak yapıyoruz. Ölümü. Bir kere etrafa bakmıyor gözlerimiz. Sokaklarımız, apartmanlarımız, toplu taşıma araçlarımız engelli vatandaşlarımız için tasarlanmamış. Lösemi hastalarına gerekli alakayı göstermiyor, gerektiği kadar yardımda bulunmuyoruz. Hayatta barınmaları, var olmaları için gereken altyapıyı sağlayamıyor, güçlü yaşamaları için gereken cesareti vermiyoruz. Hep benci, hep benciliz ama fark etmiyoruz! Kapılmışız ömrün rüzgarına, paranın koşturmacasına… İnanın, insan olduğumuzu neredeyse her gün birilerinin hatırlatmasına ihtiyaç duyuyoruz.

Hayatımızı tekrar gözden geçirmek, muhasebesini yapmak adına soruyorum;

Siz, ufacık tartışmaları alevlendiriyor musunuz? Siz, çok ufak meseleleri kafanıza takıyor, alamadığınız ayakkabı/araba/elektronik için üzülüyor musunuz? Siz, akşam yemeğini beğenmediğiniz için tartışma çıkarıyor, çocuğunuz bir kusur işlediğinde ona dünyayı dar ediyor; siz, biraz fazla mesai yapınca köpürüyor, trafik yoğun olduğu için yedi düvele sayıp sövüyor musunuz? Cevaplar evetse, fark edin lütfen. Biz, sağlığımızın da, huzurumuzun da, mutluluğumuzun da kıymetini bilmiyoruz.

Aslında bütün öğütler yaşamımızın içinde, bütün dersler doğanın gizeminde, bütün ilaçlar kalbimizin derinliklerinde. Ama bulmak için savaşmıyoruz. Savaşların en güzeli insan olabilmek, ‘ben’den geçebilmekken, biz nefse bu savaşı açmamakta direniyoruz. 

Ve diyor ki Mevlana; "İsyanlardayım dedi. Hayır, imtihanlardaydı. Fark etseydi, kurtulacaktı."

 

Yusuf Önaç

yusuf@ikiajans.com

http://www.twitter.com/geceuykusu

http://www.facebook.com/yusufonac

http://www.yusufonac.com

 

 

Devamını Oku

Hayata Dair

Hayata dair beni şaşırtan zaman denilen kavramın aldatmacası olmuştur. Kimileri için geçmek bilmeyen kimileri için su gibi akıp giden zaman… Bol aldatmacalı ve kural tanımayan zaman…

Gözümüzü açtığımız günden kapayacağımız güne kadar geçen zamanı, kendi hikayemizin süresi olarak görüyoruz. Haydi, düşünü kurun lütfen. Hayatınızı bir film olarak düşünün. Doğduğunuz günden öleceğiniz güne kadar sizin hayatınızı konu alan bir film. Bu filmde iyi adam mı olmak istiyorsunuz yoksa kötü adam mı? Filmin sonunda lanetlerin kulaklarımızı çınlatmasındansa alkışları toplamak mutlu etmez miydi bizi? Bu açıdan bakarsak eğer ve yine bu felsefeye göre yön verirsek hayatımıza yanlışlarımızın azalacağı fikrine kapıldım. Siz de aynı şeyi düşündünüz mü şu an? Kim diler kötü karakteri oynamayı? Kim diler ömrünü bir hiç olarak tamamlamayı?

Yaşadığınız tüm büyük sahneleri getirin gözünüzün önüne. Hepsi bir rüyadan ibaret değil mi? Yaşandı ve bitti. Bizden erişemeyeceğimiz kadar uzaklar artık. Yeni sahnelere yine hazırlıksız yakalanacağız. Ve bir rüyaya dönüşecek anlarımız, daha önceki anlar gibi. Bugün hiçbir şeyin değeri, o gün olduğu kadar yok. Bunu çoğu zaman fark ediyorum ve bu farkındalığa “Hayata tepeden bakabilmek” diyorum. Biz içinde rol aldığımız sahneyi yaşarken hayatımıza tepeden bakabilme yetisine sahip olamıyoruz. Bunu başarabilenlerimiz elbet var. Ama çoğumuzda bu yeteneğin var olduğuna inanmıyorum. Bundandır ki birçok pişmanlıklar, keşkeler ve belkiler biriktirdik.

Keşkelerle mutlu olmayı başaranlarımız bile var. Onlarda terapi konusunda fazlaca başarılılar. Bazı insanlar kendi hayatlarının yaşam koçu olabiliyorlar. Bazıları ise bunun için belli bir ücret ödemek zorunda kalıyorlar. Bütün bunlar yaşanırken zaman durmuyor. Su gibi akıyor.

Siz hiç olmak istediğiniz insan olmayı denediniz mi? Yapmak istediğiniz işin peşinden koştunuz, sevmek istediğiniz kızın/adamın yolunu kestiniz, kariyer hedefleriniz için gecelerce uykusuz kaldınız. Peki, olmak istediğiniz insan olmak için hiç çaba gösterdiniz mi? Hiç kendinizi bulmak için bir mola verdiniz mi hayata?

 Birçok insan kendini yeterince tanımıyor. Bu durum, toplumda başarılı olmasını engelliyor. Huzuru bulabilmesini zorlaştırıyor. Ve ne yazık ki kendine ait olmayan bir hayatın koşuşturması içinde senelerini harcıyor.

Her şey bir rüya gibi geride kalırken, kendi hayatımızın sorgusuna bir an evvel çekilmemiz doğru değil midir? Akıp giden zamanı durdurmak mümkün değil elbet. Peki, bu zamanı insanlık adına emek vererek geçirmek elimizde değil mi? Her zaman iyi adına, barış adına, birlik ve beraberlik adına, insana ve insanlığa artı katmak adına yaşamak ve filmin sonunda ayakta alkışlanmak sizin de hoşunuza gitmez mi? E-hadi o zaman. Yarın değil, bugün başlıyoruz.

 

 

Twitter link: Twitter.com/geceuykusu

Facebook link: Facebook.com/yusufonac

Eposta: yusufonac@yusufonac.com

Devamını Oku

Barış mı Göründü Yoksa Barışa Yol mu Göründü?

 

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” Herakleitos

 

Elbette çok şey değişti. (Derken) Belki de hiçbir şey değişmedi? (Diyorum) Değişimin yaşandığını tüm kararlılığımızla dile getirirken, bize bu vakit belki dedirten ne oldu? Devletin düzenlediği sınır ötesi hava harekâtı mı? Ya da terör örgütünün son zamanlarda sıkça düzenlediği eylemler mi? 

Değişimi baltalayan sizce neydi, hangisiydi?

Yol kat ettik derken, barışa çok yakınız derken… Yine hangi el ya da hangi hamle bizi özlemimizden bu denli uzaklaştırdı?

Hükümetin, ramazan ayında örgüt tarafından gerçekleştirilen eylemlere hava harekâtıyla cevap vermesi birçok kişiye şu yorumu yaptırdı; “Bir devlet öldürecek bir pkk öldürecek. Döndük mü en başa!” Ben de tahmin edilenin aksine bir durum beklemiyordum. Devlet hava harekâtını düzenledikten ve Başbakan restini çektikten sonra ilişkilerin normalleşmesi kısa vadede bir hayal olmuştu. Hâlbuki yeni anayasa çalışmalarını dört gözle beklemekteydik. Ve anayasa çalışmalarının derinleşeceği bu dönemde görüşmelerin kesilmesi değil sıklaşmasını da beklemekteydik. Olmadı. Yine hep bahsini yaptığımız şu karanlık odaklar, kirli eller, tu kaka dünya izin vermedi daha fazla ilerlememize. Peki, suçu sürekli başka bir güruhun üzerine atmak çözüm müdür bizim için? Biz bu kadar mı aciziz devlet olarak? Adı her neyse, (karanlık odaklar, kirli eller vs…) hiç mi direncimiz yok sözüm ona yakamızdaki düşmana? Yahu şu görüşmelerin tarafları olanların hiç mi hatası yok? Eğer yoksa neden bu durumda bulduk kendimizi? 

Bakın bir açıklama. TAK’tan (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) gelmiş.

“Daha önce uyardığımız gibi artık örgüt olarak hiçbir hassasiyetimiz kalmamıştır. Her yer eylem sahası, her yer hedeftir. Özellikle Türkiye metropolleri temel savaş sahamız olacaktır. Ankara Kızılay’da bu eylemin düzenlenmesi bir başlangıçtır, bu tarz eylemlerin artık startı verilmiştir”

 

Devamı var. Diyorlar ki,

“Bundan sonra gelişecek olan savaşın ve insan kayıplarının tek sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan’dır. Bundan sonra kimse bizden, hassas yaklaşmamızı beklemesin. Savaş kararını alan AKP hükümetidir ve bunun Türkiye’de yaratacağı etkiye ve sonuçlarına katlanır”

Merak ediyorum da olacakları tahmin etmek bu kadar zor muydu? Ölen vatandaşların ailelerine “yarını göremeyenler” ne açıklama yapacaklar? “Biz de onlardan 100,150 küsür öldüreceğiz, metin olun” dediğinizde, bu ailelerin yüreklerine su mu serpmiş olacaksınız? Kana kan, dişe diş mi diyeceğiz hep bir ağızdan? İntikam İntikam mı diyeceğiz çift taraflı, tekrardan? Ve 30 yıldır kanla çözülemeyen sorunun çözümünü yine askeri yollarda mı arayacağız? 

Önceleri bazı sanatçılar/düşünürler/aydınlar dile getirebilirdi sadece barışa özlemlerini. Daha sonra da ölmez sağ kalırlarsa fazla yorumdan kaçınır, susmak zorunda kalırlardı. Şimdilerde ise yüreklerde birlik var. Güvercinler ellerde bekliyoruz. Vicdanlarda tek şarkı var. Söylüyoruz. Barış Şimdi!...

Hala inancını kaybetmeyenlerdenim. Hala sorgulayanlardanım. Hala bekleyenlerdenim. Hala özleyenlerden, özlem duyanlardanım. “Analar ağlamasın” diyenlerdenim. Umuyorum ki siz de yüreğinizi, barışa olan özlem ile doldurmuşsunuzdur. Aksini düşünenler bilsin ki, ölümlerin sonu olmadı, olmayacak. Bu kanı kanla durdurmak mümkün olmayacak.

 

 

Yusuf Önaç

http://www.twitter.com/geceuykusu
http://www.facebook.com/yusufonac 
yusufonac@yusufonac.com

 

Devamını Oku

Hıncal Uluç ve Ahlak Bekçiliği

Ölümü üzerinde çok konuşuldu Defne’nin. Ben haberi aldığımda (bir önceki yazımda belirttiğim gibi) şaşırdım ve üzüntü duydum. Daha sonra bu ölümü kendisine malzeme olarak kullanan Oray Eğin’i eleştirdim. Taraf gazetesine tavrı daha önceden bilinen bu yazar yaşanan acı olayı kendi düellosu için kullanmıştı. Her şeyden önce insanlığa sığmazdı yazdıkları. Kanaatimi dillendireli çok olmamıştı ki Hıncal Uluç, Oray’ın yazısından daha çok konuşulacak bir yazı kaleme aldı. Herkesin değinmekten kaçındığı bir konuyu köşesine taşıdı. Birçok vatandaşın da dedikodusunu döndürdüğü şeylerdi dile getirdikleri. 

Bir önceki yazıma yapılan yorumları gördüğümde konu ile ilgili bütün yazıları özenle okudum. Ve halkın yazılara yaptıkları yorumları inceledim. Gördüm ki Hıncal’a hak verenlerin sayısı hiçte az değil. Bir grup özellikle eleştirisini bu durum üzerine yapmış zaten. “Böyle hayatları örnek olarak sunmayın gençlerimize” diyenler var mesela. Defne’ye Allahtan rahmet dilemek gençlere bu hayatı özendirmek değildir ki. Ve ayrıca kimse ama hiç kimse Hıncal Uluç yazana kadar Defne’nin özel hayatı ile ilgili detaya girmemiş ki. Bu hayatı savunmamış ki. “İsminin yarısı gavur ismi olan birini savunmayın” diye yorum yapan birini de gördüm. Mısır’da Hıristiyanlar ve Müslümanlar omuz omuza devrim yaparken ve yeni rejim için Türkiye modeli konuşulurken bizde hala bu kadar dar bakan insanlar var mı? 

Gavur ismi! Bu tabiri kullananları gördüğümüz zaman ülkemiz de cahilliğin fazlaca olduğunu hatırlayalım. İnsanları fişlemenin vatandaşta alışkanlık haline geldiğini görelim. O Gavur! Öbürü Çingene! Şu Kürt!  Bu Dinsiz! Beriki İmansız!... 

Defne’nin hayatını eleştirenlere sormak lazım en son ne zaman günah işlediklerini… Ya da işlemeyeceklerinden nasıl bu kadar emin olabildiklerini. Haber7 yazarlarından Senai Demirci bu konu ile ilgili çok güzel bir yazı kaleme almış. Benim de düşüncelerimi birebir yansıttığı için küçük bir alıntı yapmak istiyorum o yazıdan.

“Dindarların –iyi bilmeleri gerek ki-birilerini cehenneme birilerini cennete yerleştirme gibi bir yetkileri ve görevleri yok. Dindarların duaları dindar olmayanlardan daha çok dinlenir değil. İnanan bir insan, çok iyi bilmeli  ve unutmamalı ki, cami cemaati cenneti garantilemiştir de, pub cemaati cehennemin dibinde değildir. Kimin ne olacağını yalnızca Allah bilir. Hesap defterimizi açma yetkisi Rabbimize aittir. Camii müdavimi bir gün sapıtabilir; meyhane düşkünü gün gelir, tövbe eder, Rabbine dönebilir.”

(…)

“Günahkârın günahının lafını etmek, günahkârın günahından daha ağır bir günahtır. Çünkü hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir. Sınanınca kaybedenleri, şimdilik sınanmadığı için kaybetmeyenler kınamaya kalkarsa, sadece komik olurlar, acınası hale düşerler. Sınansaydılar kaybedeceklerdi. Belki de sınanacaklar ve kaybedecekler. Bu yüzden, kimse kimseyi günahından ötürü kınama hakkına sahip değildir. Günahkârın günahının lafını etmek, günahkârın günahından daha ağır bir günahtır. Çünkü hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir. Sınanınca kaybedenleri, şimdilik sınanmadığı için kaybetmeyenler kınamaya kalkarsa, sadece komik olurlar, acınası hale düşerler. Sınansaydılar kaybedeceklerdi. Belki de sınanacaklar ve kaybedecekler. Bu yüzden, kimse kimseyi günahından ötürü kınama hakkına sahip değildir.”

Senai Demirci’nin yazısını önerdikten sonra Mevlana Celaleddin Rumi’nin güzel bir sözüyle yazıma son veriyorum. “Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol” 

 

Yusuf Önaç

Devamını Oku

Defne Duamızı Aldı Peki Ya Oray Ne Aldı?

Defne Joy Foster

Defne Joy Foster’ın ölümüne herkes çok şaşırdı. Ben de dün sabah internetten aldım haberi. Gerçekten haberi okurken bunun bir şaka olmasını çok istedim. Enerjisini ekranlara o kadar iyi verebilmiş ki Defne, kendisini öyle sevdirmiş ki bize; vefat haberini okuduğumda çok çok üzüldüm.  Twitter’da haber yayılmaya başladığında herkesin benim kadar üzüldüğünü gözlemledim. İnsanlar Defne için üzülürken bir kez daha anladım ki, samimiyetine inandığımız, temiz kalbine inandığımız, yüreğine inandığımız kimseler için daha bir içten üzüntü duyuyoruz. Defne’ye Allahtan rahmet, ailesine sabır diliyorum. Dualarımız ile uğurlayalım Defne’yi sevgili dostlar.

Oray Eğin

Bir de samimiyetine hiç inanmadığımız, hani şuracıkta ölse gitse umurumuzda olmayacak insanlar var. Bunlar başkalarının acılarını kendilerine malzeme yapabilen, iki gönderme yapabilmek uğruna ölümü (bu denli acı bir olayı dahi) kullanabilen insanlar. Her fırsatı değerlendirmek mi denir bunların yaptıklarının adına yoksa cahillik mi denir bilemiyorum. Akşam gazetesi yazarı Oray Eğin Defne’nin ölümünden sonra yeni yazısının haberini verdi twitter’da. “Defne Ahmet Altan’ın oğlu’nun evinde deil de başka bir gazetecinin evinde ölseydi nasıl manşet yapılırdı?” demişti. Olaya bakış açısında ki çirkinliğe bakar mısınız? O günün akşamında yazısını yayınladı Oray; “Ahmet Altan’ın oğlu” başlığıyla.

Yazıdan bir alıntı

“Muhalif bir gazetecinin evinde olsaydı ‘Ergenekon öldürdü’ imasından tabii ki kaçınmayacaklardı.
Doğan Grubu’nda çalışan biri olsaydı ‘CHP-Doğan-Ergenekon’ bağlantısı üzerine bir teori attıracaklardı. Mutlaka Mehmet Baransu bu konuyla ilgili bir belge bile bulurdu; çöp kutusundan, hayal gücünden ya da bavuldan çıkan.
Kerem Altan’ın müdür olarak bir köşesinde oturduğu Taraf yazı işleri bu haberi nasıl iddialı bir manşetle büyütürdü.
Taraf’ın peşine takılan diğer gazeteler, yandaş basının tetikçileri de bu yoldan ilerleyip bir karalama kampanyasına başlardı.
Eğlenmek için dışarı çıkılmış masum bir gece bir anda Türkiye’nin zihnine bağlamından çok farklı bir şekilde kazınmaya çalışılırdı.”

Yazık demek yetmiyor aslında Oray’ın bu tavrına. Tepkiler de ardı sıra geliyor kendisine zaten. Yazık demekle de kalmıyor hiç kimse. Yuh diyenleri de var çüş diyenleri de. Haksızlar mı? Kesinlikle hayır. Bir genç kadının ölümünü kendi düellosuna alet eden insanlara pekala yuh da denir çüş de… Ama Oray’ın bu tepkileri anlayacağını da sanmıyorum. Çünkü yazısının haberini verdiği sırada konuyla ilgili illa ki yine tepki aldı. Bu tepkilere rağmen yazısını yayına verdi. Yani Taraf gazetesine nefreti öyle bir boyutta ki hiçbir tepki onu bu yazıdan alıkoyamazdı. Kendi düellosunda o kadar zayıf durumda ki böyle bir malzemeyi kesinlikle harcayamazdı. Düştüğünü sandığı Altan ailesine bir tekme de kendisi atmalıydı. Ama gelin görün ki Altan ailesinin düştüğü kalktığı falan yok. Tatsız olayın ardından emniyete götürülen Kerem Altan’ın ifadesi incelenen güvenlik kameraları sonrasında doğrulandı. Oray Eğin bir adım daha ileri gidip Kerem Defne’yi öldürdü demedi çok şükür. Onu da deseydi üzerine yapışan kiri bütün gazetecilik kariyeri boyunca temizleyemezdi.

Defne’nin mekanı cennet olsun. Nur içinde yatsın. Gülen yüzü o tatlı bebeğinde belirsin bundan böyle. Ailesine ve sevdiklerine de Allah sabır versin. Defne vefatında duamızı aldı. Peki sizce Oray ne aldı?

Yusuf Önaç

http://www.twitter.com/geceuykusu 

Devamını Oku

Kim Pollyanna Kim Simon?

İyimser olmanın neresi kötü? Hayata güzel bakmayı öğrenmenin ve bunu yaşam biçimi olarak tercih etmenin birilerini huzursuz etmesi neden? Günümüz dünyasında iyiliğin eşittir aptallık olarak algılanması nasıl bir zamanın, nasıl bir tarihin sonucudur? Kulaklarımıza fısıldanan “Bu devir de babanın oğluna güvenmeyeceksin” öğüdünü daha fazla mı duyar olduk?

Aman güzele ve iyiye inanmayın! “Pollyanna” diyecekler size. Aslında mantık olarak yanlış bir şey yok. Alınacak, bozulacak bir yakıştırmaya da maruz kalmış değilsiniz. Ama size bu yakıştırmayı yapan zatı muhteremler öyle bir üslupla dile getiriyorlar ki bunu, kendilerince alay ettiklerini sanıyorlar. “Aç gözünü aç!” demekteler güya. Paşa dedeleri “Hayata karşı hep gardını almış bir halde tehlikeyi bekleyeceksin” ,“Bu devirde babanın oğluna bile güvenmeyeceksin” nasihatleri ile büyütmüşler bu çocukları. (Dedelerine de hak vermek gerekiyor aslında. Çok kötü yönetimler varmış onların zamanında. Torunlara da hep aman ha’yı öğretmek istemeleri bundan. Şimdiler de cuntacıların, ülkeyi çukura sürükleyenlerin kökünün kazınacağını, bir telaşa kapılacaklarını, onların da korkacaklarını, hem de çok çok korkacaklarını nereden tahmin etsin adamcağızlar?) İyiliğin eşittir aptallık olduğunu düşünen bu torunlar kesinlikle iyiye yormak, iyiyi düşünmek taraftarı olmuyorlar. Samimiyetin günümüzde var olduğuna da bir türlü inanmıyorlar. Zaten samimi de davranmıyorlar. Hep tehlikedeler hep! Bir tane Pollyanna’da çıkıp bunlara paranoyak demedi ya ona yanarım.

Peki, ülkemiz de ki Pollyannalar kimler? Söyleyeyim, (sizin de tahmin edeceğiniz gibi) %58’lik dilim. Bu dilim öyle bir dilim ki, göbeğini kaşıyanı bile var içinde. Bu dilim öyle bir dilim ki bidon kafalılar bile var içinde. Ve yine bu dilim öyle bir dilim ki (şimdi duyduklarınıza inanamayacaksınız) %42’lik kesimle oyları bir. Aklınız alıyor mu? Bu kadar bidon kafalının oyu tehlikeyi görebilenlerle bir! Sanırım bu yüzden birileri demokrasiye tu kaka diyor? %42’lik aydın dilimden bahsetmek gerekirse (ki gerekiyor) Tehlikeyi görebilen aydın insanlardan oluşuyorlar. Unutmadınız değil mi sloganı? Unutanlar için hatırlatmayı görev bilirim. İşte o meşhur soru “Tehlikenin farkında mısınız?” 

 Eğer değilseniz vah halinize işte. Sıkı durun. Siz Pollyannasınız. Vah zavallısınız… Referandum sürecinde ben sürekli duydum “Pollyanna”, “Pollyannacılık” kelimelerini. Havalarda uçuşuyordu adeta. Bugün bu kelimeleri yine duymaya başladık. Niye? Çünkü seçim dönemi başladı. Muhalefet ve iktidar yanlıları hafif tartışmalar ile ısınma turlarındalar. Ve yine dillerde aynı türküler aynı nağmeler… Gizli Ajanda, Şeriat… (uzar gider)

Ben bu ezberi bozmak adına bir iki noktaya işaret etmek istiyorum. Öncelikle sıkı durun, şimdi söyleyeceklerime şaşırabilirsiniz. %42’lik kesimin içerisinde de potansiyel Pollyanna’lar var! Bakınız bazı Chp’li seçmenler partilerinin içerisinde dönen her türlü olumsuzluğa göz yumarak Pollyanna’yı oynuyorlar. Gözlerini öyle bir yummuşlar ki olan bitene, “Lefter kaleciydi kardeşim! Kemalimiz çok haklı!” diyecekler neredeyse. Sex kasetlerine (özel hayat) yorumları da haddinden fazla yapıcı değil miydi zaten?(Elbette ki özel hayat olduğu kanaatindeyim ben de. Ama bununla sınırlı kalan bir yorumunda asıl düşündüğünüz olduğuna inanmamı beklemeyin. Aman parti zarar görmesin susmalarıydı onlar.) Kemal Kılıçdaroğlu’nun her gafını sahiplenmeleri de yine mutluluk oyunu oynadıklarının göstergesi değil mi? Daha kürsüde ki ilk şovundan sonra Etro gömlek hesabı vermek zorunda kalan bir Genel Başkan’a sonsuz inançları var da bu yüzden mi destek veriyorlar bilemiyorum. Ama muhalefet edemeyen bir ana muhalefet partisinin hatalarını görmezlikten gelen bu kitlenin en büyük suçu ve günahı partilerini hiçbir şey olmamış gibi desteklemeleri değil midir? Partilerinden sormadıkları/soramadıkları ya da sormaktan kaçındıkları hesaplar yüzünden bugün Chp bulunduğu konumda değil midir? Pollyanna’yı oynamasaydı bu seçmen şimdi konuşacağımız Chp böyle mi olurdu? Tekrar tekrar söylemek, altını çizmek istiyorum. Bugün Ergenekoncuları partiye almayı düşünen Chp’nin bu durumlara düşmesinde ki en büyük suç, parti içerisinde ki Pollyanna’ların değil midir?

Bugün iki elinizi başınıza koyun ve düşünün. Eğer desteklediğiniz partinin içerisinde Pollyanna’ysanız her şey yoluna girecektir. Buna yürekten inanın. Çünkü temiz bir kalbe sahipsiniz. Çabalarınız ve hayata bakışınız hareketinize yansıyacaktır. Ama bir simonsanız, bilin ki başarısızlık yine sizin kapınızda olacaktır.

 

Yusuf Önaç

http://www.twitter.com/geceuykusu

Devamını Oku

Başbakan Dink Cinayetinin Çözüm Yolunda Tehdit Ediliyor.

Kardeşim Hrant dört yıldır yok. Evet, aradan tam dört yıl geçti. Dün dostları ve sevenleri Agos’un önünde toplandı. İzmir’de ikamet ettiğim için o kalabalığa eşlik edemedim. Ama Allah biliyor ya yüreğim Agos’taydı. Hüzün vardı yüreklerde elbet. Acı vardı. Hrant’ın kaybına üzülen yüzlerce insan vardı. Bir de cinayetin hala çözülmeyişine öfke vardı.

Geçtiğimiz günlerde bir kitap standlarda yerini aldı. İsmi “Kırmızı Cuma”. Hrant cinayetinde devletin tüm kurumlarının rolünü sorguluyor. Yazarı Gazeteci Nedim Şener. Henüz okumadım ama en kısa sürede temin edip göz atacağım. Kitabın yazarı Nedim Şener’e “Hükümet isterse bu işi çözer mi?” Diyorlar. Cevabı 

“Artık çözemez. Daha önce istese olurdu ama... Şu anda bu olayın içindeki polisler etkili konumdalar, Başbakan’la çok yoğun ilişki içindeler ve çok özel operasyonlarla ilgili bilgi paylaşıyorlar; birbirleri hakkında çok şey biliyorlar. Böyle bir durumda Başabakan bunlardan bazılarını görevden alırsa yarın kendisinin hukuki güvenliği kalmayabilir.”

Ne kadar ürkütücü değil mi? Karanlık güçlere karşı sen ve ben güçsüzce oturuyoruz. Ha evet, arada Agos’a gidiyor anıyoruz rahmetliyi ama yetmiyor. Devletin başındaki ismin de artık bu işi çözemeyeceğini duymak iyice çileden çıkarıyor insanı. Adaletin olmadığını görmek kahrediyor. Ve daha da mühim bir iddia üzüntümüzü derinleştiriyor. Nedim Şener Can Dündar’a yaptığı açıklamalar da Oral Çalışlar’ın yazısına değiniyor.

“Oral Çalışlar, Başbakan’a "niye aydınlat mıyorsunuz?" diye sorduğunu ve "tehdit ediliyorum" yanıtını aldığını yazdı.”

Sayın Başbakan kim tarafından tehdit ediliyor? Polis mi? Mit mi? Jandarma mı? Asker mi? 2011 yılında ülkemde bir Başbakan’ın güvenliği sağlanamıyorsa benim gibi sade vatandaşların durumu nedir? 

Daha önce de yazdım yine yazıyorum. Eğer faili meçhuller halen aydınlatılamıyorsa (ki Hrant en taze acıdır bu konuda) ülkede güvenlik adına hiçbir şey değişmemiş demektir. Sayın Başbakan bu konu ile birlikte kürt sorununu da çözme sözü verdi. Çözemezse önümüzdeki seçimlerden sonra bir daha meclis yüzü göremez. Bugün demokrasi isteyenler adalet bekleyenler kendisine oy veriyorlar. Eğer ki bu topraklara ne demokrasi ne de adalet getirmiyor/getiremiyorsanız o makamda oturmanızın da bir manası kalmıyor. Buyrun bu tarafa gelin, orada işi çözecek insanlara ihtiyaç var. Ümit ediyorum ki önümüzdeki seçimlerden sonra Başbakan elini güçlendirip verdiği sözleri yerine getirir. Yoksa bizi Hrant’ın “Türkiye karanlık bir ülke değil” sözleri avutmayacak. Karanlıkların içinde nefes almaya devam edeceğiz.

Yazımı Agos’ta açılan döviz yazıları ile bitirmek istedim. Onlar her şeyi açıkça anlatıyor çünkü.

 

4 yıldır yüzleri yok!

4 yıldır yürekleri yok!

4 yıldır yargıç yok!

4 yıldır savcı yok!

4 yıldır partisi var adalet yok!

4 yıldır meclis yok!

 

ve ne yazık ki dostlarım ağabeyim Hrant 4 yıldır yok!

 

Yusuf Önaç

http://www.twitter.com/geceuykusu

Devamını Oku

TÜRK TELEKOM ARENA’YI KİM YAPTI?

 

Türk Telekom Arena’da yaşananlar bugün aynı tazelikte konuşuluyor. Adnan Polat’a öfkeli olanlar da var Tayyip Erdoğan’a ateş püskürenlerde… “Cem Yılmaz’ın reklamlarını neredeyse 18 kere yayınladılar!” diye sitem edip yaşanan gerginliği gündemine hiç almayanda (ilginç ama) var.

Başbakan Erdoğan’ın karşılaştığı ilk protesto değil aslında bu. Daha öncesinde de Abdullah Gül ile beraber basketbol müsabakaları sırasında ıslıklanıp, yuhalandılar. Hem de dünyanın izlediği bir organizasyonda. Hatırlayanlar var mı bilmiyorum ama o dönemlerde Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’e şu soru yöneltildi. “Protestolar için ne diyeceksiniz?” Cevabı “Demokratik toplumlar da olur böyle şeyler.” Oldu. O gün yapılan protestoları çok çirkin bulsam da kimsenin kimseyi sevmek zorunda olmadığını bildiğimden Sayın Abdullah Gül gibi düşünüyordum. Demokratik toplumlarda olurdu böyle şeyler… Yani dileyen dilediği gibi protesto edebilirdi Başbakanı, Cumhurbaşkanını... 

Demirci Hasan ustanın Başbakan’ı protesto etme hakkının olması, çiftçi Emine teyzenin Cumhurbaşkanı’nı ıslıklaması elbette kulağa hoş geliyor. Birilerinin yuhalanması, ıslıklanması değil, halkın yönetime ayar verecek gücü kendinde bulabilmesidir kulağa hoş gelen. Dilekolay, senelerce bir hiç yerine konulan halk bugün Reis-i Cumhur’u da Başbakanı da yuhalayabiliyor. Yahu nereden nereye gelmişiz baksanıza. DP’nin kurulduğu günlerde “Biz şimdi Hasolarla Memoların ayağına mı gideceğiz?” diyen bir Chp zihniyeti ülkenin başındaydı. Bu zihniyet 1946-1950 yıllarında gerçekleşen hareketle kırıldı. O vakte kadar büyük şehirlerin caddelerinde dolaşmasına bile izin verilmeyen, horlanan, aşağılanan köylüler vardı. Seçim sebebi ile ayaklarına gelen farklı partilere mensup politikacıları dinleyen halk, siyasilerin kendilerini beğendirme yolunda harcadıkları çabayı biraz şaşkınlık içerisinde biraz da gururla seyrediyordu. Düşünün ki bugün aynı halk Başbakan’ı, Cumhurbaşkanını yuhalayabiliyor. Hal böyle olunca bu yuhalamalara, ıslıklamalara keyiflenmemek elde değil. Şahsım adına yine çirkin bulsam da protestoları, demokrasiye her cümlesinde yer veren bir Başbakan’ın daha bir hazır olması gerektiğini düşünüyorum yaşanacaklara. Dünü de aynı Cumhurbaşkanımız gibi olgunlukla karşılamalı ve üzerinde durmamalı. Peki bu yaşananların üzerine gidip uzatırsa ne olur? Şimdiye kadar halkın sesine kulak vermeyenlere ne olduysa ona da o olur.

Türk Telekom Arena’yı kim yaptı? 

Bir de bu konu var gündemde. Kim yaptı? Bana sorarsanız hiç mühim değil kimin yaptığı. Protestolarla ilişkilendirilmesi de ayrı bir komik. Ne yani? Stadı Başbakan yaptı diye yuhalayan kitle af mı dileyecek? Velevki stadı Başbakan yaptı. İyi de bir işletmeye ya da şahısa yapmadı ki. Bir spor kulübüne yaptı. Ve bu spor kulübünün her görüşten, düşünceden taraftarı mevcut. İnananı var inanmayanı var, sağcısı var solcusu var, saçı uzun olanı var kısa olanı var, mini eteklisi var türbanlısı var… Say say bitmez. Şimdi bu karma yapı da herkesin Başbakan’ı sevmesini kimsenin beklememesi gerekir. Evet eleştirebiliriz. “Çirkindi”diyebiliriz. “Hoş olmadı” açıklamaları yapabiliriz. Hatta Sayın Egemen Bağış’ın tespitinde olduğu gibi “Nankör” de diyebiliriz. Ortada bir nankörlük olduğunu düşünüyorsak söyleriz elbet. Bu da demokrasiye ters değil. Ama Egemen Bağış’ın yardımcısı Yasin Ekrem beyefendi gibi 

“'Böyle bir şerefsizlik yok. Nankörsünüz. Kimin sayesinde o stadta maç izliyorsunuz? Kim yaptı lan o stadı size. Gerizekalı kuş beyinliler.” | (Bu açıklamalarını twitter’ın da yayınlamıştır. Kaynak:  Nihat Sırdar / Akşam)

Akla zarar açıklamalar yapmak hiç kimseye yakışmaz. Bu açıklamayı yapan Yasin Ekrem beyefendiyi Egemen beyin uyarması şart. Bu şahsi çıkışlar hem Egemen beye hem de Ak Parti’ye zarar verir. 

 

Yusuf Önaç 

http://www.twitter.com/geceuykusu

 

Devamını Oku

Önce Alkol Sonra Heykel

Alkol yasağı kendi başına bir yazı aslında… Ama öyle uzun uzadıya değil küçük bir alıntı ile konu hakkında ki düşüncelerimi belirtmek istiyorum.  Cüneyt Özdemir Radikal için yazdığı yazıda hislerime tercüman oldu. İşte o yazıdan bir alıntı.

“Dün ajanslara yeni içki yasağı ile ilgili haber düştü. Aldı mı bizim mahalleyi yeni bir ‘endişe.’ AKP’nin gizli ajanda tartışması hortlayıverdi. Bu korkuyu artık son sekiz yıldır hepimiz ezberledik. Hatta ezberin ötesinde “Tehlikenin farkında mısınız?” sloganı ile hafızalarımıza kazındı bile.”

(…)

“AKP’nin gizli ajandasını açıklayayım: AKP’nin ‘gizli ajandası’, laik kesimin kendi beceriksiz politikalarına bulduğu kılıfın adıdır. Siyaseten merkez sağda muhafazakâr bir partiye belaltı vurma girişimidir. Bir tür ‘korkularla’, ‘komplo teorileri’yle kendi kendini avutmadır.”

Ak Parti iktidara geldiğinden beri muhalefet ajandasında birinci sırada olan belaltı siyaseti izledi. Muhalefetin gerçeği yansıtmayan bu siyaseti bazı kesimleri gerçekten endişelendirdi. Haklı olarak yaşam tarzından ödün vermek istemeyen birçok insan bu hikayelere inandı. Bazıları da bu hikayelerin asıl maksadını bildiği için inanır gibi yaptı. Yani bu yalanlara ortak oldu. Tarhan Erdem referandum sürecinde Taraf Gazetesine verdiği röportajda “İlk zamanlar ben de endişeleniyordum. Ama zamanla baktım ki böyle bir niyetleri yok.”Açıklamasını yapmıştı. Bugün hala endişe eden insanların olduğunu görmek üzücü… Hoş birçoğu böyle düşündüğü için değil, böyle düşünülmesi parti tarafından istendiği için düşünüyor. Particiler sizi…

Sonra Heykel

Heykel sanatı ile ilgilenmem. Ama her sanat eserini anlamak için çaba sarf ederim. Çünkü sanatçının eserinde iletmek istediği bir mesaj, ulaştırmak istediği bir düşünce mutlaka vardır. Bir kuş çizen ressam için “Bu resminde özgürlüğü anlatmış.” Diyenler de çıkacaktır “Gurbeti anlatmış” diyenlerde. Sanatçı eserinde değindiği konularla bir tuvale, bir taşa hayat yükler… Yazar hikayesini kağıda, heykeltıraş taşlara döker. Sayın Mehmet Aksoy’un insanlık abidesi de mutlaka bir mesaj vermektedir. Biz verilen mesajı beğenelim ya da beğenmeyelim sanat eserine ve sanatçısına saygı duymak zorundayız. Sanatın önüne engeller koyduğumuzda unutmayalım ki düşüncenin önüne engel koymuş oluyoruz. Çünkü bir sanatçı düşündüklerini sanatı ile bizlere ulaştırır. Elbet onunda ağzı dili vardır ama sanatçı sıfatını kendisine kazandıran bize eserleri ile ulaşmasıdır.

Daha Önce Melih Gökçek’in bir eserine “Tükürürüm ben böyle sanata” yorumunu yapması ile Heykeltıraş Aksoy mahkemenin yolunu tutmuş ve Gökçek’i tazminat ödemeye mahkum etmişti. Bugün de Erdoğan’ın “Ucube” yorumu ile öfkelenen Aksoy’a hak vermemek elde değil. Beğeniriz ya da beğenmeyiz bir sanat eserine bu üslupla yaklaşmak hoş değil. Heykel’in neyi anlattığı önemli tabii… Ama neyi anlatırsa anlatsın bize “Ucube” kelimesini kullandırtmamalı. Aksoy söz konusu heykeli için bundan altı ay önce kadar şu açıklamaları yapmış.

“ Orada insanlığa uzanan bir el var. Ortadan ikiye bölünmüş bir insanın, tekrar bir insan olmak isteği, en altta da vicdan ve gözden akan gözyaşı var. Gözyaşı, savaşların acısını sembolize ediyor. Sarıkamış Savaşı anımsatılıyor. Partiler üstüdür sanat, sanatın partisi olmaz. (…) Kıramazlar, taşıyamazlar.”
Faruk Bildirici’ye (Hürriyet gazetesi) verdiği röportajdan alıntı…

Sanat gerçekten de partiler üstüdür. Lena Chamamyan’ın Sareri Hovin Mernem isimli ermeni türküsünü dinlerken tüylerimizin diken diken olması da kürtçe türküleri dinlerken yüreğimizin huzuru bulması da bundandır. Sanat hem evrenseldir hem de özgür…


Yusuf Önaç

twitter: geceuykusu | eposta: yusufonac@yusufonac.com

Devamını Oku